Pazartesi, Şubat 10, 2014

Biraz müzik, biraz tarih, biraz botanik, biraz edebiyat.

Upuzuuun bir yapılacaklar listesinde bulunmayan bir maddeden başladım gene. Blog yazmak. Saat olmuş 15.30. Neyse ki günler uzadı. Öyle karanlık hemen bastırmıyor.


Dün Santa Maria Kilise'sindeydim, Tünel'de. Rezonans grubunun konserini dinledim. Muhteşemdi. Keşke bir kare olsun fotoğraf çekseydim. Neyse. Çıkışta çok eski bir komşumuza rastladım. En son babamın mevlütünde görmüştüm kendisini. Beni orada görünce şaşırdı. "Sen gelir miydin böyle konserlere?". Aslında ilk defa geliyorum. Meğer kendisi de koristmiş. Rezonans değil ama başka değişik korolarda şarkı söylüyormuş.Yürüyerek döndüm eve. Yolun büyük kısmında bana eşlik etti. Hem de ona geçen gün bilet satan korist kıza açmaya cesaret edemeğim bütün soruları sordum. "Çok hevesliysen, dedi, halihazırda seni reddetmeyecek bir koro var." Kilise korosu. Amerikan filmlerindeki gibi diye düşünüp gülümsedim içimden. Sonra da ben bunu nasıl akıl edemedim diye düşündüm. O kadar kopuğum ki kendi milletimden (Millet demiş İlber Ortaylı, aynı dili konuşan insan topluluğudur). Cemaat korolarını o da tercih etmiyormuş, çünkü orada insanların tek bir amacı oluyor dedi. "Kadınlar koca bulmaya geliyor, erkekler de..." Ah, ne kadar tanıdık bir zihniyet. İşte bu yüzden kopuğum bu milletten. Daha bir ısındım eski komşumuza. Ama bir yerden başlamak istiyorsan, neden olmasın, dedi. Bence de neden olmasın.

Konserden önce gene Sultanahmet köftecisindeydim. Duvarda Istanbul'un tarihi vardı. Hepsini okudum. Sanırım benzer bir derlemeyi ilkokulda ödev olarak hazırlamıştım. Okudukça hatırladım. Bu Istanbul tarih sevdası nerden esti bilmiyorum. Belki zamanı gelmiştir sadece. Liseye giderken en sevmediğim ders tarihti. O zaman birkaç yetişkin tanıdık bunu dert etmememi, kendilerinin tarihe kırk yaşından sonra ilgi duyduklarını söylemişlerdi, hatırlıyorum. Birkaç kişiden duyunca kafamda bir bilmece gibi kalmıştı. Neden kırktan sonra tarih? Hala cevabını bilmiyorum. Ama ben kırkımda da tarihe ilgi duymam sanıyordum. Yanılmışım.

Çamı kaldırdım blog. Nihayet. Salonda boşluğu duruyor.

Şimdi zihnimde yanıp sönerek sürekli kendini hatırlatan bir madde var. Sümbül soğanı almak. İlla da bugün alınacak. 4'ün blogunda gördüğümden beri yer etti. Çıkmıyor aklımdan. Galiba birkaç tane alacağım. Muhtemelen Koçtaş'tan alacağım. Gitmişken elektronikçi tipi boy boy yıldız tornavida da mı alsam? Laptop'u tekrar söküp fanına ulaşıp çevresini tozdan arındırmam lazım. Yoksa birgün kucağımda alev alacak.

Şubat'ın yirmisine dördüncü öykümü yazmak istiyorum. Altzine'e göndereceğim gene. Bir önceki tema açmamıştı beni de bu seferki güzel: İnat. İnat üzerine bir destan bile yazabilirmişim gibime geliyor.

Melisa Kesmez'i yarıladım. Yakaladığı ayrıntılara bayılıyorum. Kurgusu dört dörtlük diyemem ama gene de edebiyat tadı veriyor bana. O bitince elimde çok heyecanlı bir metin var. Henüz yayımlanmamış bir roman. Ama kim olduğunu söylemem. Belki kendisi istemez diye. Şşşt!

Not: görsel: http://www.itusozluk.com/gorseller/santa+maria+kilisesi/242725 den alıntıdır.

6 yorum :

  1. biliyorum sümbülü alınca gözünün içine bakacaksın sende.aç sümbül aç diye:)
    huzur veriyor çiçekler bana.

    Ben de Melisa Kesmez'i çok merak etmeye başladım.Sen beğendiysen ben de beğeneceğim kesinlikle.
    gidip hemen araştırmalıyım.yazım dilini çok merakettim:)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Aynen 4'cüm. Aldım nitekim o yazıdan sonra. Pencerenin önüne dizdim onları. Birazı yeşermiş üç soğan. Bana kalsa Koçtaş'ın tüm çiçeklerinden birer tane alacaktım. Tuttum kendimi.


      Melisa Kesmez'in çok sade bir dili var. Fiyonksuz fiyakasız. Sana hepimizin bildiği durumları anlatıyor. Ama güzel anlatıyor. Dur bak:

      "Eve geldiğimde, her şey sıradan görünüyordu. Her sıradan Salı gününde olduğu gibi. Levent daha gelmemiş. Işıkları açtım. Akşam ezanı okunuyordu. Balkonun kapısını açık bırakmışız sabah çıkarken. Çantamı kapının girişine koydum. Portmantonun aynasında kendime baktım, saçlarım iyice uzamış. Kestirsem mi biraz? Levent böyle seviyor, diye düşünüp boş verdim. Balkona çıkıp bir sigara yaktım. Yazsa eğer mevsim, günün en sevdiğim saatleri. Şehirde akşamüstü. Turuncu bir ışık dolar önce pencereden içeri, duvarları boyar, yavaş yavaş gezinir evin içinde, gölgeleri uzatır, sonra sakince çekilir, yerini akşamın griliğine bırakır ve tek tek ışıkları yanar evlerin."

      Sil
    2. evet yazım dili sade.ama bir yerde takılı kaldım.alıntı yaptığın bölümün öncesini ve sonrasını bilmediğim için belki de tam kavrayamadım.yaşanılan bir an anlatılıyor tahminimce ve ''Yazsa eğer mevsim'' burada takıldım.An anlatılıyorsa eğer mevsimin yaz olup olmadığı konusunda kesin bir yargımız olmaz mı?
      Tamamını okursam daha mı iyi anlarım:))

      inat konusuna gelince,ben de düşündüm aslında yazayım tekrar diye.Belki yazarım.üşenmez isem yazarım:))

      Sil
    3. Haklısın orasına ben de takıldım. Belli bir günü anlatıyor. Karpuz dilimleri öykünün adı. Demek ki yaz. Orada biraz anlatım gevşekliği olmuş bence de.

      Yazalım tekrar. On günümüz var. Yeterli on gün bir hikaye yazmak için. Deyip yan gelip yatarmışım mesela :)))))

      Sil
  2. Kendisinin bir bloğu varmış. Ben de bugün buldum

    http://bazensevinirim.blogspot.com.tr/

    YanıtlaSil
  3. Evet blogunu ben de bulmuştum ama çok açmamıştı nedense. Twitter'ı da var.

    YanıtlaSil