Pazartesi, Nisan 07, 2014

Yoğun aylaklık.

Bir önceki yazıyı dün gece yarısı yazdım o yüzden bugünün tarihiyle çıktı. Bu yazı da yarının tarihi ile çıkacak. Olsun, ne var.

Bugün çok acaip başladı. Sabah ezanı okunurken bir kabustan uyandım. Yani kabustan gözümü açtığımda sabah ezanı okunuyordu. Aklıma ilk gelen bunun şahane bir roman giriş cümlesi olabileceği oldu.

Elif rüyasında fırtınalı bir limanda gemiye binmeye çalışıyordu. Yüzlerce kişi arasında kardeşini bulmaya çalışırken ter içinde uyandı. Dışarıda ezan okunuyordu.


Böyle oluyor. Roman da roman. Ölümden dönsen bunu romanda kullanabilir miyim diye düşünüyorsun. Sonra ama sabahın körü de olsa tekrar uykuya hemen dalamadım. Etkiledi beni kabus. Üstelik uyandığımda hafif hafif başım dönüyordu. Kabustaki gibi. Umarım korktuğum o kötü haberi almam.

Neyse sonra dalmışım bir ara gözümü açtığımda saat öğleni geçmişti. B.'ya gidecektim. Biraz gecikmeyle vardım arkadaşıma. Benim evden onun evine tek vesayetle gidilebiliyor. Fakat bir saat sürüyor. Fakat çok keyifli bir yolculuk. O otobüse binip bir saat aylak aylak Istanbul'da dolaşmak hoşuma gidiyor. Kulağımda müzik. Bazen elimdeki kitaba dalıyorum. Tek derdim durağı kaçırmamak.

Oturduk sohbet ettik. O kadar iyi geldi ki. Şifa gibi. En son 2013'ün son günü görüşmüştük. O zaman da çok iyi gelmişti bana. O zamanki derdim farklıydı.

Sonra aynı otobüsle eve geri döndüm. Aktar kapatmış olmasa tohum alacaktım. Balkonda yer açtım ya saksılara. Aklım fikrim orda. Acaba tek uzun saksı mı alsam yoksa normal mi. Dereotu ile maydanoz mutfağın içinde yetişir mi? Bir raf yapsam onları oraya alsam? Balkonda yer tutmasalar. Doğrudan güneş mi ister? Yoksa gölgede büyür mü? Dışarda başlatıp içeri almayı deneyeceğim sanırım. Çok heyecanlanıyorum. Bir tane blogger karaçam tohumu ekmiş. Ondan da özendim. Bir ara adaya gidip çam fıstığı toplamalı. Sonra da ekmeli.

Sonra eve geldiğimde üşümüştüm. Hem akşam yemeği zamanıydı. Soğanla dolapta kalan az kıymayı kavurdum, biraz sarmısak. Bir tane dolabın dibinde kalmış domatesi rendeledim içine. Spagettilerin üzerine bocaladım. Keşke biraz şarap koymayı da akıl etseydim bak şimdi geldi aklıma.

Sonrası hep aylaklık. Koltuğa uzan, bilgisayarı aç. Gezin babam gezin.

Romanı tasarlarken ya da gün içinde yakaladığım ayrıntıları bir romana monte etmeye çalıştığımda hep aklım fantastik veya bilimkurgu türlerine kayıyor. O yüzden çalışmaya ordan başladım. İlk öğrendiğim ütopya ile distopya arasındaki fark oldu. Wikipedia sağolsun. Şu son iki günde o kadar çok şey öğrendim ki. Ütopyayı kategorilere ayırmış mesela: ekonomik, ekolojik, dini, politik/tarihi, bilim-teknoloji vs. Komünizm mesela, bazı insanlar "ütopya o" derler bazı geyik tartışmalarda. Kurgu. O kadar basit onlar için. Evet çıkmış öyle bir roman. (Bellamy'nin Looking Backward'ı). Ya da "televizyon kitabı öldürecek" geyiği. Onun da kitabı var. (Fahrenheit 451). Yani kitap "televizyon kitabı öldürecek" demiyor. Ama insanlar duvarlara monte ettikleri duvar boyundaki televizyonları izleyip kitapların yakıldığı bir toplumda yaşıyorlar. (basım tarihi 1953, plazma televizyonların henüz varolmadığı bir tarihte yazılmış.)

Bu konulara girince bazı kemikleşmiş klişelerin çıkış noktalarını yakaladığın hissine kapılıyorsun. O bakımdan çok ilginç. Tozlu klişeler. Bir yandan da hüzünlü. Köhnemiş fakat en çok sıpsığ fikirlerle yaşamak.

Bir yandan da bir kitapta savunduğun bir fikrin ucunun nerelere varabileceğini görüyorsun. Etki alanı ne kadar geniş olabiliyor. Mesela oturaklı bir ekolojik ütopya kaleme alsam bugünün yeşil çevreci politikalarına ilham kaynağı olabilir teorik olarak.

Önümüzdeki hafta yoğun tempolu geçecek gibi. Bol yoga. Bol yürüyüş. Bol çalışma. Şu son iki gündeki kadar verimli geçse başka birşey istemem.

Bugünlük bu kadar. İyi geceler küçük Joe.

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder