Cumartesi, Ağustos 29, 2015

Şundan bundan.

Beynim kıyma olmuş durumda. Nedir dersen bir maç oynadım (ve kaybettim). Biraz toparlanayım rövanşını oynamak istiyorum.

Günlerin kısalması hissediliyor artık. Havalar yağmurdan sonra serinlemişti ne güzel ama şimdi gene bunaltıyor.

Sonbahara girsek artık. Camları kapatsak. Hava daha da erken kararıp iyice günü kursağımızda bırakacak ama, tütsü yakmak istiyorum ben. Battaniyeye sarınıp ev keyfi yapmak. Yazlıkçılar doluşacak şehre gerisin geri. O pek hoş olmuyor. Ama sıcak bitki çayları içmek istiyorum ben.

Bitki çayları demişken, bak ne keşfettim. Kakule çayı. Kakuleye galiba aşığım. Urfa'dan almıştım geçen yıl. Gümrükçüler çarşısından. Ne güzeldi. Sonra bavula koymuştum ve kokusu kaldığımız her otel odasına sinmişti. Şimdi de Proust'un mekiği gibi bana o muhteşem yolculuğu anımsatıyor. Kakulenin çayı olur mu diye nette araştırırken, birisi, herhalde Hac'dan dönen birisi, Suudi Arabistan uçağında kakule çayı ve hurma ikram ettiklerini anlatmış. Hemen inip hurma aldım. Bir çay kaşığı kadar siyah kakule tanesini kaynar suyun içine attım. On dakika bekletin diyordu tarifte. Ama taneler az geldi. Daha yoğun bir tat daha güzel olabilir. Gene de hurmaya inanılmaz yakışıyor gerçekten. Zihni uyarıcı etkisi varmış. Yalnız hamile kadınlar uzak durmalıymış. Düşük riskinden dolayı.

*    *    *    *

Ertesi gün oldu.

Bugün de Ernest Hemingway'le ilgili makaleyi okudum. Onun hakkında da hemen hemen hiç bir şey bilmiyordum. Adam 19 yaşında Birinci Dünya Savaşı'nda İtalya'da ambülans şöförlüğü yapmış. Çocuk sayılır o yaşta. Sen ta Amerika'nın bağrından kop sonra da savaşın ortasında bul kendini. Hep bir macera peşinde koşmuş. Paris'e gidip dönemin sanatçılarıyla arkadaşlık etmiş savaştan sonra. Afrika'da uçak kazaları geçirip sağ kalmış. Küba'da yaşamış. Nobel de almış bir ara. Ve fakat sonu gayet hazin. 62 yaşında intihar ederek ölmüş.

Böyle renkli bir yaşamı, şanı şöhreti bırakıp insan neden intihar eder diye sordum kendime önce. Bir kaç tane kısa belgesel izledim hayatıyla ilgili. Zaten bir kadından diğerine geçmesinden çok da huzurlu bir bünyesi olmadığını anlıyorsun özel hayatına baktığında. Dört kere evlenmiş. Karıyı terkedip yenisini almış. Onu da terkedip yenisini. Böyle böyle dört kadın. Bir yandan alkol. En son da depresyon demişler hayatını anlatanlar. Birkaç fotoğrafını gördüm: yüzünde vitiligo var. Bakışları nasıl da kederli. Ve yaşından çok daha fazla gösteriyor.

Erkeksi romanlar yazması onun belirleyici özelliklerinden biriymiş. Belki de bunun için bugüne kadar hiç ilgimi çekmemiş olması.

Bilmiyorum. En cool gözüken insanlar belki de en derin yaraları saklıyorlar içlerinde. Kuyruğu dik tutup çok havalı duruyorlar belki ama içten içe neler yaşıyorlar. Ya da tutkulu insanlar için bu hayat zor. Biraz öyle. Ayvayı yedik yani. Çoktan yedik yemesine de. Şimdi hazmetmeye çalışıyoruz zaten.

Tibet gençlik pınarını yapmaya tekrar başladım. Şu sıralar gün aşırı yapıyorum ama önemli değil. Artık böyle ayrıntılara takılmayacağım. Hiç yapmamaktansa gün aşırı yaparım. Beş gün ara verir altıncı gün gene yaparım. Notumu mu kıracaklar sanki allahaşkına. Kime ne. Yalnız, galiba insan omurgasının esnekliği  kadar genç. Sanki. Bu hareketlerden çıkardığım sonuç bu. Omurganı biraz esnettiğinde kendini çok daha dinç ve genç hissediyorsun. Omurgadan yaşlanıyor galiba insan.

Bu yaz, gündemi ve sıcakları saymazsak yaşadığım en güzel yazlardan biriydi. Eskiden güzel bir yaz dendiğinde, içinde mutlaka tatil ve sevgili olmalı gibi gelirdi. Öyle düşünürdüm. Başka türlüsü illa eksik gibi gelirdi. Belki de o aptal kadın dergilerinin dolduruşuna geldim onca yıl. Çünkü bu yaz ikisi de olmadı ama, yine de yaşadığım en güzel ve özel yazlardan biri oldu. Dopdolu, keyif dolu geçti. Denize bile tek bir gün gittim. Ama ne güzel gündü. Bunun sonbaharı nasıl olur acaba? Kışından da pek umutluyum. Güzel beklentilerim var. Bakalım.

Bu Ekim'de blogun onuncu senesi dolacak. Bir parti mi yapsak mı ki? Gelir misin parti versem? Ha? Doğru söyle bak.


8 yorum :

  1. Ben gelirim. Zaten okuduğum birkaç blogger benim arkadaşlarım gibiler. Sende onlardan birisin. İnsan arkadaşı çağırırda gitmezmi? :)

    YanıtlaSil
  2. Ay yaşa! Çok sevindim. :))))))))))

    YanıtlaSil
  3. 10 sene mi?? Ooo baya olmuş :) Ben de gelirim, Ankaradan :))

    YanıtlaSil
  4. On sene ya. Ama eski blogda kaldı yazıların büyük çoğu. Ta 2005. Az değil gerçekten. Belki de şu an en eskilerden biriyim buralarda. Gelebilse herkes ne kadar mutlu olurdum. Aslında bir tarih ve mekan belirlemeli. Sevgiler kocaman. :))

    YanıtlaSil
  5. ay yaşasın!!!!! ne mutlu bana. Kocaman sarıldım. :))))

    YanıtlaSil
  6. Ben de geliriiiim bedenen olamasa bile ruhen kesin!

    YanıtlaSil
  7. Galiba yapmayacağım kutlama filan. Hiç beceremediğim işler.

    YanıtlaSil