Perşembe, Ekim 09, 2014

Ve hayat kaldığı yerden devam eder.

İşte yine karşına kuruldum blog. Ben ve sütlü neskafem, krik-kraklarım, ayaklı ışığım ve koltuğum.

Mevsim çoktan sonbahara döndü. Öğlen havanın ılıklığına kanıp paltosuz çıkmıyorum dışarı. Ve her seferinde gün akşam olduğunda, paltosuz kesin üşütürdüm deyip kendimi kutluyorum.

Günler güzel ve renkli geçiyor. Coursera'nın Yaratıcı Problem Çözmek kursuna gecikmeli olarak başladım. İki haftayı geride bıraktım iki günde. İlk başta bir türlü konuya giremiyorlar diye hayal kırıklığı yaşadıysam da sonrası aklımı başımdan aldı. Sanırım hayatımda bir dönüm noktası olarak göreceğim ilerde.

Üstüne de cila gibi Mirò sergisine gittik Kunegond'la. Bir katını doya doya 3 saati aşan bir sürede gezdik. Tabii ki sergiyi bitiremedik. Acıktık ve yorulduk. Çıktık yarısında. Gene gideceğiz. Belki de sergi bitene kadar her hafta giderim. Keşke Picasso'yu kaçırmasaydım.



Mesela kursta yaratıcılığın, içinde bulunulan ortama bağlı olarak gelişebildiğine değiniliyor. Sergiyi gezerken, Miro'nun yaratıcılığını nasıl beslediğine dikkat ettim. Nasıl bir ortam yaratmış kendine? Paris'e, New York'a, Japonya'ya gitmiş. Oranın önde gelen sanatçılarıyla tanışmış ve arkadaşlık etmiş. Mesela Picasso, mesela sürrealistler, mesela Pollock, mesela şairler. Eserlerine bakarken, bilgim dahilinde onların etkilerini bulmaya çalıştım. En bariz etkiler Picasso ve Pollock'unkilerdi benim için.

Sonra eve geldim ve Boğaz havası aldığımdan mıdır nedir saat yedi olmadan kendimi yatağa attım, gece yarısına kadar o kadar derin uyumuşum ki, bayılmış bile olabilirim.

Salona bir çakma Mirò yapasım var. Hatta kilden heykel işine girişesim. Fakat...

Bugün de Ş.'la (bundan sonra burada Dulcinea diye geçsin) buluştuk. Doya doya konuştuk. Planlar programlar fikirler projeler. Günü akşam ettik. Hafta sonu da Bella ile piknik var programda.

Öğrenmek istediğim çok konu var blog. Ve okumak istediğim çok şey. Müzik bunlardan biri ve hiç vakit kalmıyor hiçbir şeye.

Yarın bir sürü angarya işim var, uff. Üst baş alışverişi de yapmam gerekiyor. En angaryasından iş işte bana göre. Daha beteri de var. Ama çok da zor değil abartmaya gerek yok.


4 yorum :

  1. şimdi bu saatte bi itirafta bulunucam küçük joe...
    ben rönesanscıyım...

    anlamam picassodan mirodan modern denilen sanattan...
    aynen "burda sevgiyi anlatmış" modundayım.
    napiyim.

    tamam bi itirafta bulunucam:))

    guernicayı bile garip bulurum ben...
    yahu abi bunca yetenek.
    bu acıya bunu mu çizdin yani derim içimden.
    kınarlar beni.
    varsın kınasınlar.

    neise sen bana bakma:))

    dulcınea bizim tobasolu dülsüne mi yoksa hahahaaa
    don kişot abimizin yavuklusu:))

    tamam tamam ben gidiyorum kovulmadan:))

    namaste...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Amanın yoksa ben çok mu anlar göstermiş oldum kendimi. Bildiğim bölük pörçük bir iki şey. Bir Van Gogh'un yeri çok özeldir benim için. Zaten konuya da oradan girdim aslına bakarsan kendi adıma. Oradan yoluma yürüyorum sadece. Yürürken de yerdeki çakıl taşlarını topluyorum.
      Ben kimseyi kınamam ki. Ben çeşitlilik severim. Her kafadan başka ses çıksın isterim. Her tuvalden başka resim. Her gitardan başka şarkı.
      Dulcinea ismini seçtim arkadaşıma. Don Kişot'un yavuklusu dediğin gibi. Tanısan bence tam Dulcinea.

      Sil
  2. henüz kovulmamışken son bişi dicem:))

    en son adı kübra olan birine kübik demiştim...

    o derece sevemedim kübizmi :))

    tamam ben artık uyuyayım...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Kübizmi sevme de Kübra'ları neden sevmiyorsun ki? Çok ayıp :)

      Sil