Salı, Nisan 29, 2014

Mezopotamya yolcusu kalmasın.


İnsan arkadaşını yolculukta tanırmış ya, bu sefer yolculuğa yalnız çıktım ve kendimi tanıdım. Tanıdım derken, tamam artık çözdüm ben kendimi anlamında değil elbet. Kendimi bilmediğim değişik bir açıdan gördüm. Kırk beş kişilik bir turist kafilesinin tura tek başına katılan kişisiydim. Beş gün boyunca kırk beş yabancı insanla birarada yaşamak yolculuğun hiç hesapta olmayan öğretici başka bir deneyimiydi.

Bir hafta bile olmadı yola çıkalı. Oysa bana bir senedir yollardaymışım gibi gelmişti ilk döndüğümde. Bir senedir evimden uzaktaymışım gibi. Bir senedir Istanbul'a hiç uğramamışım gibi. Evime yabancılaştım döndüğümde. Sanki burada oturan başka bir insandı. Belki de öyleydi. Sonra, hemen sonra, tüm yaşadıklarım bir anda sanki bir rüyaymış gibi geldi. Ve ben gecenin bir saati salonda gözlerim açık uyandım. Yerde bir bavul duruyordu. Açtım. Giysilerin arasında, oradan aldığım ufak tefek hatıra eşyaları duruyordu. Gülümsedim. Her birini satın aldığım an, satıcı, mekan gözümde ardarda canlandı. Hayır, rüya değilmiş. Ama sanki öyle. Ben sanki hep burdaydım. Herşey ne kadar fani.


Diyarbakır.

Harran, Urfa.
Nemrut dağı batı yamacı manzarası.



Mardin
Antep

Binlerce yıllık yolculuk yapmak gibiydi zamanda. Hem zamanda bir yolculuk, hem mekanda. Mardin, Diyarbakır, Antep, Urfa, Maraş, Adıyaman, Antakya, İskenderun, Adana. Dicle, Fırat, Asi, Seyhan. Nemrut dağının zirvesi. Hittitler, Asurlular, Comagene. Medeniyetler, Krallıklar, İmparatorluklar. Ve coğrafya. Ovalar, havzalar, dağlar, nehirler, vadiler, barajlar. Ve yapılar. Hanlar, konaklar medreseler, manastırlar, tapınaklar, camiler, kiliseler. İnançlar. Paganizm, Yezidilik, Ortodokslar, Katolikler, Protestanlar, Aleviler, Şafiler, Sünniler, Mitoloji. Nehir tanrısı Euphrate. Zeus. Europa. Asya. Mozaikler. Tümülüsler. On iki bin senelik taş sütunlar. Hepsi beş güne sığdı.

Midyat

Beş gün boyunca sabah çoğu zaman 07.15 itibarı ile akşam yemeğine kadar sanki insanlık tarihi kadar engin gelmiş ve geçmiş çeşitli hikayeler anlatıldı. Aslında Güneydoğu ile ilgili çok nitelikli bir belgesel çekilebilir. Arte standardında. Aklıma bir de Morgan Freeman'in Through the wormhole serisi geliyor. O belgesel uzayı ve çeşitli bilimsel olayları ne kadar zevkli bir şekilde anlatırsa, Güneydoğu tarihi için de o kadar zevkli bir belgesel serisi yapılabilir. Belki de vardır. Hiç ilgilenmedim, hiç araştırmadım ki.

Diyarbakır

İlk gün, hiç uyumadan, bir anda yoğun bir tempoya ayak uydurmak çok zor gelse bile zevkliydi. Hayatımda hiç tatmadığım bir deneyimdi bu. Belgeselin üç boyutlusu. Hatta dört, beş, altı. Belgesel izlemeye bayılırım ama tarihi yerinde görmek bambaşkaymış. Çünkü o zaman sırf fiziksel olarak orada bulunduğun için o geçmişten gelen ve senden sonra akıp gidecek zamanda oranın çok kısa bir süre için de olsa bir parçası olduğun hissine kapılıyorsun. Bunca insan geçti. Şimdi de naçizane ben. Naçizane hissediyorsun kendini. Çünkü kendini ne kadar beğenirsen beğen, o kadar uzun bir geçmişte kralı bile naçizane kalıyor. Oniki bin yıl öncesinden bakınca dünyaya, hayata, hayatına herşey daha farklı gözüküyor. Ufkunu genişletmek dedikleri böyle birşey olsa gerek.

Nemrut dağına çıkarken

Kültür turlarının hepsi mi böyle yoksa bana mı böylesi denk geldi bilmiyorum ama otobüste yol aldıkça o yörenin türkülerini dinletti bize rehber.  Diyarbakır'da Diyarbakır türküsü. Mardin'de Mardin. Hatta ilk gün, Turnam gidersen Mardin'e yi dinledik. Arkasından ermenicesini. Sarerin hovin mernem. Süryani, Yezidi, Kürt, Müslüman, Ermeni ve aklımda tutamadığım diğer halkların farklılıklarını koruyarak bir arada yaşadığı şehre giderken yolda dinledik her ikisini ve diğer yerel ezgileri.


Kültür deyince tarih, coğrafya, mimarinin yanı sıra müzik ve filmi de geziye dahil edebilen anlayış, kültür turu beklentimin çok üzerindeydi.

Örneğin Mardin'de Sermiyan Midyat'ın yazıp yönettiği Hükümet Kadın'ı ve Ay lav yu'yu izledik otobüste. Her iki filmi de önceden hafife almışım. Sanırım afişleri ve başlıkları üzerimde olumsuz bir etki bıraktı. İstanbul'da bir kere daha izleyeceğim. Her bir karesini sindire sindire. Tam da Midyat Konuk Evi'ni gezerken içimden "buralardan ne hikayeler çıkar, ama bunun için buralı olmak lazım" diye geçirirken. Bundan böyle Sermiyan Midyat'ın çektiği tüm filmler mutlaka izlenecek. Belki ilerde Yılmaz Erdoğan etkisi de azalır, kendi tarzını bulur.

O kadar yer gezdin, gördün, seni en çok etkileyen bir tanesini seç söyle derlerse
sanırım o Mardin'deki Kasımiye Medresesi olacaktır. Artuklular zamanında inşa edilen bu eğitim kurumunun avlusunda bir çeşme ve o çeşmenin suyuyla dolan birbirine ince kanallarla bağlı üç havuz bulunuyor. Çeşmenin çıktığı yer doğumu temsil ediyor, gençlik dönemini temsil eden havuzun suyu akarken hiç dalgalanmıyor, dolayısı ile suyun akışını göremiyorsun, bu da gençliğin nasıl gelip geçtiğinin anlaşılmamasını temsil ediyor. Bugün hangi üniversitenin mimarisinde bu kadar derin bir felsefe var? Varsa da ben bilmiyorum. Derin felsefi anlamı bir yana, havuz pedagojik bir araç görevi görüyor. Hoca öğrencilere astronomi dersi verirken, gökteki yıldızların konumunu, havuzdaki yansımalarını  bir değnek yardımıyla göstererek yapıyor. Böylece kafalarını havaya kaldırıp yorulacaklarına, rahatça yerden yıldızları inceleyebiliyorlar. Dahiyane. Bölgenin en önemli medresesi olmasına şaşırmadım.

Kasımiye Medresesi, Mardin.

Rehberimizin boynundaki kolyede bir kamplumbağa asılıydı. Bir yolcu bunun anlamını sordu. "Kaplumbağa" dedi rehber, "sonsuzluk, bilgelik ve uyum sembolü. Kaplumbağa bir yerde takılınca bir iki aşmayı dener, aşamazsa yolunu değiştirir. Ben de eskiden insanlarla tartışırdım, baskın gelmeye çalışırdım. Fakat sonunda anladım ki bilgi ve inanç kapışınca inanç baskın gelir. " Değişimin ve zamanın akışının bu kadar yoğun hissedildiği bir coğrafyada rehberlik yapan bir insanın boynuna sonsuzluk sembolü asması çok anlamlı geldi bana. İnsanlarla inanç tartışmamayı öğrenmek, bir tür bilgelik zaten, insanlarla uyum içinde yaşamanın ilk şartı. 

Böyle şahane bir yolculuktan döndüm. Etkisi geçmeden sıcağı sıcağına yazmak istedim. Hakkını vererek yazmak isterdim ama beni aşıyor. Neler neler yazılır oralarla ilgili. Belki ilerleyen günlerde gene az az yazarım kendimce. Aklıma geldikçe. Şimdilik bu kadar. İyi günler küçük Joe.

Çarşamba, Nisan 23, 2014

Kısa bir süre yokum.

  • Yanıma ilk defa olarak laptopu almayacağım. 
  • Onun dışında yanıma bir şey almayacağım diye diye bütün evi bavula sığdırdım.
  • Zaman geçsin diye Candy Crush'ın bütün canlarını bitirdim.
  • Binbir güçlükle bulduğum Alıç ağacı ile sohbet kitabını kaybettim. Umarım yarın bulunur.
  • M. neden bu kadar kafama takılmaya başladı gene? Kendime bin dereden su getiriyorum laf anlatmak için. Bazen olacak gibi oluyor. Sonra alakasız bir yerden patlıyor gene. 
  • Belki Mardin'i filan gezerken unuturum.
  • Biliyorum bundan sonra hayatım daha güzel olacak.
  • Saksıları suya oturttum ben gelene kadar susuz kalmasınlar diye. Ama biberi oturtacak kova kalmadı. Ben de bir pet şişeyi suyla doldurup toprağa sapladım. Ama şimdiden su azaldı.
  • Nasıl uykusuzluğa dayanabileceğim bilmiyorum.
  • Bir seferinde sabahın dördünde kalkmamız gerekiyordu bir charter uçuşuna yetişecektik ve hayatımızın en uğursuz geçen haftasıydı. Her güne bir felaket sığmıştı. Ve dedik ki, o kadar boktan bir hafta ki şimdi saati kursak kesin çalmayacak. Ve biz zar zor bulduğumuz bu uçuşu kaçıracağız ve paralar da yanacak. O yüzden iki saat kurmuştuk. Biri dijital biri eski tip tencere kadar ses çıkartan. Ve ikisi de çalmamıştı. Neyse ki doğa bir tane de yedek olarak biyolojik saat yaratmış. Ben saatinde tık diye gözümü açmıştım. Uçağı kaçırmadık nihayetinde evimize dar attık kendimizi ama yol boyunca acaba bu uçak düşer mi deyip durduk. 
  • Hakan Günday'ın derste söylediği yazmak düşünmekten daha farklı derken ne demek istediğini net olarak bir önceki postta anladım. Çünkü dön dolaş aynı şeyleri takıntılı şekilde düşünebiliyorsun, ama yazarken ilerlemek gerekiyor. Yoksa ceza gibi demişti. Bir daha sınıfta konuşmayacağım. Bir daha sınıfta konuşmayacağım. Bir daha sınıfta konuşmayacağım. Yazının bu özelliğine aşık olmuş.
  • Orta birdeyken zibidinin tekine aşıktım. Kareli bir kağıdı onun adının baş harfleriyle doldurup sonra onları ufacık kesip bir tik-tak kutusuna doldurmuştum. Neyse ki şimdiye kadar aşk uğruna yaptığım en tuhaf davranış bu. 
  • İyi ki Nikon'un pilini full şarj etmeyi akıl ettim.
  • Galiba biraz kitap okuyacağım. Yapacak başka bir şey kalmadı.

Pazar, Nisan 20, 2014

Joker.

Muhtemelen çok sıkıcı bir yazı olacak bu. Konusu bile yok. Günümü anlatmaya kalksam kayda değer birşey yapmadım. Gün parmaklarımın arasından kayıp gitti zaten.

Biberler coşmuş sadece. Kime nasıl dağıtacağım onu hesapladım. Apartmana filan dağıtayım diyorum. Ya da blogu okuyup da biber fidesi isteyen çıkar mı? Çıkarsa az daha büyüsünler saksıya koyayım. Dağıtayım isteyene.

Yarın Paskalya. Bari gelenek diye yumurta boyasaydım, çörek pişirseydim. Yok. Kupkuru bir insan oluyorum. Sadece içimden, midye dolması işine bir gün girişmem lazım diye niyet ettim. Eh, niyet etmek yeter de artar bile. Karın bile doyurur. De mi? Annem yapmış tabii. Sana da ayıracağım, merak etme dedi. Hooop, kon hazıra. Ne güzel. Aferin. Devam et. Bravo.

Yarın demişken an itibari ile saat 00:00 oldu.

Moralsizim blog. Yarısı kimyasal. Çeyreği geçici. Ne istiyorum biliyor musun? Bu gece rüyamda karşıma bir lamba cini çıksın. Ellerini beline koyup bana desin ki:

"Kız küçük Joe, doğum günün yaklaşıyor, hem de son zamanlarda yediğin kazıkları çok zarifçe atlattın, sana bir güzellik yapmaya geldim." desin.

"Ne güzelliği yapacaksın Cin? İndirim kuponu mu teklif edeceksin? 43 yerine bu sene bir sene geriye götürüyoruz yaşını filan mı? Çok umurumdaydı."

"Bak, dik kafalılık etme. Ayağına gelmiş kısmeti tepiyorsun. Sinirlendirme beni, girerim lambaya geri, avucunu yalarsın."

"Üf tamam, hadi yap güzelliğini o zaman, bekliyorum."

"Sana aşk jokeri. İçinde kalmış bir adamı seç. Yarın o işi oldu bil."

Ahahahha. Mirkelamın şarkısı gibi oldu. Kahpe kader sen bana ne zaman güleceksin, ah bir joker bu ele ne zaman vereceksin?

"Kimi seçeceğimi bal gibi biliyorsun Cin. O iş yaş, onu da bal gibi biliyorsun. Onun yerine onun izini kalbimden lazerle silsen daha büyük bir güzellik olur."

"Tamam, kabul, sileyim lazerle, ama güneşe çıkınca yeri gene belli olacak, biliyorsun."

"Sen de Cin'im diye gezin ortalıkta o zaman. Ne anladım öyleyse ben o işten? Kırk yılın başında bir güzellik yapacağım diye ortaya çıkıyorsun onu da yarım yamalak..."

"Gezinmiyorum ortalıkta zaten. Çoğu zaman lambadayım."

"Bi sus bari."

"İyi geceler küçük Joe."


görsel: şurdan

Cuma, Nisan 18, 2014

Biber.

Düşün blog. Ne zaman mutfakta biberli bir yemek yapsam, biberleri şerit şerit kessem de ortasında tek çekirdekleri kalsa, beyaz beyaz, öbek öbek, elim varmaz bir türlü onları çöpe atmaya. Atılacak yani, ne yapacaksın? Turşusunu mu kuracaksın? Keşke bir bahçem olsa. Büyük bir bahçem. Her biberin çekirdeğini ekecek kadar büyük. Sonra o biberleri büyütüp...ooooofffff hayaller işte idealist idealist. Bana kalsa bütün dünyayı tarlaya çeviririm.

Neyse sonra balkonu düzenledim geçenlerde ya. Bütün evi sırayı sokarken. Ağaç gibi yükseklik isteyenleri azıcık kenara çektiğim çamaşır makinesinin sol boşluğuna aldım, ağaçlardan açılan yere de yeni saksı gelecek kadar boşluk oluştu. Bir saksıya toprak doldurup maydanoz ve dereotu ekmiştim. Bir tane uno biscotti kutusunun da geniş yerini kesip toprakla doldurmuştum. Toprağın içine de o atmaya kıyamadığım bir kırmızı dev biberin çekirdeklerini ekmiştim. Üzerine azıcık daha toprak. Su. Fısfısla. Tabii ki her gün, günde birkaç posta başlarında dikilmek üzere kontrol. Çıktılar mı? İlk günden. Belki onları beklediğimi hissederler, daha erken çıkarlar, mesela dördüncü gün. Peh. Yok tabii öyle birşey. Sadece birinci haftanın sonuydu sanırım, dereotu olduğunu sandığım bir tane cılız birşey kafasını gösterdi. Pek tabii yabani ot da olabilirdi. Fakat ertesi günü birkaç tane daha çıktı ondan. Biberlerde tık yok. Dün maydanozlar da çıktı dereotlarının yanısıra. Fakat biberler. Sanki öylece yatıyorlar. Ne yapalım, bir daha sefere biraz araştırıp farklı bir yöntem denerim. Belki manavdan alınan biberin içindeki tohum zor çimleniyordur. Belki önceden kurutmak/ıslatmak lazımdır. Belki illa paketli tohum çimlenir. Ama o zaman ne anlamı var ki... :((((((((((((((((

der-ken!!!!!!!!!!!!!!! Bu sabah şarkı söylettiler bana sevinçten. İyi bakınca toprağın arasından gözüküyor. Biberlerin bazısı çimlenmiş!!!! Bir tanesi çimlense yeter ki bana zaten! Dur bak resimlerini çektim. Resmi büyütüp dikkatli bakınca bir kaç tane kök ince ince açık yeşil rengiyle belli oluyor.




Şunlar da maydanozla dereotları:


İşte bütün gün bana moral deposu oldular. Sanırsın moral vitamini.
Armudun çekirdeğinden hala ses seda yok. Fakat onun yanına can eriklerinin çekirdeklerini ektim ve sanırım küflenip toprağı da bozdular. Ama hala biraz ümidim var. Bakalım. Can eriğini tekrar deneyeceğim. Ayrı pet şişede yapmam lazım.

Morale ihtiyacım vardi çünkü bu hafta romanı biraz boşladım. Biraz derken epey. Pazartesi Aynalı Geçit'teki Murat Gülsoy, Ayfer Tunç söyleşisindeydim. Söyleşi sonrasında kızlarla muhabbet ettik. Çok keyifliydi. Salı günü kendime bir gezi hediye ettim. Kısmette varsa önümüzdeki hafta Nemrut dağında güneşin batışını izleyeceğim. Çarşamba ne yaptım acaba? Muhtemelen aylaklık. Perşembe sabah erken kalkıp Mimar Sinan Üniversite'sindeki Ayfer Tunç sempozyumundaydım. Sabah erken kalktım kalkmasına fakat dört saatlik uykuya bünye isyan etti. Öğleden sonra durum vahimleşti, kızlardan izin isteyip kendimi dar attım eve. Uyudum. Sonra uyandım. Ve gene uyudum.

Ah evet arada haftalardır Candy Crush'ta takılıp kaldığım bir seviye vardı. Birden vahiy inmiş gibi Candy Crush oynarken meditasyon yapmayı becerdim. Anlatması biraz zor. Ama okurdum hep. Meditasyona alışırsan bir süre sonra günlük işlerini yaparken de yapabilirsin diye. Benim anladığım yıllarını verip yarı ermiş olmak gerekirdi bunun için. Ermiş -mermiş -peygamber -neyin olmadan yaptım galiba. Seviyeyi atlattım en azından. Sonra da kendime oyun oynamıyorum ki meditasyon yapıyorum deyip, Candy Crush'a vurdum kendimi. Evet sonra da roman kaldı olduğu gibi. Önümüzdeki hafta da gezmekle geçecek. Sonra ver elini yepyeni senenin beşinci ayı.

Öyle işte. Günler geçiyor. İstediğim kadar yavaş değil.


Salı, Nisan 15, 2014

Hikmet Hükümenoğlu ile merak ettiklerim.

Bu blogda bir ilk. Günlük olaylar ve sızlanmalarımı bugünlük bir kenara bırakıyorum. Bu postu çok sevdiğim bir yazara ayırdım. Hem blogunu hem de romanını soluksuz okuduğum Hikmet Hükümenoğlu'ndan mini röportaj sözü almıştım aylar önce. Olaylar olayları kovaladı ve ben ancak birkaç gün önce kendisine merak ettiğim soruları yöneltebildim. Kendisi de sağolsun hem üç soru hakkımı beşe çıkarmama itiraz etmedi hem de çok bekletmeden sorularımı yanıtladı. İşte : Kar Kuyusu, Küçük Yalanlar Kitabı, 47 numaralı kamara, 04:00'ün yazarından cevapları.

1. Yayınevi bulma sürecinizi anlatır mısınız? 

İlk romanımı bitirdiğimde sektör hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Herhalde bu işler bu şekilde yürüyordur düşüncesiyle, beğendiğim yayınevlerinin listesini çıkardım ve internetten adreslerini buldum. Romanın 8-9 tane fotokopisini çekip nazik bir mektup eşliğinde hepsine aynı anda yolladım. 

Meğer böyle yapılmazmış. Adet, bir yayınevinden olumsuz yanıt gelmesini beklemek, ancak ondan sonra başka bir yayınevine göndermekmiş. 

Neyse ilk olarak eposta ile bir “çok teşekkür ederiz ama ilgilenmiyoruz” mesajı geldi. Kendimi o kadar hazırlamıştım ki hiç şaşırmadım. Sonra iki tane “Çok beğendik, gelin görüşelim,” mesajı geldi. Daha şaşkınlığımı üzerimden atmamıştım, hiç unutmam bir Cumartesi sabahı Sırma Köksal aradı. O zamanlar Everest'te çalışıyordu. “Kar Kuyusu'nu dün gece sabaha kadar okuyup bitirdim. Bu romanı başkasına kaptırmam, Pazartesi sabahını bekleyemedim, hemen aradım,” dedi. Kendisini tanımıyordum ama bir anda gönlümdeki tek editörün Sırma olduğunu anladım.

2. Akıl hocanızla nerde/nasıl tanıştınız? 

Bu soruya ilk yanıtım “Akıl hocam maalesef yok ama keşke olsaydı,” idi. Bunu üzerine “Karga Pozu” yazımda geçen “içişlerinden sorumlu daimi hoca”yı kastettiğinizi belirttiniz. Çok haklısınız, hemen anlatayım:

Kung Fu konulu bir söyleşi yapıyoruz gibi olacak ama ben  “bedensel disiplin eşittir zihinsel verimlilik” felsefesine inananlardanım. Böyle düşünen, böyle yaşamaya çalışan bir çok yazar var. Malum, en başta da Haruki Murakami var. Hatta Koşmasaydım Yazamazdım diye bunun kitabını bile yazdı. Spor yapmak ve mümkün olduğunca düzenli bir hayat yaşamak, sırf roman yazanların değil, uzun süre beynini çalıştırması gereken herkesin işine yarayan alışkanlıklar. Ama böyle şeyler kural değildir, tamamen tercih meselesidir. Hayatında hiç spor yapmamış muhteşem yazarlar da var, hatta bırakın spor yapmayı, kendilerini içkiye uyuşturucuya verenler var. Uzun lafın kısası, ben spor yapmak isteyenlerdenim ama bu konuda kendi kendimi motive etmeyi pek beceremeyen bir insanım. Bu yüzden yıllardır beni hem çalıştıran, hem de motive eden bir spor hocam var. Artık beni o kadar iyi tanıdı ki, bırakın ne yediğimi ne içtiğimi ya da uykusuz olup olmadığımı, bir bakışta o gün kaç sayfa yazdığımı bile tahmin edebiliyor. Gerektiğinde psikoloğum gibi uğraşıyor. Hepsi bir yana, kendisi çok sevdiğim bir dostum oldu. Ona sık sık akıl danışırım ama neyse ki şimdilik yazdıklarıma karışmıyor. “Neyse ki” diyorum çünkü biraz katı bir hocadır ve ağzından çıkan tek övgü sözcüğü “yeterli”dir. 

3.Yeteneğini, yaratıcılığını, üretkenliğini kıskandığınız yazarlar. 

O kadar çok var ki. Listenin en tepesindekileri sayayım.
Bolano'nun dahi olduğuna inanıyorum. Yazdığı her satıra kattığı duygusal ve genellikle karanlık bir enerji var. Nasıl yapıyor bilmiyorum ama bir noktada o enerji elle tutabileceğiniz kadar yoğun bir kıvama geliyor. Oysa okuduğunuz satırlar son derece yalın. Aklım almıyor.
Demin bahsettiğim gibi, Murakami'nin hem çalışma disiplinini hem de hem de hayal gücünü kıskanıyorum. 1Q84 isimli hiç sevmediğim romanını saymazsak, anlaşılır olmakla anlaşılmaz olmak arasındaki dengeyi çok güzel tutturmasına da şapka çıkarıyorum.
Neil Gaiman, roman, öykü, çizgi roman, çizgi film, film, şarkı, tiyatro, konuşma, ne yaparsa yapsın eşsiz bir öykü anlatıcısı. Ayrıca, yazarlığı centilmence taşıyışını da çok seviyorum.
Fakat hepsinden çok David Mitchell'i kıskanıyorum. Hani “şöyle x gibi bir roman olsa da okusam,” dersiniz, herkes başka bir x hayal eder. İşte David Mitchell benim hayalini kurduğum romanları yazıyor. Hayatta en çok tanışmak, bir içki ısmarlayıp biraz sohbet etmek, hatta mümkünse arkadaş olmak isteyeceğim insan o.
Bunların dışında hayran olduğum yüzlerce yazar var. Bana göre yeryüzündeki en iyi iki romanın yazarı Tolstoy ve Nabokov var örneğin, ama bizim gibi sıradan dünyalıların onları kıskanması pek doğru olmaz sanırım.

4) İlk defa "roman yazacağım" demenizle ilk romanınızın son sözcüğünü yazmanız arasında geçen süre. 

Çok net hatırlamıyorum ama sanırım bir yıldan az. Kar Kuyusu en çabuk yazdığım romandı. Acemilik ve acemiliğin verdiği bir cesaret vardı sanırım. Ve şimdi dönüp geriye bakınca itiraf etmem lazım ki yazması gayet kolay bir romanmış. Ondan sonra en hızlı yazdığım roman bile bir buçuk yılımı aldı. 

5) Katılmış olduğunuz bir yazarlık kursu var mı?

Yok ama yazarlık kurslarına karşı olduğumdan değil. Zamanında akıl edip araştırsaydım ve bulsaydım Kar Kuyusu'nu yazmadan önce katılırdım büyük olasılıkla. İyi mi olurdu kötü mü olurdu şu anda tahmin etmem imkansız. Belki o bahsettiğim acemi cesaretini kaybederdim ve o açıdan çok iyi olmazdı. Doğru beklentilerle katıldığınız  sürece kursların faydalı olabileceğine inanıyorum. Yani niyetiniz kursa gidip yazar olmayı öğrenmekse bence paranıza da zamanınıza da yazık. Ama kendime ve yazdıklarıma bakış açımı geliştirmeyi hedefliyorum” diye giderseniz çok işinize yarayabilir.


**********

Pazar, Nisan 13, 2014

Nostaljik.

Bugün ne oldu biliyor musun blog? Çok tuhaf birşey oldu. Diyeceksin ki evin içinde tek başına yaşıyorsun. Altı üstü kahvaltı edeceksin. Tuhaf diyebileceğin ne olmuş olabilir? Evet bir keresinde masanın üstünde duran tencerenin kapağı kendiliğinden sana gelmişti. Ama sen onu tuhaf bile bulmamıştın. Sadece fizik kuralları gereğince masanın hafif - çok hafif- bir eğime sahip olduğu çıkarımında bulunmuştun. Bir de iş olsun diye gidip kayan kapağı videoya çekip facebook'a koymuştun. Tuhaf bir şey olmuş! Ne peki?

 Sabah daha çayı koymadan radyoyu açıyorum ben. Bu sabah da öyle yaptım. Ama çıkan istasyonda çalan türkçe şarkılar benim bile dayanamayacağım derecede kötü olunca radyoyu Açık radyo'ya seyirttim. Sakin bir sohbet vardı. Tamam, dedim, kalsın bu. Gittim çayımı koydum yere atılmış onu bunu topladım. Her günkü ayılma ritüelim. Neden sonra kulak kabarttım sohbete. Denizi anlatıyordu sohbetteki adamın biri. Ama eski zamanların deniz hayatını. "Bilmiyor şimdikiler -balık adı söylüyor- nedir. Sorsan bilmez. Kalmadı ki! Bitti.". Bir semt söylüyor. "Oranın burnundan -başka bir balık ismi söylüyor- çıkardı. Sadece ordan çıkardı." Kaç yaşında acaba bu adam dedim kendi kendime. 60'ların Istanbul'unu anlatıyordu. Markaryan diye sadece Türkiye'de ünlü olan fransız bir şarkıcıdan bahsetti dalga geçerek. O konser vermeye gelmiş de nasıl millet sahilden ordan burdan kaçak gidip seyretmiş. Daha bir yığın şey. Şurdan denize açılırmış. Çok da dinlemiyorum. Kulak kabartıyorum ama bir süre sonra baktım ki kaptırmışım kendimi. Anlattıkları eniştemin deniz-yelkenli-sandal hikayelerine ne çok benziyor, onu hatırlatıyor. O anlatırdı böyle, aynı böyle anlatırdı. Bir de babamın bir macerası vardı. Kınalı'nın arkalarında fırtınaya tutulmuşlar bir sefer sandalla. Bir balıkçı mı gelmiş kurtarmış bunları ne. Yoksa orada öleceklermiş. Tabii ben de doğmayacakmışım. Nostaljik bir his sardı beni. Bir daha bana kimse bu tür hikayeler anlatmayacak. Eniştemi bir ay önce filan kaybettik. Babamı kaybedeli üç sene olacak. Ancak radyodan dinlerim bundan sonra. Sonra işte bana has o bağlantı kurmalar başlıyor. Belllki de, belllki ama, bu adamla eniştem aynı arkadaş grubundaydı diyorum kendime. Zaten o zamanlar kaç kişinin teknesi var ki Istanbul'da. Kesin tanışıyorlardır. Kafam bir hesap yapamıyor. Altmışlarda eniştem kaç yaşında oluyor. Ama eniştemin hikayeleri Büyükdere'den başlar bu adam Bebek deyip duruyor. Babam da Suadiye'yi anlatırdı. Tabii babamın zamanında Suadiye yazlık yer. Onların deyimiyle sayfiye yeri. Sohbete ara verdiklerinde o Markaryan denen adamın fransızca şarkıları çalıyor. Ekmek kızartıyorum. Biraz yağ filan sürüyorum üstüne kıtır kızarsın diye. Son günlerin buluşu. Adama taktım kafayı. Kaç yaşında acaba. Ve ne kadar hayat dolu. Ne kadar dolu dolu yaşamış. Özeniyorum. Sonra bir isim geçiyor programda. Kulağıma çalınıyor. V.G. V.G. mi? Hadi len. Hani 95'te yazın hepimizi -annem babam kardeşim teyzem eniştem teyzemin kızı- tekneye davet eden V.G. mi? Eniştemin bilmem kaçıncı dereceden kuzeni. Gençlik kankası. O tekne gezisini hiç unutamam. Fotoğraf makinemi yeni almıştım. Pentax'ımı. Rıhtımda gelmelerini beklemiştik. Her anını hatırlıyorum o gezinin. Baba tarafından kuzenim ve eşi de davetliydi. Eee ne olmuş V.G.'ye? Al işte biliyordum ben. Netten açık radyonun program akışını kurcalıyorum. V.G. benim bildiğim iki sene önce vefat etti. Bu program canlı değil mi?

Değilmiş program canlı. V.G. anısına bugün tekrar yayımlanmış. Program bitiminde spiker söyledi. O anlatan, eniştem gibi anlatan adam, eniştemin kuzeniymiş nitekim. Bizi tekneyle gezdiren V.G..Bir saattir onu dinliyormuşum bilmeden. Ve o da yok artık. Bu hikayelerin eksikliğini çekeceğimi tahmin etmezdim. Tuhaf olan bu. Bir hikayecinin tarzını, anlatımını tanıdık bulurken, nitekim tanıdık çıkması. Bir de bu. Hızla geleceğe savruluyoruz. Sadece böyle zamanlarda anlıyoruz.

Cumartesi, Nisan 12, 2014

Günlük hayat ve Güzel şeyler oluyor mimi.

İşte haftasonu geldi çattı. Mesai ile çalışanlar için tabii ki Cuma'nın anlamı daha farklı. Benim için oldukça verimli geçmiş bir haftanın sonu demek şu anda. Belki Cumartesi-Pazar ara veririm. Diğer mecburiyetleri tamamlarım. Ev işleri gibi. Alışveriş gibi. Belki kek filan yaparım. Hafta içi yapamadım. Yazıya ve yogaya öncelik verdiğim için.

Öncelik vermeme değdi mi peki diye sorarsanız. Değdi. Demin mesela kalktım kendime neskafe koydum sütlü. Kalkarken ve hareket ederken kaslarım belimi daha sıkı tutuyor gibi sanki. Pazar günü hariç sanırım yogayı hiç aksatmadım. Yürüyüşü aksattım da. Yogayı değil.

Yazıya gelirsek. Romanın omurgasını oluşturabilecek iki soru kümesi çıktı ortaya bugün. İki romanlık malzeme. Tabii bunlar hop diye sinopsise dönüşecek değil kendiliğinden fakat sanki hareket alanım genişledi. Karakterler için beyin fırtınası yaparken daha zahmetsiz gelişiyor fikirler. Küçük farklılıklar. En azından doğru yoldayım onu biliyorum. Ya da şöyle: yol uzun ve yorucu, fakat ucu istediğim yere varıyor. Bundan eminim. Zahmetine katlanırsam istediğim yere varırım. (Bazen bu kadar emin olabiliyorum kendimden :) )

Sevgili Cerenmus beni mimlemiş. Güzel şeyler mimi. Mimi şu resimle yanıtlıyorum:

Mor salkım hem o baygın tatlımsı kokusu hem görüntüsü hem de baharı müjdelemesiyle yoluma çıkan en mutluluk verici şeylerden biri. Bana okulumu dolayısı ile çocukluğumu ve ilkgençliğimi de yoğun olarak çağrıştırıyor. Mor salkımlar pıtırak gibi döküldüğünde okulun bahçesinin demirlerinden, okul yılının bitmesine az kaldı demekti. Yaz tatili burnunun ucunu göstermiş olur, belki sınavlar hafiflemez fakat üstümüz başımız hafiflerdi. Paltoları atardık. Bahçenin havası değişirdi. Daha kalabalık olurdu.Yerlere serilirdik. Sanki okuldaki insanlar bile daha sıcak davranırdı. Okul gezisi oldu mu o mevsimde olurdu. Paskalya tatili için geri sayım başlamış olurdu.

Bu arada, bu mim sayesinde alakasız sandığım iki kişinin tanıştığını öğrendim. Absalom ve Cerenmus. Ve Cerenmus'un takip ettiği diğer blogları da merak ediyordum. Bu sayede bu merakım da giderildi.

Birkaç güne kadar en sevdiğim yazarlardan biriyle *exclusive* bir mini-röportaj yayınlayacağım. Evet. Başka yerde yok. Sadece İyi geceler küçük Joe'da. Beni izlemeye devam edin.


Cuma, Nisan 11, 2014

Yarım yamalak.

Geldim gene kürkçü dükkanına. Yatmadan iki lafın belini kırayım dedim. Bugün herşeyi yarım yamalak yaptım. Spor ve yazı temel olarak. Bir de film izlemek.

Roman türlerini incelemeyi bıraktım. Sanırım yeterince malumat edindim bu konuda. Geçen sefer unutmuşum söylemeyi, Orhan Pamuk'un Cevdet bey ve oğulları ile Masumiyet Müzesi, "saga" denen türün örnekleriymiş. Yani bir veya birkaç aile üzerinden bir dönem anlatma türü. Bu örnekleri düşünen benim elbet. Okurken aklıma bu iki roman geldi.

Roman türlerinin yerine bugün farklı bir iş yaptım. İmdb'de en sevdiğim filmlerden biri olan Wall-E'nin sinopsis'ini bir deftere not aldım. Sonra onun türüne tıklayıp (mesela fantasy) başka fantastik tarzda filmlerin listesini elde ettim. Beğendiğim sinopsisleri not aldım alt alta. Not alırken de en beğendiğim fikrin altını kırmızı ile çizdim. Yani sinopsisin içinde "dahiyane" bulduğum fikrin.

Misal: Divergents: Erdemlerine göre kabilelere bölünmüş bir dünyada Tris kendinin Aykırı olduğunu öğrenir. Kendisi hiç bir topluluğa ait değildir. Aykırıların öldürüleceğini anlayınca, geç olmadan Aykırıların neden tehlikeli olduklarını keşfeder.

Yarın da devam edeceğim. Arada aklıma bir iki fikir kırıntısı gelince onları da not aldım.

Bir de şunu anladım kendimle ilgili. Kesinlikle çala kalem yazamam romanı filan. Kısacık öyküyü bile başını sonunu olayları kesin bilerek işlenişine başlıyorum. Nerde kaldı roman.

İkinci öğrendiğim, konudan daha önemli olan şey onun işlenmesi. Mesela kötü bir konu iyi işlenirse günü kurtarabiliyor ama çok iyi bir fikir kötü işlenirse işleri kesin olarak batırır.

Üçüncü tespit ise bugüne kadar roman fikri diye düşündüğüm fikirlerin çoğu tamamı: ayrıntı. Yani bir roman kurgusunu bir robot yapmaya benzetecek olursak ben yoldan somunlar vidalar hurdalar filan buluyorum oysa işe robotun beyninin programlanmasından başlamak gerekiyor. Benim için bu böyle en azından. O yüzden bunca verimsizlik. Kafa sürekli ayrıntıları topluyor. Sonra da neden ortaya birşey çıkmıyor acaba?

Gözlerim yanıyor artık uykusuzluktan. Zengin kalkışı olacak ama iyi geceler küçük Joe. (al işte blog postunu da yarım bıraktım sonunda. Sanırsın dünya yarım bırakma günü.)

Çarşamba, Nisan 09, 2014

Yoğun edebiyat ve diğer şeyler.

İşte en büyük keyiflerimden birini yapmaya geldim. Bloga post girmek. Evet bordo cilalı tırnaklarımla tıkır tıkır yazarak. Başucumda bol sütlü neskafem. Mis.

Sabah yürüyüş ve yoga yaptım. Bu seferki sırt yogası. İlk verdiğim link olan yeni başlayanlar için yogadan bir nebze daha yorucu. Fakat nasıl pamuk gibi oluyorsun bittiğinde...Ah bu yoga hayatımın en güzel keşiflerinden biri. Youtube'u yasaklayanın yatacak yeri yok.

Sonra oturdum çalıştım. Gene wikipediayı kurcaladım, notlar aldım. Bir tane kendime yakın bir roman alttürü buldum. Biopunk. Bilimkurgunun alt türlerinden biri. Genetik ve biyolojik araştırmalar üzerinden konusunu oturtuyor. Tabii ilk romanım bu türde olacak anlamına gelmiyor bu. Sadece etrafı kolaçan ediyorum. Ama bilimkurgu türünde yazacak olursam bu biopunk olur.

Türleri araştırırken, daha önceki postta da söylemiştim beklemediğin şeylerle karşılaşıyorsun. Mesela Avrupa yakası dizisi olduğu gibi "comedy of manners" (fransızcası: comédie de manières) mış. Eski bir edebi tür. Biz lisedeyken bu türü Molière üzerinden incelemiştik. Yani tee 17. Yüzyıl. Wikipedia'da okuduğum makale ingilizce olduğundan örnek olarak Shakespeare'i vermiş o ayrı. Ama net olarak hatırlıyorum "Les précieuses ridicules"ü sahnelemişti bizim sınıfın hocası. 17. yüzyıl fransız aristokratlarını hiciv ediyor diye beynime nasıl kazımışlarsa artık, (comédie de manières- arsitokratlarla dalga geçiyor- comédie de manières- aristokratlarla dalga geçiyor- comédie de manières-aristokratl...) kalmış. Belirli bir zümrenin alışkanlıkları ve davranışları ile dalga geçmek. Alıp Nişantaşı'na uyarlamış Gülse Birsel. Ne yapalım bizim aristokratlığımız o kadar. Gayet de olmuş.

Sonra Gora geldi mesela aklıma "comic science fiction" 'u okurken.

Bilmediğim kurgu türlerini keşfettim. Bir tanesi "speculative". "Tuhaf kurgu" olarak nitelenebilir. Hiç denk gelmedim sanırsam öyle bir kitaba, ya da bir yere oturtamadığım için yarım bırakmış, sonrasında unutmuş da olabilirim.

Sonra Harry Potter'ın hikayesinin çok benzerinin yıllar önce Ursula Le Guin tarafından yazıldığını öğrendim. Türkçesi "Yerdeniz Büyücüsü"(The wizard of Earthsea). Rowling'liğim bir nebze incindi bundan hemen. Hemen vizyon tahtama Ursula'nın resmini ekledim. Yerdeniz Büyücüsü'nü de en yakın zamanda okumak üzere okuma listeme koydum. Fakat hoşuma giden şu oldu. Yerdeniz Büyücüsü'nün özetini okurken "eeee???? bu resmen Harry Potter!!!!" diye geçirdim içimden, isyan ederekten. Makalenin sonuna gelince "Harry Potter ile benzerlik hakkında yazarın düşünceleri" linkini bulunca hem çok şaşırdım, hem de sevindim (hayır yani bunu tek farkeden ben değilmişim oh çok şükür diye). Demek ki neymiş? Herşeyde olduğu gibi edebiyat aleminde de herşey pazarlamaymış, ambalajmış, paketlemeymiş, reklammış. Evet bebeğim. Bence Ursula'ya haksızlık edilmiş. Özetini okudum sadece ama izlenimim bu. Ne kadar yetenek, o kadar şan şöhret para demek olmuyor işte. Al bak.

Bazı türlerin kendine has kalıpları varmış. Ucu savaşmaya varan. Hiç bana göre değil. Erkekler için onlar. O yüzden Yüzüklerin efendisini de yarım bıraktım. Ve bazı fantastik kitaplara bir türlü yanaşamıyorum. Çoğu savaş temalı. Bir tane fantastik çocuk romanını yazmaya başlamıştım mesela. Tee ne zaman. Onun bir benzerini buldum. Bitmişi. Kurgunun devamını getirememiştim. Benzerinde çocuklar diğer alemin kralı oluyorlar bunun için de kitap boyunca savaşıyorlar. Tabii getiremem devamını :)))) İçinde savaş olan, dövüş olan kitaplardan nefret ediyorum. 04:00'ü o kadar sevmem de sanırım bu yüzden. Savaşıp kral olan yok içinde. Sırf bundan değil elbet. Güzel yazılmış ondan.

Tabii bu kalıpların varlığını bilip onları kırmak bana kalmış. Ama genel geçer bir kalıp varsa bunları bilerek yola çıkmak en sağlamı zaten.

En son böyle haldır haldır çalışmam Psikoloji 4. sınıf. Üç ayda kaç seviye atlamıştım. Aynı yöntem. Özetlerden gitmek. Çok vakit kazandırıyor. Çok kısa sürede sıkıştırılmış bilgi ediniyorsun. Oh bu sefer staj bulma derdi de yok. Oturduğun yerden çalış çalışabildiğin kadar. Otur yaz mesela zamanı geldiyse.

Yazıyı çalışmak dışında tohumların bir kısmını ektim. Maydanoz ve dereotunu eski bir saksıya ektim yarım yarım. Biberin tohumlarını çıkarıp çimlensin diye sığ toprağa ektim. Bir tane armuttan çok güzel bir çekirdek çıkmıştı. Onu da birkaç gün kurumasın diye nemli peçetede tutmuştum. Bugün toprak-pet şişe şeysine aldım. Hurma çekirdeklerini suya attım. Üç gün sonra toprağa ekeceğim. Pet şişeye. Domates ve salatalık tohumlarım var. İlk fırsatta onları da çimlendireceğim. Bir de tutar mı bilmiyorum. Can erik ağacı istiyorum. Meyvesini o kadar seviyorum ki. Hurmayı salona alacağım büyüdüğünde. Öyle işte.

Bugünlük bu kadar sanırsam. Diğer postlara göre uzun oldu biraz. İyi geceler küçük Joe.

Pazartesi, Nisan 07, 2014

Yoğun aylaklık.

Bir önceki yazıyı dün gece yarısı yazdım o yüzden bugünün tarihiyle çıktı. Bu yazı da yarının tarihi ile çıkacak. Olsun, ne var.

Bugün çok acaip başladı. Sabah ezanı okunurken bir kabustan uyandım. Yani kabustan gözümü açtığımda sabah ezanı okunuyordu. Aklıma ilk gelen bunun şahane bir roman giriş cümlesi olabileceği oldu.

Elif rüyasında fırtınalı bir limanda gemiye binmeye çalışıyordu. Yüzlerce kişi arasında kardeşini bulmaya çalışırken ter içinde uyandı. Dışarıda ezan okunuyordu.


Böyle oluyor. Roman da roman. Ölümden dönsen bunu romanda kullanabilir miyim diye düşünüyorsun. Sonra ama sabahın körü de olsa tekrar uykuya hemen dalamadım. Etkiledi beni kabus. Üstelik uyandığımda hafif hafif başım dönüyordu. Kabustaki gibi. Umarım korktuğum o kötü haberi almam.

Neyse sonra dalmışım bir ara gözümü açtığımda saat öğleni geçmişti. B.'ya gidecektim. Biraz gecikmeyle vardım arkadaşıma. Benim evden onun evine tek vesayetle gidilebiliyor. Fakat bir saat sürüyor. Fakat çok keyifli bir yolculuk. O otobüse binip bir saat aylak aylak Istanbul'da dolaşmak hoşuma gidiyor. Kulağımda müzik. Bazen elimdeki kitaba dalıyorum. Tek derdim durağı kaçırmamak.

Oturduk sohbet ettik. O kadar iyi geldi ki. Şifa gibi. En son 2013'ün son günü görüşmüştük. O zaman da çok iyi gelmişti bana. O zamanki derdim farklıydı.

Sonra aynı otobüsle eve geri döndüm. Aktar kapatmış olmasa tohum alacaktım. Balkonda yer açtım ya saksılara. Aklım fikrim orda. Acaba tek uzun saksı mı alsam yoksa normal mi. Dereotu ile maydanoz mutfağın içinde yetişir mi? Bir raf yapsam onları oraya alsam? Balkonda yer tutmasalar. Doğrudan güneş mi ister? Yoksa gölgede büyür mü? Dışarda başlatıp içeri almayı deneyeceğim sanırım. Çok heyecanlanıyorum. Bir tane blogger karaçam tohumu ekmiş. Ondan da özendim. Bir ara adaya gidip çam fıstığı toplamalı. Sonra da ekmeli.

Sonra eve geldiğimde üşümüştüm. Hem akşam yemeği zamanıydı. Soğanla dolapta kalan az kıymayı kavurdum, biraz sarmısak. Bir tane dolabın dibinde kalmış domatesi rendeledim içine. Spagettilerin üzerine bocaladım. Keşke biraz şarap koymayı da akıl etseydim bak şimdi geldi aklıma.

Sonrası hep aylaklık. Koltuğa uzan, bilgisayarı aç. Gezin babam gezin.

Romanı tasarlarken ya da gün içinde yakaladığım ayrıntıları bir romana monte etmeye çalıştığımda hep aklım fantastik veya bilimkurgu türlerine kayıyor. O yüzden çalışmaya ordan başladım. İlk öğrendiğim ütopya ile distopya arasındaki fark oldu. Wikipedia sağolsun. Şu son iki günde o kadar çok şey öğrendim ki. Ütopyayı kategorilere ayırmış mesela: ekonomik, ekolojik, dini, politik/tarihi, bilim-teknoloji vs. Komünizm mesela, bazı insanlar "ütopya o" derler bazı geyik tartışmalarda. Kurgu. O kadar basit onlar için. Evet çıkmış öyle bir roman. (Bellamy'nin Looking Backward'ı). Ya da "televizyon kitabı öldürecek" geyiği. Onun da kitabı var. (Fahrenheit 451). Yani kitap "televizyon kitabı öldürecek" demiyor. Ama insanlar duvarlara monte ettikleri duvar boyundaki televizyonları izleyip kitapların yakıldığı bir toplumda yaşıyorlar. (basım tarihi 1953, plazma televizyonların henüz varolmadığı bir tarihte yazılmış.)

Bu konulara girince bazı kemikleşmiş klişelerin çıkış noktalarını yakaladığın hissine kapılıyorsun. O bakımdan çok ilginç. Tozlu klişeler. Bir yandan da hüzünlü. Köhnemiş fakat en çok sıpsığ fikirlerle yaşamak.

Bir yandan da bir kitapta savunduğun bir fikrin ucunun nerelere varabileceğini görüyorsun. Etki alanı ne kadar geniş olabiliyor. Mesela oturaklı bir ekolojik ütopya kaleme alsam bugünün yeşil çevreci politikalarına ilham kaynağı olabilir teorik olarak.

Önümüzdeki hafta yoğun tempolu geçecek gibi. Bol yoga. Bol yürüyüş. Bol çalışma. Şu son iki gündeki kadar verimli geçse başka birşey istemem.

Bugünlük bu kadar. İyi geceler küçük Joe.

Pazar, Nisan 06, 2014

Yoğun çalışmak.

Günler haldır haldır çalışarak geçiyor. Bugün özellikle yoğundum. Roman için bir önçalışma belirledim. Onu yapmaya çalışıyorum. Diğer yandan ev işi ve yürüyüş sonrası da yoga yaptım. En sevdiğim, yürüyüşün üzerinden yoga yapıp iyice pamuk gibi olmak, onun üstünden de sıcak suların içine girip duş almak. En büyük keyfim. Sonra tertemiz kıyafetler giyip mis gibi parfümler sıkmak. Sonra da hazır yemeğin önüne oturmak.

Film festivali başlıyor. Ben bu sene bilet almadım. Geçen senenin favori filmleri olan Lizbon'a gece treni ve Before Midnight'ı evde izledim mesela. O kadar da bayılmadım. Festivalde o filmleri izlemek için yırtınacaktım fakat yırtındığıma değmeyecekti. Bu senenin kitapçığı bile yok. Hiç ilgilenmedim. Bütün sene film festivaliydi benim açımdan. Belki de ondan. 

Sezgin Kaymaz'ı geçtim. Pancol'a başladım. Ama çok okuyamıyorum. Bir kitabın başına oturup elimden düşürmeden saatlerce içine daldığım zamanları o kadar özlüyorum ki. Mesela Esrarengiz Ada öyle bir kitaptı benim için. Ergenken okuduğum çoğu kitap. Belki de ruh haliyle ilintilidir. 

M. televizyona çıkmış gene. Ne yaptım ettim o programı buldum netten. Oturdum seyrettim. Onun hayatında o kadar yokum ki. Ben kiiiiim, M. kim. Hayatında kesip attığı bir tırnak ucundan farkım yok. Bunu gördüm televizyonumun ekranında. Acı mıydı dersen? Eh işte. 

Yoruldum be blog. Gidip yatmaya hazırlanayım. İyi geceler küçük Joe.

Salı, Nisan 01, 2014

Bordo cila.

Farklı bir insanım ben artık. Mesela tırnaklarım cilalı. Ara sıra aklıma geldikçe ellerime krem filan sürüyorum. O derece.

Bordo cila işine özentiden başladım. Rowling'le bir söyleşide gördüm. Tırnaklarına bordo cila sürmüştü. Bir de artık yaşlı  yakın gözlüğü aldım. Tam Rowling oldum kendimce. Gözlüğüme tapıyorum. Çocukluktan beri isterdim gözlük takmak. Sonunda muradıma erdim. Büyük seremonilerle kılıfına kaldırıyorum filan.

Tabii Rowling olmak o kadar ucuz değil. Bir de romanı yazmaya başladım. Desem de inanma. Yani aslında başlamıştım. Fikrini bulmuştum. Çok heyecanlanmıştım. Heyecanlanma desibeli yüksek olunca, bayağı ümitlenmiştim. Olacak bu sefer, ay çok güzel olacak, hadi bakalım filan diye içim içime sığmıyordu. Ay mutluluk bir kere daha içimi böyle acıtmıştı geçen sene aynı zamanlar diye düşünürken... Bugün baktım. Yok. Bu fikir de diğerleri gibi eksik. Pöf diye hüsrana uğradım. Fakat söyleşide Rowling de öyle yapıyordu. Kitaplardan birine bir son bulmuştu, heyecanlıydı. Çok heyecanlı. Bazıları nefret edecek biliyorum filan diyordu. Sonra kameraya dönüp, "belli olmaz, belki de kötü bir fikirdir." diyordu, çok doğal bir şeymiş gibi. Yani zaman biliyor sadece heyecan yaratan bir fikrin ömrünün ne kadar olduğunu. Rowling bile olsan bu böyle bebeğim. Kaçış yok. Kayırmaca yok. Üzülmek de yok. Heyecanlanıp sonra hüsrana uğramak normal bir seyir, olasılık dahilinde. Ben hüsrana uğradığım için kahrolacakken Rowling'in bilmem kaçıncı kitabı olduğu için bu olasılığı çoktaaan kabullenmişti. Zor ama be. Zor valla. Ha?



Üç tane kitap satın aldım. Bir tanesini galiba kütüphaneden almıştım daha evvel. Okurken hatırladım. Çünkü hiç beğenmedim. Sema Kaygusuz, Sandık lekesi. İlk öyküsü bir gazete haberinden esinlenmiş diye kimbilir nerde okumuştum. Ordan hatırladım bu kitabı daha önce aldığımı çünkü o acaip haberi ben de Hürriyet'te okumuştum. Gazeteleri didik didik okuduğum zamanlardan kalma. Zaten yaşıtmışız Kaygusuz'la. Kalemi kuvvetli. Kabul. Sanatsa, sanatsal. Ama bana göre değil. Bir kitabı okurken bitmesin diye kıyamamalıyım. Onun hikayelerini okumak için kendimi zorlarken buluyorum. Aklımda kitap takas günleri düzenlemek var. Herkes gözden çıkardığı kitaplarını getirsin değiş tokuş edelim. Hem de tanışır sohbet ederiz. Sistemi kurabilsem hemen duyuracağım. Ama nasıl olacak bilmiyorum. Mesela ben X'in kitabına talibim, o da Y'nin. Nasıl olacak, kimsenin hakkı yenmeden filan. Varsa fikirleriniz yorumlarda yazabilirsiniz. Jeton'lu bir sistem düşündüm ama günün sonunda kim kitap verip plastik jetonla eve döner ki? Hayır, olsa da içime sinmez.

İkinci kitap Sezgin Kaymaz, Kaptanın teknesi. Leylak dalı onun Kün diye bir kitabını çok övmüştü. Not almışım. Ben ekşi'den filan baktım. Önceki kitapları daha felsefi diyorlardı. Ona göre bunu aldım. Hergün az az okuyabiliyorum. 42. sayfaya gelmişim mesela. Dili hoşuma gitti. Kendine özgü, rahat ve konuşma dili. Fakat bir olay yok ortada. Yani var da, çok ağır gidiyor. Oysa ilk paragraflarda yeni idolüm olacak diye bir beklenti yaratmıştı bende. Öyle heyecanlanmış benimsemiştim kitabı. Biraz hızlansa çok sevineceğim.






Üçüncü kitabın daha sayfasını bile açmadım. Katherine Pancol,Timsahların sarı gözleri. Kaymaz bitince buna başlamayı düşünüyorum. Aslında fransızcadan okumayı tercih ederdim ama konsolosluğun kitaplığına gelecek de bana düşecek de ölme eşeğim ölme.

Kitabı kütüphaneden alınca ve beğenmeyince hop diye iade edebiliyorsun ama otuz kağıt baydığın bir kitabı beğenmeyince aynı rahatlıkla rafa kaldıramıyorsun. Ben yapamıyorum. Okumak zorunda hissediyorum kendimi. En azından bir kırk-elli sayfa daha. Oysa zaman değerli. O zamanı severek okuyabileceğin bir kitaba ayır de mi?

Belki de halihazırdaki takas sitelerine zaman ayırıp girsem sonra da hoşuma giden yanlarını not alıp aynısını ya da değiştirip uygulasam. Çok faydalı bir iş yapmış olurum. De mi? Başıma iş alıyorum gibi geliyor.

Hırkayı örmem bitti. Yumuşacık ve sıcacık tutuyor. Fakat uygun bir kıyafet bulamadım. Yakışmıyor pek. Şimdi nubuka benzeyen bir iple laci bir baharlığa başlayacağım.