Çarşamba, Temmuz 30, 2014

Mutluluk tohumları.

Biberlerim tomurcuklandı. Bugünün en mutlu olayı oydu. Aylardır yok filizlendiler, yok yapraklarını tırtıllar yedi, yok ters döndüler, yok düzeldiler derken ben artık umudu kesmiştim. Herhalde aldığım biber yapay bir tohumun meyvesiydi çekirdekleri meyve vermiyordu sırf yaprak veriyordu diye düşünürken, işte oldu. Güzel oldu.

Kıssadan hisse, eğer mutlu olmak istiyorsanız tohum dikin. Hem mecazi hem gerçek manada. Bugün bir tohum dikin, ve yılmadan o tohumu sulayın. 

Bir gün bir kişisel gelişim blogu açarsam mottom bu olsun.

Resim ekleyemiyorum kusura bakmayın. Cep telefonu çok bulanık gösteriyor. Nikonla çekmeye ve laptopa, ordan bloga yüklemeye de çok üşeniyorum. 

Başka da ilginç bir olay yok. Sakin bir gün. Pencereler açık. Ben artık yatak odasında takılıyorum. Orası daha aydınlık. Bir de pencerenin dibinde üstüme üstüme gelen evler yok burada. Bu evi çok seviyorum ama yavaş yavaş taşınma zamanı yaklaşıyor sanki. Balkon şart. Bir de manzara olmasa da en azından ev karşı evin oturma odasına bakmasın bir zahmet. Bir de tepemde kimse zıplamasın. Hatta zıplamasa da zıplıyormuş gibi ses çıkmasın. Mahalleye alışmıştım ama bak, onu özlerim. Beni sahiplenen esnafını. "Komşumuz o bizim" diye pidenin yarısını başkasına satmasa da bana satan bakkalını. "Komşuyuz biz" diye servis parasını almayan nalburunu.
 yok artık her gün son seferde geçerken 
tüm yalıları selamlayan kaptan
        ya da ince bir tebessümle balıkçıdan


       küçücük paketini alan madam

       ah çok mu zor karşıki komşuya
       serin sabahlarda bir günaydın demek

       ah çok mu zor eve dönüşlerde
       yoldan geçenlere iyi akşamlar demek
(Eski fotoğraflar)

Ah buymuş işte!!!! Buraya taşındığımdan beri tanıdık bir koku, bilindik bir sima, bir alt metin gibi sezdiğim fakat bir türlü tanımlayamadığım ve bana hazine gibi değerli gelen o şey buymuş! Balıkçıdan değilse de ciğerciden küçük bir paketle çıkarken, dilime dolanacak gibi olan, ders dönüşleri sokaktaki esnafa "iyi akşamlar" derken içten içe hissettiğim o coşku, o az kalmış bir güzelliğe sahip olduğunu farkına varma sevinci buymuş! Bir şarkı ne kadar içine işleyebiliyor bir insanın! Fiyyyuuuuuu. 

Ne Lyon'da, ne de annemlerle oturduğum semtte sokakta kimseyi selamlamak filan yoktu. (Lyon'da balıkçı da yoktu ve o bile bana acı verirdi. Allam ne çekmişim...) Anca tesadüfen rastlanmış eski bir dost filan, ki Lyon'da bayram demekti, annemlerin orada daha sıradan fakat gene de sevindirici bir olay. Orada dinlerdim bu şarkıyı. Çok fena içimi acıtırdı. Çünkü Türkiye'de kalmadıysa bu adetler, güzellikler, Fransa'da esamesini bulamam diye düşünürdüm. Ve tüm fransız halkı ve orada yaşayan diğer halklar adına da üzülürdüm, onlar ne bilir yalıyı, kaptanı, Boğazı, peee derdim. Yaşanacak daha güzel bir yer var ve bu insanlar bilmiyor. Ve ben belki bile bile lades olacağım derdim. (O zaman dönüp dönmeme konusunda kararsızdım.) Gurbet işte. Bazılarına göre alayla söylenen bir sözcük. Başlarına gelince görücem ben onları. 

Vay be! Mahalleyi özlemekten neler çıktı. 

Ve gün akşama döndü bile ben bunları yazıp silerken. Çoktandır yazdıklarım içime sinmiyor. Olmuyor da olmuyor. Daha daha yazmak istiyorum. Daha daha ne? dersen. Tam bilmiyorum. Yazdıklarım sığ geliyor bana. Elimde böyle bir imkan var, canım ne isterse - ama ne isterse - onun hakkında yazabilirim ve ben günün yüzeysel ayrıntılarına takılıyorum. Daha bir şey olmalı...bir şey...Esaslı, dolu dolu, derin, güzel, çarpıcı. Filan. Neyse ben gidip tomurcuklara bir kere daha bakayım. Belki büyümüşlerdir.

Pazartesi, Temmuz 28, 2014

Dondurmam gaymak ( devam )

Bir işi erteleyip durdukça ruhunda kartopu misali kendi kendine hacmi artıyor. Onun yerine daha zor işleri yapıyorsun da gün sonunda o işi gene ertelemiş oluyorsun ya...Ertesi gün aynı iş sana on misli daha zor geliyor. Neyse sonunda hallettim. Kendimi bir koşu Everest'e tırmanıp gelmiş gibi hissediyorum.

Ev işlerini bir kenara bırakırsak, kendimi dondurma imalatına vermiş durumdayım. Keçi sütlü dondurmam on numara oldu, diyebilirim ki çikolatalı bailey's 'li dondurmamı geçti. Maraş'taki hakiki Maraş dondurmasını egale etti (Istanbul'da yediğimiz göya Maraş dondurması ile alakası yok). Ben yaptım diye demiyorum, bak. Yarın büyük jürinin huzuruna çıkacak. Yani annemi çağırdım sırf bunu tatsın diye.

Bugün böğürtlenli dondurma yaptım. Bu gece dondurucuda donacak. Çırpma faslı bitti. Şimdilik umut vaat ediyor. Ama diğerlerinin eline su dökemez. Neyse son kararı yarın yedikten sonra vereceğim.

Maraş'ın hakiki dondurmasını egale ettiğime göre geriye Kınalı'daki vişneli kaldı. Kaynatıyor muydu yoksa adam onu şekerle? Sonra da yumurta akı? Ya da sırf öyle yumurtasız? Deneme yanılma yöntemiyle gitmenin en pis yanı yanılması. Az miktarda yapsam? Nasılsa amaç formülü tutturmak. Zaten kaplar bitti. Sadece küçükler kaldı.

Şuraya eskiden çektiğim çikolatalının resmini koyayım. Nasılsa Ramazan bitti.


Pazar, Temmuz 27, 2014

Dondurmam gaymak.

Bugün çok güzel bir gündü. Challenge'ımda üçüncü seviyeyi başardım. Hem de zor oldu. Çünkü gece çok geç yatmıştım ve sabah erken kalkamadım o yüzden. Yine de öğlen saati demedim, önemli olan zinciri kırmamak dedim, bahane üretme, çözüm üret dedim ve hazırlanıp çıktım. Sokaklar adeta bir hayalet şehir gibi bayram öncesi. En kalabalık caddeler öğlen saatinde sessizliğe bürünmüş. Bir de yolda şöyle birşey gördüm bir vitrinde, hoşuma gitti.



Sonrasında dört saate yakın ev işi yaptım. Araya keyifli işler de koydum ki motivasyonum artsın. Keyifli iş nedir dersen, aşağıda:


Cinsiz lamba projem için çuval bezinin üstüne bu zen kamplumbağa sembolünü işliyorum çarpı işi gibi. Şu an sağ bacak ve kol tamam. Kafa ve sol taraf kaldı. Bir de sırtı. Yan tarafına çince zen yazısını işlemeyi düşünüyorum.



Evin işleri birikmişti. Onları bitirdiğimde saat yedi filan olmuştu. Yapacak işleri bitirince aynen ödevleri bitirmiş bir öğrenci gibi (hatta önemli bir sınavı vermiş de rahatlamış) mutfağa girdim ve Maraş'ta yediğim dondurmanın aynısını yapma gayesiyle kolları sıvadım. Dünden beri aklımda. İnsan kaymaklı dondurma yapıcam bugün diye sevinçle kalkar mı yataktan? 

Sabah yürüyüşünde dönüşte zaten marketten keçi sütü ve salebi almıştım. Malzemeler tamam. Bir kaç tane kaymaklı dondurma tarifine baktıktan sonra kafama göre uyarladım. Günün en güzel kısmıydı. Aşk gibi bir şey. Sanırsın beni bir keçi doğurmuş. Öyle seviyorum o keçi sütünün kokusunu. Halihazırda daha karıştırma faslındayım. Dün de Cafe Fernando'nun tarifini alıp, basitleştirmenin iyice suyunu çıkarıp, en son bildiğin cappy vişne suyu ile bir sorbe denemesine giriştim. Sonuç öyle ahım şahım olmadı tabii. Biraz üstüne çalışmam lazım. Amacım Kınalı'daki dondurmacının yaptığı vişneli dondurmanın tadını yakalamak. Evet çıta yüksek. Bugün arkadaşımdan böğürtlenli tarifi aldım. Dediğine göre, çok başarılı olmuş. Deneye deneye bulacağım ben onu. Biraz ondan biraz bundan. 

Bu arada üç gündür sırtıma iyi gelen yogalardan yapıyorum, nasıl fark ediyor. Bir ayın sonunda ne olur kimbilir. İlk gün fotoğrafımı da çektim. Umarım bir ayın sonunda daha fit bir vücuda kavuşurum. Bu dondurmalarla çok da kolay iş değil ya.

Emrah Serbes'in Erken Kaybedenler'ini bitirdim. Çok beğendim. Öykü olarak zayıf tarafları var, olmasına. Örneğin, bütün hikayelerdeki başkahramanlar birbirine benziyor. Örneğin bütün öykülerde dayak var. Bir de yapı olarak öykü gibi değil de kısa bir roman gibi. Ama çok zevkle okunuyor: 
 "Babama kızdığı anlarda bir küfür yetmez, illaki yanına alakalı alakasız çeşit yapacak, kuruyemişçi ya, karışık vereyim tutkusu."
 Bir de film izledim bu gece. The Invention of Lying (2009), Yalanın icadı diye. Hiç yalanın olmadığı bir dünyada, adamın biri yalanı icad ediyor, ve icadını kimseye anlatamayınca, herkes hep doğruyu söylediği için her lafa inanıyorlar, yalan diye bir kavram yok, bunun avantajlarını kullanıyor. Sonradan işler bayağı bir sarpa sarıyor. Sonu ahlak mesajları veren tipik bir hollywood sonu. Bazı açılardan ucuz bir film olsa da, inançlı insanları rahatsız edecek türden bir film dahi olsa, yalanın hayatımızdaki yerinin irdelenmesi açısından ilgimi çekmedi de değil.


Bugünlük bu kadar. İyigeceler küçük Joe.

Cuma, Temmuz 25, 2014

Kişisel gelişim.

Galiba kişisel gelişim makalelerine doydum. İştah olarak değil, hala önüme yüz tane koysan kendimden geçe geçe okurum, fakat bilgi ve beceri anlamında artık kendime yetecek duruma geldiğimi anlıyorum.

Nerden mi anlıyorum? Mesela çoktandır yürüyüşü ve yogayı boşvermiştim. Aynı zamanda günlük hayata dahil etmem lazım deyip, "ağğ bugün de dahil edemedim tüh" deyip ipin ucunun kaçtığını hissediyordum. Eh, geçen gece "yarın neyi farklı yapayım" sorusunu kendime sorduğumda cevabı tıkır tıkır önüme serildi. 30 günlük "challenge" (meydan okuma lafı oturmuyor bu anlama, o yüzden sevmesem de yabancı sözcük kullanma durumundayım) programı yaptım kendime. Onu da mini-challenge'lara böldüm. Misal:

  • Birinci seviye: ilk gün challenge'ı. İlk sabah kalkıp 1 saat yürüyüş ardından yoga. Zaman: kalkar kalkmaz. Tercihen saat on olmadan. 
  • İkinci seviye: iki gün üst üste challenge'ı. Zaman: dünkünün aynı.
Böyle böyle toplam on seviyelik bir challenge programı yaptım kendime. Asıl amaç 30 gün sektirmeden yürüyüş ve yoga yapmak. Ama her seferinde bir seviye ilerlemeye odaklandığımda iş yutulmaz lokma olmaktan çıkıyor. Bugün ikinci seviyeyi aştım. Ve şunu öğrendim: sokak kapısını açmadan tam önce, dışarı çıkmaya hazır olduğunda aslında seviyeyi geçtiğimi biliyorum. En zor kısım o. Yoksa dışarıda yürümek değil zor olan. Yürümeyi seviyorum zaten. Bu ilginç bir bilgi kendi açımdan.  

Aslında, bir tane bağımsız bir kişisel gelişim blogu mu açsam? Ama o işe soyunursam hakkını vermek lazım. Öyle, ingilizce tabirle kıçının yarısıyla oturamazsın o sandalyede. Çok profesyonel olmak gerek. Ona henüz hazır hissetmiyorum. Hem yeterince istekli de değilim.




Çarşamba, Temmuz 23, 2014

Çiftlikler, havuzlar, hayaller.

Akşam yemeği midemde. Yanı başımda kahvem ve -ayıptır söylemesi- lokumum. Ellerim şu şekil: mavi ojeli. Yüzüğümü fark ettinse kendi kreasyonum, evet. Halis Datça Palamutbükü plaj taşı.



Tek kelimeyle karnım tok, sırtım pek. Hmmfff neden bahsetsem? Dünkü bir türlü olduramadığım programdan mı, yoksa çok özendiğim çiftlikli bahçeli hayatlardan mı?

(Biliyor musun blog, tam şimdi aklıma ne geldi? Ben eskiden hayalleri olan insanlara çok özenirdim. Mesela, bir tanıdığımın tanıdığı, boşanmış orta yaşlı fransız bir kadın. O zaman ben yirmili yaşlarımdaydım. Kadının en büyük hayali Amerika'da bir Fransız restoranı açmaktı. Neden bilmiyorum o zaman bu hayal bana çok ... şık gelmişti. Benim o zaman tek hayalim çok sıkı bir psikolog olmaktı. Ki zaten Psikoloji'de okuyan biri için çok da orijinal bir hayal sayılmazdı. Halbuki o da güzel bir hayalmiş şimdi bakınca. Hem ben kendiminkini gerçekleştirmeye daha yakınmışım kadına göre. Niye hor görmüşsem kendi hayalimi.)

Şurayı ziyaret ettim de (sanal olarak elbet). Güzel geliyor göze. Böyle ayçiçeği tarlaları filan. Sonra onları ne yapıyorlar bilmiyorum ama onca ayçiçeğini. Bir de verandaları çok şık. Tavuklar gezecek etrafta. Ama kedi kapmıyor mu onları?

 Sonra hemen emlak sitelerine baktım. Böyle sırf bir adım yakınında durmak için. Ama mesele aynı mesele. Istanbul'u bırakıp gidebiliyor musun? Gidemiyor musun? Bundan önce Güney'e yerleşme hayalim vardı. Aynı işte. Uzaktan çok cazip duruyor. Ama davulun sesi gibi biraz da. Yukarda linkini verdiğim çiftlikte konaklama kahvaltı etme imkanı var. Arabam olsa ne yapar eder giderdim. Bir günlüğüne. Araba böyle zamanlarda lazım.

Zaten yalnız yaşıyorum. Bir de çiftlik evine yerleşsem, iyice yabani olucam çıkıcam. Hem özeniyorum hem de gözüm yemiyor tek sözle.  Ama şu evde de gözüm kalmadı değil. Birazcık pahalı elbet. Ama badem ağacı, zeytin ve asma diyor. Şarap filan yapmak için herşey hazır ve dahil fiyata. Ayrıca meyve ve turunçgil ağaçları da varmış. Ama en çok o havuz var ya...Keşke oynadığım şans topu'ndan filan para isabet etmiş olsa bu gece. Yarın gidip alsam. Ama işte o asmaları kuruturum ki ben. Aynı yere geldim işte. Davulun sesi.

Şu sıralar Emrah Serbes okuyorum. Leylak Dalı'nın bana Ankara hatırası hediyesi. Okuduğum ilk Emrah Serbes. Çok merak ederdim ve polisiye ile ünlü oldu diye bana yakın gelmezdi. Oysa bu öykü kitabı. Polisiye ile alakası yok. Komik. Acemi işi değil. Tamam karakterler yaşlarının çok üstünde laflar davranışlar sergiliyorlar, zaten çocuk karakter yaratmak en zoru. Ama zevkle okunuyor. Şimdi kendi aldığım Deliduman'ı delice merak ediyorum. Ondan bir-iki sayfa filan okumuştum. İnsana yazma hevesi veren yazarlardan Emrah Serbes. Televizyona çıktığında filan biraz gıcık bir tip oysa. Sivridilli-ukala-dahi çocuk pozlarında. Şımarık. Burnu hep biraz havada. Fiziksel anlamda da. İlk gördüğümde "kim ulan bu herif? necidir? niye o kadar kasılıyor oturduğu yerde?" filan demiştim. Ama yazabiliyor. Neyse zamanla olgunlaşır da bu hallerinden utanır elbet. Daha 33 yaşındaymış.








Pazar, Temmuz 20, 2014

Bitkisel.

Dün de açtım aynen bu sayfayı. Koca bir post yazdım. Hiç beğenmedim. Sildim.
Oysa Ankara'yı anlatmıştım azıcık. Yüzyüze tanıştığım güzel bloggerları. Ve daha kişisel şeyleri de anlatmıştım. O kişiseller sığ geldi bana. Sildim o yüzden.

Dün bir belgesel izledim, Japon kanalı NHK 'de gene. 82 yaşında bir adam, ismi Ciabou Hany (Shabo Hani diye de geçiyor) sabahtan akşama kadar dere tepe düz gidip yol kenarında benim senin farkına bile varmayacağımız minnacık çiçeklerin fotoğrafını çekiyor. Ama öyle bildiğin çiçek böcek fotoğraflarından değil. O yol kenarında yüzüne bile bakmadığımız çiçeklerin asla fark edemeyeceğimiz hareketli bir dünyaları var. Adam onları fark ediyor bir de resmini çekiyor. Mesela şu mantarlara bak: tohumlarını saçıyorlar, adam sadece etraflarına kara bir çadır kurup arkadan ışık veriyor. Tamam, bir de daha rahat izlensin diye onları bambu çubuklara monte etmiş.

http://ciabou.com/ciabou/diary/0807/09/text.htm

Şu mesela çam fidanlarının tohumdan yeni çıktıkları zaman. Tepedeki o kara şey tohum. O su damlacıkları doğal. Çam fidanları için değil de, adını hatırlamadığım başka bir bitki için "cam boncuktan kolye" benzetmesi yapmışlardı. Onu çekebilmek için sonbaharı filan bekliyordu ve en sonunda bitki o damlacıkları üretiyordu ama fotoğrafçı bunlar çok ufak diye hayatının hayal kırıklığını yaşıyordu. Utanç verici filan diyordu :))

http://kazutyan.cocolog-nifty.com/blog/2010/03/post-3ca9.html

Belgeselin linkini bulmaya çalıştım ama yok. Sadece eski bir tanıtımı trailer ı var 44. saniye ile 1.00 dakikanın arasında. 

Onun yaşıtları köşelerine çekilip oturuyorlar, bu adamın hem web sitesi var, hem de son model aygıtlarla yapıyor çekimlerini. 82 yaşımda böyle olmak istiyorum.
Merak edenler için iki tane de kitabı var: şu linkte bulabilirsiniz. 

Bir yandan böyle bitkilerle ilgili belgesel izliyorum bulabildiğim zaman. Bir yandan işletme ile ilgili prensipleri öğrenmeye çalışıyorum. O tabii apayrı bir dünya. M.'a bir gün dediğim gibi: içimde bir zanaatkar, bir mühendis, bir doktor, bir psikolog, bir işkadını, bir sanatçı ve bir araştırmacı var. Çok kalabalığız. Herkesi memnun etmek çok zor. Ve ben bunca ilgi alanı ile kıçımın üstünde kıpırdamadan oturunca sinir basıyor haliyle. Neyse elbet bir yolunu bulucam zamanla. Benim hala ümidim var.

Salı, Temmuz 15, 2014

Haberlerin formatları değişmeli mi?

Televizyonda NHK kanalını açtım. İngilizce yayın yapan japon televizyonu. Kendine has bir tarzı var. Ne zaman açsam, ya tasarım ya zanaat yapan bir adam oluyor. Konuşmalar ve ritm hep sakin. Bizim televizyonlarda ne var? Cengiz Kurtoğlu adamın biriyle gömleğine tavla oynuyor. Etrafında da onları seyreden bir sürü boşta gezen. Diğer kanallar haber gösteriyor. Kongo ve Uganda'daki çocuk askerler. İsrail-Filistin savaşı.

Bir süredir uykuya dalmadan önce olumsuz duygulardan sıyrılmaya çalışıyorum. O gün ne yaşamış olursam olayım, geçmişimden kime kızmış olursam olayım, bütün olumsuzlukları bir kenara süpürüp güzel hayaller kurmaya çalışıyorum. Ulaşmak istediklerime ulaştığımı hayal ediyorum. Nasıl hissedeceğimi kestirmeye çalışıyorum. Sonra, ne olduğunu anlamadan gözümü açıyorum ki sabah olmuş. Abuk subuk bulduğum bir sürü şehir efsanesi var beslenmekle ilgili. Bunlardan biri de olumsuz duyguların vücut asit baz dengesini olumsuz yönde etkilediği. Asit baz dengesini bilemem ama olumsuz duyguların bünyeme iyi gelmediği fikri aklıma yatıyor. Ne de olsa bir çeşit stres. O zaman daha büyük ölçekte,
bütün bu olumsuz haberlerin toplum üstündeki etkisi ne? Pek hoş olmasa gerek. E o zaman görmezden mi gelelim çocuk askerleri? Hayır. Ama hiç mi iyi işler yapan insanlar yok? Çözüm bulan ya da buna uğraşan insanlara da odaklansa haberler, dünya çok farklı bir yer olmaz mıydı? Mesela her olumsuz haberin arkasından bunun çözülmesi için neler yapıldığının haberinin getirtilmesi gibi zorunlu bir format oturtulsa?

Çözüm odaklı olmak. Çözümü istemek. Bazen istediğini sanıyor çünkü insan. Bana çok oluyor. Çözümü bildiğim ve elimden geldiği halde anlamsızca direnirken yakalıyorum kendimi.

Çarşamba, Temmuz 09, 2014

Güzel günler (devam)

Günler güzel geçmeye devam ediyor. Aslında günlerin kendi içlerinde öyle ekstra bir güzellikleri yok. Tamam erken kalkabiliyorum, dolayısıyla güne bir sıfır mağlup uyanma hissinden kurtuldum. Çok fark ediyor. Bunun yanında başka etkenler var. Mesela, eskiye ait ve son kullanım tarihi geçmiş öfkelerim vardı. Artık yok. Mesela, karşıma çıkan birçok ıvır zıvır sorunu alıp otururdum. Şimdi aklımın yüzde onunu beşini olsun kullanarak onları çözme yoluna gidiyorum. Ekstra zeki olmaya bile gerek yokmuş. Sadece düz mantık soru sorarak ve çözmeye niyetli olarak insan kendi hayatını çok kolaylaştırabiliyormuş. Evet anca anladım. Eh, olsun.

Duygusal konforlar bunlar.

Maddi olarak, evin düzenini kurmayı bitirdim. Hala birtakım eksikler var, ama onlar da halledilmeyecek şeyler değil. Şu an en büyük konforum buzdolabında duran buzlu çay. Hem de onun da kolayını buldum. Geçen gün, ne uğraşıyorsun dedim kendime. Sabahtan artan demi koy şişeye, altta kaynayan sudan bir bardak ayır, üç kaşık şekerle bir bardakta erit, dolaptan yarım limonu sık. Hepsini cam şişeye doldur. Üstünü dolaptan aldığın soğuk suyla tamamla. Doğru dolaba kaldır. Toplam beş dakikamı alıyor. İki şişe hazırladığım için biri soğurken diğeri hazır oluyor. Yorucu bir işi bitirip sıcaklandığımda dolduruyorum bardağa, üstüne iki buz. Mis. Hayat budur işte.

Akşam yemek hazırlarken, Küba radyosunu açıyorum. Hava daha kararmamış oluyor. Salonda cıvıl cıvıl sıcak bir ortam oluyor. Pencereler açık. Ben mutfakta patlıcanları doğruyorum. Kimse patlıcanları bu kadar mutlu doğramamıştır. Belki Yunan müziği ile de farklı bir güzellik yakalayabilirim.

Kariyerle ilgili bir kitap buldum Remzi'den. Personal MBA. Tam aradığım kitapmış. Yıllar yıllar önce Anthony Robbins'in kişisel gelişim kitabını bulduğumda yaşadığım çarpılma-heyecan-sabırsızlık hissini bana tekrar yaşattı. Ekstra bir terslik olmazsa günler bana güzel şeyler getirecek inancı veriyor.

Bir de Emrah Serbes'in Deliduman'ını aldım ama daha başlamadım.

Şu son bir iki işi de halletsem de tam düze çıksam.

Şükürler olsun bu günlere gelebilmeye. Hiç ummazdım.


Pazartesi, Temmuz 07, 2014

Güzel günler.

İşte blog saati. Akşam yemeği bitti. Kahvem yanıbaşımda. Ayaklarımı uzatmışım koltuğa, kucağımda bilgisayar. Birazdan kitabıma döneceğim.

Günler güzel geçiyor. Bugün ilkokul arkadaşımla buluştuk. Sabaha kadar konuşabilirdik onunla. Yazıdan filan da bahsettik. Ben bıraktım dedim. Neden dedi. Çünkü dedim beş kitap yazmış hem de çok güzel yazmış adamların kitapları kaç sene sonra sorsan bile kitapçıda bulunmaz oluyor dedim. Aa dur bir dakika dedi. Yazar bir arkadaşını aradı. Konuştular, benle de konuştu arkadaşı. En sevdiğin yazarlar kim dedi. Aslı Erdoğan, Hakan Günday, Hikmet Hükümenoğlu dedim. Arkadaşı muhtemelen beni ciddiye almadı hemen vazgeçiyorum ve ortada daha yazılmış roman yok diye. Neyse diyeceğim o değil. İki saat filan oturup çene çaldık. Sonra arkadaşımı metroya kadar götürürken, karşı yönden kim gelse beğenirsin? Aslı Erdoğan! Yol verdik aramızdan geçti. Geçtikten sonra ben delirmiş gibi: "Z. gördün mü, kim geçti?" dedim. Z. gayet cool hiç istifini bozmadan, "evet bu bir işaret olmalı" dedi.

Neyse. Yazı ile manyak ilişkim hakkında başka bir post yazarım. Bu arada saatlerimi bitirdim. Bak, nasıl olmuş?




Lamba hala bitmedi ama. Bu gidişle pek kolay bitmez gibi. Aman sanki acelesi mi var?

Bu arada maydanozlarım ve dereotlarım sizlere ömür oldular. Atlı kişilik bir tırtıl ailesi haklarından gelmiş de. Biberlerimin de yarısının yaprakları gitti. Maydanozların tepelerinden kestim belki yenisi çıkar diye ama iyicene samana benzediler. Bence artık onlardan bir nane olmaz.

Bugünlük bu kadar. İyi geceler küçük Joe.

Perşembe, Temmuz 03, 2014

Keyf.

Güzel ve keyifli bir günün akşamüstünde merhaba.
Bu sabah gene erken uyandım. Günün en can sıkıcı işi olan ve günlerdir sürüne sürüne ruhumu tüketen kışlıkları kaldırma işi en sonunda nihayete erdi. İlk onu yaptım. Ve günün geri kalanı bana kaldı.

En sıkıcı işten kurtulunca yoga yapayım dedim. Keyfim de yerinde ya, hadi değişik bir yoga deneyeyim. Önce birini denedim. Çok ağır geldi. Sonra başka bir tane denedim. O gene daha yapılabilirdi ama o da çok sarmadı. İki dakikada ter içinde kalmamıştım hiç. Bir de bunlar o hintli adam gibi değil. O hintli adamla nefes alıp vermede hiç senkron dışı kalmıyordum. Bunlarla olmuyor. Ki bence yoganın esası doğru yerde nefes alıp vermek. Bir yoga sınıfına yazılmam lazım ama o zaman bütün keyfi kaçacak. Şimdi bir yoga sınıfına yazılsam onun belirli bir saati olacak. Hazırlan, çık, spor salonuna saatinde yetiş. Ohoooo... Uğraşamam. Daha başlamadan stres.

Yoga bitince, meditasyon da yaptım. Meditasyon bittiğinde kendime, "gün içinde nefes almayı unuttuğun gibi yaptıklarını keyifle yapmayı da unutuyorsun" diyordum. Hep bir acele. Hep bir koşturmaca. Hep sonraki adıma yetişme. Biraz yavaşlamaya ve keyif almaya çalıştım o yüzden.

Kariyerimi düşündüm. Bella ile konuştuklarımızı. Aslında dipte ne kadar benzer yönlerimiz var. Belki de o yüzden bu arkadaşlık bunca senedir devam ediyor. Mesela ben ona "esas yapmak istediğim bir şey var, ama nasıl yapacağımı bilemiyorum" demiştim. Mesela elimde gerekli know-how olmalı, ve ben dünyayı dolaşıp, bölge bölge, fakir olan toplulukları kalkındıracak sistemler kurmalıyım. Bella özet olarak mevcut sistemin buna asla izin vermeyeceğini, çözümün sistemi kendi tüketim tercihlerimizle etkilemeye çalışmamız olduğunu söyledi. Ben de ona bunun çok uzun vadeli bir çözüm olduğunu ve benim için yeterli olmadığını söyledim ve mikrokredi örneğinden bahsettim. Bilmeyenler için, Bangladeşli bir adamın, fakir insanların borçlarına daha sadık olduklarını, buna rağmen bankaların onlara daha az kredi verdiğini tespit etmesiyle başlamış. Mesela okuma yazması olmayan bir kadına, bir piknik tüpü, bir şişe yağ, un, şeker alabilecek kadar bir para borç vererek onun yol kenarında kızartma satarak ailesini geçindirebilecek hale getiriyor. Sonradan bu sistem de eleştirilmiş, ve bence de çok da mükemmel bir çözüm değil ama bir çözüm. Nobel ekonomi ödülü de almış bu adam bu mikrokrediyi hayata geçirebilmesiyle.

Öyle işte. Hayaller. Bu kişisel gelişim makaleleri kitapları var ya, hep hedef koyarken, "başarılı olacağından şüphen olmasa ne yapardın?" diye sorarlar. Ben, başarılı olacağımdan şüphem olmasa bunu yapardım. Bölgesel kalkınma sağlayacak bir sistem bulmak ve kurmak. Keşke ekonomi okumuş olsaydım. O zaman daha net bir fikrim olurdu. Bir yandan da Bill Gates'i düşünüyorum. Adam dünyanın en zengini, ve twitter'da hep dünyayı kurtaracak işlere dikkat çekiyor. Mesela sıtma ile savaş filan. Şunu demek istiyorum. Önce kendini kalkındır sonra zaten elinde daha çok imkan olacak. Mı acaba? Bilmiyorum blog. Bilen varsa da beni bilgilendirsin bir zahmet.

Sonra kalktım kaç gündür canımın çektiği vişneli browni için kolları sıvadım. Nette mükemmel tarifi ararken, artık kafama göre ölçüleri değiştirebilecek kadar tecrübeli olduğuma kanaat getirdim. Ramazan vakti görenin canı çeker diye buraya resim koymuyorum. Biraz içi kuru olmuş, çikolatalı kek gibi. Daha az pişse daha çok browniye benzeyebilir. Unutmamak için buraya ölçülerimi yazayım:

Vişneli Browni:

80 gr eti bitter karam (%70 kakao)
125 gr tereyağ
1 bardak şeker
2 1.5 bardak un
3 yumurta
1 paket kabartma tozu
1 paket vanilya
3 kaşık kakao
250 gr vişne.

Tereyağını ve çikolatayı benmaride erittim. Sonra şekeri üstüne döküp karıştırdım. Derin bir kapta yumurtaları az çırptım, unu ve kabartma tozunu ekledim. Karıştırdım. Sonra çikolatalı karışımı unların üstüne ekledim. Çikolata tadı az geliyordu, kakaoları ve vanilyayı ekledim. Sonra yağlanmış ve unlanmış bir dikdörtgen borcama karışımı döktüm. Vişneleri yıkadım. Saplarını ayırırken çekirdeklerini bambu bir şişle ittirerek çıkardım. Çikolatalı karışımın üzerine dizdim. 180 derece fırında 35 dakika pişti ama bir dahakine 25 dakika  40 dakika bırakacağım. Soğumasını bekleyin.

Günümün en keyifli faaliyetiydi. Salsa müzik radyosu dinliyordum bir yandan.

Sonra kaç gündür bekleyen saatlerin tahtalarını boyadım. Kuruduktan sonra zımparalanacak. Ve üzerine tebeşir sürülecek. O da günüme keyif kattı.








Son olarak izlediğim o bisikletli dediğim filmden bahsedeyim. Orijinal adı: Le gamin au vélo. Bisikletli çocuk.


Dardenne biraderlerin yönettiği ve 2011 yılında Nuri Bilge Ceylan'ın Bir Zamanlar Anadolu'da isimli filmle palmiyelerden birini paylaşmış bir film. İzlediğim ilk Dardenne biraderler filmi. Çok merak ederdim bu adamlar ne anlatır, nasıl film çeker diye. Acaip bir estetik katıyorlar, sinemaya havada takla attırıyorlar filan sanırdım. Sonuç: hüsran, hayal kırıklığı. Ne demeye ödül vermişler o adamlara anlamadım gitti. Film aynı bir Fransız filmi. Adamlar Belçika'lı biliyorum ama film fransız filmi gibi, yani televizyon için çekilmiş düşük bütçeli vasat bir film gibi. Görsen de olur görmesen de. Konu çok sıradan geldi bana özellikle. Çocuk oyuncu iyi oynamış tamam. Ama ne görsellikte bir marifet var, ne senaryoda, ne anlatımda. Bir Zamanlar Anadolu'da ona bin basar. Şovenizm yapmıyorum. Gerçekten öyle. Notum: on üzerinden iki: 2/10

Siz de gün içinde nefes ve keyif almayı ihmal etmeyin! İyi geceler küçük Joe.

Salı, Temmuz 01, 2014

Başarmak ya da başarmamak, bütün mesele bu mu? (2)

Bir şeyler oluyor, blog. Nasıl, biliyor musun? Sanki kırık iki kemiğin arası kaynıyor. Sanki iki yaka arasını birleştirmek üzere yapılacak köprünün ilk halatını karşıdaki adam yakalayabiliyor. Öyle bir şeyler. Çok acaip. Çok güzel. Ve çok kırılgan aynı zamanda.

Bugün gene beyaz tahtama yapılacaklar listesini yazdım. Fakat bir türlü başlayamadım. Bir şeyler içime sinmedi. Hadi dedim madem öyle, en keyiflisinden başlayayım. Aldım dün başladığım kitabı elime.

Bella'nın doğumgünüm için hediye ettiği kitap. Sanırım daha önce kendisinindi. Ona söylemedim ama sırf bunun için benim gözümde daha kıymetli, daha güzel bir hediye. Bella'dan bana geçen çok şey gibi. Hayatımı yüz seksen derece değiştirebilme kapasitesine sahip. Üstelik de öyle doğumgünü filan beklemeden.


Kitap bir kişisel gelişim kitabı. Onu okurken oldu bu tuhaf şey.

Ama öncesinde günlerdir aklımda başarmak, başaramamak, bazı konularda başarılı olmak, doyumsuz olmak gibi kavramlar var. Serinin ilk yazısında Ceren'in yazdığı yorum mesela. Beynimde dönüp duruyor. Sanki günlerdir eşyalar beynimde oradan oraya çekilip yerleşmeye çalışıyor o yorumla. Bu kaynaşma belki de tüm bu düşünme "taşınma" ların sonucu. Bir de dün yoganın üstüne meditasyon yaptım. Meditasyon "başarısız" geçti sanmıştım ama etkilemiş olabilir.

Ne garip ki kitabın konusu başarılı olmak üzerine. Başarılı bir satıcı olmak üzerine daha doğrusu. Kitabın yazarı, kendi elinde olmayan dış sebepler yüzünden (annesinin erken ölümü, savaş ve sonrasındaki iş koşullarının kötülüğü) maddi olarak çıkmaza girmiş. Avunmak için kendini içkiye verince, karısı kızını da alıp onu terk etmiş. İki sene derbeder yaşadıktan sonra intiharın eşiğine gelmişken bir şekilde kendini kişisel gelişim kitaplarına verip, çabalamaya başlamış ve kurtulmuş. Bu kitapta inandığı ilkeleri yazmış. Aslında hiç beklediğim gibi değil. Merhamet, paylaşım, sevgi diye gidiyor. Ama ilki şu: Başarısızlık,  insanın amaçlarına ulaşamamasıdır.  

Dört yaşımda kendi kendime okumayı öğrenmişim. Öğrenmişim değil. Öğrendim. Hatırlıyorum çünkü. Okulda hep başarılı bir öğrenci oldum. Yani notlar bazen vasat bile olsa, hocaların parlak olarak kabul ettiği öğrencilerden. Tıp'ta da öyle olacak sandım. Ben nasılsa geçerim bu sınavı diye, çalıştım eşek gibi ama çantada keklik sanarak. İlk "başarısızlığımdı". Oradan psikolojiye geçiş yaptım bir önceki yazıda anlattığım gibi. Onun da türlü türlü kendi zorlukları vardı. Atlattım. Zorlukları yenmeyi en çok o zaman öğrendim. Başarıya inanmayı, ve bu inancın ne kadar belirleyici olduğunu öğrendim.

Sonra Türkiye'ye döndüm. Ve bazı sebeplerden kariyerim döndükten kısa süre sonra duvara tosladı. Bu cümleyi bile bir kaç gündür kurabiliyorum: kariyerim duvara tosladı. Depresyonun dibini gördüm. Bak kaç sene olmuş: on dört yıl önce. Demek ki beş sene bocalamışım. En zoru o ilk beş seneydi. Sonrası toparlanma evresi. Yavaştan. O da beş sene sürdü. Son dört senedir düzlükteyim. Normal sayılabilecek bir hayatım var. Hatta güzel.

Fakat bugün fark ediyorum ki, her ne kadar güzel bir hayat sürsem de, hayatımın kariyer hanesi bomboş kalmış. Yani kitabın dediğine bakarsan: başarmaya çalıştığım bir kariyer amacım YOK. Bu bir amaca ulaşamamaktan çok farklı. Fakat içinde bulunduğu düşünce katmanı demek ki bu ayırımı yapamıyor.

Türkiye'ye döndükten ve duvara tosladıktan sonra çeşitli işlerde çalıştım. Ama hepsine günü kurtarmak için girmişim. Kariyer düşünecek halde değildim. Ve kariyer düşünmemek, dipte bir yerlerde bir yetersizlik hissi yavrulamış ben farkına varmadan, oralarda kendi kendine serpilip büyüyen bir rezil, bir küstah yetersizlik hissi. Yazarlık dedim yıllarca, mesela. Tabii ki yazarlık kariyerden sayılır, ama ben bir kariyere sarılır gibi sarılmadım asla yazarlığa.

Bugün beyaz tahtanın karşısında hissettiğim o ataletin anlamı da bu. Bir sürü meşguliyetin var, fakat esas olanı görmüyorsun. Hep bir genel amaçlar arayışındasın ama bir türlü ismini koyamıyorsun. Neden? Cesaretin yok, belki korkuyorsun, benden bu kadar diye düşünüyorsun, yetersizlik hissi sinsi sinsi sarmış bünyeni ya. Oysa, değil. Sen böyle değildin.