Çarşamba, Haziran 10, 2015

Satranç tekrar ve yeniden.

Sahalara geri döndüm. Satranca küsmüştüm ben. Ama sebebim var. Az önce istatistiklerime baktım. 25 Mart'ta o siteye yazılmışım ve çok dik bir yükselişe geçmişim önce. Bin puandan bir kaç oyunda 1350'lerin üstüne çıkmışım. Beş günde filan. Galiba 1370, o civar. Oraya kadar çok güzel. Böyle dimdik çıkıyor çizgi duvar gibi neredeyse. Yani hiç yenilmeden demek o. Sonra. Sonra arka arkaya hezimete uğramışım. Kime karşı oynamışsam yenilmişim. Hiç yenememişim. Orada çizgi acı acı eğilmiş, çukur olmuş. O da yaklaşık iki haftalık bir süre. Sonra da elimi ayağımı çekmişim. En son Nisan ortasına kadar oynamışım orada. Bir de dün akşam. Önce cesaret edemedim oyun açmaya, bilgisayara karşı bile. Problem çözdüm. Baktım arka arkaya çözebiliyorum. Hatta "eeee bu muydu soru" diyorum. İyi o zaman oynayayım bari. Oynadım. Bir el aldım. Sevindim. Sonra iki el verdim ama sabahın ikisi filandı. Karar verdim bunu adil şartlarda oynayacağım. Bu sabah uyanır uyanmaz canım satranç oynamak istedi. Vay. Uzun zamandır olmamıştı. Hiç yenemediğim bir seviyeyi yendim.

Ama bir şey söyleyeceğim. Bu oyunda farklı bir boyut keşfettim. Sezgisel oynamak. Duymuştum bu kavramı ama somut olarak ne demek anlamıyordum. Aslında hesap yapmadan bilinçaltınla oynamak demek. Hesap yapmıyorsun ama o kadar çok oynadın ki artık hangi hamle hangi hamleden daha güçlü bir fikrin oluyor (fikir değil de hissiyat). İşin bu kısmı acaip zevkli. Hele ki kazandığını görünce. Hele ki daha rahat kazandığını görünce. Tadından yenmiyor. Tavlada zarı atarken içinden "düşeş" diyip zarların düşeş gelmesi gibi bir şey. Aslında bu benzetme olmadı. Hissiyatı verdi ama olay daha farklı.

Herkes bilmez ama Kasparov IBM'in programladığı bilgisayara karşı oynadığında maçın sonunda itiraz etmiş. İtiraz da şu: bu oyun bir makinenin yapamayacağı türde sezgisel oynandı. Dolayısıyla karşımda sadece bir makine olduğuna inanmıyorum (yani makine destekli insan oynuyor diyor). IBM yetkilileri tabii ki de bu hile suçlamasını inkar etmiş, fakat Kasparov ikinci bir maç teklif ettiğinde de kabul etmemişler. Üçkağıtçı zepevenkler diyorum. Neyse diyeceğim o değil. Ben onların üçkağıtçılığında değilim. Ben Kasparov'un böyle bir ayırımı yapabilmesindeyim. Aşmak bu olsa gerek. Karşındaki makine mi insan mı satranç oynarken hamlelerinden anlamak. Yuh ama ya. Yuh değil mi sence de şimdi?

Acaip gaza geldim. Sezgiler işin içine girebiliyorsa o zaman var ya, döktürürüm ben. Dur bakalım. Ama bak. Nisan ayı ile bu zamanın şöyle bir farkı var. Konu ne olursa olsun takıntı yapmamaya yeminliyim. Satranç dahil. İşin ucunda büyük usta olmak bile olsa. Büyük usta olmaktan daha önemli olan mutlu insan olmak.

Olay ne bak: bir hamle yapıyorsun ya. O hamlenin potansiyelini hesaplamak (aslında hissetmek). Her hamlenin bir potansiyeli var. Her hamleni azami potansiyele göre oynarsan çok rahat kazanıyorsun. Mesela: atı sürebilirsin ya da piyonu sürebilirsin. Seçim yapacaksın. Atı sürdün, gitti sıkıştı orada çok da bir işe yaramayacak. Piyonu sürdün, hem ileri atılıp öteki piyonu koruyabilir, hem öbür taraftaki piyona ilerde destek olabilir, o da merkezdeki fili tehdit edebilir, hem de vezirin yolunu açıyorsun, sol kanattan bir saldırı tehdidi oluyor, hem de sağa da gidebilir icabında. Bak karar vermek ne kolay şimdi. Niahahaha tutmayın beni.

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder