Çarşamba, Haziran 17, 2015

Şahane günler (devam)

Salonda koltuğa bağdaş kurmuş oturuyorum. Kucağımda bilgisayar, sehpada kahve. Pencere açık. Hava ılık. Yaz gecesi. Dışarıda birisi sigara içiyor, dumanın kokusunu alabiliyorum. Salonda çalan müzik ise bu yaz gecesine en yakışan: Buena Vista. Oynak ama yormayan bir ritmi var. Saatlerdir bunları dinliyorum. Ah bir de balkonum olaydı.

Bütün olay omega 3'müş kardeşim. Bak: sabahtan iki ceviz yedim, öğleden sonra da iki yemek kaşığı çekilmiş keten tohumu. Her zamanki iş kapasitem üçe katlandı: temizlik yaptım, hem de koltuk çekmeli altını da süpürmeli, hem de kilimi de ters çevirmeli tersini de süpürmeli. Her taraf gıcır gıcır oldu. Sonra duşa girdim. Sonra üstümden çıkanlar beklemesin diye sepetteki birkaç çamaşırla beraber onları kısa programa attım. Çıkarıp astım. Sonra dondurmamsıdan yapıp yedim temiz eve karşı. Sonra dışarı çıkıp akşam yemeği için alışveriş yaptım. Eve gelip pilav ve kabak dolması yaptım. Arada bulaşık makinesini boşalttım. Galiba bu kadar. Ne var bunda dersen. Ben bugüne kadar temizlik yaptığım gün bir de akşamına katiyen dolma yapmazdım. Yalnız o son lokmayı yediğimde keyiften ağlamaklı oldum.


*      *      *       *
                               
Dün gece çok pis bir maç kaybettim. O kadar koydu ki sinirden kafam zonkladı. O zaman anladım ki bu iş böyle olmaz. "Çok pis" dediğimi açıyorum önce: 30 dakikalık sürenin son saniyesinde, ama lafın gelişi değil, tek bir saniye yüzünden, o son hamleyle mat edebiliyorken, hatta taşı da yerine koymama rağmen saniyem bittiği için saymadı bilgisayar ve zamandan dolayı aslında kazandığım maçı kaybettim.

Şimdi.

Bir: hangi şartlarda - kime karşı - hangi maçı- kaybedersen kaybet, böyle sinir küpüne dönüp tansiyon yükselmeleri, kalp krizleri olmayacak bundan sonra. Ha, kendime hakim olamıyorum diyorsan o zaman bu oyunu oynamayacaksın. Bu kadar kesin. Oyun bu. Savaşta ülke kaybetmiyorsun. Ayh.

İki: süre yüzünden majör taş üstünlüğünün olduğu oyunu kaybetmen iki etti. Bir yerde bir hatan var. Onu bulup düzelt.

Birinci ve ikinci maddeyi masaya yatırıp analiz ettim. Birinci maddenin üstüne hala çalışıyorum fakat ikincide epey yol aldım. Eski oyunlara baktım. Üstün pozisyondayken, çok daha erken mat edebiliyorken oyunu süründürüyorum. Bu oyun zayıflığı. Problem çözerken neden üç hamlede mat dedikleri birden apayrı bir anlam kazandı. Üç hamlede mat edebiliyorken dört ya da sekiz hamle, ya da benim yaptığım gibi yirmi sekiz hamle sonra mat etmeyeceksin. Bunun sırf şıklık diye yapılmadığını artık anladım.

*    *     *     *

Kitapları okumaya Sun Tzu'dan başladım. İş Bankası Yayınları'ndan çıkan bu kitabı iyi ki almışım. Daha önce İngilizce'leri vardı elimde yalnız o kadar kötü çevrilmişlerdi ki okunaksızdılar bence. Bu elimdeki doğrudan Çince'den Türkçe'ye çevrilmiş ve bambaşka. En azından bölümlerin bir bütünlüğü var. İngilizce kitaplarda her bir cümlesi ayrı ayrıydı. Helal olsun çevirmenlere.

Kar Kuyusu'nun son bölümündeyim. Nedense bitiresim yok.

*   *   *   *

Yatak örtüsünü örmeye başladım. Hesap yaptım, tamamlanması çok uzun sürecek. Her gün bir saat örsem dahi toplam yedi aydan fazla. Gene de yılmadım. Umarım ortasında filan yılmam. O zaman işte fena olur.

Başka projeler de var aklımda. Telden sepet yapıldığını öğrendiğimden beri yapasım var ama frenliyorum kendimi. O telden sepetin içine astar yapabilirsin ya kumaştan, işte o aklımı başımdan alıyor. Çünkü ondan herşey olur: gazetelik, kitaplığın içine bölme, çantaları koymak için sepet, hatta askılı dosyalar için "dolap".


görsel şu siteden alıntı: http://www.turnstylevogue.com/2012/03/diy-wire-baskets/

Zaten abajur da yapacaktım ben bunlardan. Bütün iş hesap kitap planlama yapmada. Elimde kalmaması lazım bunlardan. Bir de doğru teli almam lazım. Şimdi sana hava atıp, zaten ben bilerek evi nalburun üstünde tuttum diyebilirim, ama yalan. Ama faydası oluyor mu? Kesinlikle. Zararı oluyor mu? Ahahaha. Onu bilemeyeceğim.




Hiç yorum yok :

Yorum Gönder