Pazar, Haziran 22, 2014

Başarmak ya da başarmamak. Bütün mesele bu mu?

Kendime ödül olarak blog yazmak: geberik durumdayım. Ve daha işlerin çeyreği bitti sadece.

İki gündür haldır haldır işleri sıraya sokmaya çalışıyorum. Az önce buzdolabını bitirdim ve geldim uzandım. Uzandığım yerden aynen şu şahane mavi gözüküyordu:


Şükrettim. Her şeye. Başımın üstünde bir dam olmasına. O maviyi görebilecek gözlerim olduğuna. Güzelliğe. Bunu farkedebilmeme.

Bu sabah ne yaptım biliyor musun? Saçma ama ben yaparım böyle saçma şeyler arada bir. Çok eski bir arkadaşımı hatırladım. Tıp'tayken beraber okumuştuk. Ve en yakın arkadaşımdı. Aynı fakültede okuduk ve aynı yurtta kaldık. Çocuk psikiyatrı olmak istiyordu. Bütün o tıbbın ilk senesinin kahrını beraber çekmiştik. Hem de iki defa. Çünkü ikimiz de ilk sene geçememiştik.

Bilmeyenler için, bundan yaklaşık 25 sene evvel, tıp okumaya Fransa'ya gitmiştim. Fransa'da tıbbın ilk senesine lise notlarınıza bakılarak ve neden tıp okumak istediğinize dair bir niyet mektubu üzerinden alınırsınız. Sizinle beraber toplam 300 kişi alınır. Sonra her fakülte kendi içinde o 300 kişiyi sınava sokar ve en yüksek notları alan 80 kişi bir üst sınıfa geçmeye hak kazanır. Ve asıl o zaman gerçekten doktor adayı sayılırsınız. Yani ilk seksene girip ikinci seneye geçebilirseniz. Birinci sınıfı bir kereden geçen çok nadirdir. Çoğunluk ikinci denemede başarılı olur. İkinci denemede de başarılı olamazsanız atılırsınız. Rekabet çok sıkıdır, kimse kimseye öyle kolay kolay notlarını vermez. En yakın arkadaşın bile.

Bu kız da işte öyle bir en iyi arkadaştı. Bir yandan ona rakip değildim çünkü yabancı öğrenciydim nihayetinde ve ırkçılık olmasın, yabancılar bizim yerimizi kapıyor demesinler diye, fransızları etkilemeyen yabancı öğrenci kotası vardı. Bir yandan da bu kız benimle bile yarış halindeydi. Bir gün bana, "ama ben her haftasonu trenle ailemin yanına gidiyorum, sen gitmiyorsun, sen o zamanı çalışarak değerlendiriyorsun, benden daha avantajlısın" filan demişti, yüreklendirmek için değil elbet, yarı çemkirerek. Neyse sonuçta bu kız geçti, ben büyük bir hezimete uğrayarak kaldım ve atıldım. O ikinci seneye geçtiğinde, ben psikolojiye yazıldım ve bir süre görüşmeye devam etmeye çalıştık. Fakat dostluğumuz yürümedi. Bende hala ikinci sınıfa geçememiş olmanın yarası açıktı, onda da en ufak bir empati emaresi yoktu. Bir kaç defa evine gittim, ve sonra görüşmez olduk. Ben onca yıl orada kaldım ama ne o beni aradı ne ben onu aradım. Kavga filan ettiğimizi hatırlamıyorum. Belki de etmişizdir.

Neyse işte bu kız, adına Celine diyelim, geldi bugün aklıma. Ne yaptı acaba dedim. Aradan çeyrek asır geçmiş. Facebook'ta arattım. Yok. Google'da arattım. Çıktı. Önünde Dr. ünvanıyla. Çocuk psikiyatrı olmuş. Hem de Lyon'un en güzel yerinde bir muayenehane açmış. Google o sokağın 360 derece görüntüsünü bile veriyor.

İçim acıdı ilk önce. Ki bilen bilir, kimsenin hiçbir şeyinde gözüm olmaz.  İçimin acımasını kendime yakıştıramadım tabii. Ama o eski yara demek ki tam da kapanmamış. Acıdı yani, ne yapayım. "O başardı, ben başaramadım." Ve bugün uğraştığım konulara bak. Hayatım darmadağın. Sonra hemen, kimseyi kimseyle karşılaştırmayacaktın hani, dedim kendime. Ama başladım kendimle hesaplaşmaya. Başarısızlık mı peki dereceyle Psikoloji'den mezun olmak? Hocamın "süpervizyon ücretiniz ne kadar?" demesi şakayla karışık. Staj danışmanımın kavgada "benden daha ileri gideceksiniz ama şu anda psikolog olan benim" diyerek bana kızması vs. vs.

Demek ki kendimi başarısız görüyorum. Geçen sene Datça'da Bella ile tatildeyken, Bella'nın yanındaki şezlongta uzanan kadına dediğim gibi: ne kariyer yaptım, ne de çocuk.

Celine'i boşversem bile, kariyer olarak hakettiğim yerde hiç değilim, orası kesin. Ve bu içimi acıtıyor gerçekten de. Ama zaten bugün yaptığım işler tam da bu sorunu halletmek için değil mi? Evet buzdolabını temizlemekle uğraştım. Ama ondan önce yemek işini bir düzene sokmam gerekiyordu. Zamanı daha etkili kullanmak adına önemli bir hedef olarak belirledim çünkü onu. Sonra gerisi gelecek elbet.

Bu başarısızlık hissi ne pis içime işlemiş. Ortaya çıkması iyi oldu bir yerde.

Zor bir gün oldu benim için. Doğru dürüst yemek de yiyemedim. Çıkıp alışveriş yapayım da o iş de bitsin gitsin kurtulayım bir. Dinlendim hem bloga yazarken.

3 yorum :

  1. Bu posta yazacak çok fazla şeyim var, daha ilk cümlelerden beni esir aldın. Seninle oturup uzun uzun konuşabilmeyi ne çok istedim.. ben de psikoloji okudum üzerine iki master, şu an doktora öğrencisiyim, biliyorsundur belki. Danışanlarım oldu, problemlerinden arınanlar, teşekkür ede ede bitiremeyenler oldu. Sonra geçen sene annelik izni işte, şimdi evdeyim ve dün gece eşime "ben hiçbirşeyi yapamıyorum, başarısızım, kendimi hep yanlış yolda hissediyorum" derken, o bana "onu bilmem de arabayı şahane park ediyorsun, en azından bu konuda süpersin" dedi güldürdü beni :) yani diyeceğim o ki, kariyer, çocuk, iş, hepsi hikaye, insanın içinde doyum hissi olmalı, ben de senin gibiyim, çok fazla konuya dağılıyorum odaklanamıyorum ve kendimi başarısız görüyorum. Oysa senin çok ama çok iyi olduğum en az 10 konu sayabilirim burada sana, sen de biliyorsun zaten :) Ama işte, fazla mı okuduk, fazla mı düşündük, nedir bu entellektüel varoluşçu endişeler bilmiyorum ama varlar işte ve sıkıcılar çok...... Kolay gelsin hepimize.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Canım Ceren'cim, bu yorumu okumak bile inan çok iyi geldi. Dün okudum ve dünden beri üstüne düşünüp duruyorum. Daha da düşünürüm herhalde.

      Eşinin sana dediği ve senin bana dediğin "x konusunda çok başarılısın " demek birisine...Başarıyı nasıl tanımladığın ve o tanımın ne kadar dar olduğu hakkında ne çok şey söylüyor. Tek tanımlık bir sözcükken benim için, önümde katlanmış bir kağıt açılıyor sanki, diğer kanatlar görünür oluyor.

      Sonra doyum hissi. Doyumsuzluk mu bu başarısızlık hissinin dibindeki? Öyle gibi. Diğer yandan ben sabah kahvaltısında fırında pişen ekmeğin kokusuyla çok mutlu olabilen bir insansam, kariyerimin duvara toslamış olması çok mu önemli? Demek ki önemli.

      Uzun uzun konuşabilsek gerçekten de. Ne kadar çok isterdim...

      Sil
    2. Doyumsuzluk, maymun iştahı, katılıyorum.... Hedefleri çok yukarıya koymak da aslında olabilir, mesela insan bir konuda uzmanlaştıkça daha az şey bildiğini fark ediyor ya da cahillik mutluluk olabiliyor, bilmediğimiz şeyi düşünüp üzülmüyoruz. Belki sadece bir sincabın ciddiyetiyle ama onun önem verdiği gibi de yaşamak hayatı..

      Sil