Çarşamba, Temmuz 23, 2014

Çiftlikler, havuzlar, hayaller.

Akşam yemeği midemde. Yanı başımda kahvem ve -ayıptır söylemesi- lokumum. Ellerim şu şekil: mavi ojeli. Yüzüğümü fark ettinse kendi kreasyonum, evet. Halis Datça Palamutbükü plaj taşı.



Tek kelimeyle karnım tok, sırtım pek. Hmmfff neden bahsetsem? Dünkü bir türlü olduramadığım programdan mı, yoksa çok özendiğim çiftlikli bahçeli hayatlardan mı?

(Biliyor musun blog, tam şimdi aklıma ne geldi? Ben eskiden hayalleri olan insanlara çok özenirdim. Mesela, bir tanıdığımın tanıdığı, boşanmış orta yaşlı fransız bir kadın. O zaman ben yirmili yaşlarımdaydım. Kadının en büyük hayali Amerika'da bir Fransız restoranı açmaktı. Neden bilmiyorum o zaman bu hayal bana çok ... şık gelmişti. Benim o zaman tek hayalim çok sıkı bir psikolog olmaktı. Ki zaten Psikoloji'de okuyan biri için çok da orijinal bir hayal sayılmazdı. Halbuki o da güzel bir hayalmiş şimdi bakınca. Hem ben kendiminkini gerçekleştirmeye daha yakınmışım kadına göre. Niye hor görmüşsem kendi hayalimi.)

Şurayı ziyaret ettim de (sanal olarak elbet). Güzel geliyor göze. Böyle ayçiçeği tarlaları filan. Sonra onları ne yapıyorlar bilmiyorum ama onca ayçiçeğini. Bir de verandaları çok şık. Tavuklar gezecek etrafta. Ama kedi kapmıyor mu onları?

 Sonra hemen emlak sitelerine baktım. Böyle sırf bir adım yakınında durmak için. Ama mesele aynı mesele. Istanbul'u bırakıp gidebiliyor musun? Gidemiyor musun? Bundan önce Güney'e yerleşme hayalim vardı. Aynı işte. Uzaktan çok cazip duruyor. Ama davulun sesi gibi biraz da. Yukarda linkini verdiğim çiftlikte konaklama kahvaltı etme imkanı var. Arabam olsa ne yapar eder giderdim. Bir günlüğüne. Araba böyle zamanlarda lazım.

Zaten yalnız yaşıyorum. Bir de çiftlik evine yerleşsem, iyice yabani olucam çıkıcam. Hem özeniyorum hem de gözüm yemiyor tek sözle.  Ama şu evde de gözüm kalmadı değil. Birazcık pahalı elbet. Ama badem ağacı, zeytin ve asma diyor. Şarap filan yapmak için herşey hazır ve dahil fiyata. Ayrıca meyve ve turunçgil ağaçları da varmış. Ama en çok o havuz var ya...Keşke oynadığım şans topu'ndan filan para isabet etmiş olsa bu gece. Yarın gidip alsam. Ama işte o asmaları kuruturum ki ben. Aynı yere geldim işte. Davulun sesi.

Şu sıralar Emrah Serbes okuyorum. Leylak Dalı'nın bana Ankara hatırası hediyesi. Okuduğum ilk Emrah Serbes. Çok merak ederdim ve polisiye ile ünlü oldu diye bana yakın gelmezdi. Oysa bu öykü kitabı. Polisiye ile alakası yok. Komik. Acemi işi değil. Tamam karakterler yaşlarının çok üstünde laflar davranışlar sergiliyorlar, zaten çocuk karakter yaratmak en zoru. Ama zevkle okunuyor. Şimdi kendi aldığım Deliduman'ı delice merak ediyorum. Ondan bir-iki sayfa filan okumuştum. İnsana yazma hevesi veren yazarlardan Emrah Serbes. Televizyona çıktığında filan biraz gıcık bir tip oysa. Sivridilli-ukala-dahi çocuk pozlarında. Şımarık. Burnu hep biraz havada. Fiziksel anlamda da. İlk gördüğümde "kim ulan bu herif? necidir? niye o kadar kasılıyor oturduğu yerde?" filan demiştim. Ama yazabiliyor. Neyse zamanla olgunlaşır da bu hallerinden utanır elbet. Daha 33 yaşındaymış.








2 yorum :

  1. Oy, kitabı beğendiğine sevindim ve nasıl cuk oturma bir Emrah Serbes tanımlaması :) Boşver yazarı, biz kitaplarını okuyalım, o da dediğin gibi gün gelir uslanır :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Evet beğendim gerçekten. Teşekkür ederim tekrar. Uslanır elbet Leylak Dalı'm. :)

      Sil