Pazartesi, Eylül 29, 2014

Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer.

Yazdan sonbahara bir günde, sonbahardan kışa iki günde girdik. Yani yazdan kışa üç günde girdik. Neyse ki bugün hava kendini hatırladı da şu an burası güneşli. 

Toparlanmam lazım blog. Ağustos'un başından beri fena dağıttım. Taşınma filan diye. Tam gidecekken bak neler neler oldu. Önce Sevgili. Sonra on beş senedir yüzünü görmediğim üniversite hocalarımın burada konferansa davet edildiğini öğrendim. Bir tanesi çok değerli bir düşünür. Bir tanesi de zamanında çok kalbimi kazanmış. Biraz yere bakar yürek yakar. Çokça gönülçelen. Ermenicesi "şunşanorti". Türkçesi "köpoğlu köpek". İyi anlamda.

O berbat havada üşenmedim sokağa çıktım. Yolun köşesinden bir taksi çevirdim. Taksici çok kafa, çok tatlı, bir adam çıktı. Hayatını anlattı. Dinlersen herkesin bir hikayesi var. Yolun yarısını geçmiştik, "ben de, dedim, on beş senedir görmediğim üniversite hocalarımı göreceğim, Fransa'dan Istanbul'a gelmişler, merhaba demeye gidiyorum." Yurdum taksicisi. "Bana ne oluyorsa, ben bile sevindim." dedi. İçi ısındı, hissettim sesinden."Bilmem ki beni içeri alırlar mı, kayıt yaptırmadım dedim." "Alırlar bence siz o kadar yolu gitmişseniz alırlar" dedi. 

Sonra yolda Üniversite'yi geçmişiz. "Siz biliyor musunuz neresi ?" dedi. "Valla ben size güvendim hiç bakmadım" dedim."O zaman birine soralım" dedi. Tam camı açıyordu, "aaaa o işte o, benim hocam " dedim. Sokakta tek başına yürüyordu. Gönülçelen değil öbürsü, ağır düşünür. Taksinin ücretini çarçabuk ödedim, atladım indim, koştum peşinden. 

"Monsieur R. ?" Adamın ödü patladı tabii. Istanbul'da sokakta onu adıyla çağırıp arkasından gelen biri. "Ben dedim sizin eski öğrencinizim." Sempozyuma çağırıldığınızı duydum merhaba demeye geldim. "Öyle mi, dedi. Demek Fransa'dan sonra kalkıp buraya yerleştiniz. "Hayır aslında buradan Fransa'ya okumaya gitmiştim." O sırada aklıma babam geldi. Çünkü gene beni fransız sandı fransızın biri. Istanbul'dayız ona rağmen fransız sanıyorlar. Babam bundan çok gururlanırdı. En az bir yabancı dili mükemmel konuşmak isterdim derdi. Vır vır vır birşeyler anlattım hocama. O da birşeyler sordu. Sandım ki kibarlıktan dinliyor gibi yapıyor. 

Sonra Üniversite'ye geldik. Güvenlikten onun sayesinde kaynayıp geçebildim. İçeriye girdik. Ben kayıt yaptırmadığım için dışarda bekleyeceğim dedim. "Güle güle" deyip içeri girdi. Bir süre sonra dışarı çıktı. İçeri girebilirsiniz birşey demezler deyip beni içeri soktu. Oturduk. Araya kadar. Arada, Gönülçelen'i buldu bana. Fakat telefonda konuşuyordu uzakta, meşgüldü. O arada başka bir hocayla tanıştırdı. Çok tanımadığım. O da "Itiraf ediyorum hatırlayamadım sizi dedi." Değerli düşünür dediğim ağır hoca, "ben hatırladım ama" deyip beni dumura uğrattı. Sadece anfi dersine girdiğim onun dışında sadece koridorlarda görmüş bir hoca. Ve okul mevcudu 3 ve 4. sınıflar bin'er kişi filan. Kim kime dum duma bir okul. Ve onbeş sene öncesi. 

O sırada Gönülçelen konuşmasını bitirdi ve bize doğru gelirken, "Üniversite'den" diye uzaktan beni parmağıyla gösterdi kocaman gülümseyerek. "Kaç sene oldu? 10?""Siz burada mıydınız?""Sizi gördüğüme gerçekten çok sevindim" dedi. Sonra o köpoğlu bakışından attı bir tane. Sonra da o kadar. 

Ağır hoca ondan daha fazla ilgi gösterdi mesela. Bir de halimden anladı ağır hoca. Burada dedim, anaokulu müdiresi olabilirim istersem dedim. "İyi de...." deyip, sen çok daha fazlasına layıksın, çok yazık olmuşa getirdi. İyi geldi beni anlaması. Çok iyi geldi. Ondan, onlardan başkası anlayamaz halimi. Ne kadar anlatsam, kıymeti kendinden menkul gibi hissediyorum kendimi. Nefret ettiğim bir şey zaten. 

Asıl anlatmak istediğimi anlatamadım blog. Tam tersini anlatmış gibi hissediyorum hatta. Nasıl oluyor bilmiyorum. 

Ne diyordum? Toparlanmam lazım. Turşu filan da kuracağım da...Hayatıma bir yön vermem lazım. Amaçlar kurmam. Peşinde koşmam lazım. Bir tatile gidemedim bu yaz ona da yanıyorum. Dağınık durumdayım. Bak hala aklım bulduğum filmlerde. La crise ve Seven years in Tibet. Nasıl sıraya giricem? Bilmiyorum blog.



Cumartesi, Eylül 27, 2014

Bet.

Blog bilsen ne değişik ne beklenmedik bir gündü benim için. Hala kafam duygulardan dumanlı. Bildiğin sisler beldesindeyim. Ya da kafama sert bir darbe yemiş gibi. Şu ana dönemiyorum. Zaten mevsim de birden küt diye döndü, manyak.

Sevemedim bugünü. Değişik ve beklenmedikti, evet. Fakat tekrar yaşamak istemem. Kötüydü. Tıpkı hava gibi.

Çarşamba, Eylül 24, 2014

Öyleyken böyle (2)

Ne oldu dersin? Son dakikaya kadar kararsız kalıp uçuşuma 24 saatten az bir zaman kala gitmekten vazgeçtim. Yaktım bileti. Hem orada Bella ile buluşup biraz da tatil yapabilirdik. Ama o bile gelmedi içimden. Biliyorum Bella böyle şeylere alınganlık filan yapmaz. O yüzden de rahatım o konuda.

Vazgeçtim. Aklım burada kalacaksa oraya gitmenin, kendime gereksiz ızdıraplar çektirmenin anlamı ne. Bir yandan da ilişki daha ya başlamış ya başlamamış, ne olacağı belli değil. Daha sağlıklı değerlendirmek adına, onu denklemden çıkartarak bir sonuca varmaya çalıştım. Sonuç aynı çıktı. Gitmeye hazır değilim. İçimden gelmiyor. Zorlamam gerekecek kendimi.

Bileti yaktıktan ve ilişki biraz başladıktan sonra onun dediği şu oldu: "orada mutlu olacağını düşünüyorsan, git." "Ben de seni görmeye gelirim." Ya tabii, dedim. Ayda yılda bir. Gülümsedi ağzının kenarıyla. "Hayır, dedi, sık sık gelirim." Yüreğime sular serpildi. Mutlu olacağını düşünüyorsan. Seni mutsuz edecekse. Şu seni mutsuz mu edecek? Şimdi fark ediyorum. Bu cümleleri sık kullanıyor.

Kısaca bu kış buradayım. Istanbul'un tüm nimetlerinden sonuna kadar faydalanmayı düşünüyorum. Konser, kütüphane, sergi, kültürel etkinlik, eş dost. Tek pişmanlığım ttnet'ten avea jet e geçmiş olmak. Çekmiyor kardeşim. Bir film izleyeyim dedim, izleyemedim. Tavsiye etmiyorum. Ayrıca teknik destek sıfır.

Avea jet'in yanı sıra, beni üzen diğer şey Ağustos'un başından beri boşuna yaşadığım stres. Belki de olduğundan daha kolay sandım taşınmayı.

Şimdi gidip biraz tığ öreyim. Biraz da Deliduman.

Pazar, Eylül 21, 2014

Öyleyken böyle.

Ah blog! Sanırsın iki güne coğrafya değiştirecek olan ben değilim. Yayılmışım koltuğa. Ne bavul hazır ne buzdolabı. Ne de bazı maddi ayrıntılar.
Hepsini son güne bıraktım. En sevmediğim şey. Yolculuk stresine bir de böyle gereksiz stresler eklemek.

Gidesim yok sanki. Sanki beni başkası zorladı git oralara yerleş diye.

Tamam itiraf ediyorum, hadi. Birisiyle konuşmaya başladım. Burcumu tak diye tahmin eden biriyle. (dediğine göre kafadan atmış, bence isabetli bir nokta atışıydı o). Akşam yemek yemedim dedim diye, buluşmaya kendi elleriyle yaptığı nefis bir sandviçi getiren biriyle. Zahrad'ın şiirini ezberden okuyan biriyle. Geçen sonbahar ördüğüm hırkayı benim ördüğüme inanamayan biriyle.

Ya tabii. Gitmeme beş kala. Que sera sera. Ne olacaksa olacak. Yaşayıp göreceğiz.

Çarşamba, Eylül 17, 2014

Sonbahara çeyrek kala.

Yemek masasına konuşlandım. Tozunu aldım bir güzel. Bir sütlü neskafe yaptım kendime. Bazı ufak tefek işleri hallettim bugün. Dışarıda hava kararmak üzere ve hafif bir sonbahar yağmuru yağıyor arada bir. Yanımda ayaklı lambam. Sonbahar da sevilir miymiş? Bu eve taşındığımdan bu yana hiç bir sonbahar sevimsiz gelmedi bana. Bilakis.

Dün akşamdan beri biraz direği doğrulttum. Buharda pişmiş brokoli yedim de patatesin yanında. Hemen olumlu etkiledi. Zaten yemek işi tamamen döngü. Sabah da yulaf lapasına azıcık kararmış muzu doğradım. Biraz kuru üzüm. Bolca taze öğütülmüş keten tohumu. Daha ne olsun?

Amaçsızlık bana yaramıyor. Baskıyı kaldırayım dedim üstümden ama bu sefer de kantarın topuzu öbür yana kaçtı. Bir daha olsa amaçları azaltır yahut basitleştirirdim. Doğrusu oymuş. Yaşamadan bilemiyor insan.

Bugün sokağa çıktığımda kaç çeşit iş gördüm. Böyle olduğunda bayılıyorum. Mesela hiç ümidim yoktu ama denemek için Türk Telekom' a girdim, "Ben paketimi değiştirmeyi düşünüyorum, son aylarda kaç GB internet kullandığımı öğrenebilir miyim ?" dedim. Sitelerini kurcalayıp bu bilgiye ulaşamamıştım. İki tane numara girip şıp diye söylediler. Tabii ki aydınlandım. Tahmin yürütmektense...Şimdi karar vermek çok daha kolay ve sağlıklı. Bir senelik taahhüt söz konusu. Kaç gündür içim içimi yiyordu o mu, bu mu, ya pişman olursam, ya fazla para veriyorsam diye diye.

Güney'e bir yerleşeyim, ya da, yerleşik düzene bir kavuşayım, ilk iş turşu kuracağım. Hiç turşu kurmadım ben. Salatalık turşusu. Hatta biber turşusu. Ama ilk salatalık.

Canım deli gibi örgü örmek istiyor. Bir tane tığ kaşkol projem var. Onu da bittikten sonra çok kullanacağımdan emin değilim. Çok yıllar önce D&R'da bir yabancı elişi kitabının kapağında görmüştüm o işi. Fakat kitap çok da dişe dokunur bir şey değildi. Ben bunu nasılsa öğrenir yaparım, bir model için bütün kitabı almayayım demiştim. Fakat bir türlü bulamamıştım. Yıllar yıllar geçti, pinterest'te başka renklerde aynı modele denk geldim ve sonunda yapabileceğim. Ama artık tarzıma uymuyor. Neyse. Kıssadan hisse gerçekten de çok basitmiş bunun için o kitabı alsam çok üzülürdüm.

Hani en son kafayı olmayacak birine takmıştım ya. O şimdi biraz geçti fakat şunu anladım. Daha geniş bir sosyal çevreye ihtiyacım var. İhtiyaç yani bu. İki çift laf edebileceğim, yeri geldiğinde derin felsefi alışverişlerde bulunabileceğim, yeri geldiğinde yaşamın derslerini paylaşabileceğim, zaman zaman korkmadan sapıtabileceğim yeni ve türlü insanlarla tanışmam lazım. Kadın ve erkek. Ay bu tespiti yapabilmek çok rahatlattı beni. Diyeceksin ki, günaydın sabah oldu. E günaydın sana da o zaman, ne diyim.


Zor dostum zor.

Leş gibi geçiyor günler. Şu sıralar moralim pek inişli çıkışlı. Hoşuma gitmiyor. Eskiler bilir. Hani plak çalarken pikabın iğnesi bazen plağın dışına kayar ya öyle orada plak döner de döner. Kendimi hayat plağının dışına kaymış iğne kolu gibi hissediyorum günlerdir. İçeri girip şarkı söylemek için minimum bir hareket yeterli fakat ben istemiyorum o asgari hareketi yapmak. Küsmek hayata bu işte.

Lost sinirlerimi bozdu. İzlemeyeceğim geri kalanını. Bu kararı verdikten sonra wikipedia'da Lost'un konusunu okudum bitirdim zaten. Hakikaten saçmaymış sonu. Hani ben sonu saçma bitiyor diyenleri duymuştum da bu kadar saçma olacağını tahmin etmemiştim. İkinci sezonun ortalarında bıraktım.

Gitmeme az kaldı. Güney'e alternatif bulmam lazım diye kendi kafamın etini yedim. Oysa default alternatif var zaten. Aynı burası. Ev sahibine çıkıyorum filan demedim ki.

Bu akşam acaip bir program izledim. Uzun zamandır televizyonda program izleyemiyordum. Tarım, beslenme, sağlık. Eskiden olsa asla ilgimi çekmezdi. Oysa resmen kilitlendim programa. Tohumlar, tarımda sanayileşme, ticaret, tarımda kullanılan ilaçlar. Gıda hareketi başkanı Kemal Özer ve onkolog Dr. Yavuz Dizdar konuk olmuştu programa. Habertürk'te izledim. Öteki gündem sanırım programın adı. Çok ilginçti. Tarımda dönen küresel dolaplar. Berbat ötesi bir tablo sundular ki biliyoruz hepimiz. Kemal Özer çok çarpıcı bir söz etti: doktor ve hastane sayısını arttırmayı hedefleyeceğimize neden hasta ve hastalık sayısını azaltmayı hedeflemiyoruz. Üstelik aynı benim psikiyatrıma anlatmaya çalıştığım şeyi söyledi. Bir insanın karnı doyabilir fakat biyolojik olarak aç olmasına engel değil bu dedi. Yani bir elma yersin ilaçlı, elma ilaçsız olan ufak tefek elmanın üç katıdır. Fakat ufak elmada on kat daha çok besin maddesi vardır.

Buraya depresyon diye bir sekme mi eklesem? Amme hizmeti olaraktan. Bildiklerimi yazsam. Yabancı yayınlarda çok var da Türkçe'de o kadar yaygın olmayabilir bu bilgiler. Zamanla o kadar çok bilgi birikti ve süzülüp filtrelendi ki depresyonla ilgili.

Cuma, Eylül 12, 2014

Koro (2)

Geldim ben gene. Hem de toparlanıp geldim. Bir ay filan kendime gelemiycem sanmıştım oysa. Orda söylediğim söylemeye çalıştığım şarkıyı ömrümün sonuna kadar duymak istemem sanıyordum. Oysa sabahtan beri kendimi bıktırana kadar dinledim bugün. Sonra birden: ulan, ben bunu söyleyemediğime mi üzüldüm o kadar hakkaten dedim. E ne olur ki? Sanki amatör bilgiyle beyin ameliyatı yaptım da başarısız oldum, bir insanın hayatı mı söndü? Ne olacak lan? Kime ne zararı oldu? Alt tarafı bir tane şarkı. Alt tarafı ses bir defa kötü çıkmış. Dünya mı battı? Sallaaaaa.

Gerçi annem demişti. Allah başka keder vermesin kızım delirdin mi bunu mu kafaya takıyorsun diye. Valla o an başka kederim yoktu blog. Büyük kederdi bana. Ama geçti işte. Çok şükür.

Biberler büyüyor. Sabahtan akşama kadar bile büyüyorlar. Bir kaç tane var büyümekte olan, yeni farkettim. Fide olarak almıştım bir sefer. Sulamıştım sulamıştım bir tane vermişti. Annem de "eh artık dolmasını yaparız" diye dalga geçmişti benle. Hain anne. Şimdi gelsin de görsün kaç tencere dolma çıkar o saksıdan.

Çarşamba koro seçmesi vardı işte biliyorsun, Perşembe Ş.'la tanışmamızın onuncu yılını kutladık gündüz, sonra akşam face'ten yazıştığım bir tanıdık, "e yakındaysan gel de bir kahve içelim, sohbet ederiz" dedi. Yakındaydım. Atladım gittim. Yarın da Bella ile şarap pikniği yapıcaz parkta. Valla hayat bana güzel blog.

Çarşamba, Eylül 10, 2014

Koro.

Gel otur yamacıma, anlatacaklarım var.

En son koroya başvurmuştum ya ıslık çalıyorum diye. Çağırdılar seçmelere. Valla billa çağırdılar. Pazartesi akşam mesaj geldi. Neyse. Hemen neti kurcaladım ne soruyorlar diye. Hata. Bir blogger yazmış, okudum. Akor filan soruyorlar diyor. Akorun ne olduğunu da bu sayede öğrendim. Üç tane uyumlu sese aynı anda basıyorlar sen tek tek hangi seslere basıldı onları ayrıştırıyorsun. Aklım başımdan gitti zaten o noktada. Bir kere, ben o sesleri ayrı ayrı duymak istemiyorum. Onlar beraberken güzel. Ayrıca imkan ihtimal yok o sesleri ben nasıl ayırdedeyim? Mümkün mü. Aynı anda çalıyorsun, e karışıyor! Olmayacak bu iş dedim. Sanki olacaktı başka türlü olsa. Fakat yenilgiyi kabul etmek mi? Olmaz, asla olmaz. Ulan herkes nasıl yapıyor, ben bu kadar mı kazmayım. Madem güdülecek deve bu, ben de yaparım dedim. Neyse kısa anlatayım bir site buldum. Sistematik yoldan akorları ayırdetmeyi öğretiyor. Oturdum çalıştım. Majörlerden başlıyor. Bir iki taneden sonra, majörlerde bir kaç taneyi tutturabildim, nasıl yaptığımı hiç anlamadan. Bir gaza geldim, bir gaza geldim. Fakat, hata. Neyse sonra inversion'lu majör dedi, majör ne, inversion lu majör ne, anlamam lazım. Ben işin aslını astarını öğreneyim diye teoriye girdim. Dün gece saat kaça kadar başka siteden temellere baktım. Bunca senenin dağınık bilgisi bir güzel toplandı ki şip şak. Daha da gaza geldim. Yoksa ben yetenekli miyim diye. Hata, büyük hata. Yetenekli olmak ya da olmamak da değil aslında mesele. Bazı konuları anladıkça "ohoooo bununla neler neler yapılır" duygusu ki karnımda kelebekler uçuşturdu. Aşk gibi bir şey. Bir de her şey ne kadar matematiksel. Ve Resimdeki renk uyumu kurallarına da ne kadar benziyor. Hem matematik, hem duygu. Budur işte. 

Bu arada yan etki olarak da müzikle uğraştığın vakit boyunca kimseyi kafaya takmıyorsun. O da bonusu. Onu da tutku olarak nitelendirdim. Kumar masasında da böyle oluyor. Dünyayı unutuyorsun. Ama müziği açık ara yeğlerim.

Neyse işte bu dün olanlar. 

Sonra geç bir saatte yattım. Çok acaip rüyalar gördüm. Tuhaf rüyalar. Evcil fakat her an sapıtabilecek aslanlar, yükseğe tünemiş kafana sıçmaya hazır tavuklar. Bir tuhaf otelin içinde bunlar. Ve M.'ı gördüm rüyamda. Başımı ona yaslıyormuşum sevgimden ve o da kaçmıyormuş. Çok gerçek gibiydi. Rüya gibi değildi.

Sonra sabah soğuk soğuk terlemiş, donmuş vaziyette uyandım. Rüyalar tedirginlik vericiydi. Soğuk terler de öyle. Fakat M'ın aşkımdan kaçmamasını hayra yordum.

Sonra menekşem sürpriz yapmış bana. Tomurcuğunu gördüm sularken. Bir seneden fazladır -belki üç sene- hiç çiçek vermiyordu. Çiçek açacak tekrar. Onu da hayra yordum. 

Sonra halletmem gereken bazı işler için erkenden sokağa çıktım. Hallettim. Eve geldim. Biraz daha akor çalıştım. Yoruldum. Müzik dinledim. Keyifle ve güzel güzel söyledim evin içinde. 

Ve erkenden yola çıktım seçmeler için. Mutlu ve mesut. Keyifli. Geldiğimde hiç bekletmeden beni alacaklarını söylediler. Oysa blogger kız üç buçuk saat sıra beklemiş ve sinirleri bozulmuştu. Oh ne şanslıyım dedim. Tarif ettikleri merdivenden yukarı çıktım.

Sonrası tam bir felaket. Yer yarılsın içine gireyim istedim. Dönüş yolunda o bir kaç dakikayı düşündükçe gözlerimdeki yaşları tutamadım ve herkesin içinde ağladım kalabalık bir tramvayda. Akor filan sormadılar. Çok daha basit şeyler sordular. Ve yapamadım. Şimdi kalbimin parçalarını soğutup tekrar birbirine yapıştırmayı umuyorum. Zaten koronun seviyesi çok yüksek. Seçmeye çağrılmak bile sevindiriciydi. Ama beni üzen, ıslığı bile doğru dürüst çalamamış olmak. Oysa gözlerini kapattırıp sana söylemeden ıslıkla Carmen çalsam, "bu ses senden mi geliyor? yoksa radyo filan mı çalıyor?" dersin. Demişliği var insanların. Orda elim ayağım birbirine dolaştı. Şarkı hazırlamak lazımmış. Sıçıp batırdım her şeyi. Hala da ağlamam bitmedi. Durdu sadece.

Bir süre şarkı söylemem herhalde. Müziğin teorisine bayılmıştım. Ama ona da şimdilerde devam edemem. Ama o rüya var ya, M.'lı. O hayırlı bir şey. Doğrudan M.'la filan alakası yok, hatta kadın erkek ilişkisi ile de yok, ama gene de hayırlı bir şey. Bunu hissediyorum.

Pazartesi, Eylül 08, 2014

Tahıl ambarına düşmüş tavuğun hikayesi.

Nasıl yazasım var. Ve nasıl seviyorum bu hissi. Yanıma limonatamı da alıp koltuğa kuruldum. Radyoda radio voyage'ın müzikleri çalıyor. Buena Vista konsere geliyormuş. Belki giderim.

Bugünün en çarpıcı olayından başlamak istiyorum. Biberlerimin ilkinin ucu göründü. Pıtırak gibi açan tomurcukların o gözüne yandığımın çiçekleri yavaş yavaş dökülmeye başladılar. Yerine meyvesi geliyor. Çok muhteşem değil mi sence de blog? Bu nasıl mucizedir?

Çiçeği bu:


Şu ucundan gelişmeye başlayan biber.


Şu balkondan genel görünüş. Soldan sağa: dereotu, biber, elma, turunç.


Şu tepedeki açık yeşil yapraklar, elma ağacının. Son bir kaç günde coşarak açtılar. Parazitlerden kurtulduktan sonra. Alttaki kahverengi lekelilerse parazitlerin eseri. Ağacın tüm yaprakları soldu ve döküldü böyle geçen sene. Tamamen ruhunu teslim edecek diye çok korktum fakat tutundu hayata. Bundan sonra geçit vermem ama.


Dünün en çarpıcı olayı ise bir tane değil, birkaç tane.

Biri, bir koro seçmesine başvurdum! Başvurumdaki bilgilerden sonra beni seçmeye çağırırlarsa havalara uçacağım. Çaldığım enstrüman olarak ıslık dedim. Çok iyi derece diye ekledim. Bilemiycem artık.

Sonra Coursera'da şahane kurslara yazıldım. Biri Creative Problem Solving (Yaratıcı sorun çözme ). Biri iş stratejisi üstüne. Biri de parlak fikirleri işe dönüştürme kursu. İlgilenen varsa hepsi be-de-va. Hem de online. Ahan da bu da amme hizmetim olarak site linki. Tek kurslar bunlar değil. Benim gibi öğrenmeye doyamayanlar için bir hazine.

Dün ayrıca Hikmet Hükümenoğlu'nun twitter'ında anons ettiği İstanbul Art News'u almak için, Remzi'ye gittim. Gitmişken Seray Şahiner'in Antabus'unu da aldım. Onu da önermişti. Henüz kitaba göz atamadım. Fakat Istanbul Art News'u baştan başa katettim. Abartısız her makalesi bir derginin ancak bir sayısında bulunacak kalitede. Ve sayfalarca! Oku oku bitmiyor. Bence derginin tek falsosu isminin Ingilizce oluşu. Istanbul Art News yerine, Istanbul Sanat Haberleri olsa adı, kalitesini daha güzel anlatacaktı.

İçinde Hikmet Hükümenoğlu'nun da bir makalesi bulunuyor. Tadından okunmuyor. Hayranlarına duyurulur.

Edebiyat, sahne sanatları, mimari, sergiler. Çok kapsamlı ve çok güzel makaleler barındıran bir dergi. Şiddetle tavsiye ediyorum.

Sonuç? Sonuç tahıl ambarına düşmüş tavuğa döndüm. Onu mu gıdlasam bunu mu derken dün hiçbirine ilişmeyip, tutulup kaldım. Lost bile izlemedim. Daha elimde yarım kalmış Deliduman var, hatta Malafa var. Lamba da duruyor. Onu herhalde bu evde kullanamayacağım. Bak gene saat akşam oldu.

 Ama bu sabah ne oldu buna karşılık? Gözümü açarken geçmişin beni sinirlendiren olaylarını düşünüyordum. Yarısında birden pat diye "ay boşver şimdi bunları, yapacak bir sürü güzel şeyin var şimdi, kalk da onları yap" diye bir düşünce oluştu beynimde. O kadar sevindim ki bir anda. Böyle bir düşüncenin kendinden çıkagelip beni geçmişten korumasına. Zenginlik işte bu.

Daha zibilyon tane daha konu var hakkında yazmak istediğim. Seramik tavamla yaşadığım aşktan tut, pencere önü bahçeciliği ile ilgili fikrime, open source projelerin 21. yy ı şekillendireceğinden, bendeki yeni türemiş bir anlaşılmaz şımarıklıktan, elimdeki sihirli değnekten, yenilediğim nane şurubu tarifimden, hayattaki en önemli şeyin denge olmasından, bir süreliğine terk ettiğim yazarlık hevesimin nasıl geri planda demlenip olgunlaştığını fark etmeme varıncaya değin. Daha da vardır.

Haydin o zaman biraz da başka sefer deyip, bu postu burada sonlandırıyorum sevgili okurum. Heveslerin bol olsun. Sağlıcakla kal.



Cumartesi, Eylül 06, 2014

Hamsi.

Bu akşamki keyfimi yazayım sana blog. Sonra dönüp okuyunca güzel oluyor. Aaa doğru o akşam ne güzeldi diye düşünüp seviniyorum.

Hava artık erken kararıyor ya. Şöyle bir iyi tarafı var. Algım hala yaz saatlerinde, dolayısı ile "akşam oldu yemek işini görmem lazım" diye bana itekleme etkisi yaratıyor. Yoksa nefret ediyorum azar azar günlerin kısalmasından.

Av yasağı kalkmış, ben bunu geçen sene balıkçıya sorup öğrendim Nisan-Eylül arası av yasağı varmış, ha işte Ağustos'ta canım balık çekmişti değişiklik olsun diye, sonra yasak henüz diye ertelemiştim. Neyse. Geçen de facebook'ta biri hamsileri koymuş canım çekti.

Bu akşam henüz alışveriş yapmak için çok geç olmadığından her istediğimi çıkıp kısacık zamanda temin ettim. Hamsi, roka, limon ve evin diğer eksikleri. Hatta yarın yaparım diye bostan patlıcanı ve pancar da aldım.

Bizim evde, yani annemlerin evinde, hiç hamsi tava piştiğini hatırlamıyorum. Bilmiyorum belki de bu yüzden hamsi yaptığımda benim için büyük olay oluyor. Sanki sonunda yetişkin olduğumu tasdikleyen bir eylem gibi. Büyüdüm artık, gibi. Hala çok güzel pişiremiyorum ama. Biraz fazla kalıyor galiba yağda. Kuru oluyor. Etli olmuyor. Oysa bir tanıdığım pişirmişti. Öyle lezzetli olmuştu ki. Köfteye değişmezdim o gün. Ki o zamanlar daha da düşmandım balığa.

Neyse işte hamsi pişirdim bu akşam. Yanına roka doğradım. Yağ-limon tuz. Biraz pilav vardı. Afiyetle yedim. Biraz arttı. Ama artık artsa da tabakta kalanı bitirmiyorum. Yarın o artanı ekmeğin arasına koyup, soğan ve rokayla sandviç olarak yiyeceğim.

Sonra mutfağı topladım. Zaten çok dağılmamıştı. On dakikada işim bitti. Bulaşık makinesini boşaltıp yerine kirlileri doldurdum. Sonra Mardin dibek kahvesi ile türk kahvesini karıştırdım. Ve kendime güzel bir kahve yaptım. Kahve ılınırken çöpleri indirdim. Var mı benden mutlusu?

Bugün normalde temizlik günü. Cumartesileri büyük temizliğe ayırdım. Ama dün yapasım geldi, ve yaptım. Böylece bugüne pek bir iş kalmadı. Missss.

Şimdi biraz meyve yıkayıp gene Lost izleyeceğim.

Aşk-meşk meselesi demleniyor kafamda. Ayrışıyor bazı şeyler. Bazı şeylerin bir adım gerisinde durup akıl yoluyla değerlendirebiliyorum artık. Suratıma yapışık yaşadığım bazı şeylerden bahsediyorum. Korkuyormuşum gerçekten, bir erkekle yerleşik düzene geçmekten korkuyormuşum. Yersiz bir korku değilmiş üstelik. Fakat korkunun farkına varınca, sakınarak yaşayacağına bilinçli olarak yaklaşabiliyorsun olaylara. Tüm kapasiteni bu işin hizmetine sokabiliyorsun mesela. Bakalım günler neler getirecek.


Perşembe, Eylül 04, 2014

Yorgun

Yorgunum blog. Beynim haşat durumda. Salonun penceresi ve yatak odasının penceresi karşılıklı açık. Fakat cereyan bile yok. Kapatırsam boğuluyorum. Açık bırakınca, sokağın bütün gürültüsü ile beraber yaşıyorum: korna, motor, çaycıya uzaktan bağırarak sipariş veren adamın sesi, kendisine bilmem ne aldırmak isteyen bunun için de boğazını yırtana kadar bağıran çocuğun sesi, bir yerden gelen ve durup durup çalışan matkap/elektrikli testere sesi, gene ısrarlı ve saldırgan bir korna sesi, gene gelip geçen motorun sesi diye uzar gider bu. Akşama kadar. Sonunda geceleri neden sevdiğimi anladım. Nispeten sessizleşiyor ortalık. Kafadır ama bu be.

Yorgunum blog. Halledilmesi gereken irili ufaklı işler var. Bazısını halletmek çok kolay. Bazısı da neredeyse halledilmiş. Bazısını ise nasıl halledebileceğimi hiç bilmiyorum. Ama zaten bir şeyleri halledesim yok. Kolumu kaldırasım yok. İş görmek istemiyorum. Tokluk gibi bir şey. Canım istemiyor.

Yorgunum blog. Kafam bir sürü insana kızgın. Saf saf kazıkları yediğim için kendime de kızgınım. Bile bile ladesleri ise düşünmek dahi istemiyorum. Halbuki bunları kafaya takıp kızgınlığı süründüren benim. O insanların umuru bile değil. Buna da ayrıca kızgınım.

Belki bir süre bilgisayarı onu bunu kapatmalıyım. Sadece kitap okumalı. Sadece yemek yapmalı. Sadece dostlarla buluşmalı. Sadece dışarı çıkmalı. Bir deniz kenarı. Sessiz bir park.












Pazartesi, Eylül 01, 2014

Tuhaf.

Bunca yıldır blog yazarım hiç böyle şey başıma gelmemişti. Dün gece yazdığımı sandığım bir post hakkında sabah kalkarken hafif bir memnuniyetsizlik duyma, acaba gene de yorum var mıdır diye merak etme, sonra sahi hangi konu hakkında yazmıştım diye kafada netleştirmeye çalışma, bir türlü hatırlayamama, akabinde bloga göz atıp ortada post most olmadığı gerçeğiyle yüzleşip dumur olma. Bırrrravo bana. Herhalde rüyamda filan yazdım o postu ben.

 ********************************

Bazı konularda kendime çeki düzen vermem gerekiyor. Mesela aşk-meşk. Sanki son yirmi beş senede hiç sevgilim olmamış gibi hissediyorum. Ve buna rağmen gene gelip gidip kafayı olmayacak adamlara takabiliyorum. Burada anahtar kelime: OLMAYACAK. Sanırım bu konuda ruhsal bağışıklık sistemimde bazı yapısal zayıflıklar var. Git olabilecek adamlarla uğraş/hayal kur, değil mi ama?

Bahsettiğim çeki düzen bu zaten. Bu zayıflığı, gözünün içine dik dik bakma yoluyla defedip, ortalıktan kaldırmak. Bunun sevindirici tek tarafı, güzel bir yemek yaptığımda yıllardan beri ilk defa bunu M. dışında birine yaptığımı hayal etmek. O zaman M.'ın pabucu dama atılıyor demek, ki bu şahane haber. Ama bir yandan bakınca da züğürt tesellisi. Bir yolun çıkmaz olduğunu biliyorsan daha ne giriyorsun? Neyine lazım? Aynı değilse de benzer şeyler yaşayacaksın, ta en baştan. Yetmedi mi onca süründüğün?

Belki de korkuyorum. Olmayacak olması belki bana güven veriyor. Olmayacak olunca hiç gerçeklerle kirlenmiyor ilişki. Hep pespembe şeker gibi bir rüya olarak kalıyor. Olmayınca, bana dokunmuyor. Bir erkekle uzun vadeli ilişki kurmaktan korkuyorum belki ezelden beri. Hem de ölesiye. Evet korkuyorum. Asıl mesele bu. Bu karanlık kuyunun dibine inip, suyu nereden geliyor bulmam gerek.

Ama hayat da çok tuhaf be blog. Hatta bu örnekte duble tuhaf. Anlatasım var aslında ama yaşayınca çarpıcı, anlatılınca çarpıcılığını kaybedip sıradanlaşan olaylardan. Ona da böyle demiştim aynen. Bak kaç gündür içimde. Bella'ya bile anlatmadım. Anlatıyorum.

Bundan dört yıl evvel bir psikiyatriste gidiyordum. (Olmayacak adamın kim olduğunu şimdi anladın değil mi blog, ayrıca taa dört yıl evvel, onun da altını çiz.)

Adam düzgün, aklı başında, profesyonel. İşte ben anlatıyorum ondan bundan. Seansın ortalarına doğru uzunca bir süre konu fotoğrafa takıldı kaldı. Arkadaşlık sitelerine konan fotoğrafların kişi hakkında aslında ne kadar çok şey anlattığından bahsediyordum örnekler vererek. O sitelerden birine birinin koyduğu fotoğrafı beğenip sonra o kişiyle tanışıp, tahminimden de ilgi çekici biri çıkmasından filan. Fotoğraf, fotojeniklik, imaj, başkasına bıraktığımız izlenim diye uzadı konu.

Ben anlatırken, doktorun telefonu çaldı. Sustum. Ahizeyi dinlerken, birden gözleri açıldı: "FOTOĞRAF MI?" Kısa bir süre konuştular. Sonra kapattı telefonu. Ve bana dönüp, sanki kötü bir haberi verirken sakınır ya doktorlar: "benden fotoğraf istediler." dedi. Bir dergiye bir makale yazmış ve makale ile beraber onun fotoğrafını da koymak üzere bir portresini istemişler.

 "Tam da ben burada fotoğraf da fotoğraf diye tutturmuşken" dedim gülümseyerek.
Yüzüme bakıp, köşeye sıkışmış fakat kabul etmek zorunda gibi, cesurca, "Evet." dedi.

Bu olmadık tesadüf ve onun o mahçup haline kahkahalarla güldüm. "Çok şanslısınız, benim yerimde başka hasta olsa bunun tesadüf olduğunu çatlasanız patlasanız anlatamayacaktınız" dedim ona.
"Biliyorum, onu da düşündüm" dedi. "Dinlendiğimizi filan sanabilirdi başka hasta olsa" dedi.
İlk defa mı oluyor böyle "anlamsız fakat tuhaf tesadüf" size dedim.
"Evet" dedi.

Bana ne kadar çok olduğundan bahsettim. Örnekler verdim. Fakat bana hep yalnızken olur dedim. Başkasının ortak/tanık olması aslında çok iyi geldi dedim. (Bir iki defa daha var ortaklı manyak hayat olaylarından ) Çünkü başkasına şimdi gidip anlatsanız "ne var ki bunda der", hatta yarı bilimsel fakat kurcalayınca hiç de oturmayan bir açıklama bile bulur dedim.

Bu dört sene önceki olay. Bu seanstan sonra bir iki seans daha gittim, ve sonra çok farklı sebeplerden bu doktora gitmeyi bıraktım.

Sonra geçenlerde, depresif hallerim arttı. Bu tür olaylar da en çok depresifken başıma gelir. Bu doktor ve bu olay kafamda dönüp durmaya başladı. Acaba hala düşünüyor mudur o günkü olayı. Acaba başına başka benzer olaylar geldi mi. Ne yapıyordur acaba diye düşünmeye başladım. Tabii ki kendimi tutamayıp neti kurcalamaya başladım.

Twitter hesabını buldum. Hep güncel olayları retweetlemiş. Hatta son Ermeni'lerle ilgili konularda sahiplenmiş filan. ( O hassasiyeti de gülümsetti beni. Hiç umurunda olmayabilirdi. Kökenden Türk olanların bu hassasiyeti benim için çok değerli. Bütün insanlığa karşı ümidimi canlı tutuyor. O derece. Ama bu başka bir post konusu.) (Aslında benden çok takip etmiş Ermeniler hakkında yazılıp çizilenleri. Neyse.)

Twitter'dan elim boş döndüm. Ne aradığımı da bilmiyordum tam olarak. Aslında o güne dair veya tuhaf tesadüflerle ilgili bir iz. Aslında ne kadar olasılıksız ve saçma bir beklenti. Ama durup dururken kafama takılması...

Twitter'ı bir kenara bıraktım ve bu sefer bir blogunu buldum. En son yazısından başladım okumaya. (Kişisel bir blog değil benimki gibi. Adıyla soyadıyla yazıyor. Ve makale gibi eli yüzü düzgün yazılar.)

En son sekiz dokuz ay önce güncellenmiş. Ve konu ne dersin blog? Tuhaf tesadüflerin korkutuculuğu. Ve çok yüksek ihtimal o gün resmini eklemek istedikleri makale (makalenin tarihi tutuyor). Seansta olanları anlatmıyor elbette. Ama son yazısının konusu korkutucu tuhaf tesadüfler ve o gün adı geçen makale. Üstelik de daha önce yazmış bu yazıyı, eski bir blogunda, ve geçen sene tekrar yayımlamış. Demek ki onun da kafasına takılmış o olay.

Altına yorum yazmak istedim. Sonra çekindim. Hem ne yazacaktım? Yazmadım. Ama yazmayınca da içime sinmiyor. Yazsam, seans dışı iletişim. Yamuk bir durum. Hem amaç ne?

Böyle kendi kendime çatışmalar yaşayıp durduk yerde kafayı adama taktım. Dört sene filan sonra. Çok saçma. Biliyorum. O zaman bile yoktu böyle bir duygu.

Boşluktandır diyorum. Uzak durmaya çalışıyorum. Twitter'ını filan takibe almadım mesela. Bakıyorum ara sıra ama zaten herkesin yazdığı şeyler. Takibe almak sağlıksız geliyor. Hele ki onun adı sanı belli, benimki değil.

Bilmiyorum buraya kadar okuyan oldu mu. Ama işte böyle acaip işler. Yazmak istedim. Anlatmak istedim. Bilmiyorum iyi mi ettim, kötü mü ettim.