Cuma, Ocak 31, 2014

Boktan günler.

İyi değilim gene. Tatsız bir gün geçirdim. Gereksiz işlerle uğraştım sabahın köründen beri. Olmayan vergi borcuyla. Anneme kalsa gidip ödeyecek. Ona kalsa geçen senenin evrakları da kayıptı. Başıma gelecekleri biliyorum diye ona "dosyala bunları sağlam bir yere koy" demekle yetinmemiştim geçen yıl. Bizzat kırtasiyeden dosya alıp, üzerini etiketleyip gözümün önünde poşetleyip içine koymuştum ve onunla da yetinmeyip "nerede saklayacaksın şimdi bunu" diye sormuştum. Gözümün önünde kaldırdı. Ve unuttu. Bugün lazım olduğunda abuk yerlerde aramaya başlayınca sinirlendim. "Sen onları şuraya koymamış mıydın" dedim de öyle bulundular. Neyse ki yerini değiştirmemiş. Onu da yapar çünkü.

Çok sıkılıyorum blog. İnan ki. Herşeyden bıktım. Biliyorum şükretmem lazım. Sağlığım yerinde. Smear testim normal çıktı mesela. Düzensiz kanamaların sebebi tümör filan çıkabilirdi. Değilmiş. Muhtemelen Aralık ayında yaşadığım anormal stres koşullarının sonucu. Ama sıkılıyorum işte. Günler saçma sapan geçiyor. Hala daha çamı kutulamadım mesela öylecek bekliyor. İçim öfke, kırgınlık ve biraz da dünyaya/hayata/insanlara isyanla dolu. Öyle blog. Bu sıralar böyle. Mutsuzum. Ayıp değil ya.

Çarşamba, Ocak 29, 2014

M.

Dışarısı gene sevdiğim gibi. Ev keyfi yapmalık bir hava. Özlemiştim bu havaları. Uzun zamandır içimi karartmıyor.

Ama ben iyi değilim be blog. Hiç hem de. Havalarla alakası yok. M. takılıyor kafama geceleri. Bazen de gündüzleri. Üzülüyorum. Bazen de ağlıyorum. Onu o kadar çok ve derinden sevmiştim ki. Ve o kadar uzun zaman.

Hep içimden "neden?" diye sormak geliyor. "Neden bana bunu yaptı?" Sonra duruyorum. Neden diye birşey yok. Bunun geçerli bir nedeni olamaz. Arızalı olduğu için yaptı bunu. Yürekten sakat.  Bunun benimle, nasıl bir insan olduğumla, onu ne kadar sahiden sevdiğimle filan hiçbir alakası yok. Şöyle ki daha önce başkasına da aynısını yaptığından eminim. Ve benden sonra da yapacağından. Hatta şu an bile yapıyordur. Denenmiş bir yöntemdi uyguladığı. Bundan adım gibi eminim. Bana bunu yaptı çünkü çok da umurunda değildim. Çünkü kimse çok umurunda değil onun. Tek umursadığı kendi çıkarı. Kendi çıkarı uğruna insanları maddi ve manevi sömürmekten gocunmuyor. Demek ki "hayırsızın tekiyim ben" dediğinde doğruyu söylüyormuş. Hayırsızlıktan neyi kastettiğini o zaman hiç anlamamıştım. Hiç karşımdaki insanla örtüşmüyordu bu söz. Öfff be blog. Yeter çok uzattım. Yaralıyım. Doluyum. Ona ver.

Son zamanlarda daha çok offline olmaya karar verdim. Belli başlı etkinlikler dışında bilgisayarı kapatıyorum. Öbür türlü o makale benim, bu makale senin gün bitiyor gidiyor. Kendimi unutuyorum.

Böyle işte. Şimdi gidip söktüğüm yılbaşı çamını kutulamam lazım. Ve birkaç ufak tefek evişi daha. Küçük keyifler eklemek lazım hayata. Ya da hiç zorlamamak...


Pazartesi, Ocak 27, 2014

Kargalar ve Halife Yılları.

Dışarısı nemli, bulutlu ve buz gibi. Tam ev keyfi yapmalık bir hava. Ben de uzattım ayaklarımı koltuğa kucağıma da aldım bilgisayarı. Radyoyu açtım. Ve kombiyi. Üstümde hırka, ayağımda çorap.

Düzensizim gene. Kahveyi çayı kaldırdım ama hep birşey oluyor ve gece uyuyamıyorum. Dolayısıyla, sabah erken kalkıp spor yapıp yazıya filan da oturamıyorum. Doodle'lar da bekliyor.

Bu uykusuzluğun bir güzel yanı var. Öğrenciyken de böyleydi. En ilginç televizyon programları gece onikiden sonra yayımlanıyor. Mesela dün gece TRT Belgesel'de Kargalar ve Halife Yılları diye 2012 belgesel ödüllü bir belgeseli yayımladı televizyon. Uzun zamandır televizyonda haber dışında bir program izlememiştim. Almanya'lı bir Türk çocuk, kendi arkadaşlarını çekmiş. Çok etkileyiciydi. Kendi aralarında konuşuyorlarmış gibi. Kamera hiç yokmuş gibi. İnanılmaz samimi ve sahiciydi. Ve çok iyi bir filmde ya da kitapta olduğu gibi öyküyle hiçbir alakan olmasa dahi sana birşey verir ya, verdi bana işte öyle. Hoşuma giden başka bir yönü olayları insanları olduğundan güzel ya da farklı göstermeye çalışmıyordu. Mesela bir tane arkadaşı var, kumarbaz, geçmişinde yaşlı bir kadını boğazına bıçak dayayıp parasını soymuş, uyuşturucu kullanmış. Belgeselci arkadaşlarını evine topluyor, kumarbaz çocuk bunları anlatırken, arkadaşı olan bir başka kızın gözleri pörtlüyor "nasıl yani yaşlı kadının boğazına bıçak mı dayadın?" gibisinden, manyak mısın gibi. Ümit'ti galiba adı. Ümit bunları normal şeylermiş gibi anlatıyor. Ara sıra kamera belgeseli yöneten çocuğu gösteriyor. Üzülüyor bunları duyduğuna ama elinden birşey gelmiyor. Başka bir arkadaşını arıyor Antalya'da buluyor çünkü işlediği suçlardan en sonunda sınırdışı edilmiş. Sabıkası vardı diye konuşuyorlar. Bir suç daha işleseydi sınırdışı edilecekti. Demek ki işlemiş. Onun adı da Tuncay. Tuncay'ı buluyor. Ben olsam tırsarım. Sonra konuşuyor onunla. Tuncay diyor ki, okuldan eve gelirdim, evde kimse olmazdı, sabah okula giderken kendi başıma giyinir, kendi başıma kahvaltı ederdim, bir süre sonra okula gitmek de anlamını yitirdi. Evin o halini unutmak için kavgaları ediyordum dışarda diyor. Sonra Antalya'da başka bir arkadaşını buluyor o da sınırdışı edilmiş. Bu belgeselci çocuk, bunları yargılamadan dinliyor, kendisi de dertli, kendisi de iki arada bir derede kalmış, ama o kadar içten üzülüyor ki. Onlara diyor mesela kavga ettiğin insanlar sana birşey yapmamıştı. Onaylamıyor yaptıklarını ama ahlakçı bir tavır takınmıyor bir belgeselde olması gerektiği gibi sadece tanıklık ediyor. Ve en insanlıktan çıkmış diyeceğim insanın bile insan tarafını görüyorsun. Nasıl ve neden o hale gelmiş. Irkçılık, kültürel uçurumlar. Hiçbir klişeye yenik düşmeden.

Belgesel başlamadan, belgeselci çocuk, ismi şimdi aklıma geldi Murat Aydın'dı adı, diyor ki bu belgesele her kesimin tepkisi farklı oldu. Türkler çok duygusal buldular, benim yaşımdaki almanlar "ilginç" buldular diyor, farklı bir bakış açısı ile gördüler. Yaşlı Almanlar ise daha farklı onları değiştiremezsin diyor.

Ben duygusal buldum. Ama bir Alman'ın bunu izleyip hmm ilginç demesi bana hiç samimi gelmiyor. Mesela Antalya'da Murat Aydın kaldırıma oturuyor, orda çok tanımadığı bir kadınla konuşuyor, diyor ki" iki haftadır arkadaşlarımı dinliyorum biraz doldum" diyor. Tabii ki kadın onun ne dediğini anlamıyor." Bir de beni dinle o zaman diyor". Adamın ciğeri şişmiş zaten. Bir sus yani değil mi.

Belgesel bitti. Gece boyunca aklımdan çıkmadı. İnsanlar, diye düşündüm, temelde duygusal varlıklar. En serti, belalısının bile duygusal ihtiyaçları var. Onca sene psikoloji oku ve bu sonucu kırk iki yaşında gece yarsı izlediğin belgeselden çıkar. Ama öyle. Ve kafaya takmayan insanlar sandığımdan daha az. Herkes farklı yollarla başa çıkıyor sadece. Duygusal ihtiyaçların karşılanmadığında arıza çıkıyor eninde sonunda.

Belgeselci çocuğun üzüntüsü içime işledi. Ve Tuncay'ın bir başına kalması. Hayatına anlam katacak bir şeyden yoksun kalması. Ve sonra kendi gereksiz şeffaflığım. Çevremdeki insanların ikiyüzlülüğü. Çakallığı. Bencilliği.

Çok çarpıcı sözler ediyorlardı. Bir tanesi dedi ki: "Bence bizim doğuda çocuk eğitimi diye bir şey bilmiyorlar, öyle bir fikir bile yok. Çocuk okula gidiyorsa gidiyor sonra tarlaya çalışmaya sonra 11-12 yaşına gelince evlendiriyorlar." Sonra bir tanesi diyor ki, "okulu hiçbir şey öğrenmeden bitirdik. Düşünsene ya bir de öğrenseydik? Hepimiz yetenekli çocuklardık." "Çocukken kendimi yurtsuz hissederdim.14-15 yaşıma geldiğimde benim gibi çok insan olduğunu anladım." En sonunda diyor ki Murat Aydın, "Türkiye'de yaşasaydım oyuncu olmazdım. Çünkü başka birisi gibi davranmaya ihtiyaç duymazdım."

Böyleyken böyle blog. Pek birşey yapasım yok şu sıralar. Şimdi kendime bir çay koyarım belki. Çok yazasım da var aslında ama...Bir türlü toparlanamadım. Toparlanmaya mecalim yok. Biraz tembel takılayım bari.


Salı, Ocak 21, 2014

Doodle - karalamaca (2) ve diğer şeyler.

Saat çok geç. Daha şimdiden yarınki programıma uyamayacağımı biliyorum. Bugün de uyamamıştım gene geç yatıp sabah kalkamamaktan. Ama günüm yine de güzel ve verimli geçti. Göreceli olarak verimli.

Dün gece dayanamayıp, saat geceyarısına gelmişken doodle'ları çizmeye ve boyamaya giriştim. Sanatsal hiçbir kaygı duymadan yapılan bir eylem ve çocukken boyaları kağıt üzerinde görmenin verdiği zevki tekrar bana yaşattığı için çok değerli benim için. Gece uyumadan aklıma geldiğinde hemen ertesi gün olsun da yapayım istiyorum.


Bugün akrilik boya ve fırça aldım. Bir de beyaz jel kalem. Yapacağım defterlerin karton kapağına doodle çizmek için. Akrilik boya ve fırça bir önceki postta aklımda tasarladığım eski kitap sayfasına doodle çizmek için. Leylak Dalı'na sözüm var. Ona bir tane karalayacağım. Sonra anneme gittim ve "tavan arasından" eski tozlu kitapları karıştırdım. Bir tane 1939 basımı Pierre Loti'nin fransızca Pêcheur d'Islande'ını buldum. Umarım antika değeri yoktur. Bir de Zahrad'ın annemle babama imzaladığı 75 yaşı için basılmış kitabını bulup, el koydum. Tabii ki onun sayfalarını heba etmek için değil.

Son günlerde iki güzel gösteri izledim. Bir tanesi radyo tiyatrosu dekoruyla Sabahattin Ali öyküleri okuma tiyatrosu. Sahneye radyo tiyatrosu dekoru kurmuşlar. Reji odası, orkestra, okuyucular ve ses efektlerini yapan efektör. Orkestra canlı çaldı ve nefis bir sesle bir soprano şarkıları seslendirdi. Çok beğendim. Özenerek hazırlamışlar. Keşke daha çok duyurulsa böyle etkinlikler.

İkincisi Semaver Kumpanya'nın Metot oyunu. Taksim'de Sainte Pulchérie okulunun tiyatro salonunda sahnelendi. Sanırım hayatımda izlediğim en güncel oyundu. Ustaca yazılmış, ustaca sahnelenmiş ve ustaca oynanmış. Gitmediyseniz ve güzel bir oyun izlemek istiyorsanız tavsiye ederim. Semaver Kumpanya'nın kendi sitesinden oyunun gün ve saatlerini öğrenebilirsiniz.

Günü verimli kılan en önemli etken hep ertelediğim ev işlerine girişmemdi. Bir tanesi, tüplü eski televizyonu satışa çıkarmak, diğeri eve taşındığımdan beri, yani 2008'den bu yana, hiç düzenlemediğim ve içi kırıntı, toz ve her türlü mutfak eşyasından kabus gibi kargaşalı bir hale bürünmüş bir çatal bıçak çekmecesine el atmak. Günde kaç defa açıp kapadığım dolayısı ile çok sık gözümün gördüğü bir yer. Topu topu yarım saatimi aldı o çekmeceyi boşaltıp içini temizlemek. Tabii birtakım birşeyler tezgahın üzerinde kaldı. Yarın hepsine bir yuva bulacağım. Ama çekmeceyi açınca, sanki on beş dakika meditasyon yapmış gibi bir huzur geliyor şimdi üstüme. Meğer ne kadar yoruyormuş beni. Evet bugün bunu öğrendim. Dağınıklık insanı yoruyor. Kesinlikle. Ama diyeceksin ki toplamak da beni yoruyor. Eh o da yalan değil. Bir de insanın hep ertelediği işi yapıp bitirmesi de güzel. Başlaması zor. Ama yarım bile yapılmış olsa, insana güzel duygular yaşatıyor.


Bu gecelik bu kadar küçük Joe. İyi geceler sana.

Perşembe, Ocak 16, 2014

Doodle-Karalamaca.

Keçeli kalem hastasıyım. Gördüğümde hep satın almak isterim çocuk gibi. Hatta sırf keçeli kalem değil. Her türlü tükenmez, dolma, kurşun kalem. Aslında bana kalsa bütün kırtasiye dükkanını eve taşırım. Aynı şekilde boy boy defterlere de dayanamam. Tabii ki kendimi tutuyorum. Özellikle keçeli kalem söz konusu olduğunda. Çünkü tükenmezleri, kurşunları ve dolmaları kullanırım fakat keçelilerin bir işlevi olmayacaksa evde istiflenmelerini istemem.

Dün nette doodle denen, türkçesi "karalamaca" olabilecek şeyi keşfettim. Hani, telefonda konuşurken, ya da ders dinlerken defterin kenarına motifler çizer ya insan. Onun sanatını yapmışlar. Geliştirmişler güzelleştirmişler, keçeli bilumum renkli kalemlerle boyamışlar ve öyle güzel şeyler üretmişler ki. Aklım kaldı.



(Bunlarda daha fazla örnek görmek isterseniz Pinterest'te doodle diye aratabilirsiniz. Ya da benim doodle seçkilerimden oluşan Pinterest sayfamı ziyaret edebilirsiniz. Görseller o sayfamdan print screen alınarak yapılmıştır.)

Üstelik işin en güzel tarafı bunu yapmak için Güzel Sanatlardan mezun olmaya gerek yok. Herkesin elinden gelebilecek bir çizim türü. Zenspirations sitesinde ve youtube'da bununla ilgili nasıl yapılır videoları var. Aklımda kullanılmayan kitap sayfalarının üzerine biraz akrilik boya sürüp üzerine bunlardan karalamak var. Bir de moleskine oranlarında yapacağım defterlerin karton kapağına çizmek. (O defterlerden üretebilmek için sayfa kenarlarını yuvarlak kesen delgeç bile edindim.) Yani artık renk renk kalemleri görünce kendimi tutmama gerek kalmadı. Tabii bu iyi birşey mi ondan emin değilim. Böyle yayıla yayıla nereye?

Evet, böyle yayıla yayıla nereye bilmiyorum. Kıtlıktan çıkmış gibi hayata saldırıyormuşum gibime geliyor. Ki, kıtlıktan çıkmış sayılırım. Fakat çıkalı beş seneyi geçti. Mesela koro seçmelerine katılmak istiyorum. Ya da bir yolunu bulup deneysel müzik kaydı yapmak. Daha neler, neler. Yapmak istediğim çok şey var. Sadece sanatsal faaliyet değil. Ticaret de var bunların arasında. Hepsini bir arada tutmak ve yürütmek zor şimdi de. Elbet ona da bir çözüm bulur bu beyin. Bulur değil mi?

Pazar, Ocak 12, 2014

Kış güneşi (2)

Bugün Istanbul gene güneşliydi. Bu sefer güneşin batışını Moda Çay Bahçesi'nden izlemeye karar verdim. Dün Murat Belge'nin İstanbul Gezi Rehberi'ne Kadıköy'den başlayıp Moda'dan devam edecektim. Ama ben popomu kaldırana kadar akşam oldu. O yüzden bugün biraz daha erken yola çıktım. Ve bu sefer ilk günkü gibi cep telefonumun sefil megapiksellerine güvenmeyip Nikon'umu aldım yanıma. Gene yürüyerek Beşiktaş. Oradan Kadıköy vapuru: kuruldum mu cam kenarına, oh, mis...İçerdeki ışık şahaneydi...


Tam o sırada vapur müzisyenleri geldi. Çok kaliteli bir müzik çalıp söylediler. Böyle hafif alaturkamsı, eski Istanbul'umsu. Vapurun içindeki ışığa, dışardaki Haliç'e ve Sarayburnu'na ve belki de o anki ruh halime cuk oturdu. O sürenin bütünü, müzik, ortam, vapur, yolcular, şehir, güneş, herşeyi sanata dönüştürdüler.


Ses kaydı almıştım ama buraya aktarmayı beceremedim. Sonra sahil boyunca yürüyerek vardım Moda Çay bahçesine. Denize en yakın masalardan biri boşalınca atmaca gibi atladım. Çayımı tostumu söyledim. Çabucak geldi.
Aslında herşey bunun içindi:


Çayımı içtim, tostumu yedim, kitabımın sayfalarını karıştırdım. Sonra hava kararmaya yüz tuttuğunda gerisin geri yürüdüm. Yürümüşken birkaç kare yakaladım.






Sonra gene vapur ve ev. Yarın hava puslu olacakmış. Kendimi tatile gidip gelmiş gibi tazelenmiş hissediyorum. Sevdim ben bu işi yani. Yarın olur da hava gene açarsa kesinlikle kendimi atacağım dışarı. Nereye gittiğim hiç önemli değil. Ama puslu olursa gerçekten o zaman da çok güzel kitaplarım belgesellerim var. Hayat bana güzel be blog. Yalan mı?


Cuma, Ocak 10, 2014

Kış güneşi ve kitaplar.

Aslında şu anda beni nefis bir belgesel bekliyor. Morgan Freeman'ın Through the wormhole serisinin birinci sezonunun birinci bölümü. Ama ben blog yazmak istiyorum. Çünkü bunu bu akşam yazmazsam sonra hiç yazmayacağım. Oysa kayıtlara geçsin istiyorum.

Bugün şahane bir kış güneşi vardı. Yürüyerek Beşiktaş'a gitmek istedi canım. Hem kitapları iade edecek hem de aklımda olan Lewis Hyde'ın Armağan (The Gift) isimli kitabını ödünç alacaktım. Kitap bahane, canım güneşe çıkıp temiz hava almak ve hareket etmek, insanların arasına karışmak istiyordu. Evin dışında zaman geçirmek.

Giydim spor pabuçları. Çantaya iade edilecek kitapları doldurdum. Güneş gözlüğünü ayakkabı dolabının üzerindeki sepetten aldım. Mis! Geçmedim M.'ın ofisinin bulunduğu köşeden. Bir aşağıdaki sokaktan saptım onun yerine. Zaten oradan belliydi doğru yolda olduğum :) .

Neyse tıngır mıngır vardım kütüphaneye. Vardım varmasına, fakat. Fakat içeri giremedim. Dünyada eşi benzeri var mı böyle bir uygulamanın bilmiyorum. Kütüphaneye sırayla giriliyor-muş. Hem de öyle tek sıra olup arka arkaya girmek filan değil. Baya baya, birisi çalışmasını bitirip kütüphaneden çıkarsa sıradaki giriyor. Yoksa kitaplar içerde, sen dışarda bekliyorsun. Dedim ki kitap iade edeceğim, yenisini alacağım bunun için sıra mı beklemem gerekiyor? Evet dedi güvenlik. Sadece iade edecekseniz sıraya girmenize gerek yok fakat yenisini alacaksanız ziyaretçi kartı almanız gerekiyor, kartlar da elli ile sınırlandırıldı çünkü, efendim, sınav ayıymış. Şikayet gelmiş, bilmem ne. Arada öğrenci kartı olanlar vızır vızır girip çıkıyor ama. Baktım benden önce dört kişi var. Söylene söylene beklemeye koyuldum. Bir kütüphanenin dışında sıra beklemekten daha absürd bir durum var mı, bilmiyorum. Hayır, madem insanları bekleteceksin bari oturabilecekleri bir bank koy. O da yok. Kaç kişi kapıdan döndü. Yirmi dakikanın sonunda, dışardaki güneşi kaçırdığımı ve asıl maksadımın onun tadını çıkarmak olduğunu hatırlayıp bıraktım sıramı. Karnım da hafif hafif acıkmıştı. Geçtim denizi gören üstü açık ve ısıtıcılı bir kafeye. Çantamda okumadan iade etmeye niyetlendiğim kitabımı çıkardım. Yemeğimi söyledim. Yemeği beklerken kitabımı okudum. Ara sıra kafamı kaldırdım. Çevre masadaki insanları, denizi, gökyüzünü seyrettim. Yemek geldi. Notlar aldım. Kütüphanede çalışmaktan çok daha keyifliydi.

Sonra gökyüzündeki bulutların pembeleştiğini farkettim. "Ah, dedim, güneş batıyor ve ben onu kaçıracağım!" Ama, niye kaçırayım ki? Keyif benim değil mi? Eşyaları topladığım gibi doooğru Üsküdar motorlarına. Üst kata çıktım. Manzarayı iliklerime çeke çeke Üsküdar'a geçtim. Beş dakikada geçiliyor zaten. Üsküdar'a vardığımda karşıyı seyrettim bir süre. Manzara nefisti ve o an başka bir yerde olmak istemezdim. Fotoğraf makinem tabii ki yetersizdi. Tabii ki tripodum da yoktu. Ama olsun. Salacak'a doğru yürürken, sanki kanat takmış gibi özgür ve mutlu hissettim kendimi. İşte kayıt altına almak istediğim o andı. Kız kulesinin oraya geldiğimde bir banka oturdum biraz. Hava kararmıştı artık. Karşı taraf ışıl ışıldı. Bir iki dakika oturup Üsküdar'a geri yürüdüm. Motora bindim. Beşiktaş'a geçtim.


İade etmeden şu okuduğum kitabın fotokopisini alayım dedim. Girdim ozalitçiye. Fakat. Fakat ozalitçi kitap fotokopisini çekmiyor. Yasakmış. Telif hakkıymış. Ne telifi yahu? Yabancı bu kitap dedim. Sanki telif hakkının ne olduğunu bilmiyormuşum gibi bana iç sayfadan copyright'ı gösterdi. Yasakmış. Tek bir sayfasını bile çekemezmiş. Para ve hapis cezası varmış. O çamura yatıp hakimin karşısında kendini kurtarırmış da ben yanarmışım. Ayh! dedim tamam. Eksik olsun.

Aldım kitabımı kütüphaneye geri gittim. Daha az kişi bekliyordu. Ben de oturdum biraz daha okudum. Sonra sıra bana geldi. İçerde Armağan'ı buldum. Bir de Murat Belge'nin İstanbul Gezi rehberi'ni. Ozalitçinin fotokopi çekmediği kitabın iade tarihini uzattım. Biraz dolandım o civarda. Güzel kafeler vardı. Sonra evime...

Pazartesi, Ocak 06, 2014

Tembel bir gün.

Bazı günler diğerlerinden yavaş akar. Daha az iş yapılır o gün. Hakkında anlatılacak bir konu bulmak zordur. Dün öyle bir gündü. Tembel bir gün.

Öğlene kadar yeğenim buradaydı. Onunla tuz boyadık, sonra da pastel renkli tuzları kavanoza doldurduk. Keşke bitmiş halinin resmini çekseydim. Kendime de yaparsam çekerim. İşportada görüp beğenip renkli kum sandığım şeyi yapmak meğer ne kolaymış. Bir de Tshirt baskısı yaptık. Sonra babası gelip aldı.

O gittikten sonra, hırkanın kolunu örmeye başladım. Tahminimce 8 saatlik örgü işi kaldı. Sonra o güzelim hırka bitecek. Yani giyilecek.



Şu an internet radyosundan Folk müzik dinliyorum. Telefona üç farklı internet radyo indirdim. Jango, Earbit  ve Xiialive. Onu da ampliye bağlıyorum. Böylece laptopta çalışırken nefis müzik kalitesiyle online radyo dinleyebiliyorum. Telefon, konuşmak dışında her işimi görüyor. Radyolardan biri yatarken sesi azaltarak kısıyor belirlediğin bir süre sonunda. Hangisi şimdi hatırlamıyorum. Gerçekten müzik bittikten kısa süre sonra uykuya daldım geçen akşam.

Bir pırasalı börek tarifim var. Unutmadan buraya not düşeyim. B.'nun böreği ve Zencefil'in pırasalı pie'ının bir füzyonu diyelim. Nefis oluyor. Malzemeleri de çok basit: (iki kişilik)

Harç için:
1 pırasa
1 havuç
100 gr beyaz peynir
Beş y.kaşık yoğurt

1 yufka
1 yumurta
Az sıvıyağ
çörek otu

Pırasaları halka şeklinde ince ince doğra. Havucu rendele. Pırasa ve havucu geniş bir tavaya al. Az sıvıyağla kavur. Dört kaşık yoğurt ekle. (Beşinci kaşık yumurta ile karışacak). Peyniri ekle eriyinceye kadar karıştır. Eridiğinde ateşten al.

Yufkayı tezgaha ser. Ortadan ikiye böl. Harcın yarısını, kenarda çevirme payı bırakarak,  kaşık kaşık kenar boyunca yufkanın bir yarısının üzerine dök. Aynı işlemi, diğer yarısı için yap. Yumurtayı az yağ ve yoğurtla çırp. Bir fırça ile yufkanın boş taraflarına sür. Sonra düz kenarı harcın üzerine kapatıp rulo yap. Yufkayı yuvarlaya yuvarlaya rulo haline getir. Sonra rulonun bir ucunu kıvıra kıvıra ruloyu spiral gibi yap. Diğer yufka için aynı işlemi yap. Yağlanmış fırın kabına ikisini koy. Üzerine biraz yumurtalı karışımla ıslat ve çörek otu serpiştir. 25 dk. 200 derece fırında ya da üstü kızarıncaya kadar pişir.


Şimdi güzel bir belgesel bulabilirsem izleyeceğim. İyi geceler küçük Joe.

Perşembe, Ocak 02, 2014

Bir harmanım bu akşam.

  Bugün yeni yılın eskimeye başladığı gün. İlk günün iyi dileklerden dumanlanmış kafası, gıpgıcırlığı, fiyongu, fiyakası yok. Çok başarılı bir ağabeyin kafası basmayan kardeşi gibi boynu bükük gelir bana Ocak'ın ikinci günü. Belki de o yüzden ona duyduğum bu şefkat, bu iyi niyet.
                                               ***---***---***
Sonlarla, bitişlerle pek aram yoktur. Yılın son dakikaları da beni çaresiz bir strese sokar. "Yedi dakika sonra bu yılı deviriyoruz." diye düşünmek mesela. Beni çok çaresiz hissettirir.
                                               ***---***---***
Hayal Kahvem, Murathan Mungan'dan bir alıntı yapmış: "takvimlerle ilgisi yoktur değişimin mevsimlerinin". İşte sırf bu yüzden hiç Pazartesi diyete başlamışlığım olmamıştır benim. Aslında çok az diyet yapmışlığım var. Onu da hesaba katmalı.
                                              ***---***---***
Son yazıdan sonra moral grafiğim sağlam iniş çıkışlar gösterdi. Önce ağır ağır çıktı. Geçen seneki iyimserliği yakaladığımı sandım. Sonra, sevdiğim adamı görmeye gittim yılın son günü. Beş paralık etti beni. Hani birisine çiçeklerle gidersin de onları yere atıp üstünde tepinir ya hiç sebep yokken. Öyle gibi bir şeydi. Oradan çıktım. B. ile randevulaşmıştık. Öyle olmasaydı daha sert dibe vuracaktım kesin. İyi geldi B. ile dertleşmek. Sonra eve gidip zırıl zırıl ağladım ama olsun. Bu sefer son. Eylül'de ilk şokumu yaşamıştım. Ama o zaman bile telefonunu panomdan ve cebimden silmemiştim. Artık sildim. Bu saçma sapan "ilişki" bile olmayan şey bitecek artık. Bilgisayarın arka planında gereksizce çalışıp yoran bir program gibiydi.
                                             ***---***---***
Kaç gündür kafayı Lamy dolmakaleme takmıştım. Kaç çeşit kalem aldım. Pilot'u gtec' i .4'ü. Hiçbiri Bic'in atılan dolmakalemi gibi yazmıyor. Ama mürekkebi bitecek onun. Atılan kaleme mürekkep doldurmayı da buldum netten ama onun boyuna göre şırınga lazım. O da yok. O yüzden Lamy dolmakaleme çevirdim dümeni. Sarı nurtopu gibi bir Safari boldum var şimdi. Mutlu muyum peki? Çok!

Birkaç gün sonra iyimserliğim geri gelecek gibi sanki. Öyle bir his. Haydin bakalım yaşayıp görelim.