Cuma, Şubat 20, 2015

Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü.

Nasıl özlemişsem burayı, nasıl burnumda tütmüşse ve nasıl insanları bıktırırım diye korkmuşsam son yazının üstünden iki gün geçmesine seviniyorum. İki gün olmuş oh artık yazabilirim.

Aslında bütün gün yazarak geçti. Hayır roman filan değil. Günlük. Offline elbet. Gene de doymamışım demek. Ama zaten o başka bu başka.


Yılbaşından beri olaylar durulmadı. Bir nefes alamadık. Bir arkadaşım fb'a Dickens'ı alıntılamış:


It was the best of times, it was the worst of times, it was the age of wisdom, it was the age of foolishness, it was the epoch of belief, it was the epoch of incredulity, it was the season of Light, it was the season of Darkness, it was the spring of hope, it was the winter of despair, we had everything before us, we had nothing before us, we were all going direct to Heaven, we were all going direct the other way – in short, the period was so far like the present period, that some of its noisiest authorities insisted on its being received, for good or for evil, in the superlative degree of comparison only.


Bu da Meram Arvas'ın çevirisiyle türkçesi: 


"Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü, hem akıl çağıydı, hem 


aptallık, hem inanç devriydi, hem de kuşku, Aydınlık mevsimiydi, Karanlık


 mevsimiydi, hem umut baharı, hem de umutsuzluk kışıydı, hem her 


şeyimiz vardı, hem hiçbir şeyimiz yoktu, hepimiz ya doğruca cennete 


gidecektik ya da tam öteki yana - sözün kısası, şimdikine öylesine yakın 


bir dönemdi ki, kimi yaygaracı otoriteler bu dönemin, iyi ya da kötü fark 


etmez, sadece 'daha' sözcüğü kullanılarak diğerleriyle 


karşılaştırılabileceğini iddia ederdi." 


Dickens bunu 1859'da yayımlamış, İki Şehrin Hikayesi adlı romanında. Bahsedilen iki şehir Londra ve Paris. Kitabı okumadım ama vikipedia 'dan baktım, Fransız İhtilali'nin öncesini ve sonrasını anlatan bir tarihi roman. Sence de sanki bugünleri hiç kimsenin anlatamayacağı kadar güzel anlatmıyor mu? "sözün kısası şimdikine öylesine yakın bir dönemdi ki..."


Bilmiyorum blog. Ben gündem izleyen, siyaset konuşan bir insan değildim. Hala da konuşmamak için direniyorum. Ama insanlar...Sanırsın cinnetin eşiğindeler. Herkes o kadar gerilmiş ki selam versen kavga küfür kıyamet kopacak sanki. Kopuyor. Hem de kendi listesinden olan adamla. Aklım almıyor. Gördüm yani. Öbür tarafta canavarla savaşırken bizzat canavara dönüşüyor insanlar. Onların da bazısı benim listemde. 


 Diyorum ki acaba ben gündemi takip etmeye başladım ondan mı bana böyle zor geliyor. Ama aslında konu tam tersi, ben gündem takip etmeye başladıysam olaylar çok ciddi boyutta demek. En son Gezi'de böyleydim. Şimdi Davutoğlu televizyona çıkınca ne diyor bakalım diye sesi açıyorum. Ama gene yüzeysel benim takibim. İç güvenlik paketinin içeriğini sor bakalım, molotoftan ileri gidebiliyor muyum? En sevmediğim kınadığım şey. Yüzeysel bilgi. Öbür türlü işi gücü bırakıp ders çalışır gibi bunların peşine düşmek gerek. Gerekli ama yapabileceğim bir iş değil. Çok korkunç. Çok büyük bir eksiklik olarak yaşıyorum bunu. Gerçekten, sanki vücudumun yarısını bir füze yok etmiş gibi. 


Geçen televizyonda bir program vardı. Kadınlar toplaşmış. Takıldım. İki tane hükümet yanlısı bir tane chp'li, bir tane hdp'li bir kaç tane daha. Hükümet yanlısı diyor ki "bu hükümet kadınların kreş ücretini karşılayacak artık". Vay be diyorum. İnanıyorum!!! Sonra chp'li kadın diyor ki, "hayır kreş ücretini filan karşıladığı yok, tek yaptığı kreş sahiplerinin vergisini on sene boyunca tahsil etmemek." Yani kreşe çocuğunu bırakandan artık o parayı kreş sahibi düşer mi düşmez mi onun insafına kalmış. Aynı şey mi? Nasıl bir çarpıtmadır bu? Ama bu çarpıtmayı kim ortaya çıkartabiliyor? Sadece o tasarının/yasanın metnini işi gereği inceleyen kişi. Ben sade vatandaş olarak bu bini bir para yalanların peşine her gün nasıl düşerim? 


Neyse blog. Ben bunlardan bahsetmeyecektim. Tek bildiğim Gezi'den beridir hükümet artık sosyal medyayı adam yerine koyuyor. Belki de bu memleketteki her güçten daha etkili sosyal medya. Buna da sevinmek gerek. Çünkü o kızcağızın başına gelenler benim hatırladığım ve okuduğum kadarıyla ilk gün basında yer bile almamıştı. O yüzden herkes tutuştu, kampanyalar filan başlatıldı, insanlar sokağa döküldü ondan sonra televizyonda konuşulur oldu. En son Cumhurbaşkanı kızlarını gönderdi ailenin yanına taziye için. Ama ilk gün, basın ağzına bile almamıştı. Yanlışım varsa düzelt. 


Bahsetmeyecektim deyip konuyu oradan çekemedim. Kalsın bu post böyle madem. Siyasi siyasi. İyi haydi kalsın. Bu seferlik böyle olsun.


5 yorum :

  1. Hiç bekleme, içinden ne zaman geliyorsa yaz bence. Seni okumaktan gerçekten keyif alıyorum ben.
    Bir de şunu sormak istiyorum. Neden bloglarında siyasetten bahsetmekten bu kadar kaçıyor insanlar? Yaşadığımız ülkenin sorunlarını, canımızı sıkan politikacıları anlatmak, hissettiklerimizi paylaşmak kötü bir şey mi ki? Ya da bunları yazmanın yeri blog değilse neresi? Hep rastlıyorum "siyaset yapmayacağım blogta" diye karar alanlara ama nedenini çözebilmiş değilim.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür ederim Kitapsız Kedi. Beğenilerek okunduğunu bilmek çok hoş bir duygu.

      Neden siyaset yazmaktan çekinilir? Kendi adıma konuşacak olursam, en birinci sebep uzmanlık alanım değil ondan. Onu geçince hemen arkasından gelen sebep siyaset tartışmanın kısır bir tartışma olduğunu bilmek. Kimse doğru bildiğinden şaşmaz ve illa ki kavga çıkar. Bloga yazınca da bir nevi tartışmaya açmış oluyorsun konuyu. Bir üçüncü sebep de bu memlekette ifade özgürlüğü diye bir şey olmaması. Tweet attı diye gözaltına alınan insanlar oldu. Bu yazdıklarımız bize karşı delil olarak da kullanılabilir ilerde. Hatta bugün bile.
      İşte bunlar yüzünden. Ama bazen herşeye rağmen insan duramıyor.

      Sil
  2. Sen yaz joe biktirmasin.Yazdıklarını zevkle okuyan birçok insan vardır eminim en azından ben zevkle okuyorum. Sevgiylevkal

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. :) Teşekkürler Sibel. Sevgiler sana da.

      Sil
  3. Bu yorum yazar tarafından silindi.

    YanıtlaSil