Perşembe, Şubat 27, 2014

Bugün dünden güzel.




Dün iğrenç bir gündü. Sabahın köründe çok gereksiz bir iş için bankaya gitmem gerekti. Oraya kadar gitmişken kredi kartımda faturalanan anormal faizlerin açıklamasını sordum müşteri temsilcisine. Özet geçmem gerekirse kızla hiç gerek yokken dalaştık. En son kredi kartları müdürlüğünü arayıp bana gerekli açıklamayı getirebildiyse de arada bana laf soktu. Orada bulunan nötr birisi "ama sen de ona ... dedin" diyebilirdi. Neyse bütün günümün içine sıçtı onun bana laf sokması. Bütün günümün ama. Akşama kadar. Zaten uykuluydum, açtım ve tansiyon-nabız ilacımı almamıştım.

Sonra eve geldim. Kahvaltı ettim.(ilacımı da aldım) Sonra durmadan üşüyordum zaten ve karnım da ağrıyordu. Yorganın altına girip uyudum. Uyandığımda saat öğleden sonra beş olmuştu üstelik rüyamda kızı üzdüğümü düşünüp gönlünü almaya çalışıyordum. O rüyayı hatırlayınca daha da sinir bastı. Neden bu kadar anlayışlı olmam gerekiyor ki diye. Ayyyh....

Gün içinde yaptığım tek verimli iş, biraz dışarı çıkıp mutfak için alışveriş yapmaktı. Sebze filan aldım. Bir de kuru kayısı ve badem. Onlarla hoşaf yaptım. Evde hazır bir çeşit bulunması beni mutlu ediyor. Sonra işte biraz arkadaşımın yazdığı yayınlanmamış romanı okudum.

Neyse gece oldu işte. Ve ben buraya gelip sızlanacaktım ki gereksiz geldi ve yattım. Mutsuzum diyordum içimden. Mutsuzum ve bütün dünyadan, bütün insanlardan nefret ediyorum. Ayaklarım da buz kesmişti. Bir yanım kesin PMS bu derken, günleri hesapladım, yok daha var. Ama bu "kutlamalar" kırk gün kırk gece mi sürüyor nedir, kahretsin!

 Neyse söyleyeceğim o değil, bir anda dümeni kıran bir fikir geldi. Bir blogger yazmıştı Kafka'nın lafını "Korkunç olan hayat değil, insanlar." diye. Evet. Doğru. Herkesin içinde potansiyel kötülük var, kırıcılık var. Sonra Beki Bisa'nın meditasyonunun bir bölümü geldi aklıma. Kırgınlıkların, öfkenin senin üzerinde bıraktığı etkiyi onaran renkli bir ışık hayal etmeni istiyor meditasyonun sonunda. Ben de bir su hayal ettim. Ve beni kıran, yaralayan bir kişiyi hayal ettim. Sonra üzerime boca edilen bir su. Ruhumun üzerinden akıp giderken su kırgınlıkların etkisini de götürüyormuş. Liste kabarıktı blog. Sular boca edildi, edildi, bitmedi. İşin ilginç tarafı sular akıp giderken her kırgınlıktan çıkan suyun rengi farklıydı hayalimde. Bir tanesi mesela soğuk bir sarıydı. Hani floresan ışığın aydınlattığı açık sarı badana sarısı. Bir tanesi ise bildiğin pis bir griydi. Hani kapıcılar apartmanların merdivenlerini siler de sonra kovanın içindeki suyu sokağa döker ya. Öyle bir gri. Neyse bir süre sonra, sular masmavi oldu. Bebek mavisi. Rahatladım. Zaten hemen sonra uykuya dalmışım.

Sabah telefonla uyandım. Muhasebeci arıyordu. Olmayan bir vergi borcumuz vardı. Haftalar öncesinden halledecekti. En son geçen hafta aramıştım. Yarın halledeceğim, size döneceğim demişti. Ve geçen haftadan beri dönmemişti. Halletmiş onu haber veriyor! Nasıl sevindim! Nasıl mutlu oldum! Çok geriyordu beni onu tekrar arayıp, "halletiniz mi" diye sormak. Ona sevindim aslında. Oh. Mis. Ve günümün güzel geçeceğine bir işaret olarak yorumlamak istedim.

Beni sevindiren diğer şey ise bilgisayarı söküp elektrikli süpürge ile içinin tozunu aldığımdan bu yana, ısısı düştü ve artık ikide bir takılmıyor orayı burayı açarken. Can çekişiyormuş meğer. Bazen dakikalara bakıyordum, on dakika boyunca takılmasının geçmesini beklediğim oluyordu. E yoruyordu beni bu zart zurt takılmalar. Arada bir söküp tozunu alıp monte etmeli gene. Çok bağlıyım bu laptopa. Çok seviyorum.

Şimdi gelelim günün kararlarına. Geçen günkü bir yazıda anladım. Verimsiz geçen günlerin verimsizliği tembellikten değil. Çünkü bakınca o güne, aslında bir sürü iş yapmışım. Ama hepsi kısa vadeli işler. Anlık. Ve önemsiz. Savrulmuşum ordan oraya bütün gün. Burda direği doğrultma operasyonu başlatmam gerekiyor. Şart. Acil.

"Biraz gri bugün Istanbul. Sanki yakasına yapışılmış gibi huysuz." dedi şimdi radyodaki spiker. Ne güzel söyledi bir anda. Ama bence bütün gri bulutlara rağmen bugün dünden çok daha güzel bir gün.


Görsel: wallpick.com sitesinden alındıtır.

Çarşamba, Şubat 26, 2014

İşte gene gün akşam oldu. Saat geceyarısına geldi. Kırmızı koltuğun üzerine bağdaş kurdum. Cep telefonunu ampliye bağladım wireless'tan smooth jazz çalıyor salona. Kucağımda artık ateş parçası olmayan laptop.

Canım deli gibi peynirli mısır cipsi çekiyor ama bakkal yirmi dakika önce kapattı dükkanı. Kapatmamış bile olsaydı bu nemli ve ayaz Istanbul gecesinde burnumu dışarı çıkarmak istemezdim. Zaten az kalsın hastalanıyordum, direkten döndüm.

Politik gündem o kadar acaip ki. Geleceğimiz hiç parlak gözükmüyor burdan blog. Ortalık barut fıçısı gibi. Politikacılar da öyle. İç savaşa ve yıkıma kadar yolu var. Ben ondan korkuyorum. Daha söyleyecek çok sözüm var ama burada siyaset konuşmak istemiyorum.

Kendi naif gündemime döneyim ben...

Pollock'un yaşamını konu alan bir film izledim mesela bu akşam. Film sinematografik açıdan başarılı sayılmaz. Pollock ve sanatı güzel. Yoksa filmin bir numarası yok. O sayede sıkılmadan izledim. Sanatçı biyografisi seven bu filmi izlesin. 2000 yapımıymış. Gene nerden baksan 14 yılllık film. Uff...2000'in üstünden bunca zaman geçmiş olamaz.


Sanırım artık bir zamanlar çok merak ettiğim ve çeşitli sebeplerden kaçırdığım film kalmadı, hepsini izledim. Artık izleyecek nitelikli film bulmak kolay olmayacak. Uzayla ilgili belgeselleri de tüketmediysem bile artık konuyu tükettim galiba. Hele ki: "Uzayı hep fiziki açıdan inceliyoruz belki de biolojik açıdan incelememiz gerekir çünkü uzay canlı olabilir." sözü var ki olayı bitirdi bence. Fakat ne olursa olsun, akşam saati geldiğinde, yemekten sonra güzel bir film bulduysam, dünyanın en büyük keyfi benim için.

Geçen gece günü bitirmiş, pijamalarımı giymiş, ışığı söndürmüş yatağa yatmıştım. Kafamdan bir meditasyon uydurdum. Aslında ona meditasyon denir mi emin değilim. Bazı sözcüklere/kavramlara odaklanma hali. Mesela geçen gün bankada beklerken de yaptım. Huzur. Huzuru düşün. Bırak etrafını sarsın. Saf huzur. Başka bir yere kayarsa aklın gene huzura dön. Ondan sonra da aynı şeyi "başarı" ile yaptım. Saat filan kurmadım. Başarıyı düşündüm. Herhangi bir başarı. Aslında başarıdan çok, fransızcası "gloire" (ingilizcesi "glory") olan kavram. Google türkçe karşılığına " şan " diyor. Herhangi bir başarı derken, hangi başarıyı hayal etmeyi istiyorsam o. Mesela yazarlık. Mesela çizerlik. Mesela bilimde. Mesela insani bir konuda. Mesela ticari. Hayal işte. Hayal ettim o başarının yaşatacağı hissi. Nasılsa hayal etmesi bedava ve kimseye bir zararı yok ve zaten birazdan uykuya dalacağım. Fakat, pop diye bir farkındalık çıktı su yüzüne o an, o karanlık odada, kafam yastığa dayalıyken, gecenin bir vakti. Hiç beklemezken geçmişteki irili ufaklı "başarısızlıklar" önüme çıktılar. Yara yerleri görünür oldu birden. Aaa burda ne varmış, acıtmıştı içimi bir zamanlar. Aaa bu da vardı doğru ya, hala duruyor mu ki bu burda...diye diye. Meğer içimde onların rövanşının alınmasını isteyen bir ben varmış. Oysa bilinç düzeyine varınca o rövanşlar ne gereksiz gözüktü gözüme. Aldım çöpe attım. Kurtuldum. Özgürlük oh. Rövanş, intikam, kin. Hepsi aynı familya. Bazı başarısızlık olarak nitelediğim olayı benden başka hatırlayan bilen bile yok.

Son birkaç günün etkili olayından biri de blogun çıkış istatistiklerinde birkaç postumun facebook ve twitter'da paylaşılmış olduğunu görmem! Bazen facebook üstünden bana gelen oluyordu demek buymuş! Paylaşılmaya layık görülmesi çok sevindirici.

Sehpaların üzerine bir kat vernik sürdüm. Parke cam cilası. Tabii fırça kurudu. Tiner alıp temizleyeceğime yeni fırça alacağım galiba. Balkondalar. İki kat sürülecek en az. Bir tanesinin rengi bozuldu ama üstü leke leke oldu malesef.

Sümbüllerse soldu bile... Ben daha çok dayanır sanmıştım. Ne acı. Mis kokulu sümülüm.

Şimdi yatma vakti. Haydin bakak. İyi geceler küçük Joe.

Pazartesi, Şubat 24, 2014

Bu gece de buraya uğramadan yatmak istemedim.

Düne nispetle verimsiz geçti günüm. Sabah kahvaltı keyfi yaparkene feedleri okuyacağım derken bir bardak çayı boca ettim masanın -bilgisayarın - taytımın - ve oradan da tertemiz süpürülmüş kurulanmış yerlerin üzerine. Ve terlikleri unutmayalım. Neyse bilgisayar bir süre düz uçtuktan sonra sol tık'a tepki vermeyerek sinirlerimi tiken tiken etti. Ona da tamam. Yerleri kuruladım. Taytımı değiştirdim. Terlikleri spor ayakkabılarla beraber çamaşır makinesine attım. Sentetik altmış derece. Bol deterjan. Sakız gibi çıktılar. Sanki yeni alınmış gibi. Bir sevinç. Bir mutluluk. Gidip gidip baktım kaloriferin üzerinde kurumaya bıraktığım lastik pabuçlara. Sonra alternatiflerli sıraladım:

  1. bilgisayarsız bir gün
  2. alt komşudan mouse ödünç alıp ayarları değiştirip idare etmek
  3. teknosa ya gidip mouse almak
  4. teknosa kapalı olabilir, levent teki alışveriş merkezlerine uğrayıp mouse almak
  5. mouse almayıp direkt gidip yeni laptop almak. zaten çok ısınıyordu. hadi alayım bitsin gitsin.
  6. bugün teknosa açık mı diye netten bakmak  hayır bakamamak. lanet olsun! lanet olsun!
Neyse sonra birinci alternatife yöneldim. Elime kitabımı aldım. Koltuğa yayıldım.Bari romana çalışsaydım. Ha arada bir kendisini çok sevdiğim fakat kapağında bakırla ilgili bir şirketin logosu neyin bulunan bir promosyon defterin kapağına iki kat sarı akrilik attım. Hala kapatmadı o çirkin ve alakasız kapağı. Bilmem daha kaç kat sürmek lazım.

Neyse sonra akşam oldu. Bilgisayar kendi kendine düzeldi. O düzelince ben de bu meret nasıl açılır ve açmadan fanı nasıl temizlenir diye videolar bulup izledim ve uyguladım. (Daha önceden birkaç defa açmışlığım var artık puzzle yapar gibi açıp söküp kapatıyorum.) Açtım fakat sonuna kadar açamıyorum iki vidası yalama yapmış. Yalama yapmış vida nasıl açılır diye forumları da araştırdım. Fakat sonra vazgeçtim. Fanın gözüken kısmına elektrik süpürgesini dayama yoluyla içindeki tozları aldım. Tekrar monte ettim. Ve sonra...Ve sonra...Çok güzel bir senfoni dinler gibi o kadife sessizliğe kulak verdim. Bilgisayarın çalıştığı belli bile değil. Ve şu an kaç saattir kucağımda. Candy crush oynarken bir ara ısındı gene ama eskisi gibi değil. Kurtardı galiba paçayı. Belki yeni laptop almak gerekmez bir süre daha. Şu an mesela belli belirsiz bir ılıklık var. Eskiden ateş parçası gibiyken.

Bloglara daldım sonra. Ve biraz hüzünlendim. Yıllarca yalnız başıma yaşamaktan her işle kendim uğraştım. Sifon tamir edebilirim mesela eğer parça değişmesini gerektiren bir durumu yoksa. Evde matkap da var, çubuk silikon da. Kombinin basıncı düşmüş çalışmıyordu bir sefer. Sorunu tespit edip basıncı normal seviyeye getirmiş, kış vakti donmaktan kurtulmuştum. Yarım saatte sorun çözülmüştü. Misal. Bunlar benim gündelik halim.

Fakat insanlar hayatla ikişer ikişer çarpışıyorlar blog. Bunu fark ettim. Bense hep yek, hep tek başıma. Hüzünlü olan bu. Gerçi bir sefer, bir sevgilimle tatile çıkmıştık. Varış yerinin havaalanında bavullar çıkacakken  adam " ben alırım bavulları" deyince, "oh rahatlığa bak, bu hiç hesapta yoktu" diye düşünmüşsem de içimden, bu rahatlama sevgilinin fazla geniş tavırları karşısında pof diye sönmüştü. Bavulumun rengini bile bilmediğini farkedip gidip gene kendim bulup çekmiştim bavulumu. Gene de güzel bir jestti. Belki tek güzel jesti bütün ilişki içinde. Melisa Kesmez bundan bir öykü çıkartırdı şimdi.

Geç oldu gene. Gidip yatayım. Dünkü yoğurt var ya. Taş gibi oldu taş. Bundan sonra dört saat yerine beş altı saat bekleteceğim. Daha katı oluyor. Activia'yı kullandım maya niyetine.
 İyi geceler küçük Joe.

Pazar, Şubat 23, 2014

Bugün dünyanın evişini hallettim. Üstelik yoğurt da mayaladım onca işin arasında. Ev pirüpak oldu. Çok mutlu, çok gururluyum. Bundan sonra kesin böyle yapmalıyım. Ev işlerini topluca yapmalıyım yani. Peşpeşe. Bir de etli sebze yemeklerinin pratikliğini keşfettim. Hem doyurucu hem de ertesi güne kalınca kötü olmuyor. Hazır yemek gibisi var mı? Hem de ev yemeği.

Kaç zamandır sehpaların üstünü kaplayacaktım eski kitap sayfalarıyla. Öylece bekliyorlardı. Üstleri de lekelenmişti. Marangoz onları üzeri çakma ahşap kaplamalı olanlardan kesmeyi teklif etmişti. İstememiştim. Olur mu? Bütün zevki onun üstünü kaplamakta zaten. Sonra pişman oldum tabii onlar öyle kalınca ama şu an çok mutluyum. Yarın Pazar olmasa, ve aşağıdaki nalbur cenaze sebebiyle bugün çıktığımda kapalı olmasa, ve çıkmadan verdiğim su siparişini beklemek zorunda olmuş olmasam, vernik almış olacaktım ve yarın bir katını sürebilirdim. Çok güzel oldular be blog. Sepetleri ikea'dan almıştım. Sepetin rengine çok uydular. Tutkalı fırçayla yayarken boyacı mı olsam ne yapsam diye düşündüm. Sabah olsun da resimleri ekleyeyim. Gece ışığıyla güzel olmaz sanki.

Melisa Kesmez bitti. Sevdim. Severek okudum. Ama mesela bir öykü üç sayfa sürüyorsa hemen arkasından bir sonraki öyküye geçemedim çoğu zaman. O yüzden okuma hızım çok yavaş oldu. Ama çok zevkliydi. Ve kesin kafama dank etti. Okumadan yazmak zor iş. Bir yandan küpün dolması lazım ki boşalsın. Şimdi henüz basılmamış bir romanı okumaya başladım. Bilgisayar sayfası olarak 17. ye kadar geldim. Birazdan bir bölüm daha okurum, geç oldu gerçi ama.

Mecburi okumalar bana okumanın zevkini unutturmuş onu anladım. Ne acı...Neyse artık zararın neresinden dönsek kar diyeceğiz.

Galiba bundan sonra romana odaklanacağım. Aralarda çerez niyetine öykü de yazabilirim ama 2014'te romana odaklanmaya karar verdim. Birkaç tane başladığım roman var. Belki onları geliştiririm. Ama korkuyorum yani yalan yok. Çünkü öykü yazmak kontrolüm altına girmişti. Aşamalarını öğrenmiştim. Roman öyle değil. Sıfırdan başlayacağım. Ama çok heyecan verici. Bir yandan korkutucu ama bir yandan da sanki bütün malzemelerini temin ettiğim bir pastayı pişirmeye başlamak gibi. İhtiyacım olan herşey elimin altında. Artık sadece kolları sıvayıp, fransızca "mettre la main à la pâte" türkçesi "elini hamura bulaştırmak" kısmı kalıyor.

Madem evişi de bitti.


Perşembe, Şubat 20, 2014

En güzel sabah.

Sabahım şahane başladı. Erkenden uyandım. Haydi dedim yürüyüşe. Hava da güneşliydi. Dışarı attım kendimi. Temiz hava. Hareket. Mekan değişimi. Bu seneki yürüyüş parkuru değil ama. Orası bana M.'ı çağrıştırıyor. Diğer yoldan gittim. Azıcık hızlı tempo. Dönüşte simitleri kestirdim gözüme. Aldım bir tane attım çantaya. Kulağımda Açık Radyo bir saat yürümüşüm. Eve geldim. Haydi dedim cila niyetine güzel bir yoga. Eski günlerdeki gibi. Bu seferki değişik olsun. Sırt için olanı olsun. Kurdum televizyonu, laptop'u. Çayı da koydum demlemeye.


Yoga bittiğindeki o rahatlama hissi...Ter içinde kalmıştım. Haydi dedim ekspres duş. Tabii ki spor sonrası kullandığım duş jeliyle. Palmolive hamam detox, ökaliptüslü. Ferahladım mı? Ferahlamak ne kelime? Geçtim kahvaltı sofrasına. Sanki acaip güzel bir masaj yapmışlar, ben de oturmuş demli çayımı yudumluyorum. Çay da çaymış ama. Müzik olarak Mehmet Erdem söylüyor. Olur ya. Tüm saatler durur da. Sonsuza dek yanımda. Kalırsın, olur ya. Evet kenardan M. gene. Ona yazdığım mailde linkini vermiştim bu şarkının. Bana cevap olarak, "paralel bir gerçeklikte yaşıyorsun" demişti. Evet M.. Emin ol öyledir. Bundan çok değil birkaç ay önce, "gene gel" diyen paralel bir gerçeklikti. Derken de gözlerimin içine içine eriyormuşcasına bakan. Hepsi hayal mahsülü. Neyse ben yoga diyordum, dinginlik diyordum. M. olmasa nirvanaya erecekmişim demek ki. O günler de gelecek elbet. Bir akıl hareketiyle savıyorum onu düşüncelerimden. Vızıldayan bir arı gibi azıcık uzaklaşıyor, sonra, bazen, geri geliyor.

Hala kaslarım bana teşekkür ediyor şu an. Yarın gene yapayım ben bu işi.

Dün de meditasyon yaptım yedi dakikalık. Aslında hergün yapsam şu meditasyonu. Ne var? Çok iyi geliyor. Mindfulness meditasyonu. Yani acıya ve zevkli şeylere eşit uzaklıkta durma şeysi. Onu yaparken de nefese odaklanma.

Yeni boyalar fırçalar aldım. Tam istediklerimi bulamadım ama. Van Gogh'u taktım kafaya. Boyayacağım ben onu. Öyle ya da böyle. Elimden kurtulamaz.

Kafamda kavramlarla dolanıyorum ortalıkta. Bir tanesi başarı. "Başarıya ulaşmak". Çok değil yakın bir zamana kadar herkesin her görünen başarıyı bileğinin gücüyle hakederek elde ettiğini sanacak kadar saftım. Hem saflık hem de at gözlüğü ile bakmak dünyaya. Ve çok hırslıydım bu konuda. Ben de hakediyordum. Bir hırs, bir gayret, bir hırçın haller. Leylak dalı yazmış ya blogunda geçen, "insanın içini acıtacak kadar iyi niyetle bakmak dünyaya". İşte o benim. İçim acıyor şimdi kendi saflığıma. Başarmak ve haketmek. Hayır bebeğim bunlar siyam ikizi değiller. Hiç olmadılar. Ona göre at adımlarını. Ona göre bak dünyaya. Keşke bunu yirmi sene önce bilseymişim. Keşke.

Başka bir kavram da aidiyet. Reddetmiştim önce bununla ilgili bir sorunun var dediklerinde. Aslında reddettiğim tam olarak bu değildi o yüzden kabullenme süreci uzamış olabilir biraz. Bu kavram ortaya çıkalı ne kadar oldu? 7-8 ay. Anca posası dibe çöktü de ben suyun diğer yanını görebiliyorum. Azınlık olmak yeterince karmaşık bir durum. Hele de böyle hararetli tartışmalara yol açan halledilmemiş travmatik bir geçmişle. Bir azınlığa mensupsun fakat ortada adını koyamadığın, yüzünü de tam seçemediğin rahatsız başka bir durum var. Bir türlü oturamıyorsun sandalyene. Arkana yaslanamıyorsun bir türlü. Sırtında kambur var gibi. Arkanı dönünce o da senle dönüyor. Göremiyorsun o yüzden. Anlamıyorsun ama benzemiyorsun onlara hiç. Azınlığın aykırısısın. Onlar gibi düşünmüyorsun. Onlar gibi konuşmuyorsun. Sosyal olarak onlar gibi yapılandırmamışsın çevreni, hayatını. Bütün arkadaşlarım azınlık mensubu değil mesela. Evleneceğin kişiyi milletine göre seçmezsin sen. Bu aykırılığın yüzde sekseni gittiğim okuldan kaynaklı. Okuldayken ayrı düştüm ben benimkilerden. Bunun adını koymak, sebebini bulmak çok özgürleştirici. Öbür türlü ortada dönüp duran gereksiz bir zımbırtı var, habire ruhsal enerji sarfiyatı yapan. Şimdi oturdu biraz. Duruldu. Tam yerleşecek ama zaman lazım. O yüzden gelip kapımı çalıp duruyor ara sıra.

İki tane de film izledim şu geçen zamanda. İkisi de bu senenin oscar adayları. Bir tanesi La Grande Bellezza. Zor bir film. Zor izledim. Ama en azından Hollywood klişeleriyle harmanlanmış filmlerden değildi. Gene de izleyin mutlaka diyeceğim filmlerden değil.

Bir diğeri ise The croods. Birincisi yabancı film dalında oscar aday, ikincisi de animasyon kategorisinden. Eleştiriler çok olumluydu. İzledim. Fakat "inanırsan başarabilirsin" mesajı sahneli bir film daha izlersem kusucam. Bir de ne kadar çok çarpma düşme var filmde. İçim acıdı yahu. Komik değil yani. Görsellik tamam ama senaryo sıfır. Bunu da beğenmedim.



Çok uzun bir post oldu. Şimdi gidip İnat temalı öykümün temellerini atayım. Haydi bakalım rasgele. Ah az kalsın unutuyordum: Sümbüllerin dünkü hali:




Pazartesi, Şubat 17, 2014

Yetişmek.

Sümbülümün biri açtı, diğer ikisi de yolda. Her sabah kalkıp ona iltifatlar ediyorum. "Ne kadar güzel kokuyorsun sen!". "Ne güzel renklerin var." Diğer ikisini de yüreklendiriyorum. "Ha gayret, az kaldı." Acaba onlar da mı pembe açacak? Keşke biri mavi açsa.



Bu haftasonum güzel geçiyor. Dün mesela, evi ev hissettiren birşey yaptım. Kek. Havuçlu tarçınlı. Onun öncesinde evin yakınındaki bir milyoncudan pratik bir çırpıcı aldım. Sapından tutup bastırınca fır fır dönüyor. O olmadan önce annemin bana verdiği çok eski elektrikli bir mikser vardı. Ben diyim 30 senelik sen de 40. Çocukluğumdan beri evde varolmuş bir nesne. Bir sene sanırım yazlıkta dolapta kalmış. Çalıştırınca içinden küf kokusu geliyor. Artık kullanmayacağım onu demiştim ve az kalsın yeni bir alet alıyordum. Ama elektrikli mutfak aleti almadan bin kere düşünürüm. Çoğu gereksiz. Fritöz mesela. Benim fritözüm elektrikli değil. Bir tane tencere ve ona uyumlu sepeti var, bir de kapak. Tamam işte. Bir tane blendır var zaten evde. Çorbaları filan onunla yapıyorum. Mekanik çırpıcıyı da bulunca çok sevindim. Gerek kalmadı yeni alet almaya. Kek dersen şahane oldu. Mutlu etti beni. Kahvenin yanında. Kitabım da güzel gidiyor. Daha ne ister ki insan? Keşke kedi alerjim olmasaydı. Bir kedim olsun isterdim doğrusu. Gelsin kucağıma kıvrılsın ben kitap okurken. Ama koltukları neyin lime lime ederdi.

Bu sabah da sümbüllerden sonra çoktandır yapmak istediğim doodle'ların başına oturdum. Biraz beyaz akrilik döktüm straforun içine. Kitaptan bir sayfa kopardım. Fırçayı da aldım elime. Ne kadar zevkli geldi fırçayı kağıda sürmek. Yarın gidip birkaç tüp boya daha alasım var. Bir iki boy da fırça. Başıma iş açıyorum, biliyorum. Sonra nereye koyacağım onca boyadığımı? İnsanlar mesela skeç defteri yapıyorlar özene bezene, sayfaları onca boyuyorlar, yapışıtırıyorlar. Sonra? Yer kaplıyor, daha kaç sene saklayacağım, minimalist hayat tarzı filan deyip çöpe atıyorlar onları. Çok üzücü. Bari meraklı birisine verseler. Çöpe atmak da neymiş.


Dördüncü öyküye girişemedim ama. Herşeyi güzel yaptım da. Canım bir tek ona sıkkın. Yarınla beraber üç gün kaldı. Daha da yetiştiremem. Yattı İnat. Gelecek aya. Ya da yazayım ayın sonuna kadar. Göndermem. Kendi koleksiyonumda kalır. İçimden bir ses benim ya fanstastik ya bilim kurguya kayacağımı söylüyor. Dur bakalım. 

Daha bana kalsa stop-motion animasyon çekerim. Heykel yontarım. Koro? Tabii geçen hafta koro diyordum. Offf...Yetişemiyorum kendime. 

Bir yanda bolca sanatsal hevesler, bir yanda ev işleri ve bunun bir parçası olan yemeksel işler var. Diğer yanda bana maddi getirisi olacak bir işe girişmek istiyorum. Bunun için oturup en azından beyin fırtınası yapmam lazım. Bolca da araştırma, okuma, inceleme, hesaplama, plan, program, bok ve püsür.



Cuma, Şubat 14, 2014

Ümitli günler.

Sümbülleri aldım dizdim pencere kenarına. Kıpraşmaya başladılar ilk günden. Benim marifetim değil lakin. Zaten yeşili çıkmış soğanları seçmiştim mağazada.


Sonra bir yumak lacivert nubuk yün aldım. Ondan fular yapıcam. Elimde bir model vardı. Yaptım yaptım olmadı. Hem de çok karışıktı. Deneye deneye tığ ile basit file şeklinde işlemeye koyuldum ben de. Şimdilik fena gitmiyor. Hırka yarım kaldı fakat. Onu da elbet bir gün bitiririm.

Şu an TRT 3 açık. Buz patenini gösteriyor. Çocukken ne özenirdim. O zaman pist filan yoktu Istanbul'da. Biz de kardeşimle parkenin üstünde çorapla kayardık. Sonra Penguen açıldı Elmadağ'da. İlk gidenlerden biriydim. Arkadaşlarımla her hafta sonu gider bütün gün kayardık. Bütün gün paten kayardık be blog. Nasıl bir kondisyonmuş o. Arkaya makas hareketini başardığımda başım göğe ermişti. Hey gidi. Yıllar sonra tekrar çıktım piste. Onuncu dakikada tıkandım. Şu an seyrettiğim yarışmacıların müzikle uyumlarına bakıyorum. Dans bu resmen. Asla dans etmeyi beceremedim. 

Hala dördüncü öyküyü yazmaya başlamadm. Bu  haftasonu bir atak yapmazsam yetişmeyecek.

İçimde değişik hevesler kıpraşıyor blog. Birşeyleri başarasım var. Ucundan tutup asılasım. Yazıdan gayrı. Faydalı olasım var. Potansiyelimi çalıştırasım. Hayata balıklama dalasım. Hangi sektör olur, çapı ne olur, neye benzer, hiçbir fikrim yok. Ama birşeyler yapasım var. Bakalım günler ne getirecek. Ümitliyim. Tekrar. Şükürler olsun.

Pazartesi, Şubat 10, 2014

Biraz müzik, biraz tarih, biraz botanik, biraz edebiyat.

Upuzuuun bir yapılacaklar listesinde bulunmayan bir maddeden başladım gene. Blog yazmak. Saat olmuş 15.30. Neyse ki günler uzadı. Öyle karanlık hemen bastırmıyor.


Dün Santa Maria Kilise'sindeydim, Tünel'de. Rezonans grubunun konserini dinledim. Muhteşemdi. Keşke bir kare olsun fotoğraf çekseydim. Neyse. Çıkışta çok eski bir komşumuza rastladım. En son babamın mevlütünde görmüştüm kendisini. Beni orada görünce şaşırdı. "Sen gelir miydin böyle konserlere?". Aslında ilk defa geliyorum. Meğer kendisi de koristmiş. Rezonans değil ama başka değişik korolarda şarkı söylüyormuş.Yürüyerek döndüm eve. Yolun büyük kısmında bana eşlik etti. Hem de ona geçen gün bilet satan korist kıza açmaya cesaret edemeğim bütün soruları sordum. "Çok hevesliysen, dedi, halihazırda seni reddetmeyecek bir koro var." Kilise korosu. Amerikan filmlerindeki gibi diye düşünüp gülümsedim içimden. Sonra da ben bunu nasıl akıl edemedim diye düşündüm. O kadar kopuğum ki kendi milletimden (Millet demiş İlber Ortaylı, aynı dili konuşan insan topluluğudur). Cemaat korolarını o da tercih etmiyormuş, çünkü orada insanların tek bir amacı oluyor dedi. "Kadınlar koca bulmaya geliyor, erkekler de..." Ah, ne kadar tanıdık bir zihniyet. İşte bu yüzden kopuğum bu milletten. Daha bir ısındım eski komşumuza. Ama bir yerden başlamak istiyorsan, neden olmasın, dedi. Bence de neden olmasın.

Konserden önce gene Sultanahmet köftecisindeydim. Duvarda Istanbul'un tarihi vardı. Hepsini okudum. Sanırım benzer bir derlemeyi ilkokulda ödev olarak hazırlamıştım. Okudukça hatırladım. Bu Istanbul tarih sevdası nerden esti bilmiyorum. Belki zamanı gelmiştir sadece. Liseye giderken en sevmediğim ders tarihti. O zaman birkaç yetişkin tanıdık bunu dert etmememi, kendilerinin tarihe kırk yaşından sonra ilgi duyduklarını söylemişlerdi, hatırlıyorum. Birkaç kişiden duyunca kafamda bir bilmece gibi kalmıştı. Neden kırktan sonra tarih? Hala cevabını bilmiyorum. Ama ben kırkımda da tarihe ilgi duymam sanıyordum. Yanılmışım.

Çamı kaldırdım blog. Nihayet. Salonda boşluğu duruyor.

Şimdi zihnimde yanıp sönerek sürekli kendini hatırlatan bir madde var. Sümbül soğanı almak. İlla da bugün alınacak. 4'ün blogunda gördüğümden beri yer etti. Çıkmıyor aklımdan. Galiba birkaç tane alacağım. Muhtemelen Koçtaş'tan alacağım. Gitmişken elektronikçi tipi boy boy yıldız tornavida da mı alsam? Laptop'u tekrar söküp fanına ulaşıp çevresini tozdan arındırmam lazım. Yoksa birgün kucağımda alev alacak.

Şubat'ın yirmisine dördüncü öykümü yazmak istiyorum. Altzine'e göndereceğim gene. Bir önceki tema açmamıştı beni de bu seferki güzel: İnat. İnat üzerine bir destan bile yazabilirmişim gibime geliyor.

Melisa Kesmez'i yarıladım. Yakaladığı ayrıntılara bayılıyorum. Kurgusu dört dörtlük diyemem ama gene de edebiyat tadı veriyor bana. O bitince elimde çok heyecanlı bir metin var. Henüz yayımlanmamış bir roman. Ama kim olduğunu söylemem. Belki kendisi istemez diye. Şşşt!

Not: görsel: http://www.itusozluk.com/gorseller/santa+maria+kilisesi/242725 den alıntıdır.

Cuma, Şubat 07, 2014

Ortaya karışık.

İki gündür yoktum. Beni özledin mi? ehuehe.
Tamam tamam bu kadar zevzevkliğim, bundan sonrası ciddi.

Bugün yoga yaptım. Çooook iyi geldi blog. Uzun zamandır yapmamıştım. Fiziksel etkisi çok uzun sürmüyor malesef de zihinsel etkisi neyse ki daha uzun.

Sonra bankadaki son işimi hallettim. Cuma akşamı ve mesainin son saatleri olduğu için daha önce görmediğim kadar kalabalıktı gişe. Bankada sıra beklerken kitap okunmuyor be blog. Okunsa da tadı çıkmıyor. O yüzden biraz gözlem yapayım dedim. Sanatın en çok bu tarafını seviyorum. Dünyaya bakışın, farkettiklerin değişiyor. Daha büyük bir zenginlik olabilir mi? Fotoğraf da öyle. Fotoğraf peşinde koşarken insan hep güzel şeyleri farkediyor. O basık tavanlı, sıkıcı yerde, yanımdakinin yanında oturan adamın yaptığını o zaman farkettim. Sol elinin işaret ve orta parmağının arasında madeni bir para tutuyor, sonra sağ elinin içine gizlediği delikli parayla onu değiştiriyordu. Ne sihirdir ne keramet, el çabukluğunda marifet. Bunu değişik el koreografileriyle denedi. Gözlem derdim olmasa asla farkedemeyeceğim bir ayrıntı. Karşıda oturan kızları da gözlemledim. İlginç bir yönlerini farketmeyi bekledim. Bulamadım. Ama aramanın kendisi de güzeldi. Sonra benim sıra numaram yanıp söndü. Kalktım.

Pazar günü Rezonans korosunun konseri var. Onun biletini almak için Tünel'e kadar yürüdüm. Hava açıktı ama buz gibiydi. Hoşuma gitti yürümek. Tünel'e varınca bana bilet temin edecek kişinin yanlış saat söylediği ortaya çıktı. Başta biraz bozuldum sonra dedim boşver zaten oyalanacaktın bu taraflarda git karnını doyur ve ısın. Sultanahmet köftecisine girdim. Cam kenarına oturdum. Hava karardı. Sokaktan geçenleri seyrettim azıcık, azıcık da Melisa Kesmez'in öykülerinden birkaçını okudum. Kıpırtısız. Sonra köfteler geldi. Çok acıkmıştım. Köftelere yumuldum. Üstünden bir neskafe. Biraz daha öykü. Gezi parkı olayları ile ilgili olanı. Sokakta incecik tüylü sakalları uzamış, Beyoğlu tarzınca giyinmiş bir genç bir yandan telefonuyla konuşurken bir yandan da eğilip sokaktan geçen tombul tüylü bir kediyi sevmek istedi. Fakat kedi bu, kendini sevdirmedi kaçtı. O kaçınca sakallı cool genç bozuldu sanki, çok hüzünlü baktı arkasından. "Ben seni sadece sevmek istemiştim, ne zararımı gördün ki ?" der gibiydi. Başka bir adam tek başına yürürken bir yandan da uzunca bir teneke kutudan muhtemelen bira içiyordu. Bir yudum aldı sonra tenekeyi alttan kavrayıp tekrar yoluna gidiyordu ki göz göze geldik. Birşey olmadı. Yoluna devam etti. Ben de saatime baktım. Kalkma vakti.

Randevulaştığımız yerin önünde biletçi kız beni buldu. Koristmiş. Azıcık sohbet ettik. Aslında ben de isterdim öyle bir koroda şarkı söylemek. Ama bunu ona söylemedim. Bu koroya nasıl girdiğini sordum. Müzik altyapısı olup olmadığını. Nota bilmiyormuş. Buna çok sevindim. Çünkü ben de bilmiyorum. Demek ki koroya girmeye engel değil. Sıcak davrandı. Sonra erkek arkadaşı geldi. Beni onunla tanıştırdı. O da sıcak davrandı. Sonra Pazar günü görüşmek üzere vedalaştık. 

Şimdi de evimdeyim ama hala üşüyorum. Kombi açık oysa. Su ısıttım. Yeşil çay ve gül tomurcuklu bir karışım demleyeceğim. Malesef gül tomurcuğunun tadı çok geçmiyor çaya. Ama gene deneyeceğim. Belki bu sefer bardağın içine atarım.

Dün akşam Descendants'ı seyrettim. Ne de oskarlık film ama. Aynı tahmin ettiğim gibi çıktı. Bittikten sonra anında unuttuğun filmlerden. Boş. Oyunculuklar bir iki yerde sıkıydı ama başlarım böyle senaryonun oyunculuğuna. Tek orijinal tarafı komadaki kadına gelen öfkesini kustu, giden nefretini. George Clooney'e de artık eskisi kadar bayılmadığımı fark ettim. Ne üzülür şimdi :)))) Duymasın.

Bir de bugün blog istatistiklerimde daha önce farketmediğim birşey gördüm. Çıkış linkleri. Orayı hiç tıklamak aklıma gelmemiş bugüne kadar. Verdiğim bağlantıların tıklamaları. Ben sadece kaç kişi girmiş nerden gelmiş, nereliymiş onlara bakardım. Oysa çıkış linklerinden anladığım, bazı insanlar eni konu kurcalıyormuş blogu.  Değişik hoş bir his. Sevindirdi beni.

Böyle blog. Bu arada yediğim onca rafine şeker benden intikamını aldı. Acıkıyorum ama canım birşey yemek istemiyor. Pis bir hal. Neyse bu sabah reçelli kahvaltı yapmadım neyse ki. Şimdi Melisa Kesmez'e devam edeceğim. Sevdim ben bu yazarı. İyi ki keşfetmişim. Tek sinirlendiğim konu, kitapçılarda rezil kitaplar gözüne gözüne sokulurken böyle pırlantaların üst raflarda, erişilmesi zor yerlerde olması. Haydi bugünlük bu kadar. İyi geceler küçük Joe.



Çarşamba, Şubat 05, 2014

Kumaş farkı.

Bugünün sanki kumaşı farklıydı. Otur bak anlatıcam sıkılmazsan.

Her şey bazen ters gider ya. Gıcık olursun. Bugün düz gitti. Sürpriz küçük kazanımlar, keyifler.

Bir kere dün akşam bir önceki Toast postunu yazarken uyku bastırdı ya. E gittim yattım. Yattığım gibi uyumuşum. Saatlerce uykusuzluk çeken ben ne ara yattım ne ara uykuya daldım? Sonra bir uyandım sabah olmuş. Saate baktım hemen, herhalde gene saat öğlen oldu diye. Bir baktım daha sabahın körü. Nasıl yani günün yarısı heba olmadı mı şimdi? İyi, güzel. Güzel. Güzel. Çok güzel.

Neyse daha kahvaltı etmemiştim ki bir tartıya çıkayım herhalde bu kilolar aldı başını gitti gene dedim. Hele ki dün akşam abartıp profiterol tatlısının yanına dondurma da yemiştim. (bkz. önceki post). Aaa! Dur bak şimdi hatırladım!!!! Hem akşam duble tatlı hem sabah reçelli tereyağlı kahvaltı. Evet. En son kimbilir ne zaman reçel girmiştir eve. Ona alternatif hep pekmez tahin alırdım. Dün canım çekti. Kendimi mutlu etmek adına aldım. Neyse tartıya bir çıktım. Hayır! İmkansız! Kilo vermişim. VERMİŞİM! Günün başlangıcına bak!!!!

Sonra, bankada işlerim vardı. Hallettim. Sonra çantama iadesi gelen kitapları atmıştım. Oradan yürüye yürüye kütüphaneye. Dışarısı kış güneşi. Tam yürümelik hava. Yolda elli kuruş buldum. Uğur parası dedim cebime attım.

Sonra kütüphaneye geldim. Güvenliğe her zamanki gibi kimliğimi verdim. Telefon numaramı istediler. Abarttılar artık iyice diye geçirdim içimden. Neden istiyorsunuz telefon numarası filan derken ortaya çıktı. Sınav haftası diye kapıda beklettikleri gün boşuna bekletmişler. Üyelerin ziyaretçi kartı almasına gerek yokmuş. Ben bir senedir boşuna her girişte ziyaretçi kartı alıyormuşum. Bundan sonra kapıda beklemek yok. Tabii ki kapıdaki güvenliğin salaklığı. Bana üye olup olmadığımı sormadan sadece öğrenci misiniz diye sorup bekletti. Ve üye misiniz diye sormadan kimlik istedi ilk sefer. Ama bunu bugün öğrendim. Bugün demek ki böyle bir gün dedim.

Neyse kitapları iade ettim. Sonra o güneşli havada canım eve geri gitmek istemedi. Ne yapsam? Ne yapsam? Melisa Kesmez'in kitabını koymuştum kafaya (Atları bağlayın bu gece burada kalıyoruz) . Hakkında şahane bir yazı okumuştum dün. Kafaya koymuştum. Kütüphanede arattım yoktu. Hadi şurdan onu alayım sonra belki bir yerde bir kahve içer onu okurum dedim.

Alkım'a girdim. Alkım beni mest etti. Girişte danışma var. Düzgün düzgün çocuklar, bakınarak bulamadığım kitabı, adının yarısından anlayıp, bilgisayardan bulup, maymun gibi basamaklara tırmanıp trrrrak diye çıkarıp verdiler. Kasaya gidip ödeme yapacakken, yan bölmedeki masaları gördüm. "Kafeniz mi burası?" "Evet" dedi oranın sahibi olduğunu sandığım kişi. Bendeki soruya bak şimdi, inanamadım ya: "Kahve getiriyorlar mı yani?" "Evet! Hem daha üst katlarımızda da var. Hatta terasımız da." TERAS MI? Daha ne isterim ki? Terasa çıktım ki, daha ne istenirmiş anladım. Panoramik boğaz manzarası. Ve üstelik orda kapalı bölümde yer yok diye bana hemen masa getirmeye kalktılar. Yok dedim ben zaten açık hava istiyorum. Ama burası sizi üşütebilir. Olsun üşürsem aşağıya inerim. Orada da manzara var. Nitekim üşüdüm. Nitekim aşağıya indim. Enfes boğaz manzarası, enfes bir kitap, yanında enfes bir neskafe, yanında enfes bir tost tabağı. Hiçbirinin enfesliğini abartmıyorum, hepsi kendi kategorisinde şampiyon. Neskafe bile. Tost tabağını bitiremedim. Çok zevkli bir tabaktı. Tostları üç kat yapmışlar üçgen kesmişler aralara da sade peynir değil kıyılmış domates ve zeytin de koymuşlar, tostun bu kadar zevkli orijinal ve lezzetli oluşu yetmezmiş gibi yanına da garnitür kızarmış patates ve yeşillik de koymuşlar. Birkaç saat oturdum.

Şimdi de evdeyim blog. Belki bir film bulur, fırında kestane kebap yaparım. Ya da biraz daha Melisa Kesmez okurum. Atlattım galiba kara bulutlu günleri. Ahhh bir de unuttum söylemeyi. Melisa Kesmez okurken içimde yazı isteği kabardı ama değerlendiremedim. Şöyle kasap hani bıçaklarını biler ya işe koyulmadan. Öyle bilenmiş hissettim kendimi. O da başka bir güzelliğiydi günün. Küçük gözlemler yaptım ben de. Bu arada çam hala kutulanmadan iki parça duruyor. Ne gam. İlkbahara doğru kaldrırım artık.

Salı, Şubat 04, 2014

Toast.

Sabah bir post yazıp sildim. Oysa üç saat filan süründürmüştüm. Haydi bakalım bu seferki rasgele.

Biraz bulutlar dağıldı yazmıştım. Bir parça daha iyiyim.

Sabahki yazıdan beri bir öfke meditasyonu yaptım. Çok iyi geldi ama tam kesmedi. En azından meditasyon yapacak hale geldim. Sonra kendime güzellik olsun diye balık ekmek yaptım akşam. Balık yemiş oldum. Üstünden de dondurma ve profiterol. Şimdi güzel bir film olsa. Dün akşamki güzeldi. Toast.

Ama gidip yatıcam galiba. Bu post da olmadı. Ama kalsın hadi.


Pazar, Şubat 02, 2014

Boktan günler (devam)

İki gündür yatalak hasta gibi yatakta yatıp duruyorum. İçimi kapkara örümceklerin ağları kaplamış. Hani bir grup insanı Merkür'e mi Mars'a mı ne gönderecekler ya temelli. Hangi zavallı kabul eder diye düşünürdüm. Sorsalar ben kabul ederim şu ruh haliyle. (Onunla ilgili bir roman fikri oluşuyor zaten kafamda duştayken. Sonra geçiyor). Neyse kaçasım var yani şu dünyadan. M. da değil şu an bu boktanlığın sebebi. Yani tek başına değil.

Bütün ev işlerinin ucunu bıraktım. Yemek işini ise şöyle hallediyorum: kaç gün önce bu kadar fena değilken bir patlıcanlı börek yapmıştım. Yanına mısırlı turplu göbek salata yapıyorum üzerine de keten tohumlu tarçınlı şekerli yoğurt. Üç gün filan onu yedim. Dün de dolapta nohutlu pilav artmıştı, ta önceden, biraz turşu da vardı. Onları yedim bir de aynı tertip yoğurttan. Bugün bir parti çamaşır attım makineye. Büyük gelişme. Mecbur. Giyecek temiz birşey kalmamıştı. Hala yıkanıyor içerde.

Şu anda bile gidip yorganın altına giresim var. Sadece yoruldum yorganın altına girmekten. Yaramıyor bir de. Daha fena çöküyor moralim. Bir de hasta mı olucam ne, bir zangır zangır titreyip, bir ter içinde kalıyorum.

Sadece blog yazmak istiyorum. Ne film, ne belgesel, ne kitap. Ne yoga, ne meditasyon, ne yürüyüş. Hiçbirine hevesim ve mecalim yok.

Keşke mükemmel bir sevgilim olsa. Sonsuz güven duyabileceğim. Beni asla kırmayacağını bildiğim. Neden şimdiye kadar rastlamadım ki öyle birine? Bu saate kadar rastlamış olmam gerekirdi. Belki de yoktur öyle biri. Sonsuz güven diye birşey yoktur. Asla kırmamak da yoktur. Hani diyor ya şarkı: everybody hurts. (herkes kırar). Bazen herkes ağlar.

Geçecek biliyorum. Bir kısmı kimyasal bu bunalımın. Bir iki haftaya eski keyfim gelir gene. Başlarım gene kek pişirmeye, browni yapmaya. Evin içinde şarkı söylemeye. Dışarda dolaşmaya. Fakat şu an...Şu an hayat çok boktan.