Çarşamba, Şubat 26, 2014

İşte gene gün akşam oldu. Saat geceyarısına geldi. Kırmızı koltuğun üzerine bağdaş kurdum. Cep telefonunu ampliye bağladım wireless'tan smooth jazz çalıyor salona. Kucağımda artık ateş parçası olmayan laptop.

Canım deli gibi peynirli mısır cipsi çekiyor ama bakkal yirmi dakika önce kapattı dükkanı. Kapatmamış bile olsaydı bu nemli ve ayaz Istanbul gecesinde burnumu dışarı çıkarmak istemezdim. Zaten az kalsın hastalanıyordum, direkten döndüm.

Politik gündem o kadar acaip ki. Geleceğimiz hiç parlak gözükmüyor burdan blog. Ortalık barut fıçısı gibi. Politikacılar da öyle. İç savaşa ve yıkıma kadar yolu var. Ben ondan korkuyorum. Daha söyleyecek çok sözüm var ama burada siyaset konuşmak istemiyorum.

Kendi naif gündemime döneyim ben...

Pollock'un yaşamını konu alan bir film izledim mesela bu akşam. Film sinematografik açıdan başarılı sayılmaz. Pollock ve sanatı güzel. Yoksa filmin bir numarası yok. O sayede sıkılmadan izledim. Sanatçı biyografisi seven bu filmi izlesin. 2000 yapımıymış. Gene nerden baksan 14 yılllık film. Uff...2000'in üstünden bunca zaman geçmiş olamaz.


Sanırım artık bir zamanlar çok merak ettiğim ve çeşitli sebeplerden kaçırdığım film kalmadı, hepsini izledim. Artık izleyecek nitelikli film bulmak kolay olmayacak. Uzayla ilgili belgeselleri de tüketmediysem bile artık konuyu tükettim galiba. Hele ki: "Uzayı hep fiziki açıdan inceliyoruz belki de biolojik açıdan incelememiz gerekir çünkü uzay canlı olabilir." sözü var ki olayı bitirdi bence. Fakat ne olursa olsun, akşam saati geldiğinde, yemekten sonra güzel bir film bulduysam, dünyanın en büyük keyfi benim için.

Geçen gece günü bitirmiş, pijamalarımı giymiş, ışığı söndürmüş yatağa yatmıştım. Kafamdan bir meditasyon uydurdum. Aslında ona meditasyon denir mi emin değilim. Bazı sözcüklere/kavramlara odaklanma hali. Mesela geçen gün bankada beklerken de yaptım. Huzur. Huzuru düşün. Bırak etrafını sarsın. Saf huzur. Başka bir yere kayarsa aklın gene huzura dön. Ondan sonra da aynı şeyi "başarı" ile yaptım. Saat filan kurmadım. Başarıyı düşündüm. Herhangi bir başarı. Aslında başarıdan çok, fransızcası "gloire" (ingilizcesi "glory") olan kavram. Google türkçe karşılığına " şan " diyor. Herhangi bir başarı derken, hangi başarıyı hayal etmeyi istiyorsam o. Mesela yazarlık. Mesela çizerlik. Mesela bilimde. Mesela insani bir konuda. Mesela ticari. Hayal işte. Hayal ettim o başarının yaşatacağı hissi. Nasılsa hayal etmesi bedava ve kimseye bir zararı yok ve zaten birazdan uykuya dalacağım. Fakat, pop diye bir farkındalık çıktı su yüzüne o an, o karanlık odada, kafam yastığa dayalıyken, gecenin bir vakti. Hiç beklemezken geçmişteki irili ufaklı "başarısızlıklar" önüme çıktılar. Yara yerleri görünür oldu birden. Aaa burda ne varmış, acıtmıştı içimi bir zamanlar. Aaa bu da vardı doğru ya, hala duruyor mu ki bu burda...diye diye. Meğer içimde onların rövanşının alınmasını isteyen bir ben varmış. Oysa bilinç düzeyine varınca o rövanşlar ne gereksiz gözüktü gözüme. Aldım çöpe attım. Kurtuldum. Özgürlük oh. Rövanş, intikam, kin. Hepsi aynı familya. Bazı başarısızlık olarak nitelediğim olayı benden başka hatırlayan bilen bile yok.

Son birkaç günün etkili olayından biri de blogun çıkış istatistiklerinde birkaç postumun facebook ve twitter'da paylaşılmış olduğunu görmem! Bazen facebook üstünden bana gelen oluyordu demek buymuş! Paylaşılmaya layık görülmesi çok sevindirici.

Sehpaların üzerine bir kat vernik sürdüm. Parke cam cilası. Tabii fırça kurudu. Tiner alıp temizleyeceğime yeni fırça alacağım galiba. Balkondalar. İki kat sürülecek en az. Bir tanesinin rengi bozuldu ama üstü leke leke oldu malesef.

Sümbüllerse soldu bile... Ben daha çok dayanır sanmıştım. Ne acı. Mis kokulu sümülüm.

Şimdi yatma vakti. Haydin bakak. İyi geceler küçük Joe.

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder