Salı, Şubat 17, 2015

Son haller.

Gecenin köründeyim. Gündüz, hem de kaç gün sonra göreceli olarak erken kalkabilmişken, elektrikler gitti. O kadar uzun süre gitti ki kombiden dolayı ev de soğudu. Zaten şarj tutamayan laptop oldu battal. Bir süre perdeyi açıp gün ışığında örgü ördüm fakat o da olmadı. Acıktım. Yemek yapayım dedim, ocağın çakmağı elektrikli. Neyse ki evde (sigarayı bıraktığımdan beri) tütsü yakmak için sakladığım bir çakmak vardı da ocağı öylelikle yakabildim. Bütün bunları neden anlattım, çünkü ev soğuyunca ve yapmam gereken tüm işler elektriksiz yapılmıyorken gidip yün yorganın altına girdim ısınmak için. Uyumuşum. Gözümü açtığımda saat akşam yedi olmuştu. Yarın kimbilir kaçta kalkarım. Çok da umurum değil şu anda onun stresine giremiycem.

Gündem çok berbat. Bunu yazmama gerek yok aslında, zaten herkes biliyor. Ben artık her gün Euronews'u açmaya başladım. Eskiden onu da yapmıyordum. İyi yani. Gelişme bir nevi kişisel bağlamda. Ama bu sefer de dünyanın bütün derdi evime doluyor. Küfür etsem kendi kendime konuşuyormuş gibi hissediyorum üstelik. Bari evde biri olsa haberleri beraber izlesek. Böyle kendi kendime küfür etmesem. Beraber kızsak mesela.

Desem de inanma. Hiç sevgili derdinde değilim açıkçası. Hiç umurum değil. Dibimizdeki savaşlar daha çok umurumda. Ve genel gidişat. Diyorum ki sürekli kendime: "bak, savaşlar senin elinde olan bir şey değil. Elinde olmayan şeyler için kendini paralama." Bir süre "ha evet elimde değil, doğru" diyorum. Sonra...

***
Sonra uykum geldi gözlerim kapandı. Saat dört civarıydı sabah, hemen gittim yatağa. Sabah  öğlen uyandığımda pancurların arasından yağan kar tanelerini gördüm. Sevindim. Sanki gökyüzü üstümüze masumiyet yağdırmak istiyormuş gibi. Keşke öyle birşey olabilse. Üstümüze ara sıra masumiyet yağsa, temizlensek, kötülüklerden arınsak.

İki günlük iş projemi çocukluk arkadaşım İnci'ye açtım. "Bu önceki projenden çok daha farklı" dedi. "Arada neler olmuş, bu proje diğerine göre çok daha..." "Olgun mu?" dedim."Evet" dedi. "Gayet yapılabilir bir proje bu" dedi. "Bence yaparsın sen bunu" da dedi mi? Valla dedi. Kurdu o cümleyi yani. "Sen de mi böyle düşünüyorsun İnci?" dedim. Sözleşmiş gibi herkes bunu söylüyor. Üstelik ben ona hiç bir şey söylemeden, "seninle seneler sonra karşılaştığımdaki kişi değilsin artık, sesin o kadar kararlı ki" dedi (telefonda konuşuyorduk). "Zaten ben de kendimi çok şey... hissediyorum" dedim. "Güçlü mü?" dedi. Tam o demirkadın postunun ertesinde geçti bu konuşma. Nasıl anladı ya? Ta telefondan?

Ama çok okudum, çok araştırdım, bir de çok düşünüp sorguladım be blog. Valla, imanım gevredi derler ya müslümanlar. Öyle yani. Zaten bir gün anneme dedim ki, dört yaşımdan 28 yaşıma kadar okula gittim, bir çok şey öğrendim, orası kabul. Ama bir o kadar çok şey de internetten araştırarak öğrendim dedim. Yani yuva- ilkokul- ortaokul- lise- üniversite. Anla sen artık.

Misal. Okuya okuya "hardselling" diye anahtar bir kavramla karşılaştım. Hardselling kabaca zorlama satış diye anlatabileceğim bir şey. Yani müşteri pek istekli değil ya da kararsız (hatta isteksiz) fakat sen onu ikna yöntemlerinle, ağzından girip burnundan çıkma yoluyla, hatta baskı yaparak malını satıyor ve ticaret hayatına devam ediyorsun.

Uzun zaman satış-pazarlama-ticaretten anladığım buydu. Baskı, zorlama. Son derece itici gelirdi ve dolayısıyla da bana göre değil derdim. Ticaret hiç bana göre değil aslında sonucuna gelirdim yani. Geçende bir makale buldum,""hardselling" yapmaktan çekiniyorsanız (şöyle şöyle yapabilirsiniz)" diye bir cümle geçti içinde. Ve sonra kafamda bütün parçalar birleşti. İşte dedim. Bu. Hardselling yapmaktan çekiniyorum. Hatta tiksiniyorum. Ödüm kopuyor yaptığım hardsellinge benzeyecek diye. İstemiyorum kimseyi bir şey almaya zorlamak. Beni zorladıklarında da ters tepiyor mağazalarda ya da nette. Beni kendi halime bıraksalar daha çok şey alacağım belki ama üstüme üstüme geldiklerinde kaçıyorum.

O kuaför mesela. İlk defa gelmişim, saçımı kestiricem boyatıcam, hemen bana saç güçlendirici bakım bilmem ne spreyini satmaya kalktı ki şişesi boya ve kesim parası kadar. Kibarca ilgilenmediğimi söyledim. İçeri gitti, bu sefer başka bir şişe ile çıkageldi: bunu almanız şart (!) bu saç boyasını saçta daha uzun süre bilmem ne bilmem ne.
- Yani bu sürdüğünüz boya kalitesiz mi? Kendi kendine saçta duramıyor mu? (yer miyim oğlum ben bunları?)
- Hayır efendim ne münasebet fakat bu spreyle bır bır bır.
Ve gene akıllanmadı üçüncü bir şişe daha getirdi. Zaten birinci şişede bir daha o kuaföre gelmeme kararımı vermiştim. Bana yolunacak kaz gözüyle bakan bir kuaförde ne işim var.

Tamam beni kaybetti belki. Belki bu yöntemle bir kişiden kaybettiğini sonrakilerden kazanıyor. Olabilir. Fakat bu yöntemle para kazansam hiç bir doyum vermez bana. Günün sonunda kendimden ve işimden nefret ederim. Çok mu idealistim? Peki.

Celes'i düşündüm. Celes'ten alışveriş yaptım mı? Evet hem de seve seve. Nette hiçbir yere bırakmadığım parayı ona bıraktım. Hiç bir zaman zorlama satmadı kitaplarını kurslarını. Her zaman okuruna faydalı (ve saygılı: bkz. yolunacak kaz yerine koymayanlar) olmayı öncelikli kıldı. Belki göreceli olarak daha az kazanıyor bu şekilde. Belki zorlama satsa daha daha da kazanır. Ama bir süre sonra uluslararası şirketteki maaşı kadar para kazandı mı bu yolla? Kazandı. Demek ki işler öyle de yürüyebiliyormuş.

Zaten ingilizce pazarlama makalelerini okudukça pazarlamanın bir ihtiyacı bulup onu karşılamak olduğu anlatılıyor. Hiç kimse git saçlarını boyatmaya gelmiş kadına bakım bilmem ne bilmem ne spreyini almasının şart olduğunu söyleyip, o istemiyorum dedikçe önüne başka ürün koy demiyor. Kimse baskıdan iknadan bahsetmiyor okuduğum pazarlama kaynaklarında. Pazar analizi, rekabet stratejisi filan diyorlar. Hatta hepsinden önce müşteriyi dinlemek. Çok ilginç değil mi?

Onca şey okuyunca ortaya çıkan sonuç şu. Hardselling bir satış tekniği. Yani satış tekniklerinden sadece biri. Yegane ticaret yöntemi değil. Ve insanlara değerli bir şeyler sunarsan, ön çalışmanı araştırmanı hesabını kitabını stratejini filan hakkıyla yaparsan, hardselling çok zavallı ve ilkel kalıyor zaten.

Dışarıda kar var yine. Işığım yanıyor salonda başucumda. Galiba tütsü yakacağım. Şairin Romanı'nı aldım kütüphaneden. Herhalde ona da kendimi veremem ama bir on sayfa olsun okusam mı? Bilemedim. Örgüm de var. Önünün bitmesine beş on sıra filan kaldı. Aslında çıkıp mutfak alışverişi yapmam gerek. Ve daha bir sürü şey.


Hiç yorum yok :

Yorum Gönder