Pazar, Nisan 13, 2014

Nostaljik.

Bugün ne oldu biliyor musun blog? Çok tuhaf birşey oldu. Diyeceksin ki evin içinde tek başına yaşıyorsun. Altı üstü kahvaltı edeceksin. Tuhaf diyebileceğin ne olmuş olabilir? Evet bir keresinde masanın üstünde duran tencerenin kapağı kendiliğinden sana gelmişti. Ama sen onu tuhaf bile bulmamıştın. Sadece fizik kuralları gereğince masanın hafif - çok hafif- bir eğime sahip olduğu çıkarımında bulunmuştun. Bir de iş olsun diye gidip kayan kapağı videoya çekip facebook'a koymuştun. Tuhaf bir şey olmuş! Ne peki?

 Sabah daha çayı koymadan radyoyu açıyorum ben. Bu sabah da öyle yaptım. Ama çıkan istasyonda çalan türkçe şarkılar benim bile dayanamayacağım derecede kötü olunca radyoyu Açık radyo'ya seyirttim. Sakin bir sohbet vardı. Tamam, dedim, kalsın bu. Gittim çayımı koydum yere atılmış onu bunu topladım. Her günkü ayılma ritüelim. Neden sonra kulak kabarttım sohbete. Denizi anlatıyordu sohbetteki adamın biri. Ama eski zamanların deniz hayatını. "Bilmiyor şimdikiler -balık adı söylüyor- nedir. Sorsan bilmez. Kalmadı ki! Bitti.". Bir semt söylüyor. "Oranın burnundan -başka bir balık ismi söylüyor- çıkardı. Sadece ordan çıkardı." Kaç yaşında acaba bu adam dedim kendi kendime. 60'ların Istanbul'unu anlatıyordu. Markaryan diye sadece Türkiye'de ünlü olan fransız bir şarkıcıdan bahsetti dalga geçerek. O konser vermeye gelmiş de nasıl millet sahilden ordan burdan kaçak gidip seyretmiş. Daha bir yığın şey. Şurdan denize açılırmış. Çok da dinlemiyorum. Kulak kabartıyorum ama bir süre sonra baktım ki kaptırmışım kendimi. Anlattıkları eniştemin deniz-yelkenli-sandal hikayelerine ne çok benziyor, onu hatırlatıyor. O anlatırdı böyle, aynı böyle anlatırdı. Bir de babamın bir macerası vardı. Kınalı'nın arkalarında fırtınaya tutulmuşlar bir sefer sandalla. Bir balıkçı mı gelmiş kurtarmış bunları ne. Yoksa orada öleceklermiş. Tabii ben de doğmayacakmışım. Nostaljik bir his sardı beni. Bir daha bana kimse bu tür hikayeler anlatmayacak. Eniştemi bir ay önce filan kaybettik. Babamı kaybedeli üç sene olacak. Ancak radyodan dinlerim bundan sonra. Sonra işte bana has o bağlantı kurmalar başlıyor. Belllki de, belllki ama, bu adamla eniştem aynı arkadaş grubundaydı diyorum kendime. Zaten o zamanlar kaç kişinin teknesi var ki Istanbul'da. Kesin tanışıyorlardır. Kafam bir hesap yapamıyor. Altmışlarda eniştem kaç yaşında oluyor. Ama eniştemin hikayeleri Büyükdere'den başlar bu adam Bebek deyip duruyor. Babam da Suadiye'yi anlatırdı. Tabii babamın zamanında Suadiye yazlık yer. Onların deyimiyle sayfiye yeri. Sohbete ara verdiklerinde o Markaryan denen adamın fransızca şarkıları çalıyor. Ekmek kızartıyorum. Biraz yağ filan sürüyorum üstüne kıtır kızarsın diye. Son günlerin buluşu. Adama taktım kafayı. Kaç yaşında acaba. Ve ne kadar hayat dolu. Ne kadar dolu dolu yaşamış. Özeniyorum. Sonra bir isim geçiyor programda. Kulağıma çalınıyor. V.G. V.G. mi? Hadi len. Hani 95'te yazın hepimizi -annem babam kardeşim teyzem eniştem teyzemin kızı- tekneye davet eden V.G. mi? Eniştemin bilmem kaçıncı dereceden kuzeni. Gençlik kankası. O tekne gezisini hiç unutamam. Fotoğraf makinemi yeni almıştım. Pentax'ımı. Rıhtımda gelmelerini beklemiştik. Her anını hatırlıyorum o gezinin. Baba tarafından kuzenim ve eşi de davetliydi. Eee ne olmuş V.G.'ye? Al işte biliyordum ben. Netten açık radyonun program akışını kurcalıyorum. V.G. benim bildiğim iki sene önce vefat etti. Bu program canlı değil mi?

Değilmiş program canlı. V.G. anısına bugün tekrar yayımlanmış. Program bitiminde spiker söyledi. O anlatan, eniştem gibi anlatan adam, eniştemin kuzeniymiş nitekim. Bizi tekneyle gezdiren V.G..Bir saattir onu dinliyormuşum bilmeden. Ve o da yok artık. Bu hikayelerin eksikliğini çekeceğimi tahmin etmezdim. Tuhaf olan bu. Bir hikayecinin tarzını, anlatımını tanıdık bulurken, nitekim tanıdık çıkması. Bir de bu. Hızla geleceğe savruluyoruz. Sadece böyle zamanlarda anlıyoruz.

6 yorum :

  1. Ne güzel, ben böyle anlara bayılırım. Günün birinde birileri de şu bizim beğenmediğimiz günleri hasret çeke çeke anlatacak belki. Marc Aryan'a gelince, hahaha. Çocukluğumun Marc Aryan'ı, şişe dibi gözlüklü, kavruk, çirkin bir şeydi ama Fransız ya pek el üstünde tutmuştuk. Türkiye'ye gelip Fransız ağzıyla Türkçe şarkılar bile söylemişti. Benim aklımda en çok kalan şuydu, sesi hala kulağımda: "Sevdim onuuuu/Biiiir ilkbahardaaaa/Ooo beni terkeylediii/Kaaardaa boranda/A corcina/Şabalabalap darülduba/Şııpdıp dünyü duba" Puhaha ay çok güleceğim geldi sesi ve şarkıyı hatırlayınca, hele nakarat kısmı :) Ha bir de arkadaşlarla toplaşıp "Voyaaçi voyaaaçi" diye çığrındığımız ünlü bir Fransızca şarkısı vardı: "Volage Volage". Yaşa sen Joe, bak sen enişteni hatırladın, sayende ben de çocukluğumu :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Leylak dalı'm nostalji söz konusu olduğunda bir gazetede komiklik olsun diye yazılan bir yazı gelir aklıma: "Şu günler çabuk geçse de güzel güzel ansak." Bir yanılsamadır nostalji ama her seferinde kandırır beni.

      Marc Aryan'mıymış o? Ayyyh çok güldüm. Marc Aryan ı duydum ben. (Ve tut onu Markaryan yap). Ermenilik damarım tutmuş demek :D Eskiden öyleydi gerçekten yabancı birisi Türkiye'ye gelince pek kıymetli olurdu.

      Sil
  2. Evet ya Türkiye'ye gelen yabancılar ne kadar önemsenirdi, hele birkaç Türkçe sözcük söylediler mi tamam, Anne Marie David geldi benim de aklıma şimdi.
    Bende de nostaljik hikayeler çok, Maltepe Migros'un önündeki kubbede güneşlenirken denize girerken resimlerimiz var, çocuklar çok gülüyor buna :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Daha saf bir toplumduk. Dışarıya kapalıydık. Sanırım en çok bundan, dışarıdan gelen herşeyin çok kıymetli oluşu. İnsanlar veya eşyalar. Yerli malı haftası vardı ya. Kutlanırdı okullarda filan.

      Sil
  3. Bu yazını facebookta paylaştım. Onlara kiyagimdir : )

    YanıtlaSil
  4. Vay Dukuju, arşivlerden neler bulup çıkartıyorsun, unutmuştum ben bunu. Hey gidi :))))

    YanıtlaSil