Pazar, Nisan 26, 2015

Taptaze bahar, taptaze hayat.

Gecenin içinden merhaba sevgili okurum. Koltuğuma kuruldum, havada yumuşak caz ezgileri uçuşuyor. Sakin bir gece, ben ve sözcüklerim.

Geçen gece özel bir geceymiş. Ayurvedik takvimde mi, nerede bir yerde, altın geceymiş ve bir sonraki altın gece on sekiz sene sonra gerçekleşecekmiş. İnci dedi ki evin bütün pencerelerini aç, hatta tuvaletinde pencere varsa onu da aç, sonra da otur bir dua et, ve bu güzelliği evine davet et el hareketiyle. Dediklerini yaptım. Bir de, işte son zamanlarda artık benim yazmaktan, senin de okumaktan bıktığın, benim yeni ev düzeni dediğim, başkasının bahar temizliği dediği şeyin de sonucu olarak evin havası hem mecazi hem de gerçek anlamda değişti, tazelendi. Ben de bizzat tazelenmiş hissediyorum. Hatta büyümüş, evet.

Bu sabah azmettim, evimin çok da uzağında olmayan organik pazara gittim. Bu eve taşındığımdan beri her Cumartesi günü gideceğim diye kafama koyduğum, fakat Cumartesi sabahı olduğunda hep gitmeye üşendiğim. Tamı tamına altı buçuk senedir ertelediğim. Ben kendimi kaldırana kadar saat gene öğleni buldu ama olsun. Ayağım alışsın bir şey almayacaksam da dedim ve iyi de yapmışım. Oranın ortamı çok hoşuma gitti. Fiyatlar tabii oldukça sosyetik. Ama çok iyi geldi oraya gitmiş olmak. Sanki ölmeden önce yapılması gereken 100 şey listesinden bir kalemin üstünü çizmiş gibi hissediyorum.

Geçen hafta bir gün kalktım, bu sefer Eminönü'ne gittim. Almam gerekenlerin listesi kabarmıştı. Mutfak tartım bozulmuştu, kandil yağı ve fitili almak istiyordum, pizza için ahşap tabak, fakat en önemlisi menü planlayıcısı için ahşap bir kutu ve mıknatıslar ve kartonlar. O gün içimden bir sürü post yazdım, fakat şimdi bakıyorum buraya hiçbirini geçirmemişim. Hatta bahsini bile açmamışım. Hem de Eminönü'ne gitme fikri akşam dört gibi filan oluştu. Eskiden olsa ben gidene kadar dükkanlar kapanır diye gidemezdim. Fakaaaaat telefondaki "nasıl giderim" uygulamasını açtım, ve evin kapısından çıktığım andan yirmi beş dakika sonra dükkanları gezmeye başlamamı sağlayan bir yol buldum. Hava da mis gibi güneşliydi o gün. Rüzgarı yüzüme çarptıra çarptıra Haliç'in üstünden Tahtakale yönüne yürümeye başladım. Zaten tartılar o yolun en sonundaydı. Sondan başladım. Kandil malzemesi ve pizza tabağından çabucak vazgeçtim. Onlar ikinci plandaydı. En önemlisi menü planlayıcısıydı. Kaç ahşap boyama malzemesi satan dükkan gezdim bilmiyorum, en son bir tanesinin tavan arasına gönderdiler beni, "çeşitler yukarıda abla" deyip beni savdılar başlarından. Dapdar kıvrılarak çıkan bir merdivenden duvara tutuna tutuna yukarı çıkıp kutu cennetine ulaştım. En az otuz kutuyu indirip kaldırmak suretiyle bir tane beğendim. Kutucudan sonra gittiğim mıknatıscıda benim kutu pek beğenildi. Gelen giden "çok güzel kutu" deyip öyle geçti yanından :D

Geçmiş yazarlık hevesinin bendeki en kötü etkisi sanırım bazı kitapları okumak zorunda hissettirip, okuma zevkimi benden alıp götürmesi. O konuda da tazelenmiş gibiyim. Henüz somut bir şey olmasa da ortada, içimde farklı kıpırtılar duyuyorum. Minnacık kıpırtılar. Okuma sevgim yeniden doğuyormuş gibi diplerde. Dünyada okuyacak çok ilginç kitaplar var. Ve ben arasından istediğimi ve okuyabildiğim kadarını seçmekte özgürüm.

Bu müzik bir harika dostum. Bu müzik, evin küçük ışıkları, hatta soluduğum tertemiz hava. Çok farklı bir rotaya dümen kırmış gibiyim. Ömrümün geri kalanına.

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder