Cuma, Kasım 28, 2014

Cicoz ve Safir.

Ah Cicoz'um. Dünyadan bihaber Cicoz'um. Henüz kırkı çıkmamış Cicoz'um. Bugün kucağıma aldım doğduğundan beri ilk defa. Öptüm, kokladım. Onu her gördüğümde-ki bu ikinci görüşüm- bir tane de ben yapayım diyorum. Safir'e de öyle olmuştu. Tam gün ben bakana kadar. Bir tane de ben yapayım. Demek ki hala bir gıdım hormon çalışıyor. Son demler artık. Tabii yaşlanmışım Safir'in bebekliğinden bu yana. Bunu nerden çıkardın dersen, kucağıma aldığımda artık yüzünü net göremiyorum. Daha uzak tutmaya da kolumun kısalığı izin vermiyor. Safir'in bebekliğine çok benziyor Cicoz. Onu Safir'den dolayı da seviyorum. Safir'in başka versiyonu olacak diye yani. Safir'in her versiyonu makbul nasılsa bana.

Ah Safir. Seni ne çok seviyorum Safir. Ama biliyorsun sen de bunu.

Bugün sinemaya gittik beraber. Senaryosu dandikimsi bir Tarzan'dı. Ama yine de eğlendik. Sinemaya girişimiz bir olaydı zaten. Filmin başlamasına beş dakika kala gişeden bilet alacağız. Tek koltuk kaldı dedi adam bize. Böyle Amélie'deki gibi oldum. Ne? Tek koltuk mu? Biz bu etkinliği iki gün öncesinden planladık. Ben ta kaç saat önce karşıdan kalkıp geldim. Giyindik kuşandık bir sevinç yola çıktık ve şimdi de yer mi yok? Zaten günün son seansı. S.çtık yani. E ben merdivene otursam çocuğun yanına? Olmaz hanfendi. Olmaz. Peki. Olmazsa olmaz. Ne yapalım. Kös kös geri döndük. Sonra akıllı Safir'im, ben senin kucağına otururdum dedi. Ah. Neden benim aklıma gelmedi ki? Belki olur öyle. Hadi koş. Gidip soralım. Koşa koşa gişeye geri döndük. Bize iki bilet kesin ben çocuğu kucağıma alacağım. Gişedeki adam yüzüme baktı. Siz burada bekleyin ben size yer ayarlayacağım dedi. Hö? Esas mı? İyi hadi bakalım. Bekledik. On saniye sonra, bize yerleri gösterdi. Bakın şurası protokol. Boşsa oraya oturabilirsiniz. Değilse öbür tek koltukta çocuğu kucağınıza alırsınız. Tamam. Ve protokol boştu. Ve biz keyifle izledik.

Sonra çıkışta dayanamadım, "Sana bir bilmece" dedim. Sevindi. "Sor!". "Diyelim ki evine birisini davet ettin. O da geldi. O kişiye ne denir?". "Misafir." Yanlış duydum sandım. "Bir daha söyle bakiim.""Misafir". "Aaaarggggh! Öğrenmişsin!!!!!!" Gururlu gururlu "Öğrendiiiiiiim. Türkçe öğretmenim düzeltti. Önceden hep bi'safir diyordum."

Of be Türkçe öğretmeni. O da kusur kalsaydı. Ben bayılıyordum onun bi'safir demesine.


Çarşamba, Kasım 26, 2014

Çay, pate ve olumlu beklentiler.

Sonunda aklım başıma geldi. Sabahtan artan demlikteki çaya su ekleyip cezvede ısıttım, şu an onu içiyorum. Normal çaydan bir farkı yok. Poşet çay zaten eve girmeyeli beş sene filan olmuştur. Poşet çaydan daha lezzetli ve makbul sanırsam. Bana mutlak tabu geliyordu oysa. Demlikteki soğumuş çay tekrar ısıtılmaz. Ne varsa. Sanki bozulmuş süt içmekle birmiş gibi. Canım bir bardak çay çeker, demlikteki soğumuş çay orada öylece durur, yeniden çay demlemeye de üşenirdim. Hay kafam. Hay kafam.

Yeni hevesimi duymaya hazır mısın? Hayır bu sefer kanape koltuk filan yapmıyorum. Bu seferki mutfak şeysi. Ciğer patesi yapıcam. Tarifini Son Mastori'de buldum. Tavuk ciğeri nereden alınır bilmiyordum. Bugün dışarı çıkmıştım. Benim ciğerciye uğradım, sordum. Varmış onda. Zıplamak istedim sevinçten. Bayılırım pateye. Yapması da kolay gibi. Onu ev yapımı ekmek ya da krakerin üstüne sürücen. Konyak almam lazım sadece. Acaba markette satılan patelerde konyak var mıydı ki? Koca şişe konyağı almaya biraz üşeniyorum doğrusu. Neyse sık sık yaparım ben de artık.

Aynen bir yılanın deri değiştirmesi gibi eski kabuğumun yer yer dökülüp altından taze bir ben geliyormuş hissiyatındayım. İki bin on üç bitecek diye üzülüyordum. İki bin on dört onun güzel bir devamı oldu. İki bin on beş'ten ise daha da olumlu beklentilerim var. Büyük bir sürpriz olmazsa elbet.

Anket sonuçlandı bu arada. İyi geceler küçük Joe okurlarının yaş grubuyla ilgili bir soruydu. Sonuç şöyle: 0-19 yaş arası okur oranı ankete katılanların: %2, 20-29 yaş: %7; 30-39 yaş:% 47; 40-49 yaş:% 31;50-59 yaş:%7;60-69 yaş: %2; 70 yaş ve üstü ise yok. Benim tahminimden çok da uzak çıkmadı sonuçlar. Sadece ben 40 yaşın grubunda daha çok okur var sanıyordum. 30 yaş grubunun bu kadar kalabalık olacağını tahmin etmemiştim. Ve 20-29 arasında da biraz daha çok kişi var sanıyordum. Katıldığınız için çok teşekkürler!

Pazartesi, Kasım 24, 2014

Haftasonu raporu.

Kombiyi yaktım. Çayımı yanıma aldım. Şu saatte daha aydınlık olan yatak odasına geçtim. Ev sessiz. Sadece buzdolabının hafif uğultusu var. Belki birazdan biraz kestiririm.

Haftasonu düğün telaşı vardı. Öğleden sonra kilise. Akşam da kokteyl ve yemek. İkisinin arasında dört beş saat süre var. Kilise benim eve nispeten yakın. Ağbimleri bana çağırdım orada burada o kıyafetlerle perişan olmasınlar diye. Çok şahane oldu. Böylece beraber vakit geçirmiş olduk. Müzik dinledik. Çay içtik. Resim çekildik. Yeşil bilgisayarını getirmiş. O kulaklıkları takıp dizi izledi.

Dün biraz rahatsızdım. Yemekte çok üşüdüm. Özellikle bir ara tuvalete gideyim derken, yolda soğuktan kaslarımın katılaştığını hissettim. Kollarım çıplaktı ve otelin koridorunun dışarı açılan kocaman bir sürmeli cam kapısı vardı. Dışarda ise bir kar soğuğu. Burada kalıbım çıkarsa beni bulmaları ne kadar sürer, diyelim buldular, çözüldükten sonra aynı insan olur muyum filan diye hesaplara girdim. Galiba hiç o kadar üşümedim hayatımda. Üstelik biraz alkol da aldığım için önceki gece doğru dürüst uyuyamadım. Alkol uykumu kaçırıyor. Ne işse anlamadım. İçtiğim de topu topu bir kadeh şarap, yarım kadeh şampanya.

O yüzden Pazar gününü yün yorganın altında kendime gelmeye çalışarak geçirdim. Akşam da film koydum. Peaceful Warrior (2006). Güzeldi valla. Tabii Karate Kid'le aynı konsept. Fiziksel ve felsefi yol gösteren görmüş geçirmiş bir hoca ve çömezi. Bu seferki çömez üniversite öğrencisi. Bir yerinde diyor ki bilgi ile bilgelik farklı şeylerdir. Çömez, "ne farkı varmış ki, anlat bana" diyor. Hoca da, "cam nasıl silinir bilir misin?". Çömez gayet emin. "tabii ki" diyor. Hoca da "bu bilgidir" diyor. Sonra da eline cam silme aparatını tutuşturup, "şimdi sil o camı diyor, işte bu bilgeliktir." Bilmediğim bir şey öğretmedi bana. Ama yine de keyifliydi. Ve tekrar izleyebilirim.


Bütün gün çay içip, kitap okusam. Film izlesem. Ya da ara sıra dışarıda yağan yağmuru. Nasılsa Aylaklık Cumhuriyetini ilan ettik. Ama gözümü açamıyorum. Uyusam bu muhteşem yağmurlu öğleden sonrayı kaçırıcam. Tam uykum da yok. Uf.

Ah! Unutuyordum az kaldı. Henüz yanıtlamayanlar için bugün anketin son günü.

Perşembe, Kasım 20, 2014

Projeler, projeler.

İşte tam ağız tadıyla yeni post yazma vakti. Günün görevleri tamamlanmış. Yemek saatine biraz var. Radyoda kıvrak caz ezgileri. Ve içimde öbürlerinin önüne geçmek için birbirlerini itekleyen konular. Ey Dünya! Mutluyum! Bil bunu!

Halı projesine yeni projeler eklendi. Biri abajur projesi. Tam abajur projesinin de suyunu çıkarmıştım ki gözüm perde       lere ilişti. Hayır dedim kendime. Gözünü seveyim yapma. Perdelere dokunma. Perdelerin çok şık. Ama bıktım artık bu perdelerden. Akşam her kapattığımda içim de beraber kapanıyor. Hem çok kolaymış yapması. Hem de çok güzel olacak. Vallahi de billahi de ev daha zevkli olacak bak sonra boşuna yıllarca bunları alıp oturmuşum diyeceksin. Yeni ev gibi olacak kızıııım! Ayh.

Daha da yılbaşı süsleri var. Kesin bir tanesini unuttum. Araya bir proje daha girmiş olması lazım. Abajurdan önce. Halıdan sonra. Masa setleri girdi tabii de onlar birşey değil. Büyük kalem bir projeye daha takılmış olmalıyım. Neyse bilemedim şimdi.

Fakat sonuç olarak en basit portakal süsünü bile yapmış değilim. Böyle de bir durum var.

Salı, Kasım 18, 2014

Radyo dinler misiniz?

Bugün yavaş bir gündü. Hiç bir şey yapmadım. Yapmaya çalışmadım. Sabah çok erken uyandım fakat duvar saatim anlaşılmaz biçimde bir buçuk saat önden gitmiş. Baya bir hülyalara daldıktan sonra artık saat onbuçuğa geliyor kalkayım dedim. Kahvaltıya oturup bitirdiğimde salondaki saat dokuz buçuğu gösteriyordu. Dumur oldum tabii. Ne oluyo ya filan diye.

Son günlerdeki eğlencem telefonumdaki diğer internet radyosu (PC radio). Bir kaç gün evvel "chanson" kategorisini açtım. Hep rusça "chanson" lar. Allah allah. Ne alaka. Başka radyo açıyorum, aradaki reklamlar filan gene rusça. Eeee bana ne kardeşim rusça radyodan. Böyle internet radyosu mu olur diye isyan ettim. Sırf rusça yayınları çeken bir internet radyosu. Saçma. Tam uygulamayı silicem kenarda minnacık bir dünya ikonu gördüm. Tıkladım. Bütün radyolar. Altında Albania bilmem ne, bilmem ne, bir sürü ülke sıralamış. Annecim. Yoksa bu ülkelere göre yayın mı seçiyor ve benimki bir şekilde rusyaya mı ayarlı kalmış? O zaman! O zaman! O zaman bas fransa'ya. News/Talk kategorisini tıkla bakayım. Amanın RTL çıktı. Bıdı bıdı fransızca konuşuyorlar. Hiiii. RTL radyosunun naklen yayını. Fransa'daymışsın gibi. Tam onbeş senedir fransız radyolarını dinlemiyorum. Öğrenciyken de uyumadan önce mutlaka radyoyu açar, onu uyku ayarına getirirdim bir saat sonra kendinden dursun diye, öyle uyurdum. Fransız televizyonu çok sonradan girdi hayatıma ve o zaman bile radyo evin içinde hep açıktı. Hep hayatımın bir parçasıydı fransız radyosu. Amanın nostaljiye bak. Işınlanmaya bak. Hem zaman, hem mekan. 

Ara ara açıp dinliyorum. Bazen dalıp kendimi Fransa'da sanıyorum. En azından haberleri habere benziyor. O malum zatın adı geçmiyor. Ay ne kadar dinlendirici anlatamam.

Tabii araya zaman girmiş ya. Herşeyi başka gözle görüyor insan. O sunucuların esprileri. Biraz zorlama neşeleri kahkahaları. Mesela stüdyoda dört beş kişiler, adam sürekli birilerine birşeylere laf sokuyor, kadının teki de fonda on saniyede bir kahkaha atıyor. Kadrolu kahkahacı. O amerikan dizilerindeki konserve kahkahalardan değil ama. Onda bir salon dolusu insan kahkaha atıyor. Burda tek bir kadın. Fonda ama yani kahkaha atarken muhtemelen adamın sesini bastırmamak için mikrofonundan uzaklaşıyor. Sonra reklamlar. Ah bunu unutmuştum. Otu b.ku cinsellikle pazarlıyordu bunlar doğru ya. Ben en son tefal'in fritözünde kalmıştım. Bir fritözü bile cinsellik kullanarak pazarlamışlardı. Pes demiştim. Bu seferki choucroute reklamı. Yani Alsace'ın kapuskası de sen ona. Yani kapuska benzeri bir yemekten yola çıkarak cinselliğe nasıl bağlanırsın? Çünkü neden? Çünkü cinsellik dikkat çekici bir öğe. Çünkü cinsellik sattırıyor. Pişmiş lahana yemeği mi satacaksın? Çözüm: cinsellik. 

Öyle işte. 

Bu arada yeni bir anket sorusu koydum bloga, sağda üstte. Çekinmezsen yanıtla. Yaş gruplarını merak ediyorum. Bakalım tahmin ettiğim gibi mi çıkacak, yoksa gene sürpriz bir sonuçla şaşıracak mıyım. Çok merak ediyorum. Şimdiden teşekkürler.

Pazartesi, Kasım 17, 2014

Halı

Offf. Dün gece yazdım bir önceki postu. Sonra gittim yattım. Sabah kalktım aklım fikrim halıda. Nasıl yapsam da yapsam. Kurtuluş yok galiba. Bir sürü alternatif çözüm ürettim. Bir kere 2 metreye 2 metre tezgah söz konusu olamaz. Fakat küçük parçalar dokunup birleştirilebilir mi? Sonra tığla o çizgiler belki yapılabilir. Bittikten sonra üstüne işlenebilir mesela. Biraz kabarık da dursa birşey olmaz hatta belki daha bile güzel olur. Sonraaaa, bitmediiii, acaba dokumayı da tığı da unutsam da keçe mi yapsam? Keçe çalışmasına çok uygun geldi mesela desen.

Tabii asıl projeye başlamadan önce bu soru işaretlerini kaldırmak için bir takım araştırma geliştirme deneme yanılma çalışmalarına geçmek lazım. Daha önce ne keçe yaptım ne de bir santrimetrekare olsun bir kumaş dokudum. Önce ince bantlar dokuyup birleştirip, birleşme yerleri nasıl duruyor, çok mu göze batıyor yoksa gizlenebiliyor mu görmem lazım. Tabii bu gereklilik de başka bir proje doğurdu durduk yerde. Makul ende bantlar dokuyup birleştirerek yolluk dokuma gibi. Aha. Resmen proje daha gerçekleşmeden doğurdu.

Keçe acaba parkede oturmamazlık eder mi? Yer yer kabarık durur mu? Teknik ve zevksel tercihler bir yana, bana her birinin maliyeti ne kadar olur?
Önemli bir tercih de ben tam olarak nasıl bir şey istiyorum? Tüylü tüylü bir halı mı? Yoksa salondaki diğer halı gibi yassı bir doku mu? Tüylü tüylü halı o desenle çok şahane göz doldurur. Ama biraz da yorucu olabilir. Ah buldum. Yatağın yanına koyacağım bir tane tüylüden. Başka bir Miro mesela. Gene doğurdu mu proje sanki? Pek bereketli maşallah.

Dokuma tezgahı: buna da el atayım kusur kalmasın.

Yatmadan buraya yazmak istedi canım. 

Kesinlikle ikna olduğum bir şey varsa o da keten tohumunun beynime etkisi. Bir günde bile nasıl fark ediyor. Böyle çözümler kafamda zigzaglar çizerek bana geliyor filan. Bir de daha kolay harekete geçiyorum. Misal: yürüyüşe çıkmam lazım. Evet lazım. Çıkmalıyım, filan diye uzar normalde. Zırt diye kendimi ayakkabılarımın bağcığını bağlarken buluyorum.

Balık yemiyorum ya çok. Ondan. Omega 3'ler eksiliyor demek ki.

Sonunda mandalina peltesini yaptım. Tam çok bereketsizmiş bir kilo mandalinadan üç kase pelte çıktı çıka çıka, onun da üçte biri muz diye düşünecektim ki aklıma mandalina naylonunun üstünde yazan fiyata bakmak geldi. Ne kadar vermişim bir kilo mandalinaya? 2.5 TL bile değil. Sudan ucuz. Demek ki dört kase için: 1 kilo 350 gr mandalina almam lazım. İki tane de dolaptan ekledim. 1.5 kilo filan de sen ona. İçine aroma versin diye kakule taneleri de attım. Bir çubuk da tarçın. Ama tarçın yakışmayabilir. Yarın belli olacak.

Elişlerine filan başlayamadım. Çok bedbahtım. Dün gece sabahladım desem inan. Kafayı ev yapımı dokuma tezgahlarına taktım. Çok eskiden, yirmili yaşlarımın başında evdeki corn flakes kartonundan bir tane yapmaya kalkmıştım ama işin içinden çıkamamıştım. Bahsettiğim internet öncesi dönem. Ve mekan da ada. Yani yeri gelir oluklu-oluksuz karton bulamazsın hiç bir yerde. Amacım o sistemi çözmekti. O iki ipten birini indirip kaldıracak sistemi. Karton yetersiz gelmişti ve en sonunda pes etmiştim fakat hep kafamın bir tarafı o dokuma sistemini çözmeye çalışırdı arka planda. Kısmet dün geceyeymiş. Dün gece baktım, baktım doyamadım, gün ağardı artık. İşin komik tarafı benim gibi karton kutuyla dokuma tezgahı yapmaya çalışmış bir sürü insan olduğunu görmekti. Dahiyane çözümler bulmuş insanoğlu. Favorim kartlı sistem. İskambil kağıdıyla yapıyor insanlar. Ah bunu ben akıl edecektim!


Kartlı sistemi düşünememiş olsam da, bundan yirmi sene evvel çözüme çok yaklaşmışım yine de. Benimki taraklı sistemdi. Altını kapatmam gerektiğine kadar çözmüştüm tarakların. Ama işte...

Miro'yu diyorum. Dokusam diyorum. Boyumdan büyük işlere mi kalkışmış olurum? Tığ ile çok zor olacak. Bir de ben o maviyi değil beyazı istiyorum. Bak aslında şu da fena değil yemek masasının altına, o siyah çizgiyi tığla atmak çok zor sanki ya:


Boyutları korkutuyor yoksa yapılır. Ölçtüm: masanın çapı bir metre. Kenardan 25'er daha eklesen 1.5 metreye 1.5 metre olabilir. Biraz güdük olabilir. Yalnız, işin güzel tarafı masa cam olduğundan alttaki deseni kapatmayacak. 1.90'a 1.90 olsa tam olur. Çok şahane olur. Marangozdan ikişer metrelik tahtalar kestirsem. Hahaha sonra da Miro kilimi işine girermişim. Ay bu gece de bunun hesaplarıyla uykusuz kalmak istemiyorum. Bir kere küçük boyutta denemem lazım renk geçişleri nasıl oluyor filandı falandı.

Ayrıca şunu  şurasında aylardır o lambayı işleyemedim gitti. Ne kilimi?

Var ya bu yazın başında anneme de söylemiştim. Varacağım son nokta salonun ortasına dokuma tezgahı kurmak demiştim. Delirmişim gibi bakmıştı. Ama hiç tezgahın konusunu açmadan, önüne şu yukardaki Mironun kilim halini koysam, ben yaptım diye, beni artık alnımdan mı öper yoksa düşer bayılır mı onu da bilemedim.

Haydin git yat artık. Keten tohumu az mı geldi nedir?

Cumartesi, Kasım 15, 2014

Yeni yıl hazırlıkları başlasın!

Neredeyse bütün hafta her gün yazdım. Hayırlısı bakalım.

Bu sabah çok tuhaf bir rüya gördüm. Daha doğrusu bütün gece gördüm onları rüyamda. Me. ve Ha.. Kardeşimin ve eşinin arkadaşları. Safir'e benim kadar bakmıştır Me. mesela. Ama biz öyle görüşmeyiz. Hele Me.'nin eşi Ha.'ı hayatımda bir kere filan gördüm. En son Cicoz'u görmeye hastaneye gelmişti Me., o zaman gördüm kızı. O kadar alakasızız. Hayır düşünüyorum, Facebook'ta filan da bir paylaşmını görmedim. Durduk yerde Me.'le Ha.. Allahtan rüya güzel bir rüyaydı. Yoksa ödüm patlar benim. Var geçmişte öyle sabıkalı rüyalarım çünkü. Yeni ev almışlardı rüyamda. Çok güzel, aydınlık ve şık bir evdi. Bütün gece rüyamda onları ve evlerini gördüm. Rüyanın genel hissiyatı da çok olumluydu. Bolluk, bereket, konfor: sefa.

Onun dışında bütün gün temizlik yaptım. Anlamadığım konu, kağıt üstünde iki saat gözüken iş nasıl oluyor da pratikte beş-altı saate yayılıyor? Biri bana açıklasın lütfen. Tamam aralarda dinlendim. Ama beş dakika dinlendim, on dakika dinlendim, bilemedin onbeş dakika dinlendim. Ve toplam beş kalem iş. Anlamadım yani.

Bu sene yılbaşı hazırlıklarına erken başladım. Aralık'ın birinde portakallı kahve likörümü (beste'nin artık meşhur olmuş likörü)  ve ağacımı kurmayı planlıyorum. Ağacın süslerini de yenileyeceğim fakat birçoğunu kendim yapmak istiyorum. Bunun için pinterest'i kurcaladım. Kendime evyapımı yılbaşı süsleri için ayrı pano açtım. Hepsini yapmayacağım ama elma püreli tarçınlı süsleri gözüme kestirdim. Nefis kokutuyor evi diyorlar. Bizde hazır elma püresi yoktur değil mi? Adam biçimli kurabiye kalıplarım var. Onlardan yaparım.

 O bir. İkincisi kurutulmuş portakal dilimleri.



Bir de eski topları simli ojeyle boyasam diyorum. Sadece gümüş rengi topları koysam. Bir de rengini beğenmediklerimi beyaz ojeyle boyayabilirim. Bu sene beyaz ve gümüş olsun toplar.

Şu keçeler de fena değil. Araya bir kaç tane. Bir kaç boy. Polardan da olur kesin o.


Ama mutlaka ve mutlaka şunun ortası katlanmamışından, ve kağıt değil polar ya da keçe. Ortasını plastik kamışla tutturabilirmişsin şeklini koruması açısından.



Yarın başlarım elişi faaliyetlerine. Bugün daha mandalina peltesi ve yemek yapacaktım. Yemek olarak da etli yaprak sarma ve yuvalama arasında kararsız kalmıştım. Saatlerce evişinin üstüne. Yuh! Çok yükleniyorum kendime. Biraz yavaşlamam lazım. Belim sağlam olsa, gene bir derece. Aslında mantı açasım var. Artık haftaya. Turşu da kurmadım daha. En iyisi yemekler için liste yapmak yeniden.

Bu gece film/belgesel de izleyemedim. Onu da yarın yaparım. Her işi yarına yükledim. Yarın da benzer sızlanmalı bir post gelebilir bak. Ay çok iş yaptım, çok yoruldum diye.

Önümüzdeki Cumartesi akraba düğünü var. Kıyafet ayarlamam lazım. Saçlarımı da artık bir zahmet boyatsam fena olmayacak. Ayrıca kestirmek de istiyorum. Şu an embesil modeli gibi oldu yazlık hali uzayınca. Uf çok iş var ya. Nasıl yetiştiricem hepsini? Gelsin listeler, öncelik-önem sıralamaları, sabah erken kalkmalar. Başka yolu yok. I-ıh. Yok. Haydin ben kaçtım. İyi geceler küçük Joe.

Cuma, Kasım 14, 2014

Kaza ve merhamet.

Bak dün ne oldu biliyor musun. Anneme gitmiştim akşam geç vakit. Yani sekiz buçuk filandı herhalde. Neyse bilgisayarı gene çalışmaz haldeydi onu düzelteyim dedim bir de önemli başka bir iş vardı onu halledecektim. Uzun lafın kısası akşam onbirden önce çıkamadım. Bu saatte yürüme filan diye baskı yapmaya başladılar dışarı çıkarken. Dikiş makinesini anneme götürmüştüm onu günün birinde taksiye koyup geri taşımam lazım nasılsa bari bu akşam yapayım bir taşla iki kuş dedim. Aldım bindim taksiye. Yollar da açık. Şöförle muhabbet filan. Işıklarda ineceğim dedim. Durdu. Ama hala lafımız bitmedi. Kenara çekti arkasını döndü lafını bitirmek üzere ben de parasını vericem. Birden saliseler içinde adamın gözleri arkamda tek noktada sabitlenip, yumuldu, kafasını omuzlarının arasına aldı, hemen anladım. Lan dedim, tamam, kamyon-tır-neyin çarpıyor, geberdik. Arkasından gümmmmm diye bir ses, taksi sarsıldı.

Hemen indik arabadan. Sipariş motoru kullanan gariban bir çocuk. Ayağında pazarda üç liraya satılan plastik terliklerden. Şöförün dediğine göre motoru otuz metre kaydırmış. Bize çarparak durmuş. Yerler ıslaktı zaten. Allahtan hiç bir şey olmadı. Üstü başı çamur oldu o kadar. Ama çok korktuğu yüzünün aldığı halden belliydi. İnsanlar toplaştı. Su filan getiren oldu içsin diye. Bizim taksinin tamponu göçmüş. Şöför onun derdine düştü. En soğukkanlımız oydu zaten. Sinirim bozuldu. Hem kazaya, hem çocuğun garibanlığına, hem kasabın et derdine. Hem de bir yerde adam da haklı. Zararı cebinden mi ödesin durduk yerde. Ben olsam ihale bana kalır. Bilemedim yani doğruyu yanlışı. Hala kulağımda Harran'daki ağanın lafı: "aşiret reisi olmak için biraz zalim olacaksın, yalan yok."

Zalimliği bilmiyorum ama hayatına devam ettirmek istiyorsan fazla merhametli olmayacaksın. Kahretsin ki dünya düzeni böyle. Hakkını koruyacaksın. Fazla merhamet iyi bir şey değil. Bak geçen gün bizim buradaki esnafla konuşuyordum. Yıllar önce yaşlıca yahudi bir müşterisi varmış, buna demiş ki "sen çok merhametli iyi kalpli bir adamsın, çok darbe yiyeceksin, bu lafımı da hatırlayacaksın" demiş. "Dediği gibi de oldu" dedi.

Kalpsizlik değil savunduğum ama yeri geldiğinde "bana ne, benim derdim mi" diyebilmek. Ya da yüzsüzlük yapana zılgıtı çekmek. İşin varken boş laflarla seni oyalayanın lafı ağzına tıkamak. Tepene çıkana yol vermek.

Ay aman neyse. İçim şişti.

Bugün biraz elişi yapasım var. Birazcık coursera'nın bir kaç videosunu izlerim. Biraz da ortalığı topladım mı oh mis.

Perşembe, Kasım 13, 2014

AVM'ler metro ışıkları mısır patlatmak

Peşpeşe yazdığımın üçüncü günü. Çok sık olmamıştır herhalde.

Birazdan yatıcam. Bu sabah verimlilik adına sabahın köründe kalktım çünkü. İnnovasyon kitabından okudum bolca. Okuması çok zevkli yalnız adam lafı çok dolandırıyor. Bir iki cümlelik fikir ve üç dört örneği yirmi sayfaya yaymış ve ortada pratik bir çıkarım yapabileceğim bir kavram yok. Ay bir de çevirmen elektronla elektrodun aynı şey olduğunu sanıyor, cahil şey, çok sinirlendim. Ya tamam fizik uzmanlık alanın olmayabilir ama çevirmensen madem araştıracaksın. İşin o. Neyse. Günün geri kalanında yürüyerek Beşiktaş'taki kütüphaneye gittim. Oradan ayırttığım kitabımı aldım. Döndüm Levent'teki alışveriş merkezine daldım.

Alışverişlerimi merkezlerden yapmak pek sık başvurduğum yollardan değil. O yüzden hep bir tedirginlik hep bir acemilik. Şimdi ülkenin tek derdi bu değil biliyorum ama, bir alışveriş merkezi yaptın madem, neden danışmayı en üst kata koyarsın? Neden her katta, yürüyen merdivenlerin tam orada, alışveriş merkezindeki mağazaların planı bulunmaz? Çok mu masraflı bir AVM planı kondurmak? Bu memleketin planlarla haritalarla ilgili bir sorunu var. Bak mesela şu metrodaki istikamet ışıkları. Diyelim ki Levent'ten Taksim'e gidiyorsun. Kapının üzerinde istasyonları gösteren ışıklar ters. Gidiş yönüne doğru ilerlemesi gerekirken ters yöne doğru ilerliyor. Tasarım hatası. Metronun gidiş yönü ve ışıkların gidiş yönü aynı olmalı. İllet oluyorum her seferinde. Hayır bir de simetri hastalığım filan da yok, gayet rahat bir insanım.

Bütün AVM'yi gezdim senin anlayacağın. Ayaklarıma kara sular indi. Aldım kendimce birşeyler. Birşeyler değil esasında, bir şey. Sonra kafamda bir post yazdım gereksiz küçük mutfak aletleri ile ilgili. Üç tane gereksiz mutfak aleti tespit ettim. Pardon dört. Aslında bence beş.

Bak sayıyorum: bunlardan en ama en gereksizi popcorn makinesi. Mesela geçen akşam eski sevgiliyi eve davet ettim film izlemeye, izlerken de patlamış mısır yeriz diye tencerede mısır patlattım. Çok şaşırdı. Bundan önce C. da şaşırmıştı. Demek ki mısırın tencerede mis gibi patlatıldığını bilmeyen var. Tarifi az sonra.

İki numara gereksiz mutfak aleti: yoğurt makinesi. Çok gereksiz! Poları al, sar. Gayet güzel oluyor. Yoğurt sekmemde ayrıntılı anlattım zaten.

Üç numara gereksiz mutfak aleti: dondurma makinesi. Tamam bunun gereksizliği tartışılır. Biraz tercih meselesi. Ben o koca aleti koyacak köşe bulacağıma saati kurar dört beş defa dondurmayı buzluktan çıkarıp çırparım, ne var.

Dört numara: fritöz. Bende bir tane en dandiğinden beş liraya içindeki fritöz sepetiyle filan aldığım bir tencere var. Tamam yağın sıcaklığını filan göstermiyor ve sabit tutmuyor kabul ediyorum, önemli bir özellik ama kızarmış patates yapıyor muyum? Hem de kralından. Gerçek patates kullanıyorum. Hazır doğranmış dondurulmuşları değil. Parmak parmak kesiyorum onları. Safir bayılıyor. Aynı tencereyi buharda sebze pişirirken de kullanıyorum.

Gelelim son gereksiz mutfak aletine. Elektrikli cezve. Arçelik mi ne türk kahvesi makinesi yapmış. Onun bir alt kategorisi de şu elektrikli cezveler. Türk kahvesi makinesi de elektrikli cezve de. Al birini vur ötekine. Ne kadar gereksiz bir alet. Elektrikle pişirene kadar koy ocağın üstüne işte bitti gitti.

Gerçi ben kettle'a da gereksiz diyordum bundan on beş yirmi sene önce. Oysa mutfağımın demirbaşı yıllardır.

Gelelim bilmeyenler için evde mısır nasıl patlatılır kısmına:

Bir tane tercihen kalın tabanlı çelik tencere alınır. Altına ayçiçeği yağı dökülür tabanı mümkün olduğunda ince kaplayacak kadar (zeytinyağı ya da tereyağla denedim patlamıyor mısırlar). Kuruyemişçiden patlatılacak mısır alınır. Mısırlar yağın üstüne tabanı bir kat mısır kaplayacak kadar dökülür. Tuz eklenir. Biraz yağla mısırlar karıştırılır. Sonra orta ateşte kapağı kapalı şekilde bırakılır. Yaklaşık 60 saniye sonra ilk mısırlar pıtır pıtır patlamaya başlar. Kulağınızın tencerede olması lazım. Mısırlar artık patlamadığında atik davranıp hemen ocaktan almanız ve mısırları bir kaba aktarmanız lazım yoksa yanabilir. Ben patlamalar azaldığında kapakla beraber şöyle bir çalkalıyorum. Son bir kaç daha patlıyor sonra da alıyorum ocaktan.

Hadi ben yatıyorum gözlerim gidiyor artık.

Not: son keşfettiğim ulvi tat: közlenmiş yeşil zeytin. Kekikli. Mmmuah!

Salı, Kasım 11, 2014

Dürtü ve denge.

Yazasım var gene çok. Bir şey içimden ittirip duruyor. Hadi şunu söyle- bunu anlat- bundan da bahset. Dürtü basbayağı. Freud hiç bahsetmemiş olabilir. Ama anlatma dürtüsü diye bir şey var. Yazma onun kardeş dalı. Dokuz yıllık bir blog yazarı olarak bunu tespit etmiş bulunuyorum. Evet.

Yazmak benim için bazen bir rahatlama aracı, bazen de yolumu bulmama yarayan bir pusula. Yazdığım zaman bazı şeylerin farkına varıyorum. Çünkü kukumav kuşu gibi düşünürken bu kadar ileri taşıyamıyorum düşüncemi. Yazmak yaşantımla arama bir mesafe koyuyor hem. Tıpkı yakın gözlüğün yokken hayatını geriye itip net olarak görebilmen gibi. Öyle olunca milimetrik sapmalar yapabiliyorsun rotandan. O milimetrik sapmalar uzun vadede seni kilometrelerce öteye götürüyor.

Pazar günü Bella ile buluştuk muhabbet ettik demiştim ya. Mesela Bella şikayet ediyordu. Yapmak istediğim bir dolu şey var haftasonunda ve onu yapmak istiyorum bunu yapmak istiyorum derken hiçbir şey yapamadan geçip gidiyor koca tatil diyordu. Diyemedim ki keşke tek haftasonunda öyle olsa. Çalışmadığın günler hep öyle oluyor. Yapmak istediklerimin listesini çıkarmasam, hepsine bir zaman ayırmasam, önceliklere göre sıralamasam, enerjimi bilinçli yönlendirmesem günler (haftalar, aylar hatta yıllar) bir bakıyorsun bitivermiş akşam olmuş ve sen boşa geçirdim diye sinir içindesin. Tam tersini de yaptım. Geçtiğimiz üç hafta deli gibi "iş" gördüm. Son derece verimli geçti. Hayatımda çığırlar açıldı. Fakat bu sefer de bende hal kalmadı. Günler değil ama ben bittim. Arasını bulmak gerek demek ki. Hala daha kendime gelmeye çalışıyorum, bak.

Daha uzun yazmaktı içimden geçen. Ama başka sefere. Dinlenmek güzel ve gerekli ama dediğim gibi arasını bulmak gerek. Denge. Gidip biraz iş göreyim.

Pazartesi, Kasım 10, 2014

Konser-Müzik

Gene çok yorgunum blog. Ama sanırım kim olsa yorulurdu. Hafta sonu kim dinlenebiliyor bilmiyorum. Benim Cumartesi günü temizlik günüm. Sırf salonun tozunu almak elli dakika filan sürdü. Sandalyeleri filan da sildim çünkü. Akşam da hazırlanıp koştura koştura konsere gittim. Koştura koştura demem şöyle. Metro koridorlarında topuklarla koşarak ilerleyip, insanları merdivenlerde aşıp, biletix masasından deli gibi biletimi kapıp kendimi salona attım, yerime oturmamla ışıkları söndürmeleri bir oldu diyim sen anla artık nasıl ucu ucuna yetiştiğimi. Ucu ucuna yetişme alışkanlığımı bırakmam şart.

Eric Whitacre'ın bestelerinden ve onun yönetiminde Rezonans korosunun konseri vardı Zorlu PSM'de. Muhteşemdi. Sanırım salonun akustiği de çok iyi ama koro mükemmeldi. Resmen kulaklarım bayram etti. Adamın bestelerini sunarken anlattığı her bestenin hikayesi de konsere çok güzel bir renk kattı. Konserin en orijinal ve benim için en renkli anı, Kaliforniya'da bir göl kenarında aniden bastıran bir yağmur fırtınasını müzikle ölümsüzleştirmek istediği bestesini koro seslendirirken, seyircilerden parmaklarını şıklatarak yağmur efekti yapmalarını istemesiydi. Parmak şıklatmayı daha önce hiç yağmur sesine benzetmemiştim. Fakat bine yakın kişinin parmak şıklatmasını hiç dinlememişim bugüne kadar. İnteraktif konser. :) Çok hoştu. Daha sık konserlere gitmeliyim. Dee Dee Bridgewater'ı da dinlemek isterdim fakat biletler ateş pahası.

Aslında bütün hafta güzel müzik dinlemekle geçti. Salondaki iki hoparlöre iki hoparlör daha ekledim. Artık dört hoparlörden ayrı ayrı ses çıkıyor. Hoparlörleri annemin evinde kullanmadığı bir müzik setinden taşıyıp getirmiştim. Geçen haftasonu Burak gelip onların kablolarını bağladı. Fakat ses çıkarmayı başaramadık. Sonra hafta arası bir akşam yürüyüşe çıkarken, karşıdaki elektrikçiye uğrayıp durumu anlattım. O da bana ses düzeninin bir yerinde channel düğmesi olması lazım dedi. Eve gelince biraz düğmeleri kurcaladım veeee Evreka! Başardım! Sonra aklıma geldi sisteme bağladığım telefondaki mp3 lerin ayarlarında ekolayzır şeysi var. Onu da konser moduna getirdim ve Pavarotti and Friends'leri koydum. Sanırsın öldüm de cennette Pavarotti konserine gittim. Galiba en sevdiğim Bryan Adams'la beraber söyledikleri Sole mio. Bryan Adams'ın Sole mio yorumu muhteşem. Gırtlağını patlata patlata yandıra yandıra söylüyor.

Akşam konserden sonra eski sevgili ile beraber kahve içtik sohbet ettik. Bugün de Bella ile buluşup Karaköy'de bir kafeye konuşlandık. Bella'yı beklerken o hala içimden atamadığım İstanbul özlemi içimi kanattı. Çünkü Galata köprüsünün başında Haliç'e bakıyordum. Hava pusluydu ve balık ekmek kokusu tütsü gibi havaya yayılmıştı. Bak ne kadar sıradan bir anı günün dedim kendime. Fakat bu sıradanlığa bile ne kadar hasret kalmıştın bir zamanlar.

 Köprüde balık ekmek yemek
Dolmuşa hadi gidelim demek
Ver elini Yenikapı
Ver elini Bebek Tarabya
Şimdi Istanbul'da olmak vardı ya


Istanbul'u sevmek demiş biri ekşi sözlükte, sevgilinin yanında sevgiliyi özlemek gibidir.

Bilmiyorum blog. Herşey çok güzel, hayatım, evim, keyfim ve projelerim. Fakat çok bitkinim.


Cuma, Kasım 07, 2014

Yorgun.

Çok yorgunum blog. Kafam kazan gibi. Bugün grev yaptı zaten. Ben de iyi tamam dedim. Ama en iş yapmadığım zaman bile, mesela bütün gün abuk subuk düşüncelere dalmak koltuğa yığılıp, gene minimum iki tane problem çözmüş, bir tane iş bitirmiş, bir kestirme pratik yol bulmuş, bir iki alışveriş yapmış, bir tane fikir üretmiş oluyorum. Mesela bozulan tartı. Mesela çalışmayan kumanda. Mesela kadınsı bakımlar. Mesela okumak istediğim makaleyi sonraya saklamak için bir web kolaylığı. Filan diye gidiyor. Daha da var bir sürü.

Arabam olsaydı. Bir de sevgilim. Sevgiliyi arabaya koyar biraz gezerdim, şehir dışına çıkardık. Kafa dinlerdik. Belki yol boyunca susardık. Belki kenara çeker birbirimize sarılır, sonra yola devam ederdik. Arabada belki bir çay ya da kahve termosu olurdu. Bir de saklama kabına koyduğum bir dolu ev kurabiyesi veya üzümlü kek dilimleri. Safranbolu'ya doğru yol alırdık mesela. Arabada klasik müzik çalardı yol boyunca. Ya da, araba da değil de karavan. Karavan ve sevgiliyle uzak bir ülkeyi dolaşmayı isterdim. Mesela Hindistan. Hindistan zordur. Mesela Tacikistan o zaman. Ya da Japonya'nın kırsallarını. Ya da Güney Amerika. Ya da Meksika filan. Ya da Portekiz.

İyiymiş: Safranbolu'dan girip Tacikistan üstünden Portekiz'e gittik valla.

Buradan da yatak odasına gidicem anlaşılan. Bu post biraz güdük oldu sevgili okur. Kusuruma bakma. Yorgunum çok dedim ya. İyi geceler.

Çarşamba, Kasım 05, 2014

Duygusal.

Uzak düştüm buralardan sanki. Eskisi gibi yazamıyorum. Hem sıklık hem de kolaylık açısından. Eskiden zırt diye yazardım. Şimdi yazıyorum siliyorum, yazıyorum, vazgeçip iptal ediyorum.

Gün içinde şunu bloga yazayım diyorum, sonra "mesai saatinde" olmaz deyip erteliyorum. Belki de ondandır. İlham perilerini küstürmüşümdür belkim. Biraz kaprisli olur kendileri malumunuzdur.

Celes hayat amacını bulmak ile ilgili makalesinde, onu gerçekten bulduğunuz zaman sizde çok güçlü bir duygusal tepki yaratır, oradan anlarsınız onu bulduğunuzu demişti. Hatta bazıları gözyaşlarına boğulup hüngür hüngür ağlar dediğinde, yok artık deve, bu ne ya, ne biçim insanlar var filan demiştim içimden. Ve o makalesinde önerdiği yöntem pek etkili olmamıştı bende. Ben herhalde hiç bulamayacağım sanmıştım bir de bak, şimdi aklıma geldi. Hatta belki benimki psikolog olmaktı, ben sıramı savdım herhalde diye de düşündüm. Eee? Hani psikolog olmadaki duygusal tepki? Bilmem ki o kadar işte demek ki benimki. Fakat geçenlerde varoluş amacımla tesadüfen karşılaşınca salya sümük ağladım gerçekten. Ne oluyo bana diye diye. Bak aynı şöyle: "!!!!!!!!!!!! Oha!!!!! Buymuş lannnn! Buymuşşş bunca yıldır! ühüüÜÜÜÜÜ! buymuuuuş! ne oluyo bana ya? -ühüÜÜÜÜÜÜ-....."

Tamam o gün öyle duygusal tepki verdim, onu anladım. Sonra? Sonra gene aynısı oldu zaman zaman. Kadın videoda bu kursu nasıl Güney Afrika'daki gecekondulardaki insanlara yardım etme projesine kullandığını anlatıyor, ben gene başlıyorum ühüüü diye. Bak bugün de oldu mesela. Bugün de başka bir videoda başka bir kadının söylediklerine ağlarken buldum kendimi. Kadın küçük çocuklar için organik bebek maması ürününü nasıl ortaya çıkardığını anlatıyor oysa. Bilmiyorum ki bu daha ne kadar gidecek.

Aslında ne söyliyim mi? Yapmak istediğim herşeyin mümkün olduğunu anladığımda oluyor. Ben ki hiç bir işi beğenmezdim. Şimdi anlıyorum sebebini. Şimdi herşey açık ve net. Ama baştan bilseydim bunları, bak o zaman ne güzel idare edebilirdim her durumu, her olumsuz koşulu kendi lehime çevirebilirdim.

*******
Yukardakileri dün yazdım.

Bugün genel yorgunluktan ötürü işleri asgari düzeyde yaptım, çokça uyudum. Fakat asıl karar verdim. Biraz yavaşlayacağım. Bu bir yüz metre koşusu değil. Bu bir maraton.

Büyüyorum blog. Değişiyorum. Olgunlaştığımı hissediyorum.

Olgunlaşmak derken. Biberlerden biri oldu ve yedim bile. Körpecikti. Tazecik. İçindeki birkaç çekirdeği görünce kendimi büyükanne gibi hissettim. Bu da öbürsüler. Bu sabah çektim.



Ah! Anketten bahsetmeden bu postu bitirmek olmaz. İyi geceler küçük Joe'yu okuyanların ezici bir çoğunluğu (%63) buraya son bir sene ila 6 ay arasında katılmış. Zaten iki senelik bir blog olduğu için bu sonuca şaşırmadım hatta daha yüksek bir oran bile bekliyordum. Fakat beni en çok şaşırtan sonuç, anketi yanıtlayanlardan %25'inin eski blogdan beri beni takip ettiklerini öğrenmekti. Demek o kadar eski hallerimi bilen var. Vay be.

Katılan herkese binlerce teşekkür!