Perşembe, Ekim 30, 2014

Sonbahar.

İşte bir sonbahar akşamından bildiriyorum. Evdeyim. Yalnızım. Kırmızı dolabın üzerindeki el yapımım lamba ve Ikea ayaklı lambam yanıyor sadece salonda. Ortalık tertemiz ve derli toplu. Internet radio Eva Cassidy radio'da. Fakat şu an Sounds of Silence çalıyor. Dışarda kaldırımlar ıslak ve hava oldukça serin. Tam sevdiğim gibi. Az önce çıkıp Corona ve cips aldım marketten. Akşam yemek yemedim.

Kendime iki saat mola vermiştim. Bu süre zarfında bilgisayara ve televizyona dokunmayacak, hatta hiçbir şey okumayacak, öğrenmeyecek, analiz etmeyecek ve hatta planlamayacaktım. Biraz soluklanmak da gerek.

Sabahtan beri blog yazasım var. Erteledim hep. Şimdi de ertelerdim ama istemedim. Bir şey olmaz. Bu akşam için öngördüğüm işin acelesi yok. Hem blog yazdıktan sonra da yapılır. Şu an yayıla yayıla yazmak istiyorum sadece.

Yaklaşık on gündür ayrı bir alemdeyim. Şu yazıdan sonra harekete geçtim. Sadece Miro sergisini gezdim ve kardeşimin doğumuna gittim iki gün. Onlar dışında hep o yazıda sözü geçen hayaldeki gibi tıkır tıkır çalıştım. Bir işe girmiş gibi sayıyorum kendimi. Çalışma saatlerim sabah 8 akşam 5.30. O saatler arasında ciddi bir işyerinde yapmayacağım şeyleri yapmıyorum. Mesela market alışverişi.

Odaklanmaya çabalayınca çok hızlı yol aldım. Biraz sersemledim o yüzden. Ne kadar kolay dağınabiliyormuşum.

Sonra soru sorabilmenin önemi. Kendine doğru soruları sorabilmek çok şeyi değiştiriyor. Çok güçlü bir araç. Einstein demiş "önemli olan soruları sormaktır" . İnandım. Cevaplar ikinci derece önemli. Cevap bulmak soru sormayla karşılaştırıldığında daha edilgen bir eylem.  Soru sormak bir inisiyatif. Soru sormak için beyin daha fazla enerji harcıyor bundan adım gibi eminim. Uyanık olmayı gerektiriyor herşeyden önce. Farkında olmak.

Yaratıcı problem çözümü kursunu bitirdim. Bir kaç önemli şey öğrendimse de, ki bunların birisi devrim niteliğindeki odaklanma- toparlanma konusu, genel anlamda kursu beğenmedim.

Yeni bir kursa başladım. What's your big idea? Bunu da yaratıcı problem çözümü gibi bir ders sanmıştım oysa çok farklı çıktı. Girişimcilikle ilgili bir ders aslında. Şimdilik çok memnunum.

Yarın akşam Burak bana geliyor. Cumartesi Dulcinea ile buluşacağız. Pazar günü umarım biraz dinlenebilirim. Aslında güzel bir tatile çıkabilsem.



Cumartesi, Ekim 25, 2014

Cicoz.

Bugün diğer günlerden farklı bir gündü blog. Bugün Safir'e kardeş geldi. Sabahın kör karanlığı denen saatte yollara düştük annemle. Gene de işlerimiz rast gitti kolayca bulduk hastaneyi. Safir de oradaydı babası da babaannesi de. Heyecanlıydılar. Sağ salim geldi dünyaya Cicoz. Kedi yavrusu gibi bir şey, minnacık. Kardeşimin ısrarı ile aldım kucağıma. O söylemese almazdım. Safir'i hastanede kucağıma aldığımı hatırlamıyorum mesela. Ya tabii bir de sarılık geçirmişti o hemen. Ondan da olabilir. Başkası söze dökse, "yok ne olacaktı" derdim, kendim "amanın ağzında dili bile var" diye şaşırırken yakaladım kendimi. Sanırsın oyuncak bebek de "dilini de yapmışlar" diye şaşırıyorum.

Bütün anaçlık hislerim kabardı. Ben de yapsam bir tane diye düşündüm. Ne var ki. Bakabilirim ben buna. Süt vereceksin. Altını temizleyeceksin. Sonra yavaş yavaş zorlaşıyor nasıl olsa. Ama şu andaki şartlar istediğim gibi değil. Keşke hayatıma farklı bir şekil verseydim. Ama o zaman farklı bir insan olarak farklı şartlarda yaşamış olmam gerekirdi.

Bir ara Safir'le başbaşa kaldık doğumhane koridorunda. Ben büyüyünce çocuk yapmayacağım dedi. Neden diye sordum. Ben senin gibi yalnız yaşamak istiyorum dedi. Kalbime oturdu o laf. Biliyorum büyüyene kadar daha bin kere fikir değiştirir. Ayrıca kendi istediği hayatı yaşasın. Fakat lafın asıl can alıcı kısmı beni örnek alması idi. Daha da kötüsü, onun beni örnek almasını istemediğimi fark etmem. Düşündürücü yani nereden bakarsan bak. Beni örnek almasını istemiyorsam o zaman tablo çok da ideal değil. Halbuki çok da şikayetçi değilim halimden. Çelişki işte.

Yorgunum blog. Yoğun bir haftaydı. Yarın öğlen bir cenazeye katılacağım. Akşam da ağbimde yemekteyim. Pazar günü de dinlenirim belki biraz diyeceğim fakat gene bir türlü bitiremediğim ev işleri var. Belki Pazar günü artık sonlanır şu işler. Önümüzdeki hafta biraz rahatlarım. Kurslara yoğunlaşabilirim nihayet.

Çarşamba, Ekim 22, 2014

Miro.

Bugün Kunegond'la iki hafta önce yarım bıraktığımız Miro sergisine gittik. Bir alt katı da gezdik. Hava çok güzeldi. Ilık ve güneşliydi. Hırka fazla geldi yürürken çıkardık.

Şimdi bir kaç ihtimal var. Ya eskiden sergiler bu kadar güzel düzenlenmiyordu. Ya benim bilgim görgüm az olduğu için bir şey anlamıyordum. Ya da Miro çok acaip bir sanatçı. Etkiledi beni. Daha önce hiçbir sanatçının sergisinden almadığım bir keyif aldım. Bana bir şeyler kattığını hissettim.

Sergiyi gezerken onu anlamaya çalışıyordum ve birkaç kavram benim için öne çıktı. Birincisi uçsuz bucaksız özgürlük. İkincisi çocuk gibi eğlenmek ve çocuksu olmak. Üçüncüsü de ilk ikinin karışımı ile yapılan "explore" etme dürtüsü. Keşfetmek denebilir ama benim için explore sözcüğünü karşılamıyor. Materyalleri explore etmek. Teknikleri.

Müzedeki Miro filmlerinde özgürlük kavramına değinildiğinde "hah! tamam" dedim. Paris'te dadaist'lere tanıştığında onların o çılgın özgürlüğünden çok etkilendiği söylendi mesela. Heykellerinde en çok hissettim o kendine tanıdığı özgürlüğü. Bir çakıl taşı ve kabuklu bademi birbirine yakıştırıp devasa bir heykel yapmış. Güzel işte. Olmuş yani bence.


Müzede bu heykele esin kaynağı olan cisimlerin orijinal boyutları da vardı. Avuç içi kadar.

Salona çakma Miro tablosu yapmaktan vazgeçtim. Çünkü Miro desenli halı yapmaya karar verdim. Saçaklı ipten tığ ile. Tekniğini Bella'nın annesi göstermişti bana bir süre önce. Müzede yapmışlar ama tığ ile değil. Dokuma. Gerçi bana sorarsan yer yer kedi eşelemiş gibi duruyor ama benimki daha güzel olacak.


Uygun bir Miro tablosu bulmam lazım önce. Mesela gönlümden geçen şöyle bir halı olsa da :

Benimki daha çok şöyle bir model olacak:



Aslında tahminimden daha zor olabilir bunları yapmak. Mmmff. Hmmmff. Neyse bakıcaz artıkın.

Bu arada lamba henüz bitmediyse de kullanmaya başladım. Belki de yanlarına hiçbir şey işlemem. Öylece bırakırım. Yoksa bir tane ying yang sembolü ile çince zen yazısı işleyecektim. Bir de arkasındaki duvara bir çerçeve yaptırsam ev tam olacak. Dur bakak. Ona da sıra gelecek elbet.

,

Şu da günün içinden bir kare:




Salı, Ekim 21, 2014

Çay.

Çocukken, bizim evin bir ritüeli vardı. Belki her evde böyledir. Temizlik günleri, saat on ya da onbir gibi yorgunluk kahvesi içilir, akşamüstü de işler bittiğinde mutlaka çay konur yanına galeta filan eklenir masanın etrafında temizliğe gelen teyzeler ve annem hep beraber sohbet eder, biraz yorgunluk atılırdı. Sabah kahvesi keyfi için yaşım tutmazdı ama çay keyfine beni de dahil ederlerdi. Herkesle beraber ben de otururdum masaya. Otururdum oturmasına fakat sanki o çayın keyfine "gerçekten" varmak için bütün gün haldır haldır çalışmış olmak şartmış gibi hissederdim. Öyle bedavadan çay içmek pek içime sinmezdi.

Bugüne çok ev işi birikmişti. Kaba bir hesapla dört saate bitireceğimi sandım. Fakat on dakika süreceğini sandığım ilk iş kırk dakikada bitip pilimi de tüketince bunun bugün bitemeyeceğini anladım. Araya sırt ağrıma şifa olsun diye yoga da yaptım ve gün akşam oldu. Saat beşte paydos ettim.

Küçüklüğümün temizlik günlerini hatırladım. Hadi dedim kendime bir çay koy. Yanına da Kireçburnu fırını zeytinli krik-krak. Krem peynire bana bana. Keyifliydi ama o çocukluğumda "gerçek keyif" olarak kafamda tasarladığım kadar değil.
------------------
Bu arada daha sadece bir kaç gündür beslenmeme özendiğim halde bedenimdeki değişime hayret ettim. Ev işi yaparken hiç anlamadım fakat sokağa çıkıp biraz yürüdüğümde kendime inanamadım. Onca yorgunluğa rağmen, sanki bacak kaslarımın yanına ek kas takılmış gibiydi. Turbo. Duble yürüyüş. Vızır vızır gittim yollarda. Ki geberik haldeydim.

-----------------

Kardeşim Cuma günü doğum yapacakmış. Bugün annemden öğrendim. Bana kalsa gitmeyecektim doğumuna fakat Bella kanıma girdi. İlla git diye. Fotoğraf makinesi de alayım bari. 24 ekim. Akrep burcu olacak.

-----------------

Ankete cevaplar gelmeye başladı! Çok heyecanlı. Cevaplayanlara teşekkürler! Henüz cevaplamayanlar için de çok geç değil. Sadece bir kaç saniyenizi alacak. Tek soru.






Pazartesi, Ekim 20, 2014

Tıkır tıkır (devam)

Çok yorgunum blog. Bütün gün çalıştım. Amaçlarımın yazılı olduğu notlarımı ve amaç belirleme ve gerçekleştirme hakkında topladığım kişisel gelişim makalelerini toparlayıp sentez yaptım. Bunu yaparken saatlik odaklanma konuları saptadım. Örneğin önümüzdeki saat amaçları gerçekleştirmek için öngörmem gereken kaynakların neler olduğunu saptamaya odaklanacağım gibi. Böylece zaman hiç boşa gitmedi.

Bir ara kapı çaldı. İski. İski memuru normalde kapımı çalmaz. Açtım. Faturayı getirmiş. Fatura aynı kış ortasında bir doğalgaz faturasına denk olduğu için (öhe! bu ne?) beni uyarmak istemiş. Saatiniz hiç durmadan çalışıyor hanımefendi. Nasıl olur? Tesisatınızda bir arıza var. Sifon su kaçırıyordu biraz ondan olabilir mi? Ama az kaçırıyordu! Neyse memur gittikten sonra az bir ihtimal de olsa sifondan mı diye gidip sifonu dolduran musluğu kapattım. İyi ki o az ihtimali adam yerine koymuşum. Sonra gidip saate bakınca gördüm, amanın, saat durdu. Demek o azıcık sandığım su normalde yıkanmama, çamaşıra, bulaşığa, tuvalete, lavaboya, çiçekleri sulamaya her birşeye harcadığım su kadar su harcıyormuş. Faturanın üstünden bir bardak soğuk su içip, sifonu yaptırdım. Bu iş de bu kadar kolay halloldu diye sevindim.

Beslenmeme tekrar dikkat etmeye başladım. Ciğer aldım mesela. Ve tahin-pekmez. Elma ve üzüm. Zayıflamak istediğinde tahin-pekmez alan benden başka biri var mıdır? Yarın sabah tartılmam lazım.

Yarın maraton gibi dört saatlik ev işi var programda. Bu akşam erken yatacağım.

Bu arada sevgili okuyucum, seni merak ediyorum. O yüzden yan tarafa bir seri anket koymaya karar verdim. Beş saniyeni ayırıp, okuyup sana en yakın cevabı tıklarsan beni çok mutlu edersin.  Şimdiden teşekkürler.

Pazar, Ekim 19, 2014

Tıkır tıkır.

Fena yayıldım be blog. Hatta şu an bile kalemi kağıdı cetveli alıp listeler, sıralamalar yapıp, öncelikler tespit etmem gerekirken tembel tembel bloga "yapmam lazım" diye yazı yazıyorum. Hem yazıyorum, hem kendime kızıyorum.

Ne zaman mesaili bir işe girdiysem, özellikle de asistanlık adı altında her işe koşturulduğum işlerde, o işe başladığımın ilk sabahı sabit olarak şu his doğardı içime: "şurada yaptıklarımın yüzde onunu kendi hayatıma uygulasam, mesela sabah sekizde işlerimin başına otursam sadece, şu an kimbilir neleri başarmış olurdum". Arkasından, hemen, "o zaman hemen istifa edip, bunları kendim için yapmalıyım." hissi bastırırdı. İstifa etmedim öyle ama çok istedim. Fakat şimdiki gibi boşta olduğum zamanları da yayılarak, keyfe keder yaşayarak geçirdim. Hiperaktiflik diye bir kavram varsa, kendimi bunun zıttı hipoaktif olarak görüyorum ve hiç hoşuma gitmiyor. Yıllarca pençesinde kıvrandığım depresyon tabii ki bu konuda bana hiç fayda sağlamadı. Fakat onu atlatalı da yıllar geçti. Depresyon geçti, gölgesi kaldı. Ondan da kurtulmanın zamanıdır.

Celes var mesela. Bu blogda sık sık link verdiğim, Singapur'lu kişisel gelişim blogger'ı. Yıllardır takip ediyorum onu. Gözümün önünde hayatına bir hamur gibi şekil verdi. O benden hep beş on adım daha ileri gitmiş, hep iki-üç punto daha akıllıca davranmış. Mesela benim "hemen istifa edip, bunları kendim için yapmalıyım" dediğim yerde, o istifasını ve yapması gerekenleri zamana yayıp, planlayarak işten ayrılmış. Sonrasında da, doğal olarak, bir plan program çerçevesinde hareket ettiği için, serilip yayılacağına oturmuş adam gibi çalışmış. Benzer arayışlardan geçmiş ve benzer sebeplerden o işlere girmemişiz. Mesela ben de Birleşmiş Milletler'de kendime göre bir iş bulur muyum diye araştırmıştım. Hem altı dil bilmem, hem sosyal bir bilim olan psikoloji diplomam sonunda bir işe yarayacak diye sevinmiştim. Fakat oradaki pozisyonlarda insani yardımdan çok rapor verme ağırlıklı bürokratik işler bulunca hayal kırıklığına uğrayıp, caymıştım. O da Birleşmiş Millet'leri araştırıp caymış kişisel gelişim işine girmeden önce. Bugün kızın hayatına dışardan bakan biri, bazı insanlar böyle şanslı doğuyor diye düşünür. Oysa o her şeyi dişiyle tırnağıyla, emek vererek elde etti. Şahidim.

Yıllardır okuduğum kişisel gelişim makalelerinden öğrendiğim şeylerden biri de başarmak istediklerimiz için hayal gücünün önemi. Deneyimle sabit. Bir amacım olduğunda, mesela çok zor bir sınavı başarmak, öncesinde ya da hazırlanırken onu başardığımı hayal etmek başarı için çok etkili bir yöntem. Hatta bazen, varmak istediğim noktaya vardığımı hayal bile edemediğimi görüp kendime çok şaşırmışlığım var. Hayal edebiliyorsam, rota bir şekilde çiziliyor. Hayal bile edemiyorsam, o zaman durup bir daha düşünürüm. Çünkü inanmadığım bir başarı çabasında farketmeden kendimi sabote etmem çok olasıdır.

Geçen gün bir hayal belirdi zihnimde. Basit fakat etkileyici bir hayal. Ben, sabah saatlerinde (çoğunlukla sallana sallana çarçur ettiğim o güzelim saatlerde ) iş kıyafetlerimi giyinmişim, haldır haldır çalışıyorum. Bir işin yakasına yapışmışım. Tıkır tıkır hallediyorum ve bu tıkır tıkırlık benim hayat tarzım olmuş. Bir-iki saniye sürdü bu "vizyon". Ve o hayalimdeki ben'e çok yakın olduğumu da hissettim. Aktiftim. Ve bana çok yakışıp, beni tamamlıyordu.

İlgisi yok ama var. Menekşem. Hiç çiçek açmazken bir anda çoştu. Yeni çiçekleri var.





Cuma, Ekim 17, 2014

Kalbime giden altı şeritli yol.

Yazacak dolu dolu konular birikti. Hayatıma yeni giren kavramlar mesela. Ya da eski sevgilinin bilmeden sarfettiği kalbime giden altı şeritli yolda, altısında birden yol alan laflar. Başka açılardan büyüdüğümü de farkediyorum. Mesela. Salak kütüphaneci bana salakça laflar söylediğinde kanın beynime sıçradığını hissettim. Sonra sakin sakin dedim ki kendime, "bak, kan beynine sıçradı şu anda, bir dur. Bir cevap verme. Önce kan dolaşımını normalleştir. Sonra hayatın icabına bakarsın." Nitekim ertesi gün başka bir kütüphaneci ile sakin sakin görüştüm, kavga filan etmedim. Kavga ederek varacağım sonucun aynına enerjimi saklayarak vardım. Benim kavgada edeceğim laflar onun ağzından çıktı, "neden böyle yapmışız ki" şeklinde. Yurtta sulh, cihanda sulh diyorum.

Kıçından başladım anlatmaya. Baştan başlayayım.

Hayatıma yeni giren kavramlar.

En birinci kavram "convergent". Yaratıcı problem çözümü kursunun bana getirisi. Yaratıcı fikirler üretirken kabaca iki aşama var. Biri dağıla dağıla fikir aramak("divergent").  Sonra ikinci aşama, dağıttıklarını toparlama ve en uygun seçeneği bulma. Ben dağıtmayı çok güzel yapabiliyorum hayatımda. Toparlamada çuvallıyorum. Daha doğrusu, o kadar çok ve tutkuyla dağıtıyorum ki, toparlamaya mecalim kalmıyor. Birinin bana "sen işin yarısını yapıyorsun" demesi gerekiyordu. İkinci kısmını da yapsan tam olacak.

Bunun devamında, ikinci kavram geldi ve bütün hayatımı öyle bir toparladı ki...Hala onun şaşkınlığını yaşıyorum. Şimdiye kadar hep çok yönlüyüm, her yöne yanlıyım, her şey ilgimi çekiyor, hiçbir konuya odaklanamıyorum diye şikayet ediyordum. Bunu olumlu bir şey gibi değil, adeta bir lanet gibi yaşıyordum.

Şimdi çizgimi buldum. Psikoloji olsun, yazmak olsun, ya da sanatın herhangi bir dalı, elişleri, iş kurma, akademisyenlik/araştırmacılık, hepsinde aslında aynı şeyi arıyormuşum. Yenilik getirmek. Konunun ne olduğu çok önemli değil. Bir yenilik getirebilirsem mutlu oluyorum. Aradığım  o. İngilizcesi "innovation". Kendimi buldum bu kavramda. Yaratıcılık kavramı vardı bundan önce fakat yetmiyordu ve uymuyordu. Şimdi cuk oturdu taşlar yerine. Oh. Şükür. Hayat amacımı tespit ettim nihayet yıllar yıllar sonra. Bundan sonra hangi yola girsem aslında tek bir yolda gittiğimi ve ne istediğimi tam olarak bilerek gideceğim.

Eski sevgili ile tekrar iletişim kurdum. Onun bir özelliği var. Hiç bilmeden ve hiç sırası değilken, mesela aramızdaki kavga henüz yatışmamışken, o kadar can alıcı bir laf ediyor ki, lönk diye kalbime oturuyor bir anda. İyi anlamda. Balıkçıda mesela, sağlam bir kavgadan U dönüşü yapmıştık, ayrılmadan önce. Benim sinirden gözlerim dolmuş, ağlamamak için zor tutmuştum kendimi. Sonradan yavaş yavaş sönmüştü kavga ama tam da değil. Ama elini filan tutuyordum artık yarım saat filan sonra. Yüzü hala kızgın gibiydi. Bir yerlere daldı öyle kızgın kızgın. Ne düşündüğünü sordum. "Neden yirmi sene önce girmedin ki hayatıma?" dedi. Evvelsi gece de, ayrılıktan beri ilk defa temas kurmuştuk, sağlığı ile ilgili ona yaptığım bir uyarıdan sonra "boşver nasılsa öyle de öleceğiz, böyle de. Ama öbür taraftaki adresini ver, bulmak istiyorum orada seni." dedi. Başkasına ne ifade eder, bir şey ifade eder mi bilmiyorum, benim çok fena, ciğerime kadar işledi. Keşke onunla bu kadar büyük fikir ayrılıklarımız olmasaydı.

Evin işlerini istediğim gibi yapamadım bu hafta. Ama araya başka önemli işler girdi. Kendime kızmamalıyım. Doğru kararlar verdim. Sadece bazen her şeye birden yetişemiyor insan.

Pazartesi, Ekim 13, 2014

Kış keki ve café de Paris.

Bugünün keyfini anlatmazsam çatlarım.

Sabah erken kalkıp, kahvaltı ettim. Canım klasik kızarmış ekmek peynir filan istemiyordu. Ne de yulaf lapası. Ne de yumurtalı ekmek. Ben de neskafe yaptım kendime. Bir gece önce, on dakikada filan hamurunu hazırlamış, ve buzdolabını temizlerken bulduğum yumuşamış mürdümleri değerlendirip mürdümlü tartölet yapmıştım. Neskafe ile yakışırılar mı? Hem de muhteşem ikili.


Sonrasında önemli ev işlerini bir çırpıda bitirdim. Üretkenlik dürtülerim yatıştı mı? Eveeet!

Öğleden sonra, Bella ile buluştuk Kadıköy'de. Çene çalmaca, bol özlem gidermece. Aşk-meşk durumları, kardeş durumları, siyaset, iş güç ve bağzı insanlar. Ondan, bundan. Ta ne zamandır görüşmüyorduk Bella ile. Tabii ki süper iyi geldi.

Bella ile buluşmaya giderken  tartölet karın doyurmamış olmalı ki, vapuru beklerken kestaneciyi görünce yanaştım. O sırada yanımda hint asıllı bir adam İngilizce kendi kendine konuşur gibi "I don't want the old ones" diyordu. Kestaneci de kendi kendine Türkçe, "ne diyor anlamıyorum ki" diyordu. Ne kadar zamandır bu sağır diyaloğu devam ediyordu bilmiyorum çünkü ikisi de yılmış gibiydi ve ne dediklerini duymak için dikkatli dinlemek gerekiyordu. Sonunda uyandım. "aaa! e ben yardımcı olayım" diye atıldım. Adam önceden kızartılmış kestaneleri değil yeni kızartılanlardan istiyordu. Aralarındaki iletişimi kurdum. Kestaneci eskileri bana sattı. Çeviri ücreti olarak da bir TL eksik aldı. Muhtemelen sözcük başına aldığım en yüksek çeviri ücreti bugüne kadar. Bu arada adam Londra'dan geliyormuş ve İngiltere'de sokakta hiç kestane satılmadığını fakat onun yerine çikolatalı yerfıstığı satıldığını anlattı bana. Burada herşeyin tazesinden ve bol miktarda var dedi. "Herşeyin tazesinden" kısmı düşündürdü beni bir süre.

Eve vardığımda gün akşam olmuştu. Nereden aklıma geldi bilmiyorum içimden baharatlı kış keki yapmak geldi. İnternet radyosunda kanalı Café de Paris'e ayarladım, böyle cazımsı, chansonumsu melodiler doldu eve. Mutfakta özel bir yemek için uğraştığımda hoş bir ortam yaratan müzik dinlemek çok keyifli geliyor. O kadar keyifle hazırladım ki o keki. Sanırım burada daha önce linkini verdim. Çünkü bu keki geçen sene de yapmıştım. Hani çok güzel bir konsere gidersin de doya doya yaşadığını hissedersin. O müziğin eşliğinde hiç telaşa girmeden o keki yaptığımda aynen öyle hissettim. (mutfak savaş alanı gibi şu an yalnız, ne yapayım, artık onu da yarın toplarım)


Şunu da evvelsi gün yaptım. Pet şişe kapağından geri dönüştürülmüş ilaç kabı. Netten görmüştüm. Konumuzla hiç alakası yok ama koymak istedim. Beş dakikada oluyor. Yapıştırıcı kullanmadım. İttirdim avucum etli kısmıyla masaya, şrak diye oturdu alttaki kapağa. Küçük küpe teki saklamaya da yarayabilir. Ya da ev yapımı dudak nemlendiricisi için.


Evet eteğimdeki boncukarın hepsini döktüm sanırsam. Artık gidip yatayım. İyi geceler küçük Joe.


Cuma, Ekim 10, 2014

Güllü muhallebi.

Durum raporunu bildiriyorum efendim. Güllü muhallebi kıvamındayım. Dersen ki güllü muhallebi nedir, tamamen benim uydurmam. Pelte kıvamındayım demem gerekirdi, gül aroması da yeşil çaya eklediğim gül tomurcuklarından. Bu kıvamı tutturduğunda buna güllü muhallebi diyesin geliyor kestirmeden.

Peki, pelte/güllü muhallebi kıvamına nasıl gelinir?

Gel bak anlatayım: sabahtan büyük kararlar alınır. Daha gözünü açtığında. Bugün zamanımı doğru değerlendirmeye çalışacağım. Üstüne Celes'in bir makalesi taranır bulunur. Dört "quadrant" ı anlattığı makale. Sonra günün işleri bir txt belgesine yazılır ve quadrant'ları belirtilir. Sonra ideal hayatı yaşayacak olsan bu neye benzerdi diye bir belge açılır. Benimkinden aktif bir hayat çıktı mesela. Fiziksel, entelektüel, sosyal, her türlü faal ve üretken bir hayat kaba hatlarıyla. Sonra günlük yapılacaklar listesine biraz fiziksel faaliyet katılması uygun bulunur ve bir yürüme rotası çıkartılır. Dışardaki işler de sırayla bu rotada halledilecektir. Benim evden Beşiktaş'a kadar. En başta evde güzeeeel bir yoga yapılıp sırta bayram ettirilir. Ve sonra dışarı çıkarak yürüye yürüye irili ufaklı bir dolu önemli iş halledilir mesai saatleri bitmeden. Bünyeye böylece derin bir huzur pompalanır.

Sonra evde, uzun ve sıcacık bir duşun ardından, pijamalarını giyersin. Yeşil çay ve gül tomurcukları bitki çayı demliğinde demlenir. Onlar karşında demlenirken, sırtına hırka, ayağına çorap geçirip, saatini on dakikaya kurup meditasyon yaparsın. Sadece nefesini düşünürsün. Ve aklına üşüşen diğer olayları izlersin biraz geriye çekilip. Üstüne azıcık çayından yudumlarsın ve koltuğa boylu boyunca uzanırsın. Bacaklarının alt kısmındaki kaslar hafif hafif sızlar gevşemekten. Aldığın nefesler kendiliğinden daha derindir. Burnuna gelen gül tomurcuklarının kokusu seni iyice yer çekimine teslim eder. Olmuşsundur. Güllü muhallebi kıvamına gelmişsindir.

Perşembe, Ekim 09, 2014

Ve hayat kaldığı yerden devam eder.

İşte yine karşına kuruldum blog. Ben ve sütlü neskafem, krik-kraklarım, ayaklı ışığım ve koltuğum.

Mevsim çoktan sonbahara döndü. Öğlen havanın ılıklığına kanıp paltosuz çıkmıyorum dışarı. Ve her seferinde gün akşam olduğunda, paltosuz kesin üşütürdüm deyip kendimi kutluyorum.

Günler güzel ve renkli geçiyor. Coursera'nın Yaratıcı Problem Çözmek kursuna gecikmeli olarak başladım. İki haftayı geride bıraktım iki günde. İlk başta bir türlü konuya giremiyorlar diye hayal kırıklığı yaşadıysam da sonrası aklımı başımdan aldı. Sanırım hayatımda bir dönüm noktası olarak göreceğim ilerde.

Üstüne de cila gibi Mirò sergisine gittik Kunegond'la. Bir katını doya doya 3 saati aşan bir sürede gezdik. Tabii ki sergiyi bitiremedik. Acıktık ve yorulduk. Çıktık yarısında. Gene gideceğiz. Belki de sergi bitene kadar her hafta giderim. Keşke Picasso'yu kaçırmasaydım.



Mesela kursta yaratıcılığın, içinde bulunulan ortama bağlı olarak gelişebildiğine değiniliyor. Sergiyi gezerken, Miro'nun yaratıcılığını nasıl beslediğine dikkat ettim. Nasıl bir ortam yaratmış kendine? Paris'e, New York'a, Japonya'ya gitmiş. Oranın önde gelen sanatçılarıyla tanışmış ve arkadaşlık etmiş. Mesela Picasso, mesela sürrealistler, mesela Pollock, mesela şairler. Eserlerine bakarken, bilgim dahilinde onların etkilerini bulmaya çalıştım. En bariz etkiler Picasso ve Pollock'unkilerdi benim için.

Sonra eve geldim ve Boğaz havası aldığımdan mıdır nedir saat yedi olmadan kendimi yatağa attım, gece yarısına kadar o kadar derin uyumuşum ki, bayılmış bile olabilirim.

Salona bir çakma Mirò yapasım var. Hatta kilden heykel işine girişesim. Fakat...

Bugün de Ş.'la (bundan sonra burada Dulcinea diye geçsin) buluştuk. Doya doya konuştuk. Planlar programlar fikirler projeler. Günü akşam ettik. Hafta sonu da Bella ile piknik var programda.

Öğrenmek istediğim çok konu var blog. Ve okumak istediğim çok şey. Müzik bunlardan biri ve hiç vakit kalmıyor hiçbir şeye.

Yarın bir sürü angarya işim var, uff. Üst baş alışverişi de yapmam gerekiyor. En angaryasından iş işte bana göre. Daha beteri de var. Ama çok da zor değil abartmaya gerek yok.


Pazar, Ekim 05, 2014

Mutsuz son.

Que sera sera. Ne olacaksa olacak yazmışım bir kaç post evvel. Nitekim bir ilişki başladı, yaşandı ve bitti. Güzel ve çirkin yanlarıyla.

Bu seferkinin süreceğine inanmıştım. Yavaş yavaş sevginin irtifa kaybettiğine tanık oldum oysa. Gözümün önünde söndü ilişki. Tıpkı bir balon gibi. Açık ve net.

Dün pinterest'te bir sürü hayatla ilgili "quote" dedikleri özlü sözler okudum. Acı sözler sarfetmek isteyen tarafımı çok güzel yumuşattı. Bazısını pinledim. Tavsiye ederim. İnsanı iyi hissettiriyor. Bir şişe biraya eşdeğer. Ha dersin ki ben körkütük sarhoş olmak istiyorum, bir şişe bira beni kesmez, ona bir sözüm yok.

Misal: "Stress makes you believe that everything has to happen right now. Faith reassures you that everything will happen in God's timing."

Meali: "Stres herşeyin şimdi olması gerektiğine inandırır. İnanç ise herşeyin Tanrı'nın zamanlamasına göre olacağına."

Tanrı inancın yoksa da bu quote doğruluğundan birşey kaybetmiyor. Hayatın kendi zamanlaması var. İnanç da illa Tanrı veya dini inanç olmak zorunda değil. Hayata inanmak diye bir şey var benim için mesela.

Bundan yüz tane filan okumuşumdur.

Biten bir ilişkiyi kötülemek. Bugünkü aklımla yapmam. Ya da yapmamaya çalışırım diyeyim. Bana kattıklarını düşünmeyi yeğlerim. Gerçekten de o kısacık zamanda o kadar çok şey öğrendim ki insanlara dair. İlişkilere dair.

Otuz sene evli kalabilir bir insan. Ama bu hiçbir şey demek değil. Süre tek başına hiçbir şey ifade etmiyor. O ilişkinin otuz sene başarılı gittiği anlamına hiç gelmiyor. O insanın ilişkilerinde süreklilik gösterebildiğini de göstermiyor. Belki kişi sadece herşeye pasif biçimde katlanıyordur. Belki mutluluk değildir onun için önemli olan, ne de sevgi, sadece konforudur. Kurulu düzenidir. Toplumun gözündeki "evli insan" statüsüdür. Gösteriştir bir nevi. Böyle de bir doyum şekli var. Bana uyar mı, uymaz. Ama var. Hem de çok. Belki bir ilişkiyi değerlendirecek bir altyapısı, bir kriteri bile yoktur. Düşünmeden yaşıyordur. Olamaz mı? Olabilir. Ayrıca otuz sene evli kalıp karısını düzenli/düzensiz aldatan bir adam çok mu sürekli/başarılı ilişki kurabilmiş oluyor? Toplumun gözünde evli bir adam. Fakat bu ikiyüzlülük. Sahtekarlık. Kimse de buna bir laf etmiyor. Bakkal şekeri eksik tartarsa ahlaksız oluyor ama sosyal ahlaksızlıklara kimsenin gıkı çıkmıyor.

"Evli insan" statüsü  diye bir şey var toplumda. Ve bu uğurda çok hayatlar heba oluyor. Çok insan üzülüyor. Herkes benim gibi dünyayı iplemeden yaşayamaz. Herkes benim gibi yalnızlığıyla barışık yaşayamaz.

Ama şu da var bak. Yalnızlıkla barışık olmak tamam ama sevgili yapmanın  da güzel tarafları varmış. Eve döneceğine, ters yöne gidip, çok da uzak olmayan bir sahile iki kişi yürümek. Gecenin saatsiz bir saatinde. Before Sunset'i hatırlamak. Paris'te değilsin de Istanbul'dasın. Yanında kalbini kalbine değdirdiğin biri. Güzel bir şey blog. Ya da banyonda iki diş fırçası. Öğlen arasında yemeğe sana gelen bir sevgili. Gelmişken en üst raftan  tavayı senin için indirebilen sevgili. Samimiyet oldukça. Sevgi oldukça. Dürüstlük oldukça güzel.


Çarşamba, Ekim 01, 2014

As beautiful as a dream.

Günler oldukça renkli geçiyor blog. Bir sele kapılmış gibi sürükleniyorum. Hala dümeni ele alamadım. Misal şu an evi toplamam lazım. Fakat ben boylu boyunca koltuğa uzanmış hülyalı hülyalı gülümsüyorum kendime. Sular da kesik. Oh ne güzel bahane.

Sevgili ile ikinci krizi atlattık dün. Bir haftada, evet. Aradığımda Ortaköy'deydi. "Kalk gel, gece çok güzel" dedi. Atladım, gittim buldum onu. Nefis bir boğaz manzarasına karşı, fakat daha da nefis bir başka manzaraya karşı bira içtim. Elini tuttum, sıktım. 

Sonra, oturduğumuz mekan kapatıyordu, hadi dedi işkembeciye gidelim. Hadi gidelim. Atladık, Dolapdere'de, ben içeri adım attığımda benden başka kadının olmadığı, bir işkembeciye girdik. Sabahın biriydi. Büyülü birşeyler vardı havada, özgürlük gibi. Mutluyduk galiba. Ben mutluydum. Barışmıştık. Almanca bir şey söyledi. "Traum" kısmını anladım. Rüya demek. Freud'den biliyorum o kadarını. Bir de "schön"."Rüya gibi güzel" demiş. 

Sonra beni eve bıraktı. Kapının önünde vedalaştık. Ben kapıyı açarken, o uzaklaşıyordu. Gözden kaybolduğunda özlemeye başladım.