Pazartesi, Ağustos 18, 2014

Adada fırtına ve sosyal mesaj.

Dün abimlere yemeğe davetliydim adadaki evlerinde. Yeğenim de vardı, safir değil ama. İlk doğan yeğenim. Ona burada Yeşil diyeyim. Güzel gözlerinden dolayı. Boyu beni aşmış çoktan. Eskiden güçlü kollarımla ben onu sarardım. Bu sefer onun kolları beş numara daha güçlüydü benimkilere nispeten. Kocaman açtı. Ufacık kaldım. Bütün sene üniversiteye hazırlandı. İstediği bölümü kazandı bu yaz. Mühendis olacak. Böyle deyince kendimi mahallenin tombul teyzeleri gibi hissediyorum. Evlere misafirliğe gidip "bizim yeğen mühendis olacak" diye hava atıp böbürlenen. Zaten tombulum da nitekim.

Yolda bindiğim taksi, aynı filmlerde sonradan gelecek felaketlerin işaretlerinin serpiştirildiği sahneler gibi, "hava patlayacak gibi" dedi. Evet patlayacak gibi ama yuok yeaaaa ben dönene kadar patlamaz diye geçirdim içimden. Beni bekleyecek çünkü. Öyle özel bir anlaşmamız var havayla. Evet. İmtiyaz gösterir bana.

Biz yemeği bitirdik. Uzakta göklerde flaş gibi şimşekler çakmaya başladı mı? Ahan da geliyor. Pıt pıt pıt. Başladı serpiştirmeye- yok canım- bak gene bir damla geldi- yok o biranın üstündeki buğudan koluna gelmiştir- ahan da bak gene geldi. Derken bir anda minderleri neyleri yarışır gibi toplayıp eşyaları kuruya aldık. Kendimiz de eve çıktık bahçeden. Ve patladı mı hava benim dönüş saatime çeyrek kala? Adada mahsur kaldım mı? ( Sanırsın Lost'taki gibi ıssız adaya düşmüş, yanına da üç eşya al bari derler adama.) Tamam tamam, o kadar dramatik bir durum yok. Abimler "bu akşam burada kalırsın" dediler ve "yok ne var ki ben giderim" deyip sıçan gibi ıslanmayı göze alamadım. Yatak da var evde. Kaldım.

Meğer ne kadar yorulmuşum bu şehrin gürültüsünden. Orada sadece fırtına ve rüzgarın uğultusu. Ne buradaki evin arka taraftaki ciyak ciyak sevişken kedileri, (o da doğal deme bana, günde kaç defa saymıyorum, köpek havlaması evet, sevişken kedi hayır ) ne bir motor, ne bir korna sesi. Ne üst kattakilerin koşturması, gümlemesi, patırtısı. Temiz hava da çarptı tabii. Oksijeni de alınca sabah altıda uyandım. Perdeleri açtım.


Çok güzeldi. Hala hava rüzgarlıydı. Abim kalktı işte gitti. Onu yolculadım. Sonra yeğenim kalktı. Sonra hep beraber kahvaltı ettik.

Keyifliydi.

Sonra vapurda küçük bir olaycık oldu. Sonra değil esasında önce. Gelirken. Arkada en güzel yere deniz tarafında yerleştim. Yanıma bir aile geldi. Böyle kendi halinde ve aklı başında insanlara benziyorlardı. Ben kitabımı çıkardım okumaya başladım. Onlar da kendi aralarında sohbet filan ediyorlardı. İlk başta daha vapur kalkmadan, grubun geri kalan iki kişisi için yer kapattılar çantalarıyla.

Çocukluğumdan beri yazılı olmayan bir kuralı vardır vapurun. Yer tutulmaz. Hele ki vapur hareket etmediyse. Yolcu ayakta dururken çanta oturtulmaz. Çanta ya kucağa alınır ya yere konur. Buradan vapura kim ilk defa biniyor kim gediklisi anlarsın. Gerçi bunları bilmeyenler çoğunlukta olunca bu kuralın da bir anlamı kalmıyor ama görevliyi çağırırsan o çantayı oradan kaldırtır.

 Bir çift geldi, çantaları kaldırmalarını istediler. Bunlar da gelecek var dediler, itiraz ettiler. Çift olanlar sert karşılık verdi fakat çok da ısrar etmeden gittiler. Aslında çift haklı. Müdahale etmedim. Kitabımı okumaya devam ettim.

Sonra vapur hareket etti, grubun geri kalanı bulundu, geldiler. Bunlar bir süre sonra içerden birer tane ambalajlı dondurma aldılar. Yanımda oturan ailenin babası, ambalajı açtı, yuvarlak kısmını, benim üstümden seyirtip denize attı. O dondurmalı kağıt rüzgarla uçup üstüme de yapışabilirdi mesela. Fakat denize çöp atıyor kısmına takıldım ben daha fazla. Ters baktım. Ukalalık yapmak da istemiyorum. Ama bir şey söylemekle söylememek arasında kaldım. Tekrar kitaba döndüm. Bir süre sonra, ambalajın kalan büyük kısmını da atmak üzere bu sefer üstümden seyirtmemek için fakat yine de yerinden bile kalkmadan kolunu önümden uzatıp denize bırakacak gibi oldu.

"O çöpü denize atmasanız. Çöp kutusuna atsanız." diye çöpe atıldım. Fakat ben lafımı bitirene kadar kaçtı elinden. Adam "haklısınız, çok haklısınız, fakat kaçırdım elimden" gibi bir ifade aldı, belli yani bin pişman oldu attığına. Adama başka bir şey söylemedim. Sonra karşımda oturan kızı elinde çöple kaldı, ne yapayım bunu ben şimdi gibisinden.

"İçeride çöp kutusu var oraya atabilirsiniz." dedim, tereddüt ettiğini görünce. Daha yakında da çöp kutusu varmış. Kalktı oraya attı. Sonra sırayla herkes çöpünü gidip çöp kutusuna attı.

Marmara denizi çoktan mahvoldu. Ama yine de. Ve şunu farkettim. Sigara içenler için yüzlerce lira para cezası ve uyarısı var fakat çöplerin denize atılmaması için bırak cezayı hiçbir uyarı levhası dahi yok. Oysa basit bir uyarıyla altı kişilik bir aile davranışını değiştirebiliyor. İnsanların çoğu doğrusunu biliyor. Uygulamaya sokması çok kolay aslında. Biraz sosyal "destek".

İdo'ya mail mi atsam? Levha koysunlar. Uyarı anonsları yapsınlar. Sigara için yapılıyor anons. Çevre koruması için de yapılması büyük bir maliyet tutmaz.

Ben çocukken İstanbul'da sokağa çöp atmak çok doğal bir davranıştı. Hatta sokağın ortasına bile bırakılırdı eldeki çöp. Artık değil. Gazeteler yazdı. Anneler çocuklarını uyardı. Öğretmenler öğrencileri uyardı. İlk başta hiç fark etmiyor sanıyordum ben atmayınca. Fakat bak. Etti işte sonunda. Deniz için de aynısı yapılabilir.


Edit: Bu yazıyı yazdıktan sonra İstanbul Büyükşehir Belediyesinin Kurbağalıdere'yi "Islah" Çalışması kapsamında bütün anadolu yakası kıyısına lağımları akıttığını öğrendim. Fenerbahçe, Kalamış filan. O kadar ki oradan denize girmek hastalık sebebi. Buyur, burdan yak.


4 yorum :

  1. Ben cuma cumartesi adadan, pazar da Fenerbahçe'den denize girdim, mis gibiydi, hem bizim bebeklikten beri bağışıklığımız var denizin mikrobuna, bişey olmaz bence :) Bu arada Emrah Serbes'in öyküleri çok keyifli, iyi ki vermişsin bana <3

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Her türlü denizime girerim diyorsun. Ben küçükken de girmiyordum koli basili açıklandıktan sonra. Benim bağışıklığım olmamış olabilir. Fakat benim demek istediğim başka şeydi. Çevre koruma ve devlet. Devlet denizlerin temizliğini sağlayacağına baş pisletici. Birinin de bunları ıslah etmesi lazım.

      Emrah Serbes'i beğenmene sevindim. Deliduman'ı da seversin o zaman. Onu bitireyim onu da veririm.

      Tam diyordum bu kızın sesi soluğu çıkmadı ne yapıyor diye, bak çıktın işte.

      Sil
  2. Ben hala insanların sokaklara, denizlere çöp attığına inanamıyorum. Ne biçim aileler tarafından büyütülmüşler. Okuyunca bile sinirlendim.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Alışkanlık işte. Kağıt olduğu için çok sinirlenmedim, ki aslında yağlı kağıt çok da kolay çözülmez diye biliyorum ama pet şişe de çok fena oluyorum. Çünkü o yüzecek yani yüzlerce yıl. Bilinç yaratmak lazım. Topluma kazandırırsın da devleti ne yapacan? :((((((

      Sil