Perşembe, Aralık 25, 2014

Baştan söyleyeyim: bu bir veda yazısı.

Geçmiş yıla değil lakin. Bloga, evet. Baktım, en az bir aydır ittire ittire yazıyormuşum. İçsel değişimlerin dibe çöküp yerleştiği zamanlar olsa gerek. Artık kendimden bahsetmek canımı sıkıyor. Hayatımı anlatmak bana uygun gelmiyor. Üstüme bir beden küçük bir elbise gibi. Galiba büyüdüm.

Murathan Mungan "bu şiire başladığımda nerdeydim, şimdi nerdeyim" diyor ya yalnız bir opera'da. Ben de öyle demek istiyorum. Bu blog macerasına başladığımda nerdeydiiiiim, şimdi nerdeyim. Dokuz sene geçmiş aradan. Bu kadar uzun süreceğini o zamanlar hiç tahmin edemezdim. Bir ara da asla bitmez sandım. Ölene kadar blog yazarım ben. 

En büyük terapim oldun blog, bunu söylemem lazım. Beni her halimle kabul eden şahane bir dost gibi. Ağlak, kötümser, çileli. Ve sonrasında: neşeli, keyifli, mutlu. 

Yazarlık bir özenme haliydi benim için. Beni hep yüreklendirdin. Az kalmıştı, bir gerçeğe dönüşüyordu bu heves. Aslında biraz da başardım. Yayınlanmadım doğru. Ama eli yüzü düzgün bir iki öyküm var.

Önemsiz zannettiğim bazı özelliklerimin aslında özel olduklarını hatırlattın bana. ("kalemkutu yapabilen biri bence şanslıdır" demişti bir okur, yıllar yıllar önce). 

En büyük keyiflerimden biriydin, bunu da söylemem lazım gitmeden. Zorunlulukları bitirip de sıra blog yazmaya gelince, of, benden mutlusu yoktu. Ve o ilk gelen yorumun coşkusu hiç azalmadı.

Tanıdığım birisi, o zaman otuz kişi olan izleyici sayısını küçümsediğinde ona cevap olarak, "benim gerçek hayatta her gün arayıp hayatımda bir yenilik var mı diye merak eden otuz kişi yok ama" demiştim. Eminim onun da yoktu. 

Sanma ki eskidin, pabucun dama atıldı. Bence, bana verebileceğin her şeyi verdin. Görevini başarıyla tamamladın. Farz et fırtınalı bir denizin ortasındaydım. Sana tutundum. Beni yüzdürüp karaya çıkardın. Başta can simidi. Sonra bir sal. Sonra sandaldan bildiğin aşk gemisine terfi. 

Biten şeyler hüzün verir. Şu an hüzünlü değilim. Daha çok bir okuldan mezun olurken insanı saran o hafif ağırbaşlılık ve bilgelik hakim. Önümde yepyeni ufuklar, yepyeni bir dönem.

 İyi geceler sevgili okurum. İyi geceler Makyaj Tavsiyem, iyi geceler Sokrates'in yeğeni, iyi geceler İlham Kedisi, iyi geceler Yeraz, iyi geceler Zip işleri, iyi geceler Füsun T., iyi geceler Hüznün Tadı, iyi geceler Yasemin, iyi geceler Bilge, iyi geceler  Huysuz kuzu, iyi geceler Mutlu Keçi, iyi geceler Semptomatik Sohbetçi, iyi geceler Merhaba Maya, iyi geceler Ayronika, iyi geceler Bahar 006, iyi geceler Beni biraz böyle hatırla, iyi geceler Neslihan Erzincan Özgür, iyi geceler Mithad A. Selim, iyi geceler Reyhane, iyi geceler Makbule Abalı, iyi geceler Bu kaçıncı oldu, iyi geceler Kılıçlı Voyvoda, iyi geceler Zeynep M., iyi geceler Dudu, iyi geceler Ebru Güzey, iyi geceler Madam Sardunya, iyi geceler Burcu Odacı, iyi geceler -lâl'im'si, iyi geceler Kısa kahve molası, iyi geceler Mirage, iyi geceler Mari Antrikot, iyi geceler İlk insan, iyi geceler Dae Laurelin, iyi geceler Esra Derle, iyi geceler Lütfi, iyi geceler Melih Ergen, iyi geceler Bayan Silvia, iyi geceler Hel Demian, iyi geceler Fermina Daza, iyi geceler Deli anne, iyi geceler Jardzy, iyi geceler Avare karınca, iyi geceler Sardunya saçlı kadın, iyi geceler Erge Güçlü, iyi geceler Delikızın evi, iyi geceler "bi", iyi geceler Ebru Doğan, iyi geceler Dominotaşı, iyi geceler İnsan yavrusu, iyi geceler Istanb_lue, iyi geceler Eren, iyi geceler Coletté, iyi geceler Nihal, iyi geceler Luna Lunarita, iyi geceler Marissa, iyi geceler Beyaz Sır, iyi geceler Kitapsız Kedi, iyi geceler Ebru, iyi geceler Burhan Güven, iyi geceler Elif Ayvaz, iyi geceler Yazmak iyidir, iyi geceler Absalom, iyi geceler Enis Diker, iyi geceler Plaoust, iyi geceler Özlem, iyi geceler Semi M. Eller, iyi geceler Dilek Afiyon Avcı, iyi geceler Mine Özgür, iyi geceler Admin Panpa, iyi geceler Verba Volant, iyi geceler Nevrotik, iyi geceler Sena Aktağ, iyi geceler Burcu Tekin, iyi geceler Kunegond, iyi geceler Dilara Kontis, iyi geceler Vladimir, iyi geceler Alkım, iyi geceler Kaptan, iyi geceler İncecikten, iyi geceler Özgür, iyi geceler Gökhan Ulusoy, iyi geceler Asortik Krep, iyi geceler Cerenmus, iyi geceler Naysun, iyi geceler Leylak Dalı, iyi geceler Erzilya, iyi geceler Hayal Kahvem, Tuna Cey, iyi geceler Filiz Kly, iyi geceler Miss Grumpy, iyi geceler Sibel Durmaz, iyi geceler Osman Aykut Kılınç, iyi geceler Pembevosvos, iyi geceler Melek, iyi geceler ÖZS, iyi geceler sebuş, iyi geceler İnsan isterse, iyi geceler Kitap eylemi, iyi geceler Pie kurabiye, iyi geceler Pan, iyi geceler Azize, iyi geceler Mujgan Topaloğlu, iyi geceler Sedenist, iyi geceler Hlyezr, iyi geceler Yasbayhun. 

İyi geceler hepinize. Binlerce teşekkürler.

Küçük Joe.


Pazartesi, Aralık 22, 2014

Son havadisler.

Neredeyse bir hafta olacak bloga yazmayalı. Arada uğruyorum kim ne yazmış diye yandan takip ediyorum. Ama benim bir şey yazasım yok.

Hayatımın en sosyal haftalarından biriydi. Arkadaş buluşmalarının biri geldi biri gitti. Daha üçü de sırada.

Yeğenim için yaptığım oyuncak zürafa bitti. Parçaları doldurdum bile sadece birleştirmesi kaldı. Hem de dünden beri yarım kalanı bir iki çırpıda bitirdim. Ben de şaştım bu işe.

Şu Tibet gençlik şeysi var ya (bkz. önceki post). Bella bana onunla ilgili link göndermiş. Aslında ben bulmuştum bir sürü link. Ama Bella benim için araştırınca tabii o daha kıymetli oldu. Oturdum okudum. Yazıyı okudum ve altındaki iki yüz iki (sayı ile 202) yorumun tamamını. Bitince ve hatta yarı yolda: tamam, dedim. Bu düpedüz saçmalık. O yazıyı yazan, bacak kısmını inceltmek için streç filme sarmayı da tavsiye ediyor çünkü bir soruda. Sonra ne ara yapmaya kalkıştım ama asıl orası ilginç. Gerçekten daha birinci seferin sonunda kendimi daha zinde hissettim. Gerçekten sırtıma sırt yogası gibi acaip iyi geldi. Gerçekten ertesi sabah zınk diye erkenden uyandım. Ki asıl etkisini hareketlerin sayısını 21'e kadar yükselttiğinde gösterdiği söyleniyor. Ben daha başlangıçta yani 3'teyim. Bakalım. Devam edeceğim gibi. Çünkü bu sabah öyle erken uyanınca hadi dedim hava da güneşliydi bari çıkıp yürüyüşümü yapayım üstüne cila diye Tibet şeysini yaparım. Ara verdiğim yürüyüşü de çıkardım aradan senin anlayacağın. O saatte yürümek çok güzel be blog. Umarım yarın da hava öyle güzel olur. Gene yürürüm. İkişer ikişer arttırsam onuncu haftadan sonra asıl değişimleri farketmem gerekiyor aksatmadan yaptığımı farzedersek. Yani: İki buçuk ay filan sonra. Mart başından sonra.

Satranca devam. Biraz dövünüyorum tabii nasıl göremedim, ah ulan, yüzmüş yüzmüş kuyruğuna gelmişim diye problemleri çözerken, yani çözemediğimde. Ama bu siteyi ben çok eskiden keşfedecektim var ya, şu anda çok farklı bir seviyede olurdum. Yıllarca ne kadar yanlış oynamışım ve ona rağmen gene de yenebildiklerim olmuş. Bu kadar ilerlememe rağmen puanım hala çok düşük fakat. Sanırım bir iki aya yükselir.

Haydin bu seferlik bu kadar. Recep İvedik'in dediği gibi: kendine iyi davran!





Salı, Aralık 16, 2014

HD kalitesinde rüya ve diğer şeyler.

Bakalım bu yazı yayınlanma mertebesine erecek mi? Yazasım var fakat yazamıyorum. Yani güç bela yazıyorum ama bunu kim ne yapsın, hayır çok gereksiz deyip, bazen paragraf, bazen cümle cümle azaltıp en sonunda bir bakıyorum tamamen imha etmişim.

Günlerdir içime kapanmıştım. İçsel değişimlerden geçerken dışsal herşeyi boşvermiştim. Ama dışsal dünyayı öyle kolay kolay boşveremiyorsun. Eninde sonunda gelip seni buluyor. Arkadaşlarını özlüyorsun en basitinden. Görüşelim diye planlar yapıyorsun. Komşu gecenin bir vakti kapını çalıp ikram ettiğin portakal reçelinin kabına sütlaç koyup getiriyor. Merdivenleri temizleyen beyefendi bir kova su rica ediyor. Acıkıyorsun, dışarı çıkıp alışveriş yapmak istemiyorsan hazır yemek siparişi veriyorsun. Henüz drone'umuz yok bizim ey zamanın ötesindeki okuyucu, siparişleri eve kanlı canlı bildiğin insan getiriyor. Kapıyı çalıyor. Sen de açıyorsun. Al sana dışsal eleman.

Bu arada dikkat çekici yahut değişik hiç mi bir şey olmadı dersen. Bir tane HD kalitesinde rüyam var değişik dersen. Herhalde gördüğüm en acaip rüyalardan biri. Uyandığımda ilk aklıma gelen, kıçımın açıkta kalıp kalmadığını kontrol etmek oldu fakat kalın yorganların altında sıcaktaydı. Rüya İsviçre'de geçiyor. Ben olağanüstü kurulmuş uzaktaki bir şehir manzarasını hayran hayran seyrediyorum yol kenarından. Ne değişik kurmuşlar şu şehri evler küme küme ve hiç sıkışık değil. Hem de birbirinden izole de değil. Hiç böyle yapılaşma görmemiştim bugüne kadar diyorum. Uzaktan enfes ve naif bir tablo gibi gözüküyor orası. Sonra biraz da ilerden bakayım değişik bir şey gözüküyor mu diyorum. Küçük bir virajı aşıp ilerden bakıyorum. Burada bir numara yokmuş diyorum eski yerden daha güzeldi manzara. Bir önceki yere dönüyorum ki, o da ne. THY uçağı düşmüş oraya hem de kuyruk ters dönmüş kopmuş filan. O kuyruk filan acaip net rüyada. Az önce yol olan yer deniz gibi bir yer ve etrafa saçılan insanları kurtarmaya başlamışlar. Ben de yüzerek geliyorum. Eyvah beni de kazazede zannedecekler, benimle zaman kaybetmesinler diyorum. Karmaşık duygular içindeyim. Ulan kıl payı tepeme uçak düşmesinden kurtuldum diye kurtulduğuma seviniyorum sonra uçaktaki insanları düşünüyorum.
Sonra annemlerin evi varmış daha ilerde. Geniş aydınlık güzel bir ev. Bir su kenarında, ama gene Isviçre. Evin camından bakıyorum. Dünyanın en güzel manzarası, sular şarıldıyor dışardan dalga dalga fakat o suyun rengi ve berraklığı normal görüntüden HD görüntüye geçerkenki duyguyu yaşatıyor. Ama HD kalitesinden de öte bir görüntüydü nasıl oluyorsa. Hem de rüyada.

Rüyanın görselliği yeterince acaip zaten. Ama içeriği de benim açımdan çok acaip. Çünkü bunca yıldır rüya görürüm, hep ucundan kıyısından rüya nasıl oluşmuş bilinçaltından bilince geçerken, bir fikrim vardır. Oysa bu rüya bana ait değil gibi. Genelde bu tür aykırı/bağımsız içerikler sakattır. Rüya çıkar. İki sene önce öyle oldu mesela. Uyandığımda anladım olacakları. Üç hafta sonra aynen olanlar oldu. Ama o zaman da rüyanın duygusu farklı oluyor. Mesela kötü bir rüya görsem, uyandığımda "amaaaan rüyaymış" deyip rahatlarım normal insanlar gibi. Ama iki sene öncekinde hiç öyle olamadı. Rüya olduğunu anladım elbet ama "amaaan" diyemedim yani. Bu seferki neyse ki "amaan rüyaymış" dedirtiyor kendine. O yüzden çok da endişeli değilim. Ama neden Isviçre? Neden şu neden bu.

Tamam yeter bunca rüya muhabbeti dersen, başka bir şeyden bahset dersen, son bir kaç gündür dadandığım bir satranç sitesi var. Hem dersi var, hem oyun oynayabiliyorsun seviye seviye hem de problem çözüyorsun. Valla puanlama 1800 den mi nerden başlıyor, problemi çözemediğinde cart diye 20-30 puanını kesiyor. Benimki kesile kesile 1000'e kadar indi başlarda. Sonra hırs yaptım 1350'e yükselttim. Sonra dün geceyarısı sabah dörde kadar gene dadandım ama dikkatini toplayamayınca hiç affetmiyor. Gene düştü puanım geriye. Bizim ailede ileri seviye oynayanlar var ayıptır söylemesi. Onların oyunlarını izler iyice motivasyonumu kaybederdim, bunlar bir çeşit dahi filan herhalde ben hayatta göremem o hamleleri manevraları filan diye düşünürdüm. Şimdi ilk defa "aa belki ben de o seviyeye gelebilirim biraz uğraşırsam" filan diyebiliyorum artık. Yaptığım çok bariz hataların sebebini anladım ayrıca. Bazı manevraların tekniğini öğrendim. Bazı hesaplar var. Bir şey, bir şey işte. Ama herhalde bıkmam kolay kolay gibi geliyor. İnsan ilerlediğini görünce motivasyonu artıyor. En korktuğum açılışlardı. Bir kaç gün uğraşsam açılışlarda bile oyunumun düzeyini geliştirecek kadar bir şeyler öğrenebilirim gibi. Bakalım.

Dün doktora gittim. Ne söyleyeceğini biliyordum ama gene de bilmiyormuş gibi anlattım. Stres dedi. Stresi azaltmanız lazım. Bayılıyorum bu doktorlara. Stresi azaltmanız lazımmış. Öyle mi, mesela nasıl desem? Demedim. Ama stres kaynaklı yaşadığım bu ikinci sorun, hatta belki üç. Farklı farklı organlarda kendini gösteriyor.

Yürüyüş yapıyorum. Yoga yapıyorum. Meditasyon yapıyorum. Çalışmıyorum. Çocuğum yok. Ağır sorumluluklarım yok. Kendime göre hobilerim uğraşlarım var. Daha ne yapabilirim? Yani daha ne yapayım? Dün bir tane makale buldum. Tibetli rahiplerin sırları filan diye. Beş tane hareket varmış. Tibetli rahiplerin uzun ömürlerinin sırrıymış. Kitabı da var ama idefixte tükenmiş. Tibetin gençlik pınarı diye. Benimle aynı teşhisi olan bir kadın bununla  iyileştirmiş hastalığını. Yoga gibi hareketler. Onu mu denesem. Hiç aklım yatmadı ama. Merak edene şurda videosu var ama kesinlikle sorumluluk almam haberin olsun. Yapacağım galiba. Nasılsa şarlatanın diplomalısını da gördük kahretsin ki.


Çarşamba, Aralık 10, 2014

Boşluk.

Bir boşluk var içimde. Güzel bir boşluk. O birşeylerin ters gittiğini ya da yanlış yolda olup da dönmekten başka hiç bir çare olmadığını haber veren sıkıntılı, başdöndürücü ve mide bulandırıcı boşluklardan değil. Bu tam olarak vitesin çarklarının motorunkilere denk gelmesinden az önceki boşluk. Yani az sonra ileri savrulacaksın, güzel ve zahmetsiz, daha konforlu bir yolculuk seni bekliyor boşluğu. Ya da yemek yedin ve o an karnın tok. Evet tok bir boşluk. Ama çok gözünün içine bakınca kayboluyor.

Rölantiden ağır ağır çıkıyorum demek ki. İyi geldi yavaşlamak. Bir şey yapmamak. İşlerin asgarisini yapmak. Asgari gereksinimle keyfi olanın farkını görmek. Keyfilerle boğmuşum bunaltmışım kendimi. Hep bir telaş. Hep bir iş. Nereye yetişeceksem. Ara sıra yapmalı böyle. İnzivaya çekilmek gibi. Ya da oruç tutmak. Yemek değil de iş orucu. Musevilerde Şabat var ya. Mantığı bu olsa gerek. Bir nevi meditasyon. Tatil gibi değil ama. Ya da bizim anlayışımızdaki tatil gibi değil. Yani Istanbul'dan kalkıp oraya buraya tatile gitmekteki tatil değil.

Bugün artık elma püresi ve tarçından yılbaşı ağacı süsü yapacaktım. Belki gene yaparım. Ama yapmasam da dünyanın sonu değil. Dün portakal likörünün kapağını açıp kaşıkla karıştırdım. Çünkü Beste "ara sıra sallayın şeker erisin" diyordu ama ben sallayınca pek şekerlerin eriyecek gibi bir halleri yoktu. Ben de tuttum karıştırdım kaşıkla bir güzel. Rengi dönmüş ama. Şaşırdım. Sonra patenin tadına baktım. Aynen fransız tarifte söylediği gibi dört beş gün sonra tam pate tadı oluyor, oturuyor yani tat. Ondan önce ciğer püresi gibi tadı. Anlamsız yani. Hayalkırıklığına uğramıştım biraz ama şimdi sevindim neyse.

Artık nete daha az vakit ayırmak istiyorum. Nette güzel şeyler de olsa bana ölü zaman izlenimi veriyor. Asgaride tutmakta fayda var.

Öyle işte. İyi geceler Küçük Joe.

Pazar, Aralık 07, 2014

Rölanti.

Sabahtan beri yazasım var tutuyorum kendimi. Sabah hava çok güzeldi. Hadi dedim blog yazacağına Galata'ya doğru bir gezmeye çık. Sonra ne olduysa, ne Galata'ya gittim ne blog yazdım. Tipik.

Başka bir şey de yapmadım. Öyle yayıldım koltuğa. Suçluluksuz bir hiç bir şey yapmama hali. Farniente'nin özü, ta kendisi. Rölantiye aldım bünyeyi. Herşey bekleyebilir. Bekleyemeyenleri hallediyorum zaten de onlar ufak tefek. Tek tük. Hiç bir şey yapmayacağım bir süreliğine.

Aslında bütçeme uygun kısa tatiller de buldum. Hatta Bulgaristan'a tren baktım. Ama ben Bulgaristan'ı hala doğu bloku ülkesi sanıyorum. Nasılsa vize istemez diye. Bir de araştırdım ki kazın ayağı öyle değilmiş. Bulgaristan'a vize alana kadar Yunanistan'a Schengen alırım. Neyse diyeceğim o değil. İçimdeki radikal değişim rüzgarlarını evimde karşılamak istiyorum. Radikal değil aslında değişimler, laf ağzımdan büyük çıktı. Milimetrik. Ama bilen bilir, rotada milimetrik sapma uzun vadede kilometrelerce öteye götürür insanı. Evimde olmaya ihtiyacım var. Tanıdık çevreye. Mümkünse kimse ilişmesin. Kimse aramasın.

Sonrasında ortalık toplanacak, temizlenecek, işler sıraya sokulacak ve belki de o zaman ağız tadıyla güzel bir tatile çıkılacak.

Ama şu an hiç bir işin acelesi yok. Hiiiiiiç.




Cuma, Aralık 05, 2014

Uzak.

Bir tuhaf hallerdeyim blog. Buraya yazmak gittikçe zor geliyor. İki tane filan post yazdım sildim şimdiye kadar mesela. Belki üç. Tuhaf dediğim içimde, derinlerde, değişimler hissediyorum.

Bir tuhaflık da şaşkın ruh halimde. Bir yandan iyiyim, bir yandan keyifsiz. Ben de tam anlamıyorum. Heveslerim var bol bol. Minik projelerim. Fakat yapmaya gelince: ııh. İpin ucunu bıraktığımdan beri günler sanki boşa akıp gidiyor.

Gene de bazı projeleri hayata geçirebildim. Mesela, portakal reçeli yaptım hayatımda ilk defa. Yani hayatımda hiç reçel yapmamıştım daha önce. Beste'nin tarifi, Leylak Dalı'nın teşviki ve teknik desteğiyle. Sonra Cicoz'a bir oyuncak örmeye başladım. Ciğer patesini de yaptım en sonunda. Kahveli portakal likörü de kurdum. Gene Beste'nin tarifi. Kaç senedir heves yapıyordum. Ağacı henüz kurmadım. En kötü ihtimal geçen seneki süsleri koyarım üstüne. Ama perde ve halı projesi öylece bekliyor. Ve lamba da hala gıdım işlenmiş değil. Diğer lambalara malzeme bile almadım.

Dulcinea ile buluştuk mesela haftanın başında. Dün bir oyun yazarlığı yarışması bulmuş. Sen de katıl diyor. Ben anlamam ki oyun yazarlığından Dulcinea dedim. Olsun ben sana öğretirim diyor. İçimde heyecanlar kıpraşıyor. Sonra frenliyorum kendimi. Dağılıyorsun diyorum kendime. Daha fazla dağılma, yeter. Müzik de öğrenmek istiyorum mesela. Ama coursera'da yazıldığım ve çok da beğendiğim kursları bile ya yarım bıraktım ya hiç başlayamadım. Tamam bir tanesi tadından yenmiyor tam olarak. Gerçekten problemi bu.

İnsanlar kitap okuyor. Ben hiç bir şey okumuyorum. Ve uzun zamandır böyle. Bak en son Deliduman'ı almıştım elime. Çok da beğenmiştim. Ama o bile bitmedi. Daha Antabus var. Daha da Istanbul Art News var hem de Eylül sayısı korkarım. Bunlar çok heveslerle alıp hemen okur bitiririm sandıklarım.

Film ve belgesel izlemeye bayılırdım. Ona bile keyfim yok o kadar. En son Click'i (2006) izledim dün gece. Güzeldi. Celes'in ilham verici film listesinden buldum (inspirational movies list). Belki doydum artık belgesele kim bilir.

Sonra Dulcinea ile gezerken yine, hiç Devlet Tiyatrolarının oyunlarına gitmediğimi farkettim hayatımda. Hep özellere gitmişim şimdiye kadar. Sanırım önümüzdeki sene dadanacağım Devlet Tiyatrolarına.

Yürüyüş ve yogayı ihmal ediyorum. Keza meditasyon.

Aslında kaç gündür şöyle uzun bir tatile çıkasım var. Netten uzakta. İşlerden uzakta. Hatta projelerden uzakta. Ve Istanbul'dan uzakta. Sırbistan filan olabilir. Sessiz sakin bir yer. Bütün gün camdan dışarısını seyredeceğim. Koşturmasız. Gezmesiz (çünkü o da beni strese sokuyor). Farniente bir tatil. İçimden bir ses isyan ediyor tam şu an: ulan zaten bir bok yaptığın yok sabahtan akşama daha ne farniente-sırbistan-cam kediliği filan sayıklıyorsun? Uzaklaşmak istiyorum ama ben. Biraz uzağa gitmek. Bir trene binebilirim mesela.


Pazartesi, Aralık 01, 2014

Sevgili gelecekteki ben.

Muhtemelen ya stumble upon'da ya bir yerde buldum bu web sitesini. Hepi topu bir sene önce yazmışım. Bir seneden bir hafta eksik. Site şu: gelecekteki kendine mektup yazıyorsun, email adresini veriyorsun istediğin tarihte mektubu sana mail atıyorlar. Fakat şöyle bir durum olmuş. Site istenen ilgiyi ya da finansal kazancı getirmemiş ve kepenkleri kapatmışlar. Kapatırken de mektupların hepsini vakti geldi gelmedi demeden adreslere postalamışlar. Böylece dört sene sonra elime geçmesi gereken ve daha şimdiden varlığını unuttuğum mektubu mail kutumda buldum az önce. Okumak ister misin? Biraz Back to the future tadında. Sanırım en hoşuma giden tarafı bu. Belki yenisini yazarım.


Dear Me (in the future), Sevgili gelecekteki ben,

Nasılsın? Umarım hala hayatta ve sağlıklısındır. 
Bu mektubu yazdığım sabahı hatırlıyor musun? Hani sabahlamıştım ve fırında kekikli ekmek pişiyordu? Evet o korkunç günlerin ertesinde uyku düzenim alt üst olmuşken.
Senden çok şeyler beklediğimi biliyorsun. Beş yıl sonrası ve artık depresyon gibi bir fren yok hayatında. Öykü ve roman yazmanın peşini bırakmadın değil mi? Yayımlanmayı başardın mı peki? Yoksa başka işlerin peşinden mi koştun? Ona da eyvallah. Sana baskı yapmak istemiyorum. Tek isteğim zamanını değerlendirmen ve seni mutlu ve tatmin edecek işlerle uğraşman. Artık sorunları akıl yoluyla çözüyorsun. Mutlaka el attığın işleri başardın. Mantıklı olan bu.
Portakal ağacı ne alemde? Onu bu sene aşılayacağım. Umarım meyvelerini yemişsindir. Elma da seneye kendinden meyve verecek göya. Bakalım. Umalım. Kurumazsa hastalıktan ölmezse elmaya da para vermeyiz.
Aşk durumlarını sormuyorum. Lütfen seni üzen, sorun yaratan ve sana zaman ayırmayan insanlardan uzak dur. Belki de evlisin şunları okurken :) 
Sosyal ilişkilere gelince, aynen, sorun yaratan, pireyi deve yapan, değer bilmeyenlere zamanını harcama. 
Seni seviyorum. Her gün daha fazla.