Perşembe, Şubat 20, 2014

En güzel sabah.

Sabahım şahane başladı. Erkenden uyandım. Haydi dedim yürüyüşe. Hava da güneşliydi. Dışarı attım kendimi. Temiz hava. Hareket. Mekan değişimi. Bu seneki yürüyüş parkuru değil ama. Orası bana M.'ı çağrıştırıyor. Diğer yoldan gittim. Azıcık hızlı tempo. Dönüşte simitleri kestirdim gözüme. Aldım bir tane attım çantaya. Kulağımda Açık Radyo bir saat yürümüşüm. Eve geldim. Haydi dedim cila niyetine güzel bir yoga. Eski günlerdeki gibi. Bu seferki değişik olsun. Sırt için olanı olsun. Kurdum televizyonu, laptop'u. Çayı da koydum demlemeye.


Yoga bittiğindeki o rahatlama hissi...Ter içinde kalmıştım. Haydi dedim ekspres duş. Tabii ki spor sonrası kullandığım duş jeliyle. Palmolive hamam detox, ökaliptüslü. Ferahladım mı? Ferahlamak ne kelime? Geçtim kahvaltı sofrasına. Sanki acaip güzel bir masaj yapmışlar, ben de oturmuş demli çayımı yudumluyorum. Çay da çaymış ama. Müzik olarak Mehmet Erdem söylüyor. Olur ya. Tüm saatler durur da. Sonsuza dek yanımda. Kalırsın, olur ya. Evet kenardan M. gene. Ona yazdığım mailde linkini vermiştim bu şarkının. Bana cevap olarak, "paralel bir gerçeklikte yaşıyorsun" demişti. Evet M.. Emin ol öyledir. Bundan çok değil birkaç ay önce, "gene gel" diyen paralel bir gerçeklikti. Derken de gözlerimin içine içine eriyormuşcasına bakan. Hepsi hayal mahsülü. Neyse ben yoga diyordum, dinginlik diyordum. M. olmasa nirvanaya erecekmişim demek ki. O günler de gelecek elbet. Bir akıl hareketiyle savıyorum onu düşüncelerimden. Vızıldayan bir arı gibi azıcık uzaklaşıyor, sonra, bazen, geri geliyor.

Hala kaslarım bana teşekkür ediyor şu an. Yarın gene yapayım ben bu işi.

Dün de meditasyon yaptım yedi dakikalık. Aslında hergün yapsam şu meditasyonu. Ne var? Çok iyi geliyor. Mindfulness meditasyonu. Yani acıya ve zevkli şeylere eşit uzaklıkta durma şeysi. Onu yaparken de nefese odaklanma.

Yeni boyalar fırçalar aldım. Tam istediklerimi bulamadım ama. Van Gogh'u taktım kafaya. Boyayacağım ben onu. Öyle ya da böyle. Elimden kurtulamaz.

Kafamda kavramlarla dolanıyorum ortalıkta. Bir tanesi başarı. "Başarıya ulaşmak". Çok değil yakın bir zamana kadar herkesin her görünen başarıyı bileğinin gücüyle hakederek elde ettiğini sanacak kadar saftım. Hem saflık hem de at gözlüğü ile bakmak dünyaya. Ve çok hırslıydım bu konuda. Ben de hakediyordum. Bir hırs, bir gayret, bir hırçın haller. Leylak dalı yazmış ya blogunda geçen, "insanın içini acıtacak kadar iyi niyetle bakmak dünyaya". İşte o benim. İçim acıyor şimdi kendi saflığıma. Başarmak ve haketmek. Hayır bebeğim bunlar siyam ikizi değiller. Hiç olmadılar. Ona göre at adımlarını. Ona göre bak dünyaya. Keşke bunu yirmi sene önce bilseymişim. Keşke.

Başka bir kavram da aidiyet. Reddetmiştim önce bununla ilgili bir sorunun var dediklerinde. Aslında reddettiğim tam olarak bu değildi o yüzden kabullenme süreci uzamış olabilir biraz. Bu kavram ortaya çıkalı ne kadar oldu? 7-8 ay. Anca posası dibe çöktü de ben suyun diğer yanını görebiliyorum. Azınlık olmak yeterince karmaşık bir durum. Hele de böyle hararetli tartışmalara yol açan halledilmemiş travmatik bir geçmişle. Bir azınlığa mensupsun fakat ortada adını koyamadığın, yüzünü de tam seçemediğin rahatsız başka bir durum var. Bir türlü oturamıyorsun sandalyene. Arkana yaslanamıyorsun bir türlü. Sırtında kambur var gibi. Arkanı dönünce o da senle dönüyor. Göremiyorsun o yüzden. Anlamıyorsun ama benzemiyorsun onlara hiç. Azınlığın aykırısısın. Onlar gibi düşünmüyorsun. Onlar gibi konuşmuyorsun. Sosyal olarak onlar gibi yapılandırmamışsın çevreni, hayatını. Bütün arkadaşlarım azınlık mensubu değil mesela. Evleneceğin kişiyi milletine göre seçmezsin sen. Bu aykırılığın yüzde sekseni gittiğim okuldan kaynaklı. Okuldayken ayrı düştüm ben benimkilerden. Bunun adını koymak, sebebini bulmak çok özgürleştirici. Öbür türlü ortada dönüp duran gereksiz bir zımbırtı var, habire ruhsal enerji sarfiyatı yapan. Şimdi oturdu biraz. Duruldu. Tam yerleşecek ama zaman lazım. O yüzden gelip kapımı çalıp duruyor ara sıra.

İki tane de film izledim şu geçen zamanda. İkisi de bu senenin oscar adayları. Bir tanesi La Grande Bellezza. Zor bir film. Zor izledim. Ama en azından Hollywood klişeleriyle harmanlanmış filmlerden değildi. Gene de izleyin mutlaka diyeceğim filmlerden değil.

Bir diğeri ise The croods. Birincisi yabancı film dalında oscar aday, ikincisi de animasyon kategorisinden. Eleştiriler çok olumluydu. İzledim. Fakat "inanırsan başarabilirsin" mesajı sahneli bir film daha izlersem kusucam. Bir de ne kadar çok çarpma düşme var filmde. İçim acıdı yahu. Komik değil yani. Görsellik tamam ama senaryo sıfır. Bunu da beğenmedim.



Çok uzun bir post oldu. Şimdi gidip İnat temalı öykümün temellerini atayım. Haydi bakalım rasgele. Ah az kalsın unutuyordum: Sümbüllerin dünkü hali:




Hiç yorum yok :

Yorum Gönder