Pazartesi, Ağustos 17, 2015

Azınlığın azınlığı olmak- Karamsar yazı.

Pek güzel bir gün değildi açıkçası. Girls izledim. Satranç oynadım. Kaybettim. Çokça günlük yazdım. Gerçekler suratıma acı acı çarptı bazı şeyleri anlamaya çalışınca. Kazdağları'na gitmekten vazgeçtim. Dizimin arkasında sabahtan beri çok acaip bir kızarıklık- morluk var. Sanki bir sivrisinek kanımı emmek isterken oradaki damarları patlatmış gibi. Ama önemli değil. Çünkü zaten ölesim var.

Ülke gündemi bombok. Bugün televizyon açtım kaç günün sonunda. Çin'de de patlama olmuş. Endonezya iç hatlar uçağı düşmüş. Ay ne kadar çok kötü şeyler olmuş. Hep böyle midir yoksa? Kaç zamandır televizyon açmayınca insan unutuyor. On beş dakikalık haber saatine ne kadar çok felaket sığabiliyor. O eski zamanlar geldi aklıma.

Fransa'da televizyonumuz olmadığı zamandı. Noel tatilinde, Türkiye'ye döndük. Üç aylık aradan sonra televizyonu annemlerin evinde ilk defa seyrettiğimizde, görüntülerdeki durmak bilmez ve gereksiz şiddete anlam verememiştik kardeşimle. Mesela neden durduk yere bir Noel ağacı topu yere düşüp kırılır, ve televizyon bunu neden gösterir? Öyle bir görüntü vardı. Zaplarken görmüştük. Klip filan değildi. Başı sonu da yoktu. Bir anlama hizmet eder gibi bir hali de yoktu. Öylesine ... Ne gerek var? Neden durmadan birşeylerin kırılması, patlaması, arabaların çarpışması ve insanların ölmesi gösterilir televizyonda? Drama. Evet dikkat çekiyor. İnsanoğlu bir kutu icat etmiş, sonra da işte böyle. Salak insanlık. Tabii ki de kendi kendinin soyunu tüketecek. Çok belli bir şey. Her tür yolu açmış kendine bunun için. Savaş çıkarıp, nükleer bomba atmazsa, genetiği değiştirilmiş tahılları sindiremediğinden ölecek insanlar, tabii ekilecek alan, yağacak temiz bir yağmur kalırsa. Falan filan.

Sonracıma Fb'un gün geçtikçe içi boşalıyor gibime geliyor. Ekranın yarısı reklam. Arkadaşlarımın da yüzde kaçının bildirimi zaten kapalı, görmüyorum. Toplasan özel resimlerini merak ettiğim bir elin parmaklarını geçmez onların da yarısı kırk yılın başında koyuyor o resimleri. Neden o zaman her gün açıyorsun diye sor.

Ve kendimi azınlığın azınlığı gibi hissetmem de var bütün bunların ortasında. Bugün Astvadzadzin'di. Üzümün kutsandığı gün. Normalde üzüm "okunana" kadar onu yemeyiz. Yani kilise onu kutsayana kadar. Bu da her sene Ağustos ayının ikinci pazarını beklemek demek. Ama hesap bu kadar basit değil. İkinci pazar, bir de ayın 14'ünden önceye denk gelmeyecek, filan öyle bir şeyler. Bilmiyorum. Ben geçen pazar takvime baktım. İkinci pazar bugün dedim, kutsanmıştır herhalde dedim. Manavdan aldım, yedim. Sonra da zaten dinin bu uygulamasını bu sene boykot etsem mi, çok mu anlamlı, günah mı, gelenek mi filan diyordum onun bir gün öncesinde. Ay çok karışık anlatamadım. Evet kafam gibi. Bu konu da karmaşık.

Bu insanlarla ortak bir yanım olduğunu düşünmüyorum özetle. Hele geleneksel tipiyle. Lise bittikten sonra evlenen (tabii ki de kendiyle aynı etnik kökenden bir eşle), evinin hanımı olan, dindar ve hamarat kız tipiyle mesela. Hiçbir ortak noktam yok. Böylesi "çoğunluk" ta da var elbet. Geçen gün D.'yla konuşurken, Almanya'da akademisyen olmuş Türk bir çocuktan bahsetti. Bilmem ne konusunda doktora yapmış, fakat okudukları, zihniyetine sıfır etki bırakmış. Bilgi olarak durmuş. Bizde de var öylesi. Bir de öylesi var.

********
Ertesi gün oldu. Henüz kahvaltı etmedim. Çay demlenirken biraz yazmak istedim.
********

Bak aslında bu üstteki paragraftan bir şeyler öğrendim bile. Azınlığın çoğunluğu ile, çoğunluğun çoğunluğu birbirlerine çok benziyor.

Geleneklere sıkı sıkıya bağlı olup onları asla sorgulamayan, kendi dar çevresinden başka hiç bir görüşle karşılaşmamış, bildiği ile yetinen, okurken de haybeye okumuş, televizyonda sabah kuşaklarını izleyebilen, kalıpların kadını bir kadın tipi var.

Çoğunluk mensubu olunca bu insanlar toplumun ta öbür ucunda kalabiliyor. Ama azınlık mensubu olduğunda...mesafe dar. Ortalık bunlardan kaynıyor. Mesela yazanı çizeni ile de tanışıyorsun, bir ümit, fakat bir yerde o yıkılmaz darlık, geleneksellik, kalıplılık duvar gibi karşına dikiliyor. Onları geriye iteyim derken top yekün etnik kimliğini reddetmişsin gibi oluyor. Sıkıntı burada. Çünkü etnik toplumu oluşturan çoğunluk onlar. Mesela aşk evliliği. Pek görmezsin. Zaten nasıl denk getirebilirsin ki, o kadar az insan içinde.

Sorun şu: mecburen bir araya geldiğin durumlar oluyor, fakat dünyalar o kadar farklı ki, sana düz gelen bir şey söylediğinde bu insanlar hayatlarının şokunu yaşıyor. Konuşamıyorsun.

Mesela, öğrenciydim. Sınıf arkadaşımın Paris'teki bir öğrenci kongresinde sunumu vardı. Destek olmak için, onun sunumunu izlemeye kendi şehrimden Paris'e gittim. Paris'te de bir dolu tanıdık var zaten, en yakın tanıdığımıza telefon edip onda kalabilir miyim diye sordum. Tamam dedi. Gel. Gittim.

Bu tanıdık da aslında İstanbul'dan gitme Paris'e, benimle aynı sosyoekonomik sınıfta diyeyim, aynı etnik köken, İstanbul'da bir fransız lisesi mezunu, ve keyfi için Paris'te yaşayan, ve yıllarca yaşamış, benden azami on yaş büyük bir kadın.

-"Öbür arkadaşın nerede?" dedi, "o da gelseydi.".
- "Yok dedim, size daha fazla yük olmak istemem zaten, onun bir tanıdığı kız var Paris'te, o da onda kalacak.".
-"Paris'te tanıdığı şu kız, tek mi yaşıyor?" diye sordu merakından.
-"Hayır, dedim, sevgilisiyle yaşıyor."

Sanırsın midesine yumruk attım. Gözleri yuvalarından fırladı. Allah allah. Ne dedim ki şimdi ben?

-"Kız, dedim, kendi erkek arkadaşıyla yaşıyor evinde." Gene pörtledi gözler. Allah allaaaah.

Bilmeyenler olabilir. Fransa'da normal prosedür diyeyim, evlilik öncesi çiftler aynı mekanda yaşamayı test etmek için olsun, zaten bir süre aynı evde yaşarlar. Yani birisiyle tanışırsın, hoşlanırsın, çıkarsın, daha da hoşlanırsın, çift olursun, ve bunun sonraki aşaması birinin birinin evine taşınmasıdır. Bazen bu aşamada kalır da zaten, evliliğe hiç gitmez. Hatta çocuk doğar, gene nikah olmaz. Tam istatistik bilgi veremeyeceğim, yalan olmasın ama çok yaygın diyeyim. İstisna filan denmez.

Hayır, bütün ömrün boyunca Türkiye'de yaşamışsan bunu bilmek zorunda değilsin.

Ama yıllardır Paris'in göbeğindesin, zaten fransız lisesinde okumuşsun, bu uygulamayı ilk defa benden mi duyuyorsun şimdi? Hadi diyelim, burada da görüştüğün insanlar kendi kökeninden insanlar, Paris'in göbeğinde Türkiye'nin muhafazakarını yaşıyorsun, diyelim, misal. Hiç mi televizyonu açmıyorsun? Hiç mi film izlemiyorsun? Hiç mi roman okumuyorsun? Kadın dergisi de mi okumuyorsun? Ki bu insan Paris gibi yerde sergi kaçıracak diye ödü kopan, fırıl fırıl kültürel etkinlik kovalayan bir insan.

Nasıl olabiliyor?

Sonra o bitti, lafın arasına, benim dine inanmadığım girdi. Gene gözler pörtledi. Ama gözler pörtledi derken, tam anlatamıyorum, o kadar şoka giriyor ki, sanırsın uçuk çıkaracak. Sanırsın dünya üstünde dine inanmayan ilk insan benim.

Bu nasıl dar bir bakış açısıdır dünyaya? Sen o kadar sergiye, konferansa gidiyorsun da nasıl hala bu kadar dar bakmayı başarabiliyorsun?

Anlamıyorum.

Onlar da beni anlamıyorlar. Geçinemiyoruz.

Dolayısı ile kendi milletimle alışverişim kısıtlı. Bir bu üzüm yememe şeysi vardı. O da bana çok saçma geliyor artık. Hele ki şu küresel ısınma ile asıl amacı olmamış üzümlerin zamanından önce koparılması durumundan da uzaklaşınca. Üzümler artık aztvadzadzin den önce olgunlaşıyor, ayrıca buzhane denen bir şey var. Ayrıca da, neden diğer meyvelerin okunması diye bir durum yok? Maksat ziyanı önlemekse, o da ziyan. Ama yok şarap ve kilise arasında özel bir bağ var ve kilise sanki burada kendi çıkarına göre kural koymuş. Bilmiyorum. Keşke çevremde bunları konuşabileceğim tek bir mantıklı insan olsaydı.

Canım sıkkın.

Kimseye benzemek zorunda değilim elbet. Ama azınlık olarak varolabilmek için, en azından azınlığa ait hissetmem lazım kendimi. O aidiyet de özdeşleşmeden geçiyor az biraz. Özdeşleşme için de asgari bir benzerlik lazım. Hani nerede?

Aklıma bir fikir geldi. Biraz dolaylı ve uzun vadeli. Ama sağlam bir fikir. Ve güzel. Hatta hatta zarif bir fikir. Neden daha önce düşünmedim ki? Kazık kadar oldum be. Ah kafam. Geç basarsın. Senden tek şikayetim bu.

16 yorum :

  1. Çoğunluğun içinde azınlık, onunda içinde daha azınlık.. Yok gibi birşey. Almanya'dayım, Türk olarak zaten azınlıktayım, ırkçılık ya da kalıpyargı gibi algılanmasın ama, buraya çok geç yaşımda 30'larımda geldim ve kafama göre bir Türk de bulamadım. Aynen dediğin gibi hissediyorum.
    Bana gelip Türkiye'nin halini soruyorlar. İlk başta çok açıklamak "öyle değiliz aslında" demek istiyordum. Sonra baktım.. Öyleyiz aslında. Neyini açıklayacaksın. Ülke kan ağlıyor burdan bakınca, facebookta ise herkes deniz kenarında içki yudumluyor, kıllısı kılsızı tüm bacak fotoları, oh ne güzel tatildeyim fotoları. Bir ben mi korkuyorum ülkenin gidişatına, adam sistem değişmiştir bile dedi, tepki yok kimseden. Bazen demek ki böyle yönetilmek istiyorlar buna ses çıkarmıyorlarsa buna layıklar diyorum sonra sevdiklerim aklıma geliyor, uzakta oluşum nedeniyle davulun sesi farklı diye böyle boş konuştuğumu görüyorum, utanıyorum üzülüyorum. Çok karışığım. Artık ülkeyi sorana da omuz silkmeye başladım.. Ne diyeyim, neyi açıklayayım, ben başkayım ülke başka.. İnsanlar bambaşka, dünya bambaşka.. Çekip gittim yine de başkayım..
    Ne fikri geldi aklına merak ettim, ama sağlamsa sakla kendine.. Bu devirde belli olmaz.

    YanıtlaSil
  2. Ah sevgili Joe, keşke ne din, ne ırk, ne etnik köken, ne dil, ne de başka bir bağımız olsa, birbirimize bakınca sadece insan görsek. Töreler, adetler, dogmalar, şunlar bunlar olmasa, hayatımız bu kadar zorlaşmasa, birbirimizden anlamsız yere bu kadar nefret etmesek. Sonuçta ölümlü bir insanoğluyuz, dinimiz şu, ırkımız bu olsa ne olacak, sonunda toprağız işte. İnsanlar birbirinini hayatını zorlaştırmak için koymuşlar bu sınırları, çok yorucu çok. Ben seni sen olduğun için, Ankara'ya gelirken bizim düşünüp çörek yaptığın için, duvarıma her baktığımda seni andığım o güzel resimleri çizdiğin için, şuraya bazen heyecanla, bazen karamsarca iki satır yazdığın için seviyorum. Gerisi vız gelir tırıs gider. Çok da takılmayalım dünyanın haline yoksa hepten harabız. Kendinden de şikayet etme, haydi gülümse :)

    YanıtlaSil
  3. Ülke ve dünya şu an bombok.
    Ama o boka baktıkça biz de boklaşıyoruz, manen. Üzüm üzüme baka baka kararır ya, karardık kaldık.
    Üstüne hepimizin artık ciddi boyutlara gelmiş sorunları var.

    Ben hayatım boyunca çan eğrisinin kenarlarında yaşadım. Boyumu, kilomu, yaşımı doğru bilen olmadı. Hiç aidiyet hissetmedim birisine, bir şehre, bir kulübe. Hep yalnızdım. Anlaşılmadım.

    Küçükken adım neden esra, tuğba değil diye bile ağlamıştım.

    Ama şimdi, bu aykırılıktan keyif alıyorum. Çünkü bok olmak istemiyorum.
    Ülke ve dünya için, sevdiklerim benim de var Ceren gibi. Ama sorumlu olduğum bir ailem yok :)
    Kafam rahat. Ama yine de hayatımı yaşarken, duşta ısınana kadar akan suyu kovaya koymak dahil gelecek nesilleri düşünüyorum.
    Daha fazlasına gerek varsa da, o da benim günahım olsun.
    Dolayısı ile, tipik bir Türk insanı gibi önce kendimi anlatıp, sana (izninle sen diyerek), yok diyemedim, size en derin sevgilerimi yolluyorum.
    Dünya ve üzerindeki insanlar olarak bir sınavdan geçiyoruz.
    Tek bildiğim yin-yang dengesi. Kötülüklerin de bir sonu var. Her gecenin bir sabahı, her kışın bir baharı...
    Fikri ben de merak etmekteyim.
    İmecelik bir şeyse, ben de varım.

    YanıtlaSil
  4. @ Ceren: Ceren'cim burada gündem yorgunuyuz bir kısmımız. Bitmiyor. Bitmedi. Umursamayanı da vardır ama kendi adıma konuşayım, çok endişeliyim hem de çok, savaş çıkacak mı diye korkarken şimdi de ilan etmiş diktatörlüğünü, battık zaten. Boğazımıza kadar battık. Bir sen değilsin yani onu demek istiyorum.

    Biliyor musun bu yazıyı yazarken, aklımda benim gibi olan iki kişi vardı. Biri sendin. Ben böyle hissediyorsam o da öyle hissediyordur diye düşünüyordum. Diğeri de bu yazıda ismi geçen D. diye gencecik sanatçı ruhlu, Almanya'daki "klasik" Türk'lerle alakası olmayan fakat orada doğup büyümüş bir kız. Aslında siz tanışsanız mı? Gerçi senden genç, 25 yaşında ama onunla sohbet etmeye doyamam öyle diyeyim sana. Benim ilk blog okurlarımdan. O zaman liseye giderdi. :) Hatta ona bu gelişinde senden bahsettim.

    "Ben başkayım, ülke başka". Çok güzel demişsin. Ben de işte tam öyle hissediyorum "bizimkiler" için. "Ben başkayım, onlar başka". Zor ama be.

    Fikir öyle kendine saklanması gereken bir fikir değil. Kaptırılacak bir tarafı filan yok yani.

    Aslında ben bu blog sayesinde çok önemli bir şey öğrendim. Yazı, seninle benzer düşünen insanları bulmanın çok güzel bir yoluymuş. Ve şu yukardaki postu yazarken de, benim gibi azınlığın marjinali insanlar geçti gözümün önünden. Tek tük bir kaç tane var, ve bucak bucak kaçıyorlar bu klasik azınlıktan. Ama sessizler. Sesleri yok. Dolayısıyla görünmüyorlar. Dolayısıyla yok gibiler. Ama varlar. En az üç tane biliyorum ben hariç. Ha bana çok mu benziyorlar. Hayır. Ama başka bir "tür" de var. Varlar yani. Aynı zamanda yazının toplumları geliştirmek ve düşündürmek ve ilerletmek için çok güçlü bir araç olduğunu da biliyorum.
    Fikrim şu: dizimi kırıp, Ermenice harfleri öğrenmek, sonra bir süre Ermenice köşe yazılarını okuyup "suya alışmak" ve sonra da kendi yazılarımı yazıp yayınlatıp, biraz bu milleti sarsmak ve kendim gibilerin sesi olmak. Tabii uzun vadeli çünkü tek bir ermenice kitap okumamış bir insanın köşe yazısı çok yavan olabilir. İşin en zor kısmı bu. Aslında başlangıçta türkçe yazıp çevirtmeyi düşünmüştüm de kim uğraşacak? Ama nasıl fikir? Hoş değil mi? Aykırı olacak tabii yazılar. Olsun. Biraz kımıldansın ortalık.

    YanıtlaSil
  5. @ Leylak Dalı, :) biliyorum demek istediğini...beni olduğum gibi gördüğünü, etiketler takmadığını biliyorum Leylak Dalı. Hissediyorum zaten. En güzeli de o. Bu sevgi mesajını da alıp kalbime bastırıyorum :) Ama işte bazı gerçekleri var şu dünyanın. Yok sayamıyorsun.

    YanıtlaSil
  6. @ Jardzy gerçek ismini çok merak ettim:) hem neden sen demedin ki? yok mu o kadar samimiyetimiz? :))) ben diyorum bak.

    bu astvadzadzin yazısında üzüm üzüme baka baka kararır demek çok hoş. Biz, kararamamış üzüm taneleri. :)

    Çan eğrisi kenarları. Doğru. Ben de. Mütemadiyen.

    Ve bu sıcacık sevgi mesajını da alıp kalbime bastırdım efendim.

    Ve ne kadar ümit verici bir düşünce. Her kötülüğün bir sonu olduğuna inanmak. Keşke...Keşke öyle olsa.

    Fikir pek imecelik değil. Gayet azınlık grubuna odaklı bir fikir. Ama teklif için teşekkürler. Ne güzeldi.

    YanıtlaSil
  7. Biliyor musun Joe, bir tek blog sayesinde ve zaman zaman yaşıyorum benzerlik duygusunu. Ben de "kendimi hiçbir yere ait olmayan" olarak görüyorum ve bezginim. Ne zamandır içimden hiçbir şey yazmak dahi gelmiyor. Okuyorum yazılanları ama yorum yapmaya bile bezginim. Belki de kendimi anlatmaktan bile bezmiş durumdayım son zamanlarda. Beni mutlu eden şeyleri yapmaya bile mecal bulamıyorum. Azınlığın azınlığı olmak hissi, bir süre sonra bunu yaratıyor sanırım: bezginlik. Senin durumuna yorumum kendi ruh halimi anlatmakla geçti :(

    YanıtlaSil
  8. @ Kitapsız Kedi, ama ne kadar önemli söylediklerin farkında mısın? hatta bana kitap okumayı sevmeye nasıl başladığımı hatırlattı. Bu "benim gibi başka insanlar varmış" hissinden. Ne kadar gerilerde kalmış, sanki dağ gibi bir yığının altında kalmış gibi yıllardır bu his. Tabii ki. Ben sanki çok entelektüel bir insan olduğum için mi kitaplara böyle dört elle sarıldım? Hissettiğim şeylerin söylendiği, gördüğüm şeylerin konuşulduğu, hiç farketmediklerimi gördürten bir dünyanın kapılarını açtığı içindi. Ve tabii ki de "yalnız değilmişim" hissi için.
    Sonra da yazarken tekrarlandı bu mucize.

    Demek ki fikrim doğru. Uygular mıyım, sonuna kadar gider miyim bilmiyorum şu anda. Ama doğru. Kesinlikle eminim.

    YanıtlaSil
  9. Bazen bir şekilde etkileşim içinde bulunan insanların ruh halleri birbirini tetikliyor mu acaba diye düşünüp dururum. Bu yazı da tam isabet dedirtti bana. Azınlığın azınlığı olmak durumunu tam olarak idrak edebilmem zor ama birileriyle konuşurken konuştuklarımı ölçüp biçmek durumunda olmak, düşüncelerimi suçmuş gibi temellendirmeye mecbur hissetmek bunun bir adım ötesi düşündüklerim için hesap vermek iğrenç. Bir de nedense bunu yapmayınca çok büyük bir suç işliyormuşum gibi huzursuz oluyormuşum. Bunu da bireysel bir durum gibi anlatıyorum ama etrafımdaki insanlar da bunu kendiliğimden yapmayınca bana hesap soruyor mesela. Efendi efendi açıklama yapıyorum, bir kırgınlığa yol açtıysam özür dilerim diyorum da bana seni affedebileceğimi sanmıyorum, zor diyor. Daha dün tam olarak bu şekilde yaşandı işte bunlar. Ne kadar da doluymuşum.. Anlaşılmaktan vazgeçtim de hoşgörülmemek sarsıcı; bu durumun yarattığı kaygı da işte böyle gizli kapaklı isimsiz günlükler tutmaya, sosyal medyada anonim olarak saklanmaya sebep oluyor. Ama yine de düşündürtüyor işte; insan canlı kanlı birine gözlerinin içine bakarak ve hoşgörülmeyi umarak kaygılarından bahsedemeyecekse ne için yaşar ve nasıl yaşar?

    YanıtlaSil
  10. @ Mirage: frekanslarımız tuttu gene demek ha? :)))) Çok ilginç. Düşünüyoruz ya yazılanları. Oradan bazı ortak kapılara çıkıyoruz demek ki. Güzel bir şey ama. Bu kadar tekliğin içinde, aykırılığın içinde, biraz bağ.

    Azınlık olmak, "Ne mutlu Türk'üm diyene" lafının ucunun sana dokunduğunu anlamayan Fb arkadaşına "Ve Ermeni'yim de, Kürt'üm de, Laz'ım " da filan diye cevap yazmak zorunda kalmak. Ki bunu yazmak zaten başlıbaşına zor bir şey çünkü arkasında çok köklü ve hassas başka konular var. Ermeni'yim diyebilmek bunun gibi bazı durumlarda zor malesef. Bu azınlık olmak. Fakat bir de Ermeni'yim derken tereddüt yaşadığında iş iyice zıvanadan çıkıyor. Hangi Ermeni'yim? Kİmseye benzemiyorum ki, gerçekten Ermeni miyim diye düşünüyorsun. Evet etnik olarak Ermeni'yim ama kültürel olarak? Azınlığını azınlığı olmak işte böyle kimliğinin kırpılıp kırpılıp kuş kadar kalması demek.

    Demek istediğini çok iyi anlıyorum. Ben yıllar önce, bir fikir belirttikten sonra fikrimi savunmak ya da ek bir açıklama yapmak zorunda kalıyorsam bunun karşımdaki insanın bir eksikliği olduğuna karar verdim. Ve çok uzun senedir, açıklama yapmıyorum. Bu sürede çok yanlış anlaşıldığım oldu. Bir iki sefer istisna dedim, bir iki aydınlatıcı konuşma, laflarıma ince ayar getirdim. Fakat sonuç: o zaman yanlış anlayan, devamında da yanlış anlıyor. İlişiğimi kesmek zorunda kaldım. Beş seneden fazla süredir beni tanıyamamış insan bu saatten sonra da tanımaz.

    Ama şu an emin değilim. Bazen ufak açıklamalar, belki de gerekli.

    Bazen senin yanı başındaki insanlar seni anlayamıyor Mirage. Yazmak belki biraz da anlaşılmayı ummak. Uzaktaki ve tanımadığın kişiler tarafından dahi olsa.

    YanıtlaSil
  11. Sırf burdaki yorumcularla bile güzel bir klüp kurulur :) Çok da azınlık değiliz demek ki..
    (Bu arada J.nin ismi çok güzel yaaa, ergenlikle takmış kafaya o, sen bakma ona)

    YanıtlaSil
  12. Boş ver azınlığı mazinligi ölmek de isteme zaten göçüp gideceğiz bu dünyadan sen keyfine bak küçük joe sen sadece kendine değerlisin. Bu günlerde kimse kimse umurunda değil.Kim takar azinligi yanı şöyle söyleyeyim benim için değerlisin burada yazanlar için değerlerin. Ne yazıkki güzel ülkemde yanlış çok

    YanıtlaSil
  13. Bu yorum yazar tarafından silindi.

    YanıtlaSil
  14. O kadar güzel anlatmışsın ki, eline sağlık...ve kolay gelsin ne diyeyim başka bilemedim...

    YanıtlaSil
  15. @ sibel: bu yazıya sevgi mesajı ile karşılık geliyor ya...biliyorum ben de, burayı okuyan insanlar hep öyle oldu, beni ayrı gayrı görmedi ama kümeler var işte toplumda, var yani. kümeleri takmayan olsa bile. :)))

    YanıtlaSil
  16. @ Mari Antrikot: sen de mi brütüs demek istedim :)))

    YanıtlaSil