Pazar, Haziran 29, 2014

Verimli günler, keyifli günler.

Pazar di mi bugün? Pazar, evet. Ay ne kabus bir haftaydı. Bütün planladığım işler planladığımdan beş kat uzun sürdü ve sürmeye devam ediyor. Sürüm sürüm sürünüyorlar. Hem uzuyorlar hem de her şey kafamdakinden bin kat daha zahmetli. Ayhhhh. Yeter! Zaten buraya işlerden kaçmaya gelmiştim. Kaçıp da onlardan bahsetmek kaçmak olmuyor.

Bugün verimli günler adına yeni bir uygulamaya geçtim. İnternetteki ölü zamanı asgaride tutmak. Ölü zamandan kastım, mesela günde bin defa blog istatistiklerine bakmak. Ya da bin defa facebook'a girmek, gibi. Önce ölü zamanın tanımını çıkardım. Sonra da hepsine bir sınır koydum. Mesela günde üç defa, ama on dakikadan uzun sürmeyecek. Çünkü boş boş dalıp gidiyorum ben, baktıktan sonra. Blog yazmak ve blogları okumak, günün en önemli işi yapıldıktan sonra ödül olacak. Gibi. Fena değil valla. Şimdilik iyi gidiyor. Belki de o yüzden o kadar yoruluyorum. Hem daha erken kalkıp, hem de daha çok iş görüyorum.

Ah! iş görmek deyince aklıma geldi. Şahane bir lifehack buldum! Bu keşfimi insanlıkla paylaşmazsam gözüm açık giderim. :P :P :P Şimdi her hafta ocağın üstünü temizliyorum ya. Üstüne bir kolaylık bulmuştum daha önce paylaşmıştım. Mr. Muscle'ı dört kere sıkınca ve ovunca ayna gibi oluyordu. Ama demirler zor geliyordu. Yıkarken evyeye sığmaz. Sığsa durulaması çok zor. Şimdi ona acaip kolaylık buldum. Aldığım gibi bulaşık makinesine koyuyorum. Enine koyunca sığıyor. Biri alt sepete, bir üst sepete diğer bulaşıkların üstünde. Kenardaki lastikleri de çatal bıçak sepetine atıyorum. Ayrıca çevirme düğmelerini de söküp üst sepete koyuyorum. Hepsi birden tertemiz, pirüpak çıkıyorlar. Sadece bulaşık makinesini 70 derecede çalıştırıyorum. Oldu bitti. Belki normal derecede de temizler daha hiç denemedim. Bir blogda okudum. Çevirme düğmeleri ve lastikleri ben akıl ettim sadece.

Gene ev işi ya. Uff ne sıkıcı bir insan oldum ben.

Yoga matını diktim nihayet. Tabii ki bitmedi. Kenarlarını düzeltmem gerek. Ama şu an halının üstünde ve kullanıma hazır. Artık yogama dönebileceğim. Fakat tavsiye etmiyorum. Yoga matını kendi imal etmek akıl karı değil. Ne daha hesaplı, ne daha işlevsel. Bir de üstüne zamanını alıyor.

Günler hala uzun ya...Çok hoşuma gidiyor. Sanki hiçbir sene bu kadar keyfini sürmemiştim.

Bu akşam bir belgesel mi koysam kendime. Ya da şöyle esaslı bir film. Ödüllü mödüllü. Çoktandır izlemiyorum. En son Kış Uykusu'nu izlemiştim. Biraz da Bella'nın doğumgünüm için hediye getirdiği kitaba baksam. Malafa'yı da yarım bıraktım bak. Halim yoktu ki. Evet. Şöyle biraz keyifli birşeyler lazım. Evet evet. Bu akşam biraz keyif akşamı olsun. Bisikletli bir filmin ilanı vardı elimde kalmış bir gazetede. Onu izleyeyim haydi. Ya da zevkli bir belgesel bulabilirsem. Belki de önce biri sonra öbürü.

Cuma, Haziran 27, 2014

Yağmurlu gün mimi.

Bayan Silvia beni mimlemişti birkaç gün önce. Çoktandır mim cevaplamıyordum. Cevapliyim:

1) Telefonun nerede?
Amplinin orada. Müziğimi oradan dinliyorum da. Konuşmaktan başka her işimi görüyor.

2)Partnerin?
Laptop sayılırsa o. Hep kucağımda. Beraberliğimizin ilk senesinde 3G bağlantısı vardı oraya buraya giderdik. Sonra taahhüt bitti, biz de artık evde kendi halimizde takılıyoruz.

3)Saçların?
Koyu kestane. Ev işi yaparken toplarım.

4)Annen?
83 yaşında. Gündemi benden iyi takip eder. Bugün mesela Beyoncé dedim, anlamadı, "ya işte böyle seksi cilveli zıpır bir şarkıcı" dedim "haaaaa Beyonce!!!" dedi. Bazen beni sinirden delirtir ama...

5)Baban?
Çok özlüyorum.

6) En sevdiğin eşya?
Eşyadan sayılır mı bilmiyorum ama en son gözdem, yakın gözlüğüm. Onu takmaya bayılıyorum.

7)En son gördüğün rüya?
Hiç hatırlamıyorum.

8)Hayalindeki araba?
Hayalimde arabadan çok trafiğin asla tıkanmadığı şehirler var, fakat illa bir model söylemek gerekirse: deux chevaux ya hastayım (dö şövo diye okunur, iki beygir demek) bir de mini cooper'lara. İkisinin de üstü açılan modeli olacak.

deux chevaux
Fransız arabası. Bir tane Istanbul'da görmüştüm. Hatta camına baktığımda satılık yazıyordu eğer yanlış hatırlamıyorsam. Ama hiç param yoktu zaten. Param olsa o sırada ehliyetim yoktu.
mini cooper
bu arabayı bir ara ciddi kafaya takmıştım. Hatta yetişkin bir öğrencimde vardı. Beni bırakmıştı onunla bir yerlere. Tam bir tutku olmuştu bu araba o zaman bende. Unutmuşum bak, depreşti.

9) İçinde bulunduğun oda?
Salonum. Kırmızı koltuğa boylu boyunca uzanıyorum. Tepemde ışığım. Hava çok sıcak. Burnuma komşunun kızarttığı patatesin kokusu geliyor. Perdeler kapalı çünkü akşam oldu.

10)Korkun?
Bakıma muhtaç olmak.

11)On sene içinde ne olmak istiyorsun?
Laptop yerine etten kemikten bir partnerle, zevkli bir hayat kurmak. Artık iş kadını mı olurum, yoksa tekrar yazarlığa mı dönerim orasına karar vermedim. Belki de yeni bir heves icat etmiş olurum. 

12)Sen ne değilsin?
Duygusuz.

13)En son yaptığın şey?
Dolaptan yarım bir salatalığı kaptığım gibi hatur hutur yedim.

14)Üzerinde ne var?
Askılı bir tünik ve beyaz bir yarım bacak tayt.

15)Senin hayatın?
Çok fazla keyfe keder geçti. Biraz daha hesap, biraz daha strateji olsaymış diyorum bazen. Bazen de demiyorum.

16)Moralin?
İyidir, fena değil.

17)Şu an ne düşünüyorsun?
Bin tane şey. 

18)Senin bilgisayarın?
Bakınız: Partnerin sorusu. Bilgisayardan önce ne yapıyordum, nasıl yapıyordum? İnan ki hatırlamıyorum. Bol bol mektup yazardım bak. Günlük tutardım. Bir de kitap okurdum.

19) Bira?
Bin yıl içmesem aklıma gelmez.

20) Aşk?
M.. 

Ben de mimi Bal, Bayan Sardunya ve Kunegond'a paslıyorum efendim. Ayrıca yanıtlamak isteyenler de yanıtlayabilir elbette.

Çarşamba, Haziran 25, 2014

Duygusal.

Duygusal bakımdan karmakarışığım blog. Düğüne de gittim, cenazeye de. Daha kaç gün kendime gelemem.

Önce düğün: evlenen neredeyse 35 yıllık arkadaşım. Ayrıca kardeşlerimiz yuvanın birinci sınıfından beri sınıf arkadaşı. Aynı servisle gidip geldik, evlerimiz yürüme mesafesindeydi. Beşinci sınıfı beraber okuduk. Yazın okullar kapalıyken mektuplaştık bile, boğmaca oldukları yaz mesela. Ortaokul ve lisede teneffüste hep beraberdik. Üniversitede bile ayrılmadık. Onlar da benim arkamdan aynı şehre geldiler Fransa'ya. Sonra Üniversite'de aramız açıldı. Daha önceden başlamıştı elbet bazı nahoş durumlar. Küstük. Büyük bir kavga ve ağır ağır laflarla. Bir yerde patlayacağı belliydi. Pis patladı. Aileler, anneler, kardeşler önce barıştırmaya çalıştı. Sonra onlar da anladı kırılan küpün artık su tutmayacağını. Fakat onca yılın da hatırı var. Zor günlerde gene yan yana geldik, küslüğü o gün için bir kenara atıp. Karşılaştıkça hal hatır sorduk. Görüşmeye devam etmesek de. Facebook'umda ekli mesela. Hiç yazışmayız, yorumlaşmayız, onbinde bir like'larız, ama ordadır. Ordayımdır. Geçen hafta kardeşimle bana ortak mesaj atmış. "Evleniyorum, siz de gelirseniz çok mutlu olurum" diye. Hiç düşünmeden, "tabii ki gelirim" dedim. Ve dün gittik. Kardeşim ve annemle. Gelinle damadın masası olur ya, bir de onların birinci derece sayılabilecek en yakınların masası, bizi işte o birinci derece yakın masasına oturtmuşlar. Çok duygulandım. Sonra tebrikleşirken, bana "burada beni en eskiden beri tanıyan sizlersiniz, o yüzden gelmenize çok sevindim" dedi. Ayrıca o masada bizim adada komşumuz olan kişiler de vardı. Gene bizim adadaki evin bahsi geçti.

Fransa'da dokuz yıl kaldım: dımdızlak. Evet, küsmeden önce bu yukarda bahsi geçen arkadaşım vardı, ve üç sene boyunca da kardeşim. Ama diğer zamanlar, hele ki ilk sene, dımdızlak tek başıma kaldım. Kimsenin benim kim olduğumu, nerden geldiğimi, nasıl bir hayatım olduğunu bilmediği bir yerde. Batı Avrupa'da on dokuz yaşında bir yabancı. Evimden ve geçmişimden uzakta. Geçmişinden ve dolayısı ile kimliğinden roketle gurbete fırlatılmamış kimse bunun ne demek olduğunu bilemez. Tıpkı Sezen'in şarkısında geçen "gurbet selamlarının neşesinin" ne demek olduğunu bilemeyeceği gibi.

Daha cenazeyi de yazacaktım ama pilim bitti. İki günde çok fazla geçmiş, çok fazla geçmişten gelme tanıdık. Çok fazla duygu. Bir yanda sevinç ve heyecan, diğer yanda kayıp. Kendimi çamaşır makinesinin santrifüj programında gibi hissediyorum. Saniyede 1400 tur. Dön babam dön. İçindeki bütün duyguların suyu çıksın. Ben gidip biraz yatayım. Kaç günün fiziksel yorgunluğu da cabası. Görüşmek üzere küçük Joe.








Salı, Haziran 24, 2014

Düğün ve cenaze.

Çok yorgunum. Bloga göz attığımda, çok yorgun olduğumun birinci günü olmadığını farkediyorum. İşin fena yanı, bu maraton biter bitmez yeniden başlayacak.

Yemek işine kalıcı bir çözüm bulmaya çalışıyorum, ama hiç kolay değil. Bugün buzlu çayın yanı sıra, bir zeytinyağlı yemek, bir börek, iki çeşit de basit tatlı yaptım. Dört saat filan uğraştım. Ve daha üç yemeğim daha var. Öğlen olmadan da Beşiktaş'a kadar yürüyüp kütüphanenin kitabını iade ettim.

Yarın çok eski bir arkadaşım evlenecek. Bir sefer, yıllar önce, direkten dönmüştü. Umarım bu sefer bir aksilik çıkmaz.

Ertesi günü de bir cenazeye katılacağım. Annemin, fakat en çok da babamın, çok eski bir arkadaşı. Bizim adadaki bahçede dördü bir araya gelebilmişse Briç oynar, dördüncü gelememişse üç kişi Maça Kızı oynarlardı. Biri babam, biri Zahrad, biri bize her sene bahçesinden taze incir getiren karşı komşu, biri de Çarşamba günü cenazesi olan kişi. Şu an hiç biri sağ değil. Hiç merak etmedim Maça Kızı nasıl oynanır diye. Artık öğretecek kimse kalmadı.

Ne kıpırtısız akardı zaman...Onlar bazen kısacık kapışır, bazen de içlerinden biri sakin sakin "pas" ya da "bop" ya da başka bir şey diyerek sessizliği bozardı. Ben yanlarından geçer giderdim o sırada, kenardaki gecesefalarını eteğimle sıyırarak. İlerde, yokuşun, ağaçların ve damların ötesinden deniz gözükürdü. Evin kapıları daima ardına kadar açık olurdu. Hatta bahçe kapısı bile. Hava hep ılık, bahçe asırlık çamların sayesinde hep gölge olurdu. Senede sadece bir iki gün oturduğumuz yerde terleyip bunalırdık. O da Ağustos ortası filan. Bahçe duvarının ordaki asmanın salkımları olgunlaşmayı beklerdi. Bazen günaha aldırmayıp (çocuktuk nasılsa, bize o kadar günah sayılmamalıydı) bir tanesini koparıp ağzımıza atardık, ekşi ekşi suyu ağzımızı buruştururdu.

Geçmiş oldu. Oysa sanki herşey sonsuza kadar aynı kalacak gibiydi. Sanki ben hiç yetişkin olmayacaktım. Onlar sonsuza kadar haberleşip bahçede iskambil oynayacaklardı. Sahi, ne değişecekti ki?

Birkaç ay önce sokakta rastlamıştım ona, dörtlü takımdan son kalana. Yanında yardımcı bir kadınla beraber yürüyordu. Belli ki hayat ona artık çokça ızdırap veriyordu. Selam vermedim. Belki onu öyle görmemi istemez diye. Beni görecek, sohbet edecek hali yoktu zaten. Son görüşümmüş.

Kimbilir, belki de öbür tarafta takımı tamamlamanın sevinci vardır şu sıralar. Öbür tarafta bu olaylara nasıl bakılıyor, bilmiyoruz ki. Belki de bir yerde eksiliyorsak, bir yerde artıyoruzdur. Hani bir kimya mı, fizik kuralı mı ne var ya: hiçbir şey eksilmez, hiçbir şey artmaz sadece değişime uğrar diye. Birbirlerine laf atıyorlardır belki şimdilerde.

"Olan! Yaşlanmışsın sen görmeyeli!"
"Olan! Gençleşecek halimiz yoktu ya! Hayde bırak boş lafı da desteyi sayın!"
"Deste kaçlık?"

Pazar, Haziran 22, 2014

Başarmak ya da başarmamak. Bütün mesele bu mu?

Kendime ödül olarak blog yazmak: geberik durumdayım. Ve daha işlerin çeyreği bitti sadece.

İki gündür haldır haldır işleri sıraya sokmaya çalışıyorum. Az önce buzdolabını bitirdim ve geldim uzandım. Uzandığım yerden aynen şu şahane mavi gözüküyordu:


Şükrettim. Her şeye. Başımın üstünde bir dam olmasına. O maviyi görebilecek gözlerim olduğuna. Güzelliğe. Bunu farkedebilmeme.

Bu sabah ne yaptım biliyor musun? Saçma ama ben yaparım böyle saçma şeyler arada bir. Çok eski bir arkadaşımı hatırladım. Tıp'tayken beraber okumuştuk. Ve en yakın arkadaşımdı. Aynı fakültede okuduk ve aynı yurtta kaldık. Çocuk psikiyatrı olmak istiyordu. Bütün o tıbbın ilk senesinin kahrını beraber çekmiştik. Hem de iki defa. Çünkü ikimiz de ilk sene geçememiştik.

Bilmeyenler için, bundan yaklaşık 25 sene evvel, tıp okumaya Fransa'ya gitmiştim. Fransa'da tıbbın ilk senesine lise notlarınıza bakılarak ve neden tıp okumak istediğinize dair bir niyet mektubu üzerinden alınırsınız. Sizinle beraber toplam 300 kişi alınır. Sonra her fakülte kendi içinde o 300 kişiyi sınava sokar ve en yüksek notları alan 80 kişi bir üst sınıfa geçmeye hak kazanır. Ve asıl o zaman gerçekten doktor adayı sayılırsınız. Yani ilk seksene girip ikinci seneye geçebilirseniz. Birinci sınıfı bir kereden geçen çok nadirdir. Çoğunluk ikinci denemede başarılı olur. İkinci denemede de başarılı olamazsanız atılırsınız. Rekabet çok sıkıdır, kimse kimseye öyle kolay kolay notlarını vermez. En yakın arkadaşın bile.

Bu kız da işte öyle bir en iyi arkadaştı. Bir yandan ona rakip değildim çünkü yabancı öğrenciydim nihayetinde ve ırkçılık olmasın, yabancılar bizim yerimizi kapıyor demesinler diye, fransızları etkilemeyen yabancı öğrenci kotası vardı. Bir yandan da bu kız benimle bile yarış halindeydi. Bir gün bana, "ama ben her haftasonu trenle ailemin yanına gidiyorum, sen gitmiyorsun, sen o zamanı çalışarak değerlendiriyorsun, benden daha avantajlısın" filan demişti, yüreklendirmek için değil elbet, yarı çemkirerek. Neyse sonuçta bu kız geçti, ben büyük bir hezimete uğrayarak kaldım ve atıldım. O ikinci seneye geçtiğinde, ben psikolojiye yazıldım ve bir süre görüşmeye devam etmeye çalıştık. Fakat dostluğumuz yürümedi. Bende hala ikinci sınıfa geçememiş olmanın yarası açıktı, onda da en ufak bir empati emaresi yoktu. Bir kaç defa evine gittim, ve sonra görüşmez olduk. Ben onca yıl orada kaldım ama ne o beni aradı ne ben onu aradım. Kavga filan ettiğimizi hatırlamıyorum. Belki de etmişizdir.

Neyse işte bu kız, adına Celine diyelim, geldi bugün aklıma. Ne yaptı acaba dedim. Aradan çeyrek asır geçmiş. Facebook'ta arattım. Yok. Google'da arattım. Çıktı. Önünde Dr. ünvanıyla. Çocuk psikiyatrı olmuş. Hem de Lyon'un en güzel yerinde bir muayenehane açmış. Google o sokağın 360 derece görüntüsünü bile veriyor.

İçim acıdı ilk önce. Ki bilen bilir, kimsenin hiçbir şeyinde gözüm olmaz.  İçimin acımasını kendime yakıştıramadım tabii. Ama o eski yara demek ki tam da kapanmamış. Acıdı yani, ne yapayım. "O başardı, ben başaramadım." Ve bugün uğraştığım konulara bak. Hayatım darmadağın. Sonra hemen, kimseyi kimseyle karşılaştırmayacaktın hani, dedim kendime. Ama başladım kendimle hesaplaşmaya. Başarısızlık mı peki dereceyle Psikoloji'den mezun olmak? Hocamın "süpervizyon ücretiniz ne kadar?" demesi şakayla karışık. Staj danışmanımın kavgada "benden daha ileri gideceksiniz ama şu anda psikolog olan benim" diyerek bana kızması vs. vs.

Demek ki kendimi başarısız görüyorum. Geçen sene Datça'da Bella ile tatildeyken, Bella'nın yanındaki şezlongta uzanan kadına dediğim gibi: ne kariyer yaptım, ne de çocuk.

Celine'i boşversem bile, kariyer olarak hakettiğim yerde hiç değilim, orası kesin. Ve bu içimi acıtıyor gerçekten de. Ama zaten bugün yaptığım işler tam da bu sorunu halletmek için değil mi? Evet buzdolabını temizlemekle uğraştım. Ama ondan önce yemek işini bir düzene sokmam gerekiyordu. Zamanı daha etkili kullanmak adına önemli bir hedef olarak belirledim çünkü onu. Sonra gerisi gelecek elbet.

Bu başarısızlık hissi ne pis içime işlemiş. Ortaya çıkması iyi oldu bir yerde.

Zor bir gün oldu benim için. Doğru dürüst yemek de yiyemedim. Çıkıp alışveriş yapayım da o iş de bitsin gitsin kurtulayım bir. Dinlendim hem bloga yazarken.

Cuma, Haziran 20, 2014

Cinsiz lamba.

Çok yorgunum. İşler bitmiyor. Çünkü ben işler bitmeden yeni işler icad ediyorum. Neyse en azından saçımı boyattım. Eve geldiğimde henüz saat öğle olmamıştı. Nevvet! Erken kalkabilmeye devam!

Bugün hayatımda ilk defa pancar salatası yaptım. Çok basit bir olaymış. Alıyorsun suda haşlıyorsun. World's healthiest foods'ta 15 dakikada pancar diyor. Onda da dörde bölüp buharda pişiriyorsun. Gelecek sefer onu deneyeceğim. Gene annemin evinde olsa yüzüne bakmayacağım bir sebze. Kendim yapınca acaip kıymetli oluyor. Bir de sarmısak herşeye yakışıyor be. Halbukim pancar hafif tatlı. Tatlı ve sarmısak? Hem de sızma zeytinyağıyla. Valla güzel oldu.

Lambamı yapmaya başladım. Bak:


Henüz altını yapıştırmadım. Üst tarafı tam yapışsın öyle. Üst kısmı çuvalla kaplamayı düşünüyorum. Ve çuvalın kabalığını dengelemek için onu kırmızı nakış ipliğiyle işlemeye karar verdim. Kendime iş çıkarıyorum dediğim buydu. Yemekten önce başladım. Kendime türk kahvesi yaptım, sonra yakın gözlüklerimi nicedir durdukları kılıftan aldım, koltuğa kuruldum. Başladım işlemeye. Bir çuval parçası, bir yün iğnesi ve iki metre kırmızı nakış ipliği. Bu kadar mı mutlu olunur? Demek ki neymiş? Saadet bazen ucuza da mal edilebilirmiş.

Altını ve üstünü ve belki de yan kenarları kırmızı iplikle geçeceğim. Diyorum ki ufak ufak birşeyler de mi işlesem üstüne? Yoksa çok üstüne düşmesem de öyle ham haliyle mi bıraksam?

Bu arada Bayan Silvia benim mimlemiş ama şu an bayılmak üzereyim. Bir sonraki postta yanıtlarım.

Çarşamba, Haziran 18, 2014

Parayla saadet: demek ki bazen olurmuş.

Konforun dibine vurmuş gibi hissediyorum kendimi. Neymiş? Mutfağa s.kindirik bir doğrayıcı aldım ayıptır söylemesi. Tüketim toplumunun bir parçasıyım işte eninde sonunda, kahretmesin. Yeni bir aletle mutlu oluyorum. Ama maydanozları çok güzel doğruyor. Üç basışta. Tabii maydanozları öyle doğradığını görünce taze naneleri de attım içine. Sonra bakalım yeşil soğanları ne şekle sokuyor dedim. Onlar da fena olmadı. Turşulara varıncaya kadar kısırın bütün doğramalı kesmeli işlerini ona yaptırdım. Galiba bütün yaz kısır yiyeceğim. Benim eski kısırdan on kat daha lezzetli oldu. Bütün malzemeler, irmikle aynı boyda çünkü hemen hemen. O maydanozların kenarları kılçık gibi boğazıma filan yapışmıyor mesela.

Mutfağa elimden geldiğince alet almamaya çalışıyorum ilke olarak. Bu doğrayıcıyı almamak için yıllarca mücadele verdim. Evet en sonunda yenildim. Bir ara zeytinyağlı dolma işine girişmeliyim. Bizim usül sarmada soğanı çok pirinci az olur. O soğanlar artık doğranabilir.

İşin fena yanı, iş doğrayıcı ile kalmadı. Konfor tatlı geldi. Ah nasıl tatlı geldi hem de. Daha daha konfor istedi canım. Kılıfı da "ama böyle çok zor oluyor". Bu sefer işler büyüdü. Bana bir çamaşır kurutma makinesi lazım. Lazım değil, bu eve şart. Bak kışlıkları hala kaldıramadım. Çünkü çarşaflardan, günlük çamaşırlardan sıra gelmiyor bir türlü onları yıkayıp kaldırmaya. Geçen sene nasıl yaptıysam? Doğrayıcıyı alırken daha kurutucuyu kesiyordum dükkanda. Herşey tamam fakat koyacak yer yok. Neyse ona da bir çözüm bulundu. Ve kafaya koyduğum gibi, bugün gittim aldım. Yarın getiriyorlar. Mutlu muyum peki? Evet, kahretmesin, çok mutluyum. Üç gün boyunca elime ne geçerse yıkayacağım galiba.

*********

Konfor demişken, sadece evişlerini kolaylaştıran aletler değil. Mesela evde hazır yiyecek içecek birşeylerin bulunması. Kısır yaptım tamam, muhallebi de yaptım. Ve bir de soğuk içecek repertuarımın biraz genişlemeye ihtiyacı vardı. Naneli limonata ve frape bir yere kadar. Ayran da tamam. Ama böyle hafif, buz gibi, midemi yormayan bir içecek gerek. Buzlu çay? Bir denemelik yaptım. Ilıkken tadına baktım. Bir naneye benzemedi. Fakat dolapta beklediğinin ertesi günü...Sanki Afrika'ya safari yapmaya gitmişim de, bütün gün tepeme güneş vurmuş, nefes alınacak hava yok fakat ben otelde buz gibi dipsiz bir havuz bulmuş kendimi içine atmışım gibi hissettim. Tek sorun buzlu çayın çok bereketsiz olması. Benim bardakların boyu büyük, iki bardak kadar. Dolayısı ile bir litrelik şişeden iki bardak ancak çıkıyor. Öyle çıkar çıkar bütün gün iç, yok. Mecbur gene yaptım. Bundan sonra iki şişe yapayım. Bu sefer içine melisa ve tarçın atmadım. Bakalım nasıl olacak. Kesin daha güzel bir tarif vardır bir yerlerde. Ama kimbilir ne zaman bulurum.


Pazartesi, Haziran 16, 2014

Yaz yağmuru, Kış Uykusu.

Az önce hava sanki akşam çöküyormuş gibi karardı şimdi de gök gürleyip şakır şakır yağmur yağıyor. Çıktım şimdi pencereye baktım. Dolu bile yağdı. Tam dışarı çıkıp tansiyon ölçtürecektim. Yoldan döndüm. Ayakta parmak arası terlik, üstümde bir kısa kollu tişört. Aynı Bo Derek gibi olacaktım.

Erken kalkma işi sıraya girdi. Artık sabahları normal bir insan gibi kalkabiliyorum. Şimdi neyi faktörlesem onun derdine düştüm. Sevdim çünkü ben bu faktörleme işini. Hemen sonuç veriyor. Bir de okuldayken, fizik bilgisi gerçek hayatta ne işe yarar diye bir geyik vardı.



Cumartesi gecesi "Kış Uykusu" nu izlemeye gittim. Nuri Bilge Ceylan'a bu sene Cannes'da en büyük ödülü kazandıran film. Şöyle söyleyeyim, Kieslowski'nin Mavi'sinin yanına koydum ben bu filmi. Görüntü olarak çok doyurucu olmasının yanı sıra, filmin en güçlü yanı benim için karakterlerin derinliği ve sahiciliği. Ve bunlar da muhteşem oyunculuklarla birleşince ödüllü bir film çıkmış ortaya. Üç gün geçti aradan, hala kafamda Necla ile Aydın'ın aralarında geçen konuşmalar var. Nuri Bilge Ceylan'ın verdiği bir röportajda eşiyle sabahlara kadar karakterleri tartıştıklarını söylemiş. Değmiş bence sabahlamalarına. 

Diyaloglar çok gerçek gibi yazılmış ve oynanmış. Yer yer mesela iki kişi aynı anda konuşmaya başlıyor. Ya da biri birinin lafını kesiyor. Sinema'da diyaloglar gerçek hayattakinden daha "temiz" olur. O yapay "temizlik"in yer yer bozulması çok hoşuma gitti. Hem de aynı zamanda, doğaçlama sahnelerle çekilen filmlerin bende yarattığı "zamanım boşa gidiyor" hissini de vermeden koruyabilmiş o doğallığı. 

Kendi kendime Necla gibiyim ben biraz diyorum. Sonra onun aslında neden öyle olduğunu düşünüp buluyorum. Onun yaptığını ne kadar çok kişi yapıyor diyorum. Sonra Aydın'ı düşünüyorum. Biraz da Aydın'lık var bende. Bazı yönlerden. Her yönden değilse bile. Nihal' i. Aydın'ın yardımcısı Hidayet, yan bir karakter, ama o kadar gerçek ki. O kadar güzel oynamış ki. Var öyle adamlar. Yani o adamlar tam da öyle. 

Cannes'daki jürinin başkanı Jane Campion, "filmin 3 saat süreceğini düşündüğümde zorlanacağımı sandım, oysa film bittikten sonra 3 saat daha izleyebilirim diye düşündüm" demiş. Aynen katılıyorum. Galiba aynı Mavi gibi rastladıkça izleyeceğim bu filmi, bıkmadan, usanmadan.

Film bittiğinde jenerik akarken insanlar dışarı çıkar ya. En sona kadar bir ben kalırım çoğu zaman. Bir filmde ilk defa bu kadar çok insanın jenerik akarken dışarı çıkmadığına şahit oldum. Çıkanlar oldu elbet. Ama akın akın değil. İnsanlar oturmaya devam etti jenerikte. Hikayeler Çehov'dan esinlenmiş yazıyordu mesela. Dostoyevski'den, Çehov'dan, Shakespeare'den alıntılar varmış. İki yazar daha vardı. Onları unuttum.

Tam şu an ne düşünüyorum biliyor musun blog? Şu eski yazma hevesim var ya. Hani son zamanlar vazgeçip rafa kaldırdığım. Senelerce ortalıkta "yazar" "yazar" diye dolandığımı düşündükçe utanıp saklanmak istediğim. Belki hepi topu üç küçük öykü yazabildim bunca senede, ki bu kadar az üretebilmiş olmak da ayrıca utandırır beni, fakat yine de sandığım kadar heba olmamış zaman. Çünkü onca yazı ile uğraşmasam bu filmi böyle izleyemezdim. Mutlaka gene severdim, ama bazı unsurları farkedemezdim. Demek ki birşeyler bırakmış bana. Oh. İyi bari.

Edit: Artık not veriyordum ben izlediğim filmlere, unutmuşum. On üzerinden dokuz buçuk efendim. Buçuğu nedir dersen, o da fransız ekolünün etkisidir. Hiçbir sanat eserine tam not verilmez. Çünkü hep daha iyisi yapılabilir. Evet, biliyorum, biz çok itiraz ettik zamanında. Sonuç vermedi. Kompozisyonlarda asla kimse tam not alamadı. "Victor Hugo burda Sefiller'i yazsa ona da tam not vermeyiz" dedi hocalarımız. Mecbur sustuk, oturduk. İçime işlemiş. Çıkmaz.

Cumartesi, Haziran 14, 2014

Ballılokum.

Şu anda eve nefis tarçınlı kek kokuları yayılıyor fırından. Uzun zamandır kek pişirmemiştim. Leylak Dalı'nın blogunda kek resmi görünce canım çekti. Kolları sıvayıp yaptım. Ceviz, kuru üzüm, tarçın, zencefil ve havuç koydum içine.

Dün minik yeğen misafir oldu bana. Safir diye yazıda geçen hani. Bundan böyle Ballılokum diyeyim ona. Nasıl uyumlu, nasıl uslu bir çocuk. Yolda gelirken her oyuncakta durdu. Ben de ses etmedim. Durduk. Yol ona uzundu çünkü. Dinlenmiş de oluyordu hem. Hem de yetişecek bir yerimiz yoktu nasılsa. Bir tane rubik's küple oynaması uzun sürünce "alalım mı ondan sana?" diye sordum. İstemedi. Sonra markette futbolcu kartlarını gördü. Çok heves yaptı, "o ne Ballılokum? istiyor musun ondan?" Evet anlamında başını aşağı yukarı salladı. Aldık. Nasıl sevindi! İçinden Fenerbahçe futbolcusu çıksın diye dualar etti. Arkadaşında da varmış. Çıkmazsa onunla değiş tokuş yaparlar diye hesaplara girdi. Aaaa... İçinden Fenerbahçe futbolcusu çıkamaz. Brezilya dünya kupası futbolcularının kartları onlar.

Şimdi kardeş geliyor ona. Kardeşiyle aynı bağı kuramayacağım onu düşünüyorum. Ballılokum'u kaç kere annesi bana bırakmıştı bebekken. Hatta bir kere, çok komikti, bana böyle ekstra bir sevinç ekstra bir tezahürat yapmıştı, günün sonunda annesi kapıdan girince şaşkın şaşkın bir bana bir annesine baktı durdu. Meğer beni bütün gün annesi sanmış. Artık annesi ile görüşmüyorum. Anca Ballılokum'u bana bıraktığında. O kadar.

Galiba çocuk istiyorum ben. M.'la bir aile kursaydık, ne güzel olurdu. Ne kadar mutlu olurduk. Ballılokum'a benzeyen bir çocuğumuz olurdu. Huzurla, mutlulukla, keyifle yaşardık. Neyse...İnsanın her istediği olmuyor. Ama güzel şeyler gene de oluyor.

Kek pişti.

Kış uykusu'nu seyretmeye gideceğim ben. Yarın devam ederim azıcık.








Perşembe, Haziran 12, 2014

Ada vapuru yandan çarklı.

Erken kalkmayı faktörlemiştim ya ben. İşe yaradı gerçekten de. Bu sabah 9'da ayılıp Kabataş'tan 10.30 ada vapuruna yetişebildim. Hafta içi ve karne dağıtımı öncesi olmasına rağmen vapurda ayakta duracak yer yoktu. Önümüzdeki hafta sonu o vapurun halini hiç düşünemiyorum ben.

Gittim bir tur attım. Hava zaman zaman kapalı, ada genel olarak boştu.(Vapurdaki güruh bizim adada inmedi).  Açık olan evlerin çoğunda temizlik vardı. Her sene bir sürü şey değişirdi yazın başında gittiğimizde. Biz de her sezon başı ne değişmiş diye iki üç gün konuşurduk. Dolayısıyla bu değişime ayak uydururduk. Bu sefer o kadar çok şey bana değişmiş geldi ki, yabancılık çektim. Benim adam değil artık orası. Manav Kadir yok mesela. Ki annem anlatır: " Ben Kadir'i tanıdığımda, Kadir böyle ( belinin hizzasını gösterir) çocuktu." Ben kendimi bildim bileli Kadir orda manavlık yapardı. Ankara Pazarı da yok.




Aslında bisiklet kiralayıp adayı turlamaktı planım ama nedense bir türlü istemedim.

Eski evimize gittim. Bebeklikten lisenin sonuna kadar oturduğumuz ev. O zamanlar 100 senelik ahşap bir binaydı. Üniversiteye gittiğim yıl yıkılacak diye haber geldi. Gurbet ellerde hüngür hüngür ağladım bu habere. Üç sene, yenisi yapılana kadar, ada tabiriyle "Allah'a yakın" oturduk. Yani, bin yokuş çıktıktan sonra varılan evlerin birinde. Yenisi yapılınca yenisinde geçtik. Ama bahçesinde bu sefer ikinci bir bina daha vardı. Aynı tadı asla vermedi ama gene de güzel bir evdi. Şu sağda görülen çam ağacının dili olsa da konuşsa. Gölgesinde kimler kimler oturdu. Evin arkasında kalan ağaç da ıhlamur. Mis gibi kokusunu içime içime çektim bu gidişimde. Hiç toplamazdık. Sokaktan geçen insanlar duvara tırmanıp toplardı bazen de çok garibime giderdi. Bugün ben de aynısını yapmak istedim.



Eski adalılara rastladım. Annemin yaşıtlarına. Ne güzel, onlar için ben hala genç kızım.

Havuza da gittim. Eski üyeyim ben, şöyle bir gezeceğim dedim. Zaten daha havuzu tam doldurmamışlardı. Bıraktılar, gezdim. Çok fena hüzün verdi. En çok orası galiba. Çünkü hiçbir zaman sevemedim havuza gidip bütün gün yatıp güneşlenmeyi. Oradayken mutsuzdum. Boşa akıp gitmiş zamanı gördüm sanki.

Annemler hala orada ev tutarlarken dahi ben Istanbul'da kalırdım. Babamın vefatından sonra artık gitmez oldu annem. Şimdiki evimde bir balkon dahi yok ve ben yaz vakti kapalı mekanda durmaktan çok gocunduğumu farkettim. Alışık değilim. Diğer taraftan da adadan 13.25 vapuruyla geri döndüm. Duramadım daha fazla. Yapılacak birşey yok. Bisiklete binebilirdim evet. Ama canım istemedi. Ah! Eskiden kalma evlerin birinde, birisi bostan yapmış bahçesine. O bostanda gözüm kaldı işte fena halde.

Sonra geldim şehre. Marangoza tahta kestirecektim. Elektrikçiden malzemeleri alacaktım. O işleri tamamladım. Dün de Eminönü'nden alacaklarımı aldım. Beyaz tahtama kavuştum sonunda. Yiiieehhhu! Yarın da tahta tutkalı alınca lambamı hop diye kuracağım. Resmini çekip koyarım artık bulogıma. Aslında yoga bezinin altına kumaş da aldım ama şu an çok yorgun hissediyorum kendimi, bu akşam dikemeyeceğim. Hem zihinsel hem bedensel olarak bitik durumum. Marangoz tüm enerjimi emiyor.

Bu akşam da erkenden uyuyabileceğim galiba. Bir sonraki evim mutlaka balkonlu olmalı. Mümkünse teraslı.

Pazartesi, Haziran 09, 2014

Bilimsel.

İşte günün en sevdiğim saati. Karanlık basmadan az öncesi. Radyoyu da açtım. Yemek işi de halloldu. Dünden artan profiterol ve fincanda kahve var sehpanın üstünde.

Öğlen birden bu yana hiç durmadım. Yapılacaklar listesinin üzerindeki maddelerin peşine düştüm. Sekiz maddenin altısını bitirdim. Araya bir tane ekstradan duş direği şeysi de monte ettirdim duşa. O da çıktı aradan. Galiba daha geniş bir beyaz tahtaya ihtiyacım var. Haftalık yapılacaklar için. Evet. Haftalıklar için ayrı tahta gerekiyor gerekmesine de nerede duracak? Bana kalsa salonun bir duvarını beyaz tahta yaparım boydan boya. Fakat sonra gelen giden günlük hayatımın gereksiz ayrıntılarını görecek. Gerçi tee kaç sene evvel nette şahane bir sistem görmüştüm bu özel alanı meraklı gözlerden saklamak için. Hani okulda stor gibi alttan çekmeli haritalar olurdu ya. Onlardan monte ettirmişti özel şeylerini yazdığı yerin tam üstüne biri gelince çekip gözlerden uzak tutuyordu. Ama çekmeli harita mı kaldı? Kalmış olsa ister miyim ondan salona? I-ıh.

Bu saatte bloga post girmenin en kötü tarafı resim eklemek isteyince ışığın en zayıf zamanına denk gelmesi. Fotoğraf çekilmiyor.

Profiterol dişimin kovuğuna yetmedi. Ama her akşam profiterolcüye gidemem. Utanırım. Halbuki profiterolcü için sadece bir kar aracıyım, sanki pisboğazlığımın çetelesini tutuyor adam.

Bugün yaptığım en manyak işi söyliyim mi blog? Erken kalkmayı faktörlemek. Evet faktörlemek. Evet ben buldum bu tanımlamayı. Ne demek diye sorarsan, erken kalkmayı etkileyen faktörlerin listesini çıkarmak diye özetlenebilir. Evet çünkü herkes birşeye inanır, ben bilime inanırım. Erken kalkma sorunsalına da ( :P ) akılcı bir yöntemle yanaşmaya karar verdim. Neyse, sonuç: bütün günümün aslında ne kadar düzensiz akıp gittiği ortaya çıktı. Örnek vermek gerekirse, akşam ne yemek yiyeceğimi, akşam karnım acıktığında düşünmeye başlıyorum. Yatma saatim yok. Uykudan bayılacak hale geldiğimde gidip yatıyorum. Falan filan. Neyse şimdi biraz düzene soktum. Telefona bir sürü alarm kurdum. Yemek hazırlama saati filan. Yavaş yavaş normal bir insana benzeyeceğim ben de.

Şimdi online kursuma döneyim. Developping Innovative Ideas. Girişimcilik üstüne.

Dün izlediğim filmi de not düşeyim ondan sonra. La vie en rose (2007). Edith Piaf'ın hayatını anlatan bir film. Marion Cotillard oynamış başrolde ve bir Oscar ve birçok başka ödül almış bu rolle. Bana sorsalar, vermezdim o ödülleri. Beğenmedim oyunculuğunu. Özellikle genç Piaf'ın bazı mimikleri çok amatör, çok çiğ geldi bana. Ama bana soran yok zaten. O yüzden, alsın otursun Oscar'ını.


Filmin kendisi de fena değil izlenebilir düzeyde ama önceden Edith Piaf ile ilgili bir önbilginiz olması gerekiyor yoksa film çok başına buyruk. Düz çizgide gitmiyor, zamanda birçok atlamalar geri dönüşlerle seyrediyor, ve bilmeyen birisi konuyu takip edemeyebilir. Not da vereyim bundan böyle madem. On üzerinden altı buçuk efendim.

Pazar, Haziran 08, 2014

Yaşama sevinci, kabak çorbası ve gündelik hayat.

Günler keyifli geçmeye devam ediyor. Özel birşey yapmadım bugün. Sadece haleti ruhiyem iyice. Çok şükür.

Candy Crush'ı bırakıp 2048'e dadandım. 1024'e kadar kastıra kastıra getirebiliyorum da sonrası bir türlü olmuyor. Aslında matematiksel olarak bakarsan 1024'e gelmişsen daha yolun yarısındasın. Halbuki bir rehavet geliyor, işte son bir kaldı diye. Belki de o yüzden.

Bugün Modelleme kursunun ilk haftasını bitirdim. Sınavını da tam nota yakın bir skorla geçtim. 6 üstünden 5.60.

Ardından evişi yaptım. Bir tane de liste hazırladım kendime. Motivasyon listesi. Yapmak istemediğim ama zorunluluk olan bir işi yapmak için kendimi nasıl motive ederim. Yazayım mı bak buraya? Amme hizmeti. Haydin bakak.

  • Müzikle yap.
  • İçkiyle yap.
  • Sadece on dakikalığına yap.
  • Sonrası için eğlenceli birşeyler planla. Ör: online bir oyun oynamak. film izlemek.
  • Bittiğinde seni nasıl hissettireceğine odaklan.
  • Yapmak istememen için özel bir sebep var mı? Sorunun kaynağına in. 
Sonra şöyle bir durum ortaya çıktı. Mücver yapacaktım ama daha yeni ocağı ve mutfağı temizlemiştim. Ortalığı batırmak istemiyordum. Kabakla pratik ve doyurucu ve lezzetli bir yemek arayışına girdim. Ve nette bulduğum bir tarifi tamamen kafama göre değiştirerek kabaklı nefis bir çorba yaptım. Unutmadan buraya not alayım.

Küçük Joe üsülü kabaklı çorba:

Malzemeler: 3 büyük kase çorba için

Bir kabak
Yarım soğan
İki avuç pirinç
Yarım demet dereotu
Bir iri diş sarmısak
Bir bardak süt
Üç-dört bardak kaynamış su.
Bir y. kaşığı tereyağ
İki y. kaşığı un.
Beyaz şarap.(yarım su bardağı veya isteğe göre daha az)
Sıvıyağ.
Tuz karabiber

Kabak ve soğanı çorba tenceresine rendele. Dereotunu kıy. Biraz sıvıyağ ekleyip iyice kavur. (Sonra başka tencere kirletmemek için, kavrulan malzemeyi tencerenin bir kenarına ittim). Beşamel için tereyağını unla kavur. Süt ekleyip kıvamını aç. Bu noktada kabaklara da bulaşıyor. Sorun değil. Hepsini karıştır. Katı kıvamı açmak için üstüne kaynamış su ile tamamla. Tuz biber ekle. Sarmısağı küçük küçük kesip ekle. Beyaz şarabı da koy. Pirinçleri at. Pirinçler yumuşayıncaya kadar kısık ateşte 20 dakika pişsin. Sık sık karıştır. Arzu edilirse blendırdan geçirilebilir.
 ------------------------

Tarifin orijinalinde havuç da vardı. Ama evde havuç olmadığından onu pas geçtim. Pirinç ekledim. Sonradan aklıma geldi. Mısır da yakışabilir. Ve toz zencefil.

Post biraz uzayacak ama beni hüngür hüngür ağlatan bir haberden bahsetmeden geçemeyeceğim. Bugün Euronews'da izledim. 89 yaşındaki bir adam düşünün. Kimseye çaktırmadan, gizlice İngiltere'deki bakımevinden kaçıyor. Ve nerede bulunuyor? Fransa'ya giden bir feribotta. Fransa'da ne işi var peki? Fransa'da Normandiya çıkartması diye geçen, İkinci Dünya savaşında Fransa'nın müttefikleri olan Amerikalı ve İngiliz askerlerin Fransa'nın kuzeyinde bulunan Normandiya bölgesine paraşütlerle ve gemilerle düzenledikleri önemli bir askeri operasyonun yıldönümü sebebiyle (6 Haziran 1944) büyük etkinlikler düzenleniyor. (Obama filan oradaydı). O etkinliklere katılmaya gidiyor adam başını alıp. Çünkü bizzat katılmış o çıkartmaya. Onun günü. Bakımevinde ne işim var deyip alıp başını gidiyor belli ki. Üstelik de Fransa yolunda gemide sahne alan müzik grubuyla 45 dakika dans etmiş. Deniz subayı gazi Bernard Jordan. 

Bizi düşün. Sene olmuş 2083. Hepimiz bakımevindeyiz. (Yok, ben aslında tahtalıköydeyim o tarihte ve normal şartlarda).Ve Gezi olaylarının 70. yıldönümü büyük etkinliklerle kutlanıyor. Bakımevindeki televizyondan mı izleriz?




Perşembe, Haziran 05, 2014

Gıcır gıcır keyif.

Geldim gene sana bılog. Baya bir toparladım galiba. Keyfim neşem yerinde. Çok şükür.

İki gündür misafirim vardı. Ruhuma ilaç gibi geldiler sanırsam. B.'ye bir isim bulalım, dur bakiim. Galiba daha önce ona Burak demişliğim var öyle hatırlıyorum. İşte uzun zamandır evde akşam saatlerinde bir erkekle oturmamışım. Zaten uzun zamandır akşam saatleri Candy Crush oynayarak geçiyordu. O değilse bir film. O değilse bir belgesel. Ama genel anlamda bir başıma. Burak geçip oturunca kırmızı koltuğa, mesela ben mutfağı toplarken filan, nasıl iyi geldi. Bir an kendimi evli hayal edebildim. Güzel olabilirmiş. Şimdiye kadar evlilik gözüme hiç böyle görünmemişti. Üstelik fotoğraftan ziyadesiyle anladığı için fotoğraf makinemdeki bir aksaklığı da düzeltti. Ayh dedim dünya varmış. Bir sorunu da kendi başıma halletmeyeyim. Ha baştan sona arkadaş modunda geçti, doğru düzgün, o ayrı. Zaten öyle olması gerekiyordu. Bakma sen benim evlilik laflarıma. O tamamen içimden yapılmış bir saptama ve kişiyle alakası yok.

Ertesi gün de arkadaşım B., (hadi ona da bundan böyle Bella diyelim), geldi. Kız arkadaş da başka türlü oluyormuş. Kabaktan artanları ben çöpe gönderecekken tuttu nefis bir yemeğe dönüştürdü.

Tabii şöyle bir durum var. Ben misafir ağırlamayı hep annem gibi ağırlanır sanıp hayatta yapamam diye çooooook ender girişiyorum. Yani bende üstü elde işlenmiş keten masaörtüsü, üç kat üst üste dizili tabak, üç sıra çatal, bıçak kaşık servisi filan yok. Ne önden beşer çeşit sıcak soğuk meze, ne üç saatte pişen kuzu bilmem ne.

Bir keresinde annem geldi yemeğe. Ben stres yaptım, şu eksik, şu bilmem ne diye fır fır dolanıyorum ortalıkta. Annem durdu, durdu: kızım kayınvalideni mı ağırlıyorsun, bu ne hal? dedi. Dedi yani bunu. Aslında niye şaşırıyorsam. Evde tabağımı bile kaldırmadığım zamanları bilen bir insan.

Senin anlayacağın iki gündür fransızların "à la bonne franquette" dedikleri, yani samimi, resmiyetsiz bir sofra kurdum. Böyle de oluyormuş. Hem de daha güzel oluyor bana sorarsan. Daha sık yapmaya karar verdim. Zaten Bella ile sohbete doyamadım.

Sonra dün sabah itibariyle erken kalkmaya çabalamaya karar verdim. Dün sadece onbeş dakika erken kalkabildiysem de bunu bir başlangıç, ve bir başarı olarak sayıp kendimi motive ettim. Bu sabah nitekim, saat 10.30 dan sonra tekrar uykuya dalmadım ki, bu daha da büyük başarı. Moralime aynı bir doping gibi geldi.

Sonra üç adet online kursa kaydoldum. Bir tanesi Developing Innovative Ideas, bir tanesi Model thinking, bir tanesi de Gamification. Birincisi şirket kurmak için, ikincisi çeşitli alanlarda daha etkili düşünebilmek için, üçüncüsü de "oyunlaştırma" diye türkçeye içime sinmeyen bir çeviri yapacağım. Yani bunlara önceden kaydolmuştum. Ama birincisinin başlangıcı, GAP turumun başına denk geliyordu. Onda ipin ucu kaçtı, bugün gecikmeli olarak dinlemeye başladım ilk hafta videolarını. Model thinking yeni başladı. Bu hafta sonuna bir testi var. Üçüncü daha başlamadı. Bugün ders de dinledim yani. O bile iyi geldi. Bir iş yaptım.

Alıç ağacı ile sohbetin iade tarihi geldi ve ben hala okumadım. Onun da süresini uzattım. Sanırım Malafa'ya biraz ara verip, onu okuyacağım. Bella bana doğumgünü hediyesi olarak çok ilginç gözüken bir kitap getirmiş. Onu da çok merak ediyorum.

Öyle işte bılog. Heyecanlıyım. Projelerim var az buçuk. Az buçuktan biraz az amaçlarım. Çokça heveslerim. Mutluyum galiba. Hayat bana heyecan veriyor. Güzel şeyler olacak gibi. Ki daha sonraki tatilimin planlarını bile yapmadım.

Pazartesi, Haziran 02, 2014

Sendromsuz Pazartesi.

Dışarda kıyamet gibi bir yağmur başladı on dakika önce. Yağmur şakırtısı sanırsın asfaltı kırbaçlıyor. Bankadaki işlerimi tam zamanında halledip gök gürlemeye başladığında attım kendimi eve.

Son posttan bu yana biraz açıldım. Bugün daha iyi gibiyim. Yüreğim biraz daha hafif. Gelecek günlerde ne olur bilinmez elbet.

Bugün ilginç bir gündü. B. mesaj atmış "merak ettim seni" diye. B. derken kız olan B. değil. Bana ampliyi satıp şahane bir müzik sistemine sahip olmama vesile olan B. Eski sevgilim diyebilirim ama onu öyle görmüyorum. Beraberliğimiz çok kısa sürmüştü zaten. Yarın bana gelecek. Mutlu oldum. Uzun zamandır konuşmamıştık ve ne zaman biraraya gelsek hep daha sık buluşmalıyız deyip buluşmuyoruz. Yarın gelecekse, ben banka işlerini bugünden halledeyim dedim. Sokağa attım kendimi ve bu sefer de S.'e rastladım. S. de eski sevgilim. Onu da yaklaşık bir senedir görmüyorum. Bunun nesi ilginç diyebilirsin. İkisi de hayatıma ben M.'ı unutma çabasındayken girdiler. Ayrı ayrı zamanlarda elbet.  Anlatamadım, farkındayım. Anlatamayacağım. Neyse boşver.

Şimdi ocakta tost yapıyorum. Ortası domatesli. Yanında içecek ne yapsam? Ayran? Frape? Limonata? Çay mı demlesem? Vişne mevsimi gelse de komposto yapsam.

Buz kırma aletini çıkarıp nane yapraklarını da ekleyip çalıştırdım. Sonra da hazır ayrana ekledim. Mmmh nefis oldu. Belki bir dahakine nane yapraklarını ayrı doğratırım biraz iri oldular.

Şimdi biraz Celes'i okuyacağım. İleriye dönük bana yol göstersin.