Cumartesi, Ağustos 30, 2014

Adaların fayton sorunu: bu da benim bakış açım.

Büyükada'nın faytonları konusunu haykırasım var. Sanırım eylem yarın. Sanırım geç kaldım fikrimi söylemekte. Ama gene de söyleyeceğim. İnsanların en güzel duygularından biri olan hayvan sevgisinin nasıl sömürüldüğünü ve insanlara nasıl istediğinizi yaptırabileceğinizin çok güzel bir örneği.

Bundan iki sene evvel öncesiydi sanırım, belki üç, Heybeli'de faytona bindik, ve faytoncu bize lafın arasında adalarda faytonların kaldırılacağını söyledi. Adalar belediyesi, atlı faytonları kaldırıp yerine motorlu taşıt koydurtacakmış. Faytoncular tabii ki isyanlardaymış. Ekmek kapıları ellerinden alınıyormuş. Benim o zamana kadar böyle bir projeden haberim yoktu. Hiç duymamıştım. Nasıl olur dedim adama faytonsuz ada olur mu? Adalılar ne diyor? Adalılar da bizle aynı fikirde ama bu adamlar bildiklerini okur dedi bana.

İki sene sonra bu yaz aniden sosyal medyada faytona koşulmuş fakat yerde sıcaktan bayılmış at resimleri paylaşılmaya başlandı. "Bu vahşete dur de, adalarda günde (bilmem kaç saat) çalıştırılan atlar yorgunluğa dayanamıyor." "Faytona binme!" Bir de ölüsü denize atılmış at resmi. Ayağına taş bağlanmış.

Bence tamamıyla Adalar Belediyesinin kamuoyunu manipülasyonu. Ve tanıdığım herkes de oltaya gelmiş. Kimse demiyor ki, peki faytonu yasakladın, atları çok önemsediğinden, o zaman o atları ne yapacaksın? Sahibi ekmek yemezse o atı besler mi? Sen mi besleyeceksin yoksa atları?

Ayrıca adada faytonun yerini motorlu taşıt alırsa, adanın zaten bombok olmuş İstanbul'dan hiç bir farkı kalmaz. Adalılar teker teker kaçar oradan. Zaten asıl istenen de bu bence. Sermaye el değiştirdi, sıra diğer zenginliklerde.

O kadar atlara acıyorsan Adalar Belediyesi, atların yaşam koşullarını çok sıkı denetime sokarsın. Hiç de zor değil bugünün şartlarında. Dersin ki şu kadar saatten fazla çalışmayacak. Cezası bir haftalık kazancı. Bakalım çalıştırıyor mu atı?

Ama tanıdığım herkes oltaya gelmiş. Çok acı çok.



Çarşamba, Ağustos 27, 2014

Ara nağme.

Güney'e yerleşmeye kesin karar verdiğim günden bu yana beklenmedik şekilde altüst olmuştum. Sorsalar ayıla bayıla giderim sanıyordum. Öyle olmuyormuş. Değişim her daim zormuş. Çok da fena olmayan bir düzeni başka bir düzenle değiş tokuş etmek. Özellikle de belirsiz bir düzenle.

Toparlandım ama galiba. Önce plan program hedefle kendimi sıkmayı bıraktım. Temizliği de boşverdim. Keyif vermeyen hiçbir şey için zorlamadım kendimi. Deliduman'a bayıldım ama canım bir türlü elime almak istemiyordu. Lost da son tahlilde sürükleyici idi, devamını merak da ediyordum fakat canım istemiyordu. Ne nakış işlemek, ne tığ işi. Müzik bile dinlemek istemiyordum. Bütün gün koltukta ya da yatakta uzanarak geçti bazen. Doğru dürüst bir şey yemedim bazı gün. Geçmiş olaylara taktım. Sandım ki son beş-altı yılın kazanımını kaybediyorum. En çok bundan korktum.

Sonra keyfim, aynı evden kaçmış bir kedi gibi bir gün kendi kendine çıkageldi. Önce burnunun ucunu gösterdi. Kendi haline bıraktım. Bana verdiği kadarını aldım. Üstüne düşmedim. Canım kahvaltı etmek istedi mesela. Kahvaltı ettim. Günün geri kalanında ne yapacağımı düşünmeden. Ertesi günü, canım Lost izlemek istedi. Bütün gün Lost izledim sabahın ikisine kadar, başka hiçbir iş yapmadan ve bu yüzden kendimi suçlamadan. Dışarıdan yemek söyledim. Ertesi gün de canım Lost izlemek istiyordu ama evin dağınıklığını halledip rahat rahat izlemek. Bütün gün, biraz mutfağı topladım, biraz sevdiğim blogları okudum, bir makine geçtim, iki bölüm Lost izledim. Yerleri de sildim. Biraz daha dizi. Çamaşırlar yıkanırken bir bölüm daha. Çarşaflara gücüm kalmadı. Zorlamadım.

Galiba bu evi bırakmaya henüz hazır değildim. Birçok açıdan biçilmiş kaftandı benim için. Bol güneş alan aydınlık, yeni binada, duvarlarını beyaza boyattığım, temizlemesi- ısıtması kolay bir ev. Anneme yakın, merkezi, yürüyerek bir dakikada ulaştığım zibilyon tane mutfak ve her türlü alışveriş imkanı olan bir ev. Çok mutlu oldum bu evde. Fransızca "le mieux est l'ennemi du bien" derler. Daha iyi, iyinin düşmanıdır. Bu bir. İkincisi, "o evdeyken çok mutluyduk, yeni eve geçince bütün huzurumuz kaçtı" diye anneme fi tarihinde dert yanan annemin bir arkadaşının lafı. Sanki yeni eve geçince o annemin arkadaşı gibi diyecektim. Oysa onlar başka ülkede yaşayan, başka evlerden başka evlere geçmiş başka hayatlar yaşayan başka insanlardı. Ama sanki öyle bir kural varmış, mutlu olduğun bir evden başka eve taşınırsan bütün huzurun kaçarmış gibi. Yok ki öyle bir kural.

Bu sabah uyandım ve bu ev dar geldi bana. Dar derken, şimdiki ihtiyaçlarımı tamamen karşılamayan. Bu eve ilk taşındığımda hayatım çok daha farklıydı. O zaman için piyangoydu bu ev. Özellikle Istanbul'da kiralık ev aramış insanlar ne demek istediğimi bilir. Hem bu ev benim ihtiyaçlarımı karşılamıyor hem de Istanbul'da yaşamak artık cazip değil benim için. Karşı yakada daha yeşil bir semtte de ev arayabilirim. Fakat istemiyorum artık bu hantal ve gün geçtikçe zevksizleşen şehirde yaşamak. Sözde aynı şehirde yaşadığım fakat buluşmaya karar verdiğimde minimum bir saat yol katetmem gereken bu şehirden bıktım.

Galiba değişime alıştım. Yani en azından fikrine. Hafif depresif bir döneme maloldu. Fakat madalyonun parlak yüzünü çevirince, depresyonun, gardımı düşürdüğüm anda üstüme atlayıp beni parçalayacak, kıçımın dibinde fırsat kollayan bir canavar olmadığını anladım. Son beş altı yıllık kazanımlarım o kadar da suya yazılmış kazanımlar değilmiş. Bunca emek, uğraş boşa değilmiş. Oysa her şeyi el yordamıyla emin olmadan yapmıştım.

Hayatımın bir dönemi kapanıyor. Bakalım neler olacak.

Pazar, Ağustos 24, 2014

Silgi.

Buraya yazmak beni gittikçe zorluyor. Sanırım kendi kişisel yazılarım beni sıkıyor. Kim ne yapsın benim ruhsal durumumun iniş çıkışlarını, evimin temizliğini, ıvırı zıvırı diye düşünüp ve bunları yazmaya devam edip kendime kızıyorum. Yazmasam, bir eksiklik oluyor. Dokuz senedir blog yazıyorum. Ekim'de filan dokuz sene olacak. Bir sene ara vermiştim. Sekiz de sen ona. Öbür blogu kapatmasam hayatımın sekiz senesinin gün be gün hikayesi nette duruyor olacak.

Eskiden, bu blog ilk ortaya çıktığında bloglar daha fazla günlük tadındaydı. O gün işe otobüsle giderken olan biten küçük büyük olayları yazarlardı bloggerlar. Bir de o zaman daha isimsizdi yazılar. Şimdi takip ettiğim bloggerların bir kısmını kişisel olarak tanıyorum. Bazısı hala sanal ortam, bazısı ile yüz yüze geldim. Tabii o zaman mahrem olmuyor yazılar.

Kim ne yapsın benim hayatımı deyip yazamıyorum. Oysa bugün Güney'e uçak biletimi aldım ve biberlerim en sonunda ilk çiçeklerini açtı. Dün berbat bir gün geçirip bunalımlara gark etmişken, Bella'yı aradım buluştuk. Beni çekip çıkardı o bok çukurundan. Sonra dönüş yolunda gene bunalıma girdim. Bella'yı hap yapıp yanında taşımalı. Gece yatana kadar öyle sürdü. Sonra geçecek bu merak etme dedim kendime. Sonra da huzursuz gecelerin o mucizevi sorusunu hatırladım. Adeta bir sihirli formül gibi. "Şu an mutlu olmak için neye ihtiyacım var?" Saydım kendime. Sayarken rahatladım. Sahip olmadan. Önemli olan mutluluğu hayal edebilmek. Sabah tatsız uyandım. Gene vurdum kafayı uyudum. Sonra bir baktım, daha iyiyim. Bir baktım içimde bir kahvaltı etme hevesi. Ve böyle ufak tefek mütevazı hevesler.

Celes bugün gelecekteki kendinize mektup yazın diyordu. Bir sene sonraki kendinize ve üç sene sonraki kendinize. Bilmiyorum. Belki başka gün.

Keşke üzüntülerin özel bir silgisi olsa. Bazı insanların yaptıklarını silebilsek. Bir daha başımıza üşüşmeseler. Yakın davranıp, çıkar peşinde olanları. İyilik yapıp, kötülük bulduklarımızı. Bütün saflıklarımızı, gerizekalılıklarımızı. Yediğimiz yalanları. Kandırılmışlarımızı. Yanlış anlaşılmalarımızı. Hiç gerek yokken peşlerinde koştuklarımızı. Yüz verip tepemize çıkarttıklarımızı. Bütün o gereksiz kırgınlıkları.

Cuma, Ağustos 22, 2014

Başlıksız.

Selam bılog nasılsın görmeyeli? Beni sorarsan idare ediyorum. Son geldiğimden beri önemli bir vukuat yok. Misal sayısal gene devretti. Neyse ki B planım var. Aslında sayısal B plan. Hatta C plan. Hatta Z plan. Esas planım başka.

Sana esaslı bir yazı yazmak isterdim fakat elimden gelmiyor malesef. Böyle ıvır zıvır konularla uğraşıyorum.

Tatsızdım son günlerde. Dünya gündemi ve ülke gündemi ve kişisel gündem. Misal Liberia. Herifler Ebola salgınını durdurmak için sokağa çıkma yasağı ilan ediyor. Sonra da uymayanları asker tüfekle vuruyor. Deli misiniz kardeşim? Aklınızdan zorunuz mu var? Herkesi öldür o zaman, Ebola mebola kalmasın. Temiz iş.

Ülke gündemi dersek, bir harita gördüm. Türkiye'de kitap okuma haritası. En çok kitapçısı olan ve netten en çok kitap satın alan bölgeler. Bire bir seçim sonuçları haritasının aynı. Facebook'ta bir yazı vardı: "Önce şairleri yaktılar." Elbette. Çok anlamlı böyle bakınca.

Bu arada elma ağacı akabinde biberlerime dadanan parazite karşı etkili bir silah geliştirdim. Su fısfısı. Üstüne su sıkıyorum parazit dağılıyor. Elma ağacı kurtuldu. Biber de tamamen kurtulacak diye ümitliyim. Yakın takibe aldım. Gördükçe üstüne fısfıslıyorum.

Telefonuma da yeni ayarlar kurdum. Mesela annem ya da abim aradığında farklı bir zil çalıyor. Çalarken kim arıyor diye biliyorum. Bu benim çok eski bir telefonumda da vardı ama böyle etkili kullanamıyordum. Böylece gece onbirde birisi yanlışlıkla aradığında acaba anneme bir şey mi oldu diye yüreğim ağzıma gelmiyor telefona yetişene kadar. Bir de uygulama buldum. İstemediğim numaralar çalmıyor ve sms gönderemiyor. Güle güle digitürk, bimeks, turkcell ve tacizleriniz.

Lost'u izlemeye başladım. On sene gecikmeyle evet. Feci hollywood kalıpları. Kusmam geliyor. Görmezden geliyorum. Bir arkadaşım öteki olmak üstüne bir dizi deyince başladım bakmaya.

Kişisel gündem Lost'tan ibaret değil elbet. Bir konu var. Ama burası yeri değil. Boşver blog. Hiç bahsi açmayayım.

Büyük bir olay olmazsa bir iki seneden sonraki hayatım çok değişik olacak. Olumlu anlamda. Altın yıllar. Bakalım ve görelim ve yaşayalım.


Pazartesi, Ağustos 18, 2014

Adada fırtına ve sosyal mesaj.

Dün abimlere yemeğe davetliydim adadaki evlerinde. Yeğenim de vardı, safir değil ama. İlk doğan yeğenim. Ona burada Yeşil diyeyim. Güzel gözlerinden dolayı. Boyu beni aşmış çoktan. Eskiden güçlü kollarımla ben onu sarardım. Bu sefer onun kolları beş numara daha güçlüydü benimkilere nispeten. Kocaman açtı. Ufacık kaldım. Bütün sene üniversiteye hazırlandı. İstediği bölümü kazandı bu yaz. Mühendis olacak. Böyle deyince kendimi mahallenin tombul teyzeleri gibi hissediyorum. Evlere misafirliğe gidip "bizim yeğen mühendis olacak" diye hava atıp böbürlenen. Zaten tombulum da nitekim.

Yolda bindiğim taksi, aynı filmlerde sonradan gelecek felaketlerin işaretlerinin serpiştirildiği sahneler gibi, "hava patlayacak gibi" dedi. Evet patlayacak gibi ama yuok yeaaaa ben dönene kadar patlamaz diye geçirdim içimden. Beni bekleyecek çünkü. Öyle özel bir anlaşmamız var havayla. Evet. İmtiyaz gösterir bana.

Biz yemeği bitirdik. Uzakta göklerde flaş gibi şimşekler çakmaya başladı mı? Ahan da geliyor. Pıt pıt pıt. Başladı serpiştirmeye- yok canım- bak gene bir damla geldi- yok o biranın üstündeki buğudan koluna gelmiştir- ahan da bak gene geldi. Derken bir anda minderleri neyleri yarışır gibi toplayıp eşyaları kuruya aldık. Kendimiz de eve çıktık bahçeden. Ve patladı mı hava benim dönüş saatime çeyrek kala? Adada mahsur kaldım mı? ( Sanırsın Lost'taki gibi ıssız adaya düşmüş, yanına da üç eşya al bari derler adama.) Tamam tamam, o kadar dramatik bir durum yok. Abimler "bu akşam burada kalırsın" dediler ve "yok ne var ki ben giderim" deyip sıçan gibi ıslanmayı göze alamadım. Yatak da var evde. Kaldım.

Meğer ne kadar yorulmuşum bu şehrin gürültüsünden. Orada sadece fırtına ve rüzgarın uğultusu. Ne buradaki evin arka taraftaki ciyak ciyak sevişken kedileri, (o da doğal deme bana, günde kaç defa saymıyorum, köpek havlaması evet, sevişken kedi hayır ) ne bir motor, ne bir korna sesi. Ne üst kattakilerin koşturması, gümlemesi, patırtısı. Temiz hava da çarptı tabii. Oksijeni de alınca sabah altıda uyandım. Perdeleri açtım.


Çok güzeldi. Hala hava rüzgarlıydı. Abim kalktı işte gitti. Onu yolculadım. Sonra yeğenim kalktı. Sonra hep beraber kahvaltı ettik.

Keyifliydi.

Sonra vapurda küçük bir olaycık oldu. Sonra değil esasında önce. Gelirken. Arkada en güzel yere deniz tarafında yerleştim. Yanıma bir aile geldi. Böyle kendi halinde ve aklı başında insanlara benziyorlardı. Ben kitabımı çıkardım okumaya başladım. Onlar da kendi aralarında sohbet filan ediyorlardı. İlk başta daha vapur kalkmadan, grubun geri kalan iki kişisi için yer kapattılar çantalarıyla.

Çocukluğumdan beri yazılı olmayan bir kuralı vardır vapurun. Yer tutulmaz. Hele ki vapur hareket etmediyse. Yolcu ayakta dururken çanta oturtulmaz. Çanta ya kucağa alınır ya yere konur. Buradan vapura kim ilk defa biniyor kim gediklisi anlarsın. Gerçi bunları bilmeyenler çoğunlukta olunca bu kuralın da bir anlamı kalmıyor ama görevliyi çağırırsan o çantayı oradan kaldırtır.

 Bir çift geldi, çantaları kaldırmalarını istediler. Bunlar da gelecek var dediler, itiraz ettiler. Çift olanlar sert karşılık verdi fakat çok da ısrar etmeden gittiler. Aslında çift haklı. Müdahale etmedim. Kitabımı okumaya devam ettim.

Sonra vapur hareket etti, grubun geri kalanı bulundu, geldiler. Bunlar bir süre sonra içerden birer tane ambalajlı dondurma aldılar. Yanımda oturan ailenin babası, ambalajı açtı, yuvarlak kısmını, benim üstümden seyirtip denize attı. O dondurmalı kağıt rüzgarla uçup üstüme de yapışabilirdi mesela. Fakat denize çöp atıyor kısmına takıldım ben daha fazla. Ters baktım. Ukalalık yapmak da istemiyorum. Ama bir şey söylemekle söylememek arasında kaldım. Tekrar kitaba döndüm. Bir süre sonra, ambalajın kalan büyük kısmını da atmak üzere bu sefer üstümden seyirtmemek için fakat yine de yerinden bile kalkmadan kolunu önümden uzatıp denize bırakacak gibi oldu.

"O çöpü denize atmasanız. Çöp kutusuna atsanız." diye çöpe atıldım. Fakat ben lafımı bitirene kadar kaçtı elinden. Adam "haklısınız, çok haklısınız, fakat kaçırdım elimden" gibi bir ifade aldı, belli yani bin pişman oldu attığına. Adama başka bir şey söylemedim. Sonra karşımda oturan kızı elinde çöple kaldı, ne yapayım bunu ben şimdi gibisinden.

"İçeride çöp kutusu var oraya atabilirsiniz." dedim, tereddüt ettiğini görünce. Daha yakında da çöp kutusu varmış. Kalktı oraya attı. Sonra sırayla herkes çöpünü gidip çöp kutusuna attı.

Marmara denizi çoktan mahvoldu. Ama yine de. Ve şunu farkettim. Sigara içenler için yüzlerce lira para cezası ve uyarısı var fakat çöplerin denize atılmaması için bırak cezayı hiçbir uyarı levhası dahi yok. Oysa basit bir uyarıyla altı kişilik bir aile davranışını değiştirebiliyor. İnsanların çoğu doğrusunu biliyor. Uygulamaya sokması çok kolay aslında. Biraz sosyal "destek".

İdo'ya mail mi atsam? Levha koysunlar. Uyarı anonsları yapsınlar. Sigara için yapılıyor anons. Çevre koruması için de yapılması büyük bir maliyet tutmaz.

Ben çocukken İstanbul'da sokağa çöp atmak çok doğal bir davranıştı. Hatta sokağın ortasına bile bırakılırdı eldeki çöp. Artık değil. Gazeteler yazdı. Anneler çocuklarını uyardı. Öğretmenler öğrencileri uyardı. İlk başta hiç fark etmiyor sanıyordum ben atmayınca. Fakat bak. Etti işte sonunda. Deniz için de aynısı yapılabilir.


Edit: Bu yazıyı yazdıktan sonra İstanbul Büyükşehir Belediyesinin Kurbağalıdere'yi "Islah" Çalışması kapsamında bütün anadolu yakası kıyısına lağımları akıttığını öğrendim. Fenerbahçe, Kalamış filan. O kadar ki oradan denize girmek hastalık sebebi. Buyur, burdan yak.


Cumartesi, Ağustos 16, 2014

Dreams dreams dreams.

Mesela, o taşınacağım kasabada şurası gibi ikinci el kitap satan, yanında da çay kahve, kurabiye, kek, çörek, cheesecake filan yiyip sohbet edebileceğin bir kafe açsam. Hem orada okumayı seven insanlarla tanışırım. Hem Bahçeşehir gibi kapsamlı bir kütüphanenin eksikliğini kapatır. Hem de işte iki kuruş para geçer elime.

Misal yani. Yapacağımdan değil. Ama bence tutar.



Cuma, Ağustos 15, 2014

Dua-Dilek-Hedef: hepsi aynı kapıya mı çıkar?

Rahibe Theresa'nın dua ile ilgili bir sözünü okudum. Benim sezgilerimle, el yordamıyla bulup, inançlı insanları kızdırır diye dile dökmeye çekindiğim fikri, kimsenin inancına saygısızlık etmeden ifade etmiş. Bir ara ortalıkta dolaşan "the secret" tipi teorilerin az da olsa bir doğruluk payı olmasının altında yatan mekanizma da aynı bana sorarsan.

"I used to pray that God would feed the hungry, or do this or that, but now I pray that he will guide me to do whatever I am supposed to do, what I can do. I used to pray for answers but now I am praying for strength. I used to believe that prayer changes things, but now I know that prayer changes us and we change things."

"Önceden Tanrı açları doyursun, şunu bunu yapsın diye dua ederdim. Şimdi yapmam gereken neyse bana doğru yolu göstersin diye dua ediyorum. Önceden bazı cevaplar almak için dua ederdim şimdi bana güç versin diye dua ediyorum. Önceden duanın çevremizdekileri değiştirebildiğine inanırdım, şimdi duanın bizi değiştirdiğine ve bizim çevremizdekileri değiştirebildiğimize inanıyorum."

(vurguları ben ekledim).

Çok uzun zaman önce başladım kişisel gelişim kitapları okumaya. Öğrenciydim henüz. Yirmili yaşlarımın ortalarındaydım. Okuduğum ilk kitap hala dönüp okuduğum bir kitaptır. Hedef belirlemeyi bilinçli olarak yapmaya o zaman başladım. Beyin diyordu kitap, müthiş bir araç. Nereye gitmek istersen seni oraya götürür. Hedef belirlediğinde bütün imkanlarını o hedefe ulaşmak için seferber eder.

Tabii ki bir dilek balonu uçurup, sen serçe parmağını kımıldatmak zahmetine girmeden mucizevi şekilde dileğinin gerçekleşmesini bekle demiyor. En çok da burası hoşuma gitti. Dilek dilemek ve hedef belirlemek. İkisinin arasındaki en temel fark biri tembel işi, biri çalışkan. Birinde beleşçilik var, birinde emek. Bu benim değer yargılarımla örtüşüyordu. Bir nevi "nazar etme ne olur, çalış senin de olur." felsefesi. Çalışmaya varım. Çalışınca olacak mı peki? Kişisel gelişim kitapları evet diyor. En azından çalışırsan olma ihtimalini yükseltiyorsun. İşin garip tarafı, bir hedef belirleyip bir ucundan o hedefe ulaşmak için samimi bir çaba harcadığımda, hayat da karşıma inanılmaz (mucizevi ?) tesadüfler, fırsatlar çıkardı. Aslında, şu an biliyorum ki, benim hedefim açık seçik belli olduğu için karşıma çıkan tesadüfleri tanıyabildim. Algıda seçicilik.

Uzun vadeli hedeflerimi yazdığım bir listem var. Daha önce de bahsettim. Başarı garanti olsa neye girişirdim? Yazmışım Haziran başında. Bu hafta stresten hiçbir işin ucunu tutamadığımda, ben ne yapıyorum diye referans noktası bulmak için tekrar açıp okudum. İkinci maddeyi okuyunca nutkum tutuldu.

Doğa ile temasımın çok olduğu bir hayat isterdim. Toprak, bitkiler, deniz.

Oysa birikmiş bulaşıklar ve yapılmamış diğer ev işleri yüzünden hedeflerime ve yaşam standardıma göre geri kaldığımı düşünüp kendime kızıyordum. Gerçekleştirmesi zor olan uzun vadeli bir hedefin yanında kısa vadede eninde sonunda halledilecek birkaç tabak çanak ve saçlı taşlar ne ki? Ama asıl demek istediğim, bundan iki buçuk ay önce böyle bir hedef dillendirmişim. Beynim onu komut olarak almış bulunmuş. Ve ne yaptı etti beni bir yola soktu. 

Dün akşam kendimi şımartma programı dahilinde şahane bir belgesel izledim (ingilizce) What plants talk about. İnanılmaz bir belgesel. Aynı bitkinin tohumlarından türemiş bitkiler, yani kardeş bitkiler, köklerini salarken toprağa diğeri ile toprağı paylaşıyor. İnsaflı salıyor köklerini. Yanına kardeş olmayan fakat yine kendi türünden bitki olduğunda paylaşmak filan yok. Ölümüne. Kim daha çok yer kaparsa. 

Bunun duayla, dilekle ilişkisi ise biraz uzaktan. Uzun vadeli planlarımın listesinde, başarı garanti olsa, araştırmacı olmak var. Bellllllki diyorum, belllllki bir gün onu da başarırım. Online bir botanik ya da ziraat doktorası filan alırım. Kendi çapımda ilkel bir laboratuar kurarım. Bir şey yani. Belki sadece gözlem yoluyla. Madem en dipteki arzularımdan biri bu. Şu an çok uzak ve araya mutlaka başka işler de girecek, ama imkansız değil. Başaramasam da en azından denedim derim. 

Bütün dileklerinizi gerçekleştirecek cesareti içinizde bulmanız dileğimle :)




Salı, Ağustos 12, 2014

La dolce vita -Tatlı hayat.

Dünkü keyifsizliğim bugün de devam etti. Yazdım yazdım yazdım. Saatler boyunca. Sabahtan bu yana. Keyifsizliği yaza yaza tüketmeyi en sonunda başardım. Geriye yağmurlu bir günden sonra açan güneş gibi hayallerim kaldı.

Ekim ortası olmuş. Hadi, hadi, Ekim ortası biraz zor. Garantiye alalım. Kasım diyelim şuna. Bahçeli evi bulmuşum. Taşınma-yerleşme yeni bitmiş. Bahçede gölgeye bir şezlong atmışım. Ayaklarımı uzatmışım. İçeride kitaplığımda kitaplarım. Kucağımda şu aynı bilgisayar. Güzel bir müzik koymuşum sesi açmışım. Nasılsa rahatsız olacak kimse yok. Ya da hiç ses yok. Belki cırcır böcekleri. Sabah deniz sefası yapmışım bir güzel. Yüzmüşüm. Yüzüme kan gelmiş. Güneş batmadan bir sefa daha yapacakmışım. Dertsiz ve tasasızmışım. Akşamüstü kapıdan Z. uğramış. Güle güle otur demeye gelmiş. Çay demlemişim ikimize. Kurabiye atmışım fırına. Laflamışız bir güzel. Öbür şezlonga da o uzanmış. Yanıbaşımızda toprakla yeni buluşturduğum biberlerim. Arkada biri limon biri portakal bir mandalina aşısı olmayı bekleyen turunçlarım. Önümüzdeki hafta için bir tekne gezisi planlamışım. Akşama da bir belgesel bulmuşum izleyecek.

La dolce vita. Tatlı hayat.

Bu hayali gerçekleştirmeye çok yakınım.  Ama çok uzak gibi geliyor. Belki daha önce benzer bir tecrübe yaşamadım diyedir. Belki de dipteki korkular endişeler.

Buraya her şeyin parlak yüzünü gösterebilirim. Bu taşınmanın sonucu çok güzel olacak bir gün belki fakat madem ki bu bir blog, ve herkese açık, arkamdan gelen insanlara sanki bu yol çok kolay, çok keyifliymiş laylaylom gibi göstermek istemiyorum. Sonucu çok keyifli olacak, buna inanıyorum fakat şu anda gözümde dağ gibi büyüyor ve altından kalkamamaktan korkuyorum. Aslında altından kalkarım biliyorum ama yine de korkuyorum.

Ne demişler. Cesaret korkmamak değildir. Korka korka yapmaktır.

Haydin bu seferlik bu kadar. Çok uzaklaşmıyorum zaten. Yarın ya da bu gece gene gelirim.



görsel

Pazartesi, Ağustos 11, 2014

Keyfsiz.



Televizyonu mecburen açmak gerekiyor bazen. Açınca da acı acı haberler. Gerek dünya gündemi gerek ülke gündemi. Gittik oy verdik işte. Ne değişti? Milletin yüzde 25 i oy vermedi. Ki bunlar da facebook listemde bas bas oya davet edilen bencil tatilciler değil. Doğu Anadolu ve tatile gitmeyen illerde de katılım aynı oranda düşük. Baktım çünkü evet. Oysa ben iyimserdim bu seçim. Geçen seçim de iyimserdim düşününce. Sanırım ben bir salak iyimserim. Olsun en azından gittim inandığım bir adaya oy verdim. Bundan bir kötüsü savaş şu anda. Öyle görüyorum. Yani gene de halimize şükredicez ne yapalım.

Eaaaah keyifsizim evet. Kendimi de saldım. Tezgahlarda kaç günlük bulaşık. Haftalık temizliği yapmadım. Challenge yattı çoktan. İki adımlık oy vermeye gidince bile ensem sırtım sırılsıklam oldu terden. Nerde spor yapıcam? Akşam makarna yaptım. Ki bu tembelliğin dibini bulmak demektir benim için. Özellikle sosu krema ve sarmısaksa. Tamam biraz nane de serptim özenmiş olmak için. Nane serpince yemeğe özenmiş olursun. Tabii.

Dün bütün işleri bırakıp anneme gittim. Akşama kadar durdum. Bir yandan iyi de yapmışım diyorum. Ama biraz kafam bozuldu. Galiba her ailede bu var. Hatta bırak aileyi, hatta memleketi de bırak, Batı'da bile vardır eminim. Ailenin bekar ferdi emir kulu gibi görülüyor. Hele bir de mesaili bir işi yoksa. Herkesin emrine amadesin. Değilsen de olmak zorundasın. Bir nevi bütün işlerden sorumlu piyon. Yedekte durmalı. En tabii görevin bu senin. Ailenin evli fertleri ailece uygun gördükleri yerde ikamet edebilir. Fakat bekar olan uzaklaşamaz, kafasına göre istediği yere taşınamaz. Evli olan kurduğu ailesinden sorumlu sadece, bekar olan içine doğduğu ailesinden.

Çok kızgın ve çok doluyum.
..........................................

Bu yazıyı dün akşam yazdım ve bitiremedim. Uykum geldi yattım. Bugün devam ediyorum.

En sevdiğim kahvaltıyı yaptım. Bir geniş dilim ekmek (Karadeniz Tava Ekmeği), üstüne dilim domates. Üstüne küçük kesilmiş salatalık. Üstüne bol kıvırcık salata, doğranmış, üstüne suda pişmiş yumurta. Sızma zeytinyağı, nar ekşisi, tuz biber. Çay (demli çaykur filiz çayı).

Kafam daha güzel çalışmaya başladı hemen. İnsan bir şeye kızdığında, kendisini en çok kızdıran şeyin adını tam koyamıyorsa daha sinirli oluyor. Ben öyle oluyorum.

Evlenmek, çocuk yapmak bir yaşam tarzı seçimi. Çoğunluk için default option. Kardeşimin kendine kurduğu evli barklı çocuklu işli düzende annemin derdine koşamıyor. Düzenini anneme göre ayarlamamış. Kendine göre ayarlamış, yıllardır bu böyle. Kimse ona ama çocuk yaparsan, çalışırsan annene bakamayacaksın o  zaman yapma etme demedi bugüne kadar. Yapınca da sinirli sinirli tavırlara maruz kalmadı. Ayrıca ona, çocukları kocaya bırakırsın, bakıcıya bırakırsın, annene gene de koşarsın gerektiğinde diyen de yok (kocası da var çok şükür bakıcısı da).

Bana gelince, evin bekar ferdi olarak, bunca yıl anneme yakın oturup her derdine koştuktan sonra, başka şehirde farklı bir hayat kurmak istiyorum artık deyince, seçtiğim hayat tarzı anneme koşmamı mümkün kılmayacak diye suratlar asılıyor, sinirli sinirli tavırlara maruz kalıyorum.

Kardeşim anneme hayrı olmayan hayat tarzını seçebilir ama ben seçemem. Ben yıllarca hayırlı evlat olduysam ve görevimi biraz devretmek istiyorsam edemem. Başkasının şartlarına uyum sağlamak ve hayat tarzımı başkalarına göre belirlemek zorundayım.

Aslında bu sinirli tavırlar annemin ilk etaptaki tepkisi oldu. Sonradan kendisini düşünmeyi bırakıp beni de düşünmeye başladı. Yalan olmasın. Ama kafam kızdı bir kere.

Celes'in öfke üzerine yazdığı bir makale serisi var. Tipik olarak Celes'in akıllıca ve faydalı yazılarından biri. Mesela onu çocuk çığlıkları çok öfkelendiriyormuş. Biraz deşince aslında çocuk çığlıklarının geçmişte yaşadığı yoğun çaresizlik hissini çağrıştırdığı için onda öfke yarattığını anlamış. Galiba aynısı bende de oluyor. Bugün beni öfkelendirdiğini düşündüğüm şey aslında bugünkü (evvelsi gün) olay kadar geçmişte olmuş başka benzer şeyler. Olaylar silsilesi. Buzdağı ve görünmeyen kısmı.

Bu yazıyı bitirmem lazım. Onu dahi yapasım yok. Daha mutlu, daha keyifli bir yazıda buluşmak üzere sevgili blog okurum. Şimdilik hoşçakal.








Cuma, Ağustos 08, 2014

Yeni Hayat.



O kadar heyecanlıyım ki günde sekiz post yazabilirim. Gelecek günleri düşününce kalbime mideme yaşama sevinci hücum ediyor. Hani sahneye çıkmadan evvel karnında pırpır birşeyler olur ya, onun aynısı.

Anneme de söyledim taşınmayı. İlk önce sakin karşıladı. Herhalde daha beter bir haber bekliyordu. Ben hamileyim filan gibi.

"Sana yüzyüzeyken bir şey söyleyecektim ama daha fazla bekleyemeyeceğim hemen söyleyeceğim." dedim.
 Söyledim.
"Eh bu o kadar da büyük bir şey değil." dedi.

Hmmm. Sonra geldi ama sitemler, duygu sömürüleri. Kararlı olmak başka bir şeymiş azizim. Biraz tereddüt görse oradan yürüyecekti. Neyse en son "sen onsekizden büyüksün, karar senin" dedi.

Tohum, toprak, sebze sözleri bir cümlede geçince yüreğim hopluyor. Sanki ezelden beri toprağa meraklıymışım sanır bilmeyen. Oysa şu son yedi-sekiz senedir bu böyle. Daha önce hiç bir ilişkim yoktu. Bir saksım, bir çiçeğim bile yoktu. Bu ekip biçme sevdası öğretmenlik senelerimden yadigar. Zaten öğretmenlik yapmaya başlayınca direği doğrultmuştum aslında. Sene 2005. Dönüm noktası. Blog yazmaya da o sene başladım. Neredeyse on sene olacak ama şaka maka. Dolu dolu bir on sene.

Şimdiki ben zaman makinesine binip 2004'e gitse, o zamanki beni bulsa, "azıcık daha dişini sık bundan sonra çok şahane şeyler oluyor" dese. "Hedi len git işine" derdim. "Ne olabilir ki? Bombok bir dünyada bombok bir hayat işte." Fakat bir şey oldu. Ben o iş senin bu iş benim hiçbir işi beğenmez ve mutsuzluktan ölmek üzereyken bir gün kapı çaldı. Tabii ki tenezzül edip açmadım. Annem açmış.

"Dur bir soralım bakalım." dediğini duydum içerden. Sonra bana seslendi.

Gelen kapıcının karısıydı. Yanında da sekiz yaşındaki kızı. Matematikten çakmak üzere. Derslerine yardımcı olur muyum diye bana sormaya gelmişler. Matematik benim en iyi bildiğim konu. Yapacak başka hiçbir işim de yok. Uyumaktan başka. Peki olur dedim. Geldi, başladık çalışmaya. Çocuklardan o kadar uzak kalmışım ki her çocuksu tepkisi bana dünyanın en şirin şeyi gibi geliyor. Bu bombok dünyada unutulmuş bir güzellik. Tabii kısa sürede kapıcının karısı işin bokunu çıkardı. Matematik diye başladı bütün ödevleri benle çalışmaya gönderdi. Kız her gün gelmeye başladı. Fakat o arada, eş dost arayan soran "ne yapıyorsun?" dediklerinde ben "ders veriyorum" demeye başladım. Para almadığım halde gönülden yaptığım bir iş. Uyumak dışında. Arayıp da bulamadığım.

Neyse, adım "öğretmene" çıktı. Bana öğrenci yönlendirmeye başladılar sağdan soldan. Bir de baktım ki öğrencilerle geçen zaman aslında keyifli geçiyor. Üstelik her şey benim inisiyatifimde olduğu için, derse istediğim kadar yaratıcılık katabiliyorum ve çocuk gibi eğleniyorum. Çocuklar da eğleniyor. Hani hayat bomboktu ya? Bağlayıcılığı yok. Sabah erken kalkması yok. Hayatım böyle böyle değişmeye, aynen üstüme göre biçilmeye dikilmeye başladı.

Öğrencilerimden biri bir gün, okuldan asık bir suratla geldi. Dünyası yıkılmış.

"Ne oldu C. ?"
"Herkes fasulyesini sulamış, ben öğretmen sulayacak sandığım için sulamadım, herkesin fasulyesi yaprak açmış, benimki büyümedi." dedi ağlamaklı.
"Buna mı üzüldün? Yoksa başka bir şey mi var?"
Hayretle yüzüme bakıp, hani sanki daha ne olabilir ki gibisinden.
"Evet! Buna üzüldüm. Başka bir şey yok."
"E o zaman biz de mutfaktan fasulye alırız, evde pamuk da vardır, ikisini bir kaseye koyarız, sen de artık öğrendiğin için her gün sularsın, iki hafta sonra senin de fasulyen yaprak açar" dedim.
"Ama yaprak veren fasulyeyi nereden bulacağız? Onu öğretmen getirmişti."

İçim kıyıldı. Çocuk olmak bazen ne zor. İnsan büyüyünce unutuyor. O gün hep tohumlardan, yediklerimizden filan bahsettik. "Makarna da tohum mu?""Ya meyveler?" Sonuç: beş fasulye tanesi ile mutlu olunduğunu ben işte o öğrencimden öğrendim. Sonra bana geçti onun o "yaprak çıkarma" sevdası. Nohut ektim pamuğa. Ve sonra deneme amaçlı naneleri koydum cam kavanoza. Kök verdiler. Sanki ben kök salıyordum hayata. Daha sıkı tutunuyordum. Sonra mutsuzluğumun öğelerinden beslenmeyi de keşfedince iyice düzlüğe çıktım.

Ve şimdi sene 2014. Mutluluktan içim içime sığmıyor. Dondurma ve çörek yapabiliyorum kendi başıma. Ve yoğurt da mayalıyorum ara sıra. Bahçeli bir ev arayacağım kendime önümüzdeki günlerde. Belki bulamam. Belki manzaralı bir balkona tav olurum. Belki bahçeli ev ikinci etap olur. Belli olmaz. Demek istediğim hayat bombok olmaktan oldukça uzak. Önümüzdeki yıllar sanki son on seneden de güzel geçecek gibi. Hayatımda yeni bir sayfa açılıyor. Belki yeni bir iş kurarım orada. Belki yeni güzellikler keşfederim hayatta, köklerimi daha da derinlere salacak. Hiç aklımda olmayan yeni alanlara ilgi duyarım. İşte bunlara heyecanlanıyorum. Sabırsızlanıyorum. Kararı zor vermiştim. Ama gittikçe içime siniyor.

görsel

Perşembe, Ağustos 07, 2014

Domates biber patlıcan.





Birazdan acaip bir yağmur bastıracak. Ah ne diyorum, başladı bile. Hafif başladı ama bastırır birazdan iyice. Gene bakmışsın Beyoğlu olmuş Venedik.

Evin az aşağısında bir yangın çıkmış. Benim evden görülmüyor. Fakat yandaki apartmanın üst katlarında oturan iki kadın aralarında konuşuyorlardı. Fonda itfaiyelerin siren sesleri. Belki yağmur yangını da söndürür.

Z. bu sabah nefis bir fotoğraf yayınlamış facebook'unda. Dört tane domates fidesi tutmuş elinde. Fonda da sıcak mı sıcak, güzel mi güzel ahşap masalı bir bahçe. Fotoğrafı kopyalayıp masaüstü fotoğrafı yapayım dedim. Ama kopyalanmıyor.Ekran alıntısı ile becerdim. Z. taşınmak istediğim kasabada oturan bir blogger. Geçen sene tanıştık.

Onun tavsiyesine uyup Eylül'ü ev aramak üzere Güney'de geçirmeyi planlıyorum. En büyük zorluk şu içimdeki sabırsız ve bir nebze kaprisli fındık faresi. Biraz dizginlerini ele almam lazım. Laftan anlasa keşke. Dur diyorum ona günde bin kere. Bir dur. Ve aklıma Psikoloji'deki hocam geliyor. Çocuk, gelişim sürecinde özet olarak şunları öğrenir derdi: "pas tout, pas tout de suite, pas tout le temps." Herşeyi, hemen, devamlı olarak elde edemezsin. Gelse de onu içimdeki fındık faresine anlatsa. Bu sabırsızlığın bir hapı da yok ki...

Bu evi nasıl buldun diyorum kendime? Çok mu kolay oldu? Birbirinden berbat evler gördün. En sonunda bir tanesini beğenmiştin ki, eniştenin tavsiyesi üzerine kontratı imzalamadan evsahibi ile tanıştın. İyi ki de tanıştın. Hem daha uzak ve standardı nispeten düşük bir semtte oturacak, hem de küstah kendini bilmez saygısız kadının tekiyle muhatap olacaktın. İçinden gide gide tutmadın orayı. Ertesi gün bu evi buldun ilandan. Biçilmiş kaftan. Önemli olan inancını korumak. Pes etmemek. Evet zor.

Geçiş dönemleri hep zordur. Taşınmalar külfettir. Masraftır. Bu tartının bir kefesi. Tartının diğer kefesinde uzun zamandır hayal ettiğim yaşam tarzı var. Bol topraklı. Bol doğalı. Sakin. Hem ben beş sene öncesine göre çok daha farklı bir insanım. Senelerden güzel şeyler koparıp biriktirdim. Elbet bunun da üstesinden gelirim.

Bu arada Deliduman şahane gidiyor. Bitmesin istiyorum.

Gök gürlüyor. Şimşekler. Bulutlar. Gerilim filmi atmosferi.


görsel


Çarşamba, Ağustos 06, 2014

Ortaya karışık.

Spor Challenge'ının 4. seviyesini bitirdim. Ama akşam saatinde çıktım yürüyüşüme. Bugün de öyle yapacağım. Öğle saatinde yığılıp kalmaktan korkuyorum. Istanbul'da nem oranı yüzde doksan diyordu televizyon.

Yayıldım yani. Birazdan Deliduman'ı elime alacağım. Keyif diye.

Aslında gündem o kadar berbat ki. Ben ki siyasetten hiç haz etmezdim, uzak duramıyorum. Bütün dünya kazan gibi kaynıyor. Hep mi böyleydi? Yoksa bendeki duyarlılık ayarları mı değişti?

Başbakan Ermenilere hakaret etmiş bugün mesela. Bana vın gelip tırıs geçer. Sanki Ermenilere hakaret etmeyince çok mu makbul bir insandı? Ondan başka ne beklenir ki? Zihniyeti çoktaaan belli. Hani deveye demişler ya boynun neden eğri. O hesap. Ay bir de soykırım için özür dileyen bu aynısı değil miydi Nisan'da? O zaman da onun özür dilemesi vın gelip tırıs geçmişti bak. Herşeyi riya nasılsa. Özür dilese de biiiir, hakaret etse de. Bitmiş o. Bitmiş. Hem de taa ne zaman.

Ama benim güzel insanlarım var. Facebook'umda hem Ermeni hem de Ermeni olmayan arkadaşlarım var. Listemde bu hakareti kınayanlardan ikisi Ermeni geri kalan çoğunluk Ermeni değildi. Yaaa? Yaaa!

Bugün Hiroşima'ya atom bombası atılması yıldönümü. İkinci dünya savaşını sonlandıran bir katliam. Batı'nın deha diye yerlere göklere sığdıramadığı Einstein'ın bir yan ürünü. Bir de Japonlara sormalı Einstein'ı. Bir gün bir japona rastlarsam unutmayayım da sorayım Einstein hakkında ne düşünüyorlar diye. Hitler'i nakavt etmek tamam ama ya onca masum sivil? Japon başbakanı mı, bir devlet büyüğü televizyonda "dünyayı nükleer silahlardan arındırmak bize düşer" demiş. Helal olsun dedim. Ne kadar olgun bir zihniyet. Büyüklük. Başımıza gelen her felakette bu kadar koca yürekli olabilsek.

Diğer yandan, dün okudum, kök hücre konusunda tartışmalı bir makale yayımlayan bir japon araştırmacısı intihar etmiş. Özetle yalan araştırma yayımlamakla itham edilmiş. O da o prestijli araştırma laboratuarında kendini asmış. Annesini babasını düşündüm. Belki hayattalar belki değiller ama çocuklarının ne kadar akıllı, ne kadar çalışkan olduğunu gördüklerinde sonunun böyle olacağı akıllarına gelmiş midir? Aynı kültürün diğer yüzü. Bilmiyorum blog. Üzüldüm özetle.

Aslında ben başka şeylerden bahsedecektim. Benim küçük dünyamdan. Laf başka yere gitmeye karar verdi.

Taşınmadan bahsetmek istiyordum. Belki bir nebze rahatlarım diye. Belki biraz kendime olumlu telkinlerim olur diye. Belki yazarken, düşünürken aklıma gelmeyen bir şeyler gelir diye. Hmff. Neyse artık. Başka sefer.


Pazartesi, Ağustos 04, 2014

Gidiyorum bütün aşklar yüreğimde.

En son yazdığımın üstünden iki gün geçmiş.

Önemli bir karar verdim o iki günde. Çoktandır aklımdaydı. Aslında ta Fransa'lardan beri. Birçok Istanbul'lunun da hayali. Istanbul' u terk edip bir sahil kasabasına yerleşmek. Domates biber ekmek. Daha sakin, daha dingin bir hayat. Geçen sene de düşünüyordum ama o zaman bana çok radikal bir karar gibi gözüküyordu. Gönlüm istiyordu ama biraz uzaktı bana, hatta biraz lüks, esasında şımarıklık gibi geliyordu.

Bu sene ne değişti bilmiyorum. Balkonsuz bir evde oturmak belki canıma tak etti. Kışın tamam da yazın hiç çekilmiyor dört duvar. Ve kışın Boğaziçi Üniversite'sindeki Hakan Günday yaratıcı yazarlık dersine kolaylık (!) olsun diye paraya kıyıp taksiyle gitmeye kalkınca yolun bir buçuk saate yakın sürmesi, "yeterrrrrrrrrr" dedirtti. Nereye gidersen git taksiciyi memnun edememe sorunsalı ve yaşanan o gerginlik. Kendi araban olsa park parasına kira kadar bütçe ayırman gerekmesi. Benzin parasından hiç bahsetmiyorum. Çünkü bilmiyorum bile. Evet toplu taşıma denen bir şey var. Bir kere karşıda diş doktoru ile randevum vardı. Saat yedide. Saat beşte çıktım evden garanti olsun diye. Ve en kestirme en makul yoldan gittim ki yolda yolu bilen Bella'ya bile rastladım şans eseri. Ve yine de geç kaldık! İş çıkış saati metrobüs cefasını da çektim o gün. Toplu taşıma mı, al işte. Her yer en az üç vesayet. Her vesayette bir sonraki aracı bekle de bekle.

Istanbul'da yaşıyorum göya ama hiçbir yere gittiğim yok. Eskiden Beyoğlu'na giderdim. Beyoğlu'nun nesine gideyim ki artık? Ne sineması kaldı ne kitapçısı. Asmalı'da güzel restoranlar var, evet, ama onlar da çok kazık. Eskiden her bütçeye göre kafeler vardı. Tamam belki hala vardır. Ama işte çehresi değişti Beyoğlu'nun.
Boğaz'da yürüyüş yapayım desem, yürünebilir yere varmak için otobüsle en aşağı kırk dakika yol gitmem lazım, o da yol açıksa. Yazın herhangi bir yerde denize girmek için dünya para vermek zorundasın. Adalar zaten bitmiş. Ki zaten çoktandır gitmiyordum.

Ay ne dolmuşum yahu. Neyse işte artısını eksisini toplayıp bir hesap yaptım. Buradan gitmek için varolan sebepler ağır bastı. Evet taşınmak çok yorucu, yıpratıcı bir süreç, yeni ev bulmak da öyle. En son beş sene evvel, "bir on sene daha buradan bir yere gitmem" diyordum. Ama öyle olmuyormuş. Şimdi yeni ev bulmak lazım. Geçiş dönemine girdim yani. Sevimsiz evet. Stres yapıyorum. Strese girmeden ev bulan var mıdır acaba?

Henüz aileden kimseye söylemedim. Evi bulmadan tartışmak istemiyorum bu konuyu. Boşuna ekstradan yıpranmanın bir anlamı yok.

Şimdi stresi asgariye çekmenin yollarını bulmak gerek. Fransızca " se faire une raison" derler. Meali "kendine bir mantık kurmak". İçimde aceleci bir fındık faresi var sanki. Fırt fırt fırt diye oraya buraya kımıldanıp duruyor. Herşey hemen ve en güzelinden olsun istiyor. Oysa zaten buradaydım. Bu kararı vermesem hayatım aynen bugünkü gibi olacaktı. Oraya gitsem hedeflerim gene aynı olacak.

Ah portakalım! Orada aşılarlar onu bana. Burada Eminönü'nde sormuştum utanmaz herifin teki aşılamaya 50 lira istemişti. İki tane aşılı fide alırsın 50 liraya. Bu arada elma ağacım hiç iyi durumda değil. Her sene parazitleniyor. Geçen sene parazitlerden kurtarıcam diye az kaldı öldürüyordum. Bu sene tepesinden aşağı su döktüm. Bir nebze rahatladı. Ama gene üremişler. Bilmiyorum nereye kadar.

Ah Istanbul! Sana hoşçakal diyeceğim günü nasıl iple çekiyorum bilsen. Oysa gittiğimi anlamayacaksın bile.



Cumartesi, Ağustos 02, 2014

Hop hop hop değiş tonton.

İşte gene buradayım blog. Tam karşında. Önemli kararlar arifesinde. Zaman önemli değişimlere gebe. Heyecanlıyım, biraz da sabırsız.

Spor challenge'ıma baştan başladım. Önemsiz sağlık durumlarından ötürü birkaç gün ara vermiştim. Ve gerçekten kesintisiz sporun etkilerini merak ediyorum. Ayrıca challenge'a spor ve kahvaltı sonrası meditasyonu da ekledim. Böylece bir türlü bir yere oturtamadığım meditasyon da çıktı aradan. Artık onun da belli bir zamanı var.

Spor demişken, kışın da fark etmiş fakat emin olamamıştım. Bugün kesinlik kazandı. Spor sonrası yüzümün teni bebek gibi oluyor. Cildime inanılmaz bir tazelik geliyor. Ama ter içinde yüzüyorum bittiğinde. Tişörtün sırtı olduğu gibi ıslanıyor. Daha erken saatlerde yapsam belki bu kadar terlemem. Saatlerim gene biraz şaştı. Geriye alıyorum gün be gün.

Belki bu akşam yemek yemeden yatar uyurum. Öyle yorgunum.

Şahane bir film izledim. Nereden buldum, nasıl keşfettim hiç bilmiyorum. About time (2013). Böyle keyifli zaman geçirmelik. Romantik komedi denebilir. Az fantastik. Ama izlerken hiç bitmesin istedim. Filmin içinde bir yerde Bella'nın bana bahsettiği fakat gitmediğim o proje de var. İsmini unuttum da, işte görmeyen insanların yaşamlarının neye benzediğini gören insanlara yaşatan proje. Sadece bir bölümde geçiyor ama film onunla ilgili değil.


Bu arada tırnaklarıma fosforlu turuncu oje aldım ve sürdüm. Biraz daha yanık tenli olmak lazım tam yakışması için. Hiçbir sene bu kadar çok oje sürmedim hayatımda.

Bir de vidalı kasnak aldım. Ve keten tohumu.