Cumartesi, Mayıs 31, 2014

Susmak.

Ortalık kaynıyor. Ben dersen gamsız gibi kendi derdime düştüm. Oysa tansiyonum yükseliyor diye televizyonu filan kapattım. Gamsızlık mı bu?

Geldim buraya ama anlatmak istemiyorum. Ne kadar anlamsız değil mi? Bir arkadaşına dertleşmek için telefon açıp sonra da susmak gibi aynı.

Mercimek salatası yaptım. Dolapta soğuyor. On dakkaya yerim. Ev zaten doğumgünüm için temizlenmiş ve tertiplenmişti. Ah evet. İki gün önce doğumgünümdü. Pastayı üflerken içimin en çok istediğini dileme cesaretini gösterdim. Bir geleneği bozmuş olacağım bu sene. O doğumgünü dileği kaç senedir bilmiyorum ama en az 24 yaşımdan bu yana hep tutar. Bu seneki..

Sonra Fermina'nın söylediğini yaptım. Annem'in çörek ve çestırlarının tarifini uygulamalı not aldım. Çestırları kardeşim not almıştı bir sefer. Çöreği de sen öğren, iş bölümü yapmış olalım demişti. Sonradan kardeşimle küsünce çestır tarifinin onda olduğu aklıma geldi. Çörekle beraber o da bende bulunsun dedim. Tabii ne oldu? Kardeşimin uyanıklık yaptığı ortaya çıktı. Çestır tarifi çok basit bir şeymiş. Yok başında bekledim yok çok ince ayar yaptım filan ballandıra ballandıra sanki büyük marifet yapmış gibi anlatmıştı oysa. Tipik o. Yalnız çörek hiç güzel olmadı. Bir daha ben evde deniycem. Araya bir de irmik helvası tarifi sıkıştırdım. Dün akşamüstü ve bu sabah erkenden hep annemdeydim bu işler için.  Evet çünkü o efsanevi çörek üç kerede mayalanıyormuş, mayalanma fasıllarından biri de tam gece boyunca.

Az önce çok iyiydim aslında. Hatta belki duruma göre biraz fazla iyi. Ordan pirelenmiştim biraz ama üzümünü ye bağını sorma diyordum. Yazarlığa geri dönecektim. Muhteşem olacaktım filan. Önümde koca bir hayat duruyordu mesela. Küçükken, yuvadayken bahçede düşmüştüm. Nasıl sıkmışsam kendimi, öğretmen yanıma geldi "ağlayabilirsin küçük Joe, dedi, canın acıdıysa ağla, tutma kendini." Sanki kendimi salarsam canım dayanılmaz derecelerde yanacak gibi.


When the evening shadows and the stars appear
And there's no one there to dry your tears
I could hold you for a million years
To make you feel my love

I could make you happy make your dreams come true
There's nothing that I wouldn't do
Go to the ends of the earth for you
To make you feel my love.

Salı, Mayıs 27, 2014

Yalnız bir bahar akşamı -2-

Etmem gereken önemli bir telefon vardı. Günün tek önemli işi oydu. Zor bir telefondu ama işte bana verilmiş bir görev gibi kabul edip tamamladım. Tahminimden kolay oldu. Zorunluluklar tamam.

Sonra bahar akşamlarının o en sevdiğim saati olan havanın kararmak üzere olduğu zamanlarda, salonda internet radyosunu güncel folk'a ayarladım. Pencereler açık. Yatak odasında küçük ışık yanıyor. Sevgilimle randevum varmış gibi duşa girdim. Sonra askılı bir bluz seçtim dolaptan, en yakışan mini eteğim ve en sevdiğim parfümümü sürdüm. Geçen gün hayal ettiğim gibi dolaptan bir kadeh çıkardım. İki parmak Martini. Ahşap kaseye biraz çerez. Müzik şahane. Ortam şahane. Akşam şahane. Ben şahaneyim. En güzeli: Nemrut dağı'nın tepesindeki o his geri geldi. Şu an yanımda olmayan kişi adına çok üzgünüm. Kaçırıyorsun bebeğim. Sen bilirsin. Ama kaçırıyorsun.

Niko.

- Eminsiniz değil mi o son dediğinizden?
Yüzüne baktığımda belli belirsiz bir gülümseme isteği. Ben de kendime gülüyorum aslında. İçine düştüğüm ergen hallerine. Kız büyüdün artık eşek kadar oldun be. Aşk meşk de ne?

Bugün doktora gittim de. Hiç iyi değilim bakma. İşler daha beter boka sarmadan bir gidip görüneyim, doğrusu neyse hepsini tüketeyim, sonra günah benden gitsin istedim. İyi yapmışım. "Çok emin olmamakla beraber bu bağımlılık gibi birşeyse eğer dedi, tek yapman gereken dipten yeni dalga geldiğinde duruşunu bozmamak. Sen duruşunu bozmazsan, o dalgaların gücü gittikçe azalacak."
Şimdi bekliyorum azalsın diye. Umudum var ama azalacak.

Haa Niko kim dersen. Ben fotoğrafla uğraşan karizmatik bir Rum erkeği olarak canlandırmıştım hayalimde. Fotoğraf gezilerini tavsiye edince benim doktor. Herhalde çok şanlı, adıyla tanıyor herkes onu diye dallandırıp budaklandırdım bir de. Eve gelip kimmiş bu fotoğraf gezileri düzenleyen Niko diye google'da aratınca...kafama aynı bir kaya parçası gibi düştü.
Nikonun fotoğraf gezileri.
Vaziyet sandığımdan beter galiba.

Pazar, Mayıs 25, 2014

Yalnız bir bahar akşamı.

İşte bir bahar akşamı. Dışarda hava kararmak üzere. Salonda James Morrison gitar çalıyor sakin sakin. Kırmızı koltukta boylu boyunca uzanıyorum. Kucağımda küçük -artık emektar sıfatını hakeden- laptop'um.


Kendimi iyi hissettirecek kadar ev işi yaptım. Daha bitmedi. Birazdan kalkıp 
devam edeceğim.


Chill out. Mutlu olmak için daha fazlasına gerek var mı? Belki bir kadeh martini 
doldurabilirim kendime. Antep'ten getirdiğim fıstıkları çok sevdiğim ahşap çerez kaselerine doldursam.
Biraz kuru üzümle cevizim de var. Yeni bir kitap aldım kendime dün..
Hakan Günday'ın Malafa'sı. İşleri bitirdikten sonra okumayı planladım. Aslında mutlu olmak
için herşeye sahibim. Ve demin olduğu gibi mutluluk bana kocaman el kol hareketleri
ile "baksana burdayım ben! kafanı kaldır da bir bak" diyor bazen. Bakıyorum. Gülümsüyorum.
Gülümsüyor. Sonra...Sonra hava kararıyor. Yalan. Yani hava kararıyor gerçekten ama.


Bilmiyorum. Belki hayatı kendime zehir ediyorum. Biraz öyle. M.'yi istiyorum. Ama 
belli ki o beni istemiyor. Yoksa yanımda olurdu. En son gittiğimde parçalarımı topladım 
yerden. Kaç senedir sürüyor. İlk başladığında doğan çocuklar okumayı söktü. Dün gece tarot açtım.
Tavsiye tarot'u. O lekeli kartların yerine yenisini yapacaktım göya. Neyse kendime yeterince kızgınım
zaten. Nasıl bitireceğim bu sevgiyi? Arada başkaları oldu bu sürede ama sadece gölgelediler onu.
O hep oradaydı. Yani başkasıyla beraber olmakla da olmuyor. Tarot sentez kartında birinci kartı çıkardı.
Yeni başlangıç kartı. Yeni bir başlangıç. İçimden kiminle? Onunla mı diye sormak geliyor. O soruyu sorunca
 mantıklı konuşan insanlar sanki bir ağızdan "mümkün mü ki onunla?" diyorlar. Hatta kızıyorlar.

Neyse ben artık ev işlerinin son faslına koyulayım. Karnım da acıktı. Bir de unutmayayım diye şu nane 
şerbetinin tarifini koyayım. Basit ama sonra unutacağım nasıl yaptığımı. Yarım limonun suyuyla karıştırıp,
üstüne buz atıp, suyla tamamlayıp naneli zencefilli limonata yapılıyor.

Nane şerbeti:

Yaklaşık 15- 20 dal taze nane.
Bir litre  İki bardak kaynamış içme suyu.
İki ajda boy çayBir su bardağı şeker.
Bir yemek kaşığı toz zencefil.

Suyu tencerede kaynatın. Nane dallarını yıkayıp, sapların yapraksız kısımlarını bırakıp yapraklı kısımlarını saplarıyla kıyın (on, onbeş yerden). Kaynamakta olan suyun içine atın. Kapağı kapatın. On-on beş dakika demlensin. Delikli kepçeyle yaprakları alın. Ya da süzün. Su henüz sıcak olacak, şekeri ve zencefili ekleyin. Karıştırıp eritin. Soğuduktan sonra temiz bir şişeye doldurup buzdolabında saklayın.

Kullanmak istediğinizde, büyük bir su bardağına (iki bardaklık) yarım limonun suyu, iki üç parmak nane şerbeti. Üstünü soğuk su ve buzla tamamlayın. Pratik limonatanız hazır. Tadı ekşi gelirse biraz daha şerbet ekleyebilirsiniz.








Çarşamba, Mayıs 21, 2014

Kafa dağıtmak için.

B.'nun kitabını bitirdim. Uzunharmanlar'da bir davetsiz misafir. Elime aldığım ikinci Sezgin Kaymaz kitabıydı. Birincisi Kaptan'ın teknesi idi ki on sayfadan öteye götürememiştim. Uzunharmanlar için de öyle olacak sanmıştım fakat gene de denemek istemiştim. Uzunharmanlar çok sürükleyici bir roman çıktı. En güçlü yanı da bu bence. Ben öyle bir kitaba kolay kolay bağlanıp kalamıyorum. B. bir günde okudum demişti. Ben bir günde okumadım ama bir günde okunmasını anlayabiliyorum. Kolay gidiyor. Zorlamıyor okuyucuyu. İkinci güçlü yanı hikaye mantığı iyi oturmuş. Yani sonunda herşey mantıklı bir sonuca bağlanıyor. Niye okudum ki bu saçma sapan kitabı şimdi ben dedirtmiyor insana. Ve hikayelerin sonunu tahmin etmede üstüme olmasa da, sonu sürpriz oldu benim için.
Fakat başka bir Sezgin Kaymaz okuyacağımı sanmıyorum. Genel anlamda sığ geldi bana. Hem karakterler, hem anlatım, hem de içindeki zorlama "felsefe". Diğer kitabında da karakterlere ısınamamıştım. Temel sorunum bu sanırım bu yazarın kitaplarıyla. Karakterler asla arkadaşlık etmeyi istemeyeceğim insanlar. Anlatım biraz kuru. Daha çok, anlatması uzun süren bir kısa hikaye gibi geldi bana. Bir roman yazmanın ne kadar meşakkatli bir iş olduğunu biliyorum o yüzden daha olumsuz şeyler söylemek istemiyorum. Dediğim gibi, başka bir kitabını okuyacağımı sanmıyorum.

Gündemden zonklayan beynimi dağıtmak için ilaç gibi gelen bir filmden bahsetmek istiyorum şimdi. A lot like love. (Aşk gibi bir şey, 2005) Romantik komedi türünde, türüne sadık, hafif, keyifli, sıcak, iddiasız, hiç kafa ütülemeyen bir film. Bu tür filmlerin en büyük riski aşırı boş olmalarıdır ve bu boşluk kıstası da kişiye göre çok farklılık gösterir. Şurdan pay biçebilirsiniz, mesela Before Sunset, Sunrise, Midnight filmlerini sevdiyseniz bunu da seversiniz. Ashton Kutcher ve Amanda Peet oynuyor. Before ... filmleri kadar diyalog üstüne kurulu değil. O da bir avantaj bence.

Üçüncü bahsetmek istediğim konu uykusuzluk sorunu olanlar için bir telefon ve bilgisayar uygulaması. Benim gibi geç saatlere kadar bilgisayar başında oturuyorsanız ve saat geceyarısını geçtiği halde hala kendinizi cin gibi hissediyorsanız bunun sebebi ekrandan yansıyan ışığın rengi olabilir. Laptop ve telefon ekranlarının mavi ışığı beyninize hala güneşin batmadığı mesajını gönderiyor ve bu da uyku haline geçmenizi sağlayan melatoninin salgılanmasını önlüyor olabilir. 
Çaresi: bulunduğunuz coğrafi konuma göre güneşin batış ve kalkış saatini hesaplayan ve güneş battıktan sonra mavi ışığı filtreleyen (ücretsiz) bir uygulama. Dilerseniz film izlerken veya renk ayarları ile çalışırken istek üzerine devre dışı bırakabilme özelliği de var. Ben dün akşam denedim. İşe yaradı. Şu anda da açık ve hiçbir işe yaramıyorsa bile gözümü dinlendiriyor. Hafif kırmızımsı bir ekranım var şu anda. İndirmek için: F.lux (bilgisayar için) mac, linux ve iphone için de uygulaması var, ve android için google play store'da : twilight. Gecenin karanlığında telefonunuzun saatine bakarken de ışıktan kör olmanızı ve uykunuzun kaçmasını engelliyor.

Biberlerimin son halinin resmini çekmiştim geçen gün, arkalarına güzel bir ışık vurmuştu. Maydanozlarla dereotlarını da çekmem lazım. Maydanozlar maydanoza, dereotları da dereotlarına benzemeye başladılar ama çok cılızlar yahu! Saçımın teli onların sapından kalın. Çok mu sık diktim diye acaba? Yoksa daha bebek oldukları için mi?






Pazar, Mayıs 18, 2014

Perşembe, Mayıs 15, 2014

Orman kanunu.

Dün bütün gün televizyon, radyo hatta facebook bile açmadan harala gürele çalıştığım için ve şu son postu yazıp yayınladıktan sonra facebook'a el attığım için olanlardan habersiz bir post olmuş. Sonra çok utandım.

Şu anda Taksim'de, Kadıköy'de, Ankara'da protesto eylemleri devam ediyor. Ara sıra haberleri açtım. Sonra o adam çıktı gene. Ne kadar laubaliydi yüz ifadesi. Hiçbir üzüntü emaresi göremedim. Hep aynı pişkin hal. Kapattım televizyonu. Zaten en alakasız haberde bile adını duymaktan kusacağım.

  • Onbeş gün önce bir CHP milletvekili Soma ile ilgili uyarmış. Eften püften konularla gündem değiştirmeye çalışıyorlar denmiş, dikkate alınmamış. 
  • Maden ruhsatlarını Başbakan kendine bağlamış iki sene önce. Ne kadar normal. Ne var ki bunda? Herşeye o karar vermeli. Herşeye. Ha bu arada bu onu birinci sorumlu konumuna getirmiyor mu otomatik olarak? Ben anlamam pek ama?
  • Sonra işçilerin oyunu patronların zoruyla AKP'ye verdiklerine dair bir tweet. Bizzat Soma'lı bir işçi tarafından anlatılmış. Oylarını AKP'ye vermezlerse doğrudan işlerinden oluyorlar. AKP direkt patronla anlaşıyor, kimbilir ne karşılığında.
Zaten kömürle satın alınan oyları herkes biliyor. 

Eskiden olsa için için kahrolurdum. Biterdim. Küserdim hayata. Bu dünya hiç bana göre değil diye az ağlamadım. 

Artık isyanım söndü. Bir kibrit gibi tükendiği için. Çünkü artık 20 yaşında değilim. Bazı tecrübelerden bizzat geçtim. Kendi beş kuruşluk çıkarı için (yalan olmasın beş kuruş değil, paraya çevirince bugünün parasıyla bir TL'ye denk geliyor) bütün bir sistemi göz göre göre ve aptalca, gereksizce ve sinsice çökertebilen bir kişiyle çalıştım mesela. Hayatımın en büyük kötümserlik kaynağıdır o olay. Sözkonusu kişinin, sonradan ne kadar kokuşmuş olduğu ortaya çıkan bir kurumun eski genel müdürünün kızı olması çok manidar ve acı gelmişti bana. 

Ve bu son tatilde hep aklımın bir köşesinde beni derin derin düşündüren Güneydoğu'daki bir aşiret reisinin yeğeninin bize söyledikleri. 

"Aşiret reisi olmak için, biraz zalim olacaksın, yalan yok." 

Lafontaine 17. YY'da demiş zaten, çocuklara bile öğretiliyor: "La raison du plus fort est toujours la meilleure." Meali: "En güçlünün bahanesi/sebebi hep en iyisidir." Tabii hayvanları konuşturur adam, orman kuralları geçerli çünkü her yerde. Halen. Ve bence bu böyle de gider. Ne "gelişmiş ülkelerin" demokrasisine inanıyorum, ne de hiçbir şey. Onlar da yerine otursun. Sadece Türkiye'de olur dediğim olaylar gördüm Fransa'da. Seksenlerdeki kan skandalını kim biliyor acaba? Kimse. Fransa'da nakledilecek tüm kanlar tek havuzda toplandığı için, tek bir Aids'li kişiden bulaşan virüslü kan binlerce, belki de onbinlerce kişiye, yaşlıya, çoluğa çocuğa bulaştı. Hem de riskini biliyorlardı. Ve tek önlemi kanı belli bir derece ısıya getirmekti. Ha, sağlık bakanı istifa etmiş olabilir sonra. Fakat ondan sonra literatüre "sorumluyum ama suçlu değilim" diye bir laf girdi. En iyi bildikleri edebiyat yapmak. Bizimkilerde öyle laf cambazlığı kapasitesi olmaması belki de daha hayırlı. Yalan ve inkarla epey yol katediyorlar zaten.

Orman kuralları ile yönetilen bir dünyada yaşıyoruz. Ne kadar isyan etsem yetişmiyor. Okula gitmesi gerekirken madene giren o çocuklara mı üzüleyim, babasız kalmış çocuklara mı, dul kalan kadınlara mı, evlatlarını kaybeden annelere mi? Dün bakan rakam açıklamaya korkarken, ve resmi rakam 17 ölüyken, diğer kanalda Manisa valisi 157 ceset diyordu. Bugün 230'un üzerine çıkmış. Kardeşim doğum yaptığında, ki sezaryenle doğurdu, normal doğum bile değil, evime dönerken yoluma çıkan her insan bana mucize gibi geliyordu: bu da öyle minnacıktı, bu da doğmayı başardı, bu da bu boya gelmeyi başarmış diye düşünüyordum. 

O boya sen mi getirdin o madencileri başbakan? Bozuk para değil harcadığın! İnsan hayatı. 

Zulüm. Bencillik. Menfaatçilik. Üçkağıt. Pisi pisine ihmal. Hep var olacak. Benim gücümü kat be kat aşıyor. Çok acı. 

Salı, Mayıs 13, 2014

İş güç sonrası keyif.

Fırında biscottiler birinci kere pişiyor. Dondurucuda da dondurma donuyor. Az sonra üçüncü sefer çevirmek için çıkartacağım.

Bugün rahat üç saate yakın evişi yapmışımdır. Ve dondurma. Ve şimdi de dayanamayıp biscotti. Ve yoga bile yaptım yemekten önce. Fakat hala yapılacak işler bitmedi. Günlerin tembelliği, üç saatte halledilir mi? Edilmeeeeez!!

Üstelik bazı ufak tefek aksaklıkları da halledince iyi hissediyorum kendimi. Mesela çamaşır makinesi santrifüje geçerken bir süredir sanki balkondan içeri tank giriyormuş gibi sesler çıkartıyordu. Önce ona yasladığım demir ütülüğün, makine sarsıldıkça ona çarpa çarpa çıkan ses desibelini yükselttiğini tespit edip yerini değiştirdim. Sonra da saksılara yer açmak için az kenara çektiğim makinenin ayaklarının birinin hafif boşta kaldığı için bu kadar sarsıldığını. Altına karton sıkıştırınca eskisi gibi oldu. Kız beni alan yaşadı :)))

Üç paragraf daha yazmıştım buraya sildim. Konu istemediğim bir yere kaymıştı. Yazının söze göre böyle inanılmaz bir avantajı var. Tek tuşla siliyorsun.

Birkaç dakika sonra biscottileri ikinci defa fırınlayacağım. Ve dondurmayı da son defa çatalla karıştırıp yarına kadar tutmasını bekleyeceğim.

Dün kendime bir güzellik yapıp uzun zamandır yapmadığım bir keyif yaşattım. Listelerimde izlenecek film olarak yazdığım Séraphine'i izledim.



2009'da En iyi film ve en iyi kadın sanatçı César'ını almış. İmdb'de altında yazan yorumu okuyunca eyvah dedim. Kesin bu da Camille Claudel gibi çıkacak. Ama öyle olmadı. Hollywood kalıplarının dışında kalıp da gene de sıkmadan kendini izleten filmlere rastlamak pek kolay değil.

Filmin konusunu çok kısa anlatayım: biyografik bir film, gerçekte yaşamış bir ressamın hikayesi. Birinci dünya savaşından bir iki sene önce Paris'in biraz uzağında bir kasabada gündelikçi olarak çalışan Séraphine işten arta kalan zamanlarında kendi kendine resim boyar. Sanatçıların gerçek yaşam öykülerinden hoşlanıyorsanız bu filmi beğenirsiniz. Juliette Binoche'un oynadığı Camille Claudel'de film bitse de başka şey yapsam hissine kapılmıştım, Séraphine bana öyle bir his vermedi.

Şimdi Sezgin Kaymaz'ın Uzunharmanlar'da davetsiz bir misafir romanına devam edeceğim. Diğer kitabına göre daha sürükleyici. Bir an evvel bitirmek ve B.'ya iade etmek istiyorum. O esnada biscottiler pişer, kendime bir kahve yaparım.



Cumartesi, Mayıs 10, 2014

Poğaça

Bu ay çok kötü beslendim. Yani haddinden çok fazla beyaz şeker. Beyaz un. Yoğurt ve balık hak getire. Keza ciğer ve ıspanak. Keten tohumu sıfıra yakın. Böyle olunca bünye hemen sinyal vermeye başlıyor. Mesela herhangi bir kararı verip uygulamak zul oluyor. Yerimden kalkana kadar akşam oluyor. Moralim bozulmaya çok müsait oluyor ve adet öncesi sendromu beş yüz kat filan ağır geçiyor. Kilolar da alıp başını gidiyor. Berbat yani.

Evimin yakınında bir tane şahane bir pastane ve bir tane Uniş fırını var. Uniş fırını evden taş çatlasın otuz adım filan uzakta. Aynı uzaklıkta bir de bakkal var ekmek alabileceğim. Hani Unişin çeşitli ekmeklerini beğenmezsem. Civardaki marketleri hiç saymıyorum. Var da var yani. Evde ekmek bitmişti. Ve dün üşensem de dışarı çıkıp pastaneden poğaça aldım. Ekmeği de akşama alırım dedim ve kaldı. Bu sabah gene aynı tablo. Ekmek yok. Ve hayır üstümü giyinip o soğuk ve nemli havayı burnumun ucunda ve iliklerimde hissetmek istemiyorum. Kendim yaparım ki poğaçayı dedim. Ne kadar uzun sürebilir? Ekmek mayasıyla değil de kabartma tozuyla yaparım. Netten kolay bir tarif buldum. Ölçüleri yarıya indirdim. Sekiz iri poğaça çıktı. Hamuru hazırlaması üç beş dakika, içi hazırlayıp doldurması 15 dakika sürdü. Fırına verdim. Ve çayı demlemeye koyuldum. Dışarı çıkıp gelmem giyinmesiyle beraber hemen hemen aynı süreye gelecekti.


Ne iyi yapmışım! Sekiz tane poğaça bir insanı bu kadar mı mutlu eder? Bütün betliğimi aldı. Blog yazdığım ilk zamanlarda takip ettiğim bloggerlardan biri ingilizcedeki baking ve cooking arasındaki anlam farkına dikkat çekmişti. Baking fırında, cooking ocakta pişirilen yemekler için. Sanırım fırında pişirilen yemekler beni anlamadığım bir sebepten daha mutlu ediyor. Belki başında durmam ve birşey yapmam gerekmediği için. Hazırlayana kadar harala gürele çalışıyorsun. Sonra görevini fırına devrediyorsun, bir şey yapman gerekmiyor. Çamaşır makinesini çalıştırmak da benzer bir doyum sağlıyor. Sonra ıslak çamaşırları asması var tabii ama.

PMS dönemindeyim ve dibi bulana kadar daha da kötü olmam gerekirken bu poğaçalar çarkı tersine çevirebildi. Şimdi mesela içimden kitap okumak geliyor. Güzel bir kitap. B.'dan ödünç aldığım ve ikinci bir şans vermek istediğim Sezgin Kaymaz var elimde. En az bir aydır bende. Onu okuyabilirim. 

Cuma, Mayıs 09, 2014

Mayıs'ta üşümek.

Bütün kızlar toplanacaktık bugün. Ben yan çizdim. Çünkü üşüyorum. Ve bu havada dışarı çıkıp ıslanır ve daha da üşürsem fena hastalanabilirim. Mayıs'ın 9'u ve kombi bile yaktım Mayıs adına utanaraktan. Üzerimde yün hırka var ayağımda çorap ve kalın yün yorganın altına girdim. Anca beyin fonksiyonlarım normale döndü de iki kelime yazabiliyorum. Bir de spesiyal türk kahvesi yaptım kendime keyif olsun diye. Aslında bu elimdeki spesiyal biterse ne yapacağımı biliyorum. Biraz süttozu biraz kakule. Başka bir numarası yok. Urfa'dan kakule almıştım bir sürü. Gümrük han'ın yanındaki çarşıdan. Orada esnafla sohbet etmiştim azıcık. Ne güzeldi. Mesela beyaz pamuk ipi satıyorlardı. Ama çok vardı. Birim ölçüsü var onun. İp için ne derler unuttum. Tutam demezler de. Birşey derler. Neyse. O kadar çok görünce, herhalde çok geçer akçe birşey bu dedim kendi kendime, merak ettim.

- Bu ipi neye kullanıyorlar?
- Yorgan dikiyorlar, dedi anlayışla oradaki tatlı amca.
- Yorgancılar mı alıyor yani?
- Hayır burada yorganı kadınlar diker. Her yıl yün yorganları sökerler, içini yıkarlar sonra bu iplerle tekrar dikerler. Ya da yeni evlenenlere yorgan yaparlar.

Ne kadar çok iş. Hem de hanede kaç kişi varsa o kadar yorgan. İşin yoksa onları sök, yıka, kurut gene dik.

Sonra bir de şöyle bir şey görmüştüm.


Ne olduğunu bilmediğim için bunu da sordum. Sorduğum amca hiç de çekinmeden anlattı.

"- Bunları (kolunun üzerindeki tüyleri göstererek) tüylere sürüyorsun, yıkayınca tüylerin hepsi yokoluyor."

Ben nereden bu konulara geldim ki. Başka şeyden bahsedecektim.

Yazıyla aramdaki sevgi-nefret ilişkisinden. Bu lanet olasıca uyku sorunumdan. Bir ara ne güzel çözmüştüm. Hem tatilde 06.00'da kalkabiliyordum. Buraya geldim 3. gün gene eski hamam eski tas. İkisi birbiriyle bağlantılı aslında. Günümün keyifli geçeceğini biliyorsam 07:00'de asker gibi dimdik ayakta olabiliyorum. Ama yazı her zaman keyifli bir eylem değil. Üstelik maddi bir getirisi de yok. O yüzden amaçlarımı tekrar gözden geçirmeye karar verdim. Ve tabii ki üç dört gündür bu eylemi de savsaklıyorum.

Yok. Hiçbir şey yapasım yok ve yapmıyorum.
Zamanıma keyif karacak birşey aramaya takatim yok. Neyse ki geçecek.

Perşembe, Mayıs 08, 2014

Belgesel günleri.

Sabah uyandığımda elektrikler kesikti. Dolayısı ile internetsiz, müziksiz ve en önemlisi de çaysız kaldım. Yani dımdızlak. Başladım beklemeye. Sonra içimden bir ses apartmanın elektriğini kontrol etmemi söyledi. Dairenin kapısını açtığımda sahanlığın ışığı pırıl pırıl parlıyor ve asansör çalışıyor durumdaydı. Yani sadece benim dairemin elektriği kesikti. Sigortamı hiç de inanmadan kontrol ettim. Sigorta tamam. O zaman tek bir ihtimal kalıyordu. Elektriğimi kesmişti elektrik idaresi. Her faturada beliren bir tane atlanmış fatura yüzünden olmalıydı. Kaç aydır ihmal etmiştim. Girişe inip kontrol ettim. Evet bir kabloyu sökmüşler adeta gözüme sokarcasına sayacın dışına bükmüşlerdi. Çok canım sıkıldı. Ama çok. Gereğinden çok. Bunu farkedince, kendi kendime laf anlatmaya koyuldum. Bu kadar da büyük bir dert değil bu, dedim. Elektrik idaresi çok da uzak değil. Gideceksin, sıraya gireceksin, paranı yatıracaksın. Ve o kadar. Üç işlem. Sonra bitecek. Bunun için sıkılmaya değmez.

Aslında ilk önce bir yerde kahvaltı etmekti niyetim. Güzel bir çay içmeden gün başlamış olmuyor sanki. Ama otobüs resmen ayağıma gelince hemen bindim. On dakikada elektrik idaresindeydim. Sora soruştura doğru yerde sıraya girdim. Yirmi dakika sıra bekledim. İki dakikada işim bitti. Oh. Şükür. Hemen açsalar keşke...Memur kız acil diye not düşmüş ama kimbilir ne zaman açılacak.

Oradan çıkıp kahvaltılık bir yer aradım. Geçen yaz, boğazımdaki kistin varlığı saptanacakken gene aç karnıma sokaklara dökülmüştüm. Teşhis konmasını beklerken gidip nerede karnımı doyurduysam oraya gittim. Çay berbattı. Ama karnım doydu. Mutlu mesut yürüye yürüye eve yollandım. Karnım toktu ya eve gidip elektriğin bağlanmasını beklemek istemiyordum. Şansıma, Radyoevinin oradan geçerken, belgesel günlerinin ilk gününe denk geldiğimi anladım. Evde kös kös elektrik bekleyeceğime girer belgesel izlerim! Oh! Mis! Karnımı da doyurmuşum. İçeri girip iki tane belgesel izledim. Biri Yağmur yapanlar, diğeri Şangay'da zaman akarken.


Eve geldiğimde elektrik bağlanmıştı, elektrik kesilmese kesin kaçıracağım belgesel günleri de yanıma kar kalmıştı.

Son gittiğim tatilde çok gözlemledim. Bazı insanlar herşeyden şikayet etmeyi marifet sanıyor. Hayata biraz da güzel bakmalı.Tersliklere de gereğinden fazla sıkılmamalı. Bazı terslikleri büyütüyorum ben bazen. Bugün kötü başladı ama iyi idare ettim. Ölesiye nefret ettiğim bir şey olan evden kahvaltı etmeden çıkmayı, dışarıda kendi istediğim yerde kahvaltıya çevirdim. Ve hayat tam da bu değil mi? Elindekini iyi idare etmek. Bunu hep aklımda tutmalıyım.

*Not: Belgesel günleri: ayın 12'sine kadar devam ediyor. Katılım ve programlar ücretsiz. Gösterim yerleri: Notre Dame de Sion lisesi ve TRT Radyoevi.

Yavan.

Bugün nasıl geçti pek anlamadım. Önce Akmar Pasajı'ndaki sahafa telefona açıp sipariş verdiğim kitabın ellerine geçtiğini öğrendim. Sonra benden önce kimse satın almasın diye her işimi bırakıp vapurla Kadıköy'e geçtim. Yol boyunca hep tedirgindim. Ya birisi benden önce alırsa? Yolda bir tedirginlik daha eklendi, ya okuma gözlüğümü Cumartesi günü arkadaşımla buluşurken kaybettiysem? Aynı kitabı kaybettiğim gibi. Çantada sadece güneş gözlüğüm vardı. Ya kaybettiysem? O zaman ne yaparım? Gereksizmiş tüm telaşlar. Akmar Pasajı'na vardığımda kitabımı verdiler. Yolda yeni bir kütüphanenin açıldığını gördüm. Sanat, Edebiyat ve birşey daha kütüphanesi. Belki de Tarih. İçeri bir göz atıp bilgilenmek istedim. Kadıköy'deki Beşiktaş İskelesinin karşısında. Güzel bir bina. İçerdeki görevliye sorunca, buranın da üyelik sistemiyle çalışacağını ve şu anda kitapların tasnif aşamasında olduğunu söyledi. Tüm kütüphane İlber Ortaylı yönetimindeymiş. Dört aya kadar tasnif işlemi bitermiş. Şu an sadece içerde çalışmak isteyenlere açık.

Sonra vapurla eve döndüm. Okuma gözlüğüm çantamın içindeymiş. Gelirken kumaşçıya da uğradım. Elyaf aldım ama yanımdaki para polar almaya yetmedi. Sanırım mat alsam aynı paraya gelecekti. Ama matı katlayıp bavula atamam. Çok yer kaplar. Hatta belki katlanmaz ve sığmaz.

Alıç ağacı ile sohbetler kitabını bir arkadaşım önerdi. Bütün kitapçılara sormuştum. Baskısı tükenmiş ellerinde de yokmuş. Sonunda Bahçeşehir kütüphanesinden bulmuştum. Tam tatile çıkmadan önceydi. Son gün. Göya yolda okuyacaktım. Bankadaki hesabıma para yatırırken ATM'nin üzerinde unutmuşum. Bankadaki gerzek güvenlik görevlisi de alıp onu saklayacağına, trafonun üzerine bırakmış. Olayı komşum takip edip beni bilgilendirdi. Güvenlik görevlisini az kaldı dövüyordum. Tansiyonum zıplaya zıplaya bağırdım, çağırdım, titredim. Sanki ne işe yaradıysa. O yüzden tedirgindim herhalde bugün. Ulaşılmaz göründü o kitap gözüme.

Eve geldim. Candy Crush oynadım biraz. ( Candy Crush'ın öğrettikleri diye bir post yazsam üşenmeyip.) Saat yedi buçuğu geçiyordu. Ev soğuktu. Mayısın başında kombi yakmak istemedim. Ama hala ev soğuk. Yorgana sarıldım. Uyumuşum. Gözümü açtığımda saat gece on buçuğu bulmuştu. Biraz blog okudum. Biraz yemek yedim. Biraz da haberleri aldım. Öyle. Biraz yavan. 

Günün tek güzel yanı vapurda konservatuar öğrencisi olduğunu sandığım bir grup gencin Ankara'nın bağlarını caz gibi çalıp söylemeleriydi. Kadıköy vapurunun bu sanatsal yönü hoşuma gidiyor. Başka zaman da kaç kez insanların eskizini çizenlere rastlamıştım.

Salı, Mayıs 06, 2014

Daha iyice günler.

Bugün de fena sayılmazdı. Eski usul iş listesi çıkardım. Böylece, Candy Crush'ın yanı sıra biraz ev işi yaptım. Dışarı çıkıp akşam yemeği için sebze alışverişi yaptım. Hafif yemek istiyordum. Benim klasik, pratik ve lezzetli, buharda brokoli-havuç ve patates üçlemem var. Buharda az pişmiş, az diri brokoliye bayılıyorum. Üzerine sızma zeytinyağı gezdiriyorum. Bazen biraz sarmısak ufalıyorum üzerine serpiyorum. Üstünden tatlı niyetine Maraş'tan aldığım keçi sütü reçeli ve Mardin'den dibek spesiyal kahvesi. Göya keçi sütü reçelinden sadece bir kaşık yiyecektim. Kavanozun dibini buldum. Biterse çok üzülebilirdim ancak Sibel'in kahvesi'nde inek sütüyle olanının tarifi var. Daha önce denedim ve başarısız oldu. Fakat ikinci denemeden ümitliyim. Gene de bitmese daha iyi. Keçi sütü nasılsa satılıyor.

Evin az da olsa işinin yapılması ruhuma iyi geliyor. Bir tür terapi.

Bir de sık yaptığım yogaları MP3 formatına çevirip telefonuma yüklüyorum. Tatildeyken, otelde yaparım diye yanıma yoga için kullandığım kumaşı da almıştım. Bavulda katlanınca neredeyse hiç yer tutmuyor. Telefon da zaten yanımda. İlk gece bütün yorgunluğa rağmen yoga yaptım otelde. Oh mis. Sonraki günler zaman bulamadım. Fakat o kumaşın altına birkaç kat polar alıp dikmeyi düşünüyorum. Biraz kalınlık versin diye. Al sana evyapımı bir yoga mat. Hem de at çamaşır makinesine yıkansın. Çepeçevre bir biye de dikebilsem ne şahane olurdu. Ya da sadece kenarlarını da kıvırabilirim.

Şimdi de belki bir belgesel bulurum kendime. Belki de uzanıp bir Yoga Nidra yaparım. Belki de önce biri sonra öbürü. Yeter ki beni pek de umursamayan biri için hayatı kendime zehir etmeyeyim.

İyi geceler küçük Joe.

Pazartesi, Mayıs 05, 2014

Bırak gitsin.

Bugün fena geçmedi. Gün gene candy crush oynayarak geçti. Sadece dünden farkı, arada Yoga Nidra yaptım. Yoga Nidra nedir derseniz, uyanıkken uyku kadar derin gevşeme ve tazeleme sağlaması. Facebook'ta birisi bir yazı paylaşmış orada görüp bir denemek istedim. Bulduğum video on altı dakika sürüyor toplamda. Fiziksel hareket yok. Yattığın yerden yönergelere göre gevşiyorsun. Normalde fiziksel hareketlerin üzerine cila niyetine yapılması öneriliyor fakat ben tek başına yaptım. Yönergeler ingilizce, yönergeleri veren kadının sesi de çok güzel. Nefesine odaklanmanı istiyor. Nefes al, diyor. Verirken, bırak gitsin (let it go).

Fakat, "Bırak gitsin" i videoda öyle bir vurguyla dedi ki, ya da ben dinlerken öyle bir haldeydim ki, sanki bana bırak M.'ı nefesinle beraber gitsin der gibi geldi. Ve hemen bırakamadığımı farkedince çok şaşırdım . Oysa onu unutmak istiyorum, sorsan. Bilinçaltı nasıl da bilinçten bağımsız.

Tabii bugün bu böyle. İlerleyen günlerde ne olur bilinmez. Ama bugün böyle: doğrularıyla, güzellikleriyle ve yanlışlarıyla, bırak adamı gitsin. Bırak ki daha güzeline, daha uygununa yer açılsın. Bilge kaplumbağa gibi ol. Bir iki sefer denedin. Baktın olmuyor. Yolunu değiştir.

Yoga nidra hakkında ayrıntılı ingilizce wikipedia bağlantı: tık.

Pazar, Mayıs 04, 2014

M.

Çarşamba'ydı, Cuma'ydı derken Pazar olmuş.

Günler çok miskin geçiyor. Hiçbir şey yapasım yok ve yapmıyorum. Bir tane tembel böreği yaptım bu gece mesela. On dakikada hazırlanıp fırına giriyor. Tadı aynı öbür pırasalı gibi oldu ama görüntü biraz bozuk. Bozuk derken, çok da değil aslında.

Bütün gün koltuğa uzanıp candy crush oynuyorum. Yazı filan hak getire. Ne yürüyüş. Ne yoga. Hiçbir şey. Kitap bile okumuyorum. Film bile izlemiyorum. Ne de belgesel.

Bazen M. yüzünden içim kavuruluyor. Başedemeyecek gibi hissediyorum. Bazen de o acı girdabının dışına çıkmayı başarabiliyorum. Nefes alıyorum. Hayata dönüyorum. Herşeye baştan başlamaya hazır oluyorum. Böyle gitgel'ler yaşıyorum. Çok yorucu ve yıpratıcı. Ama çare yok. Böyle böyle geçecek elbet. Girdabın dışındaysam geçeceğine inanıyorum. Yoksa, çok fena.

Birçok kadın yenilmiş bu duyguya. Camille Claudel. Çiğdem Talu. İlk aklıma gelenler.

Ehliyetimi almaya giderken emniyette ayakta beklemeyeyim diye bir odaya alıp oturttular beni. Orada iki kadın polis, polis de olsa kadınsı meseleler konuşuyorlardı. Genç olan anlatıyordu. Buna çok aşık bir erkek varmış. Aşkına karşılık alamayınca tayinini Güneydoğu'ya aldırmış. Bir gün yolda arabayla giderlerken, ya aracı teröristler taramış, ya mayına çarpmış şimdi hatırlamıyorum. Adam şehit olmuş. Şehit olan polisin arkadaşları bu kadına demiş ki, oraya intihar etmeye gitmişti zaten. Çok trajik bir hikaye. Fakat daha da trajik olanı kadın bunu anlatırken çok umursamazdı. "Ben ne yapabilirim ki?" diyordu, omuz silkerek.

Geçer geçer, daha öncekiler gibi
Bu da geçer, neler neler geçmedi ki.
Bahar yüzünden herhalde. Bir de çalışmıyorum. Bir işte çalışıyor olsam da kendimi işe verebilir miydim bilmiyorum. Candy Crush ideal galiba. Bakalım zaman ne getirecek. Güzel şeyler umalım.





Cuma, Mayıs 02, 2014

Biraz Tarih, biraz Matematik.

Yolculuktan döndüğümden beri zamanın ipini kaçırdım. Günlerden Cuma olmuş. Aslında yolculuğun etkisini üstümden hala atamadım. Ve böylesi daha güzel.

Eskiden geniş bir perspektife ihtiyaç duysam uzaya açılırdım dünya topluiğne başı kadar kalana dek. Oradan bakardım bizlere. O zaman önemli olan herşey gücünü yitirirdi. Şimdi elimde bir de Göbeklitepe var artık ve unutulmuş medeniyetler. İsa'dan önceki tarih ile ilgili tek kıyaslama aracım yazının bulunuşu idi. Bir tek onu bilirim. İÖ 4000. Ondan öncesine tarih öncesi deniyor. Tarih için yazılı kaynağın önemi yüzünden. Bunu da ta kaç yaşımda öğrendim. Benim miniklere fransızca öğretirken. Ve İÖ 10 000 dediklerinde şöyle bir duruyor insan. Şimdi yaşadıklarımızı düşünüyorum, üstüne 6000 sene eklemeye çalışıyorum. Tabii hayal bile edemiyorum. Belki de yazı 3 kere filan bulundu ama medeniyetler çöktü. Baştan başladılar herşeye hiç bilmeden. Kimbilir?

Bizden geriye ne kalacak? Hah. Biliyorum. Plastik torbalar. Pet şişeler. Hele şu internet dediğimiz şey. Kesin çökecek günün birinde. Suya yazıyoruz herşeyi.

Geçenlerde okudum, biri paylaşmış. "Yoluna giderken menzilden çıkıyorsan sık sık, yolunu sorgula". Mevlana'nın bir sözüymüş. Zaten hikaye yazma eylemi sorgulamaya ve vazgeçmeye çok uygun. Belki de en zor yanı bu. Çok vazgeçesim var şu sıralar. Ama işte daha önce de çok oldu. Bilmiyorum.

Bir zamanlar beni yazmaya çok teşvik eden bir blog arkadaşım vardı. Bir gün Istanbul 'dan transit geçiş yapacağını öğrenip, sabah beşte havaalanında onunla yüzyüze tanışmaya gitmiştim. Dönüşte Istanbul'da bende kalacaktı. Hiç sesi soluğu çıkmadı. Ne gelmeyeceğini haber verdi ne birşey. Ben aradığımda programının henüz belli olmadığını söylemişti en son. Daha önce de buna benzer bir şekilde geleceğini söyleyip sonra sessizliklere gömüldüğünü göz önüne alınca ona darıldım. Anlam da veremedim. Bir hikaye yayımlamış. Bir yandan sevindim ve heyecanlandım. Bir yandan da bu yufka yüreğime kızdım. Buruğum tam olarak. Ama sırf ona değil.

Mevlana aynı dizelerde bir de şunu demiş: "Sevildikçe vefasızlaşıyorsan, gönlünü sorgula." Bazı acı tecrübelerle hayatın ve ilişkilerin kurallarını öğreniyor insan. Sonra karşına çıkan insanı bir sebepten istisna kabul ediyorsun ya da ona bahaneler buluyorsun. Yanlış orada başlıyor. Dikkat et küçük Joe. Unutma bir gün buraya yazdıklarını: "aynı sayılarla aynı işlemi yaptığında sonuç hep aynı çıkar". Sonra şaşırma.