Cuma, Ocak 10, 2014

Kış güneşi ve kitaplar.

Aslında şu anda beni nefis bir belgesel bekliyor. Morgan Freeman'ın Through the wormhole serisinin birinci sezonunun birinci bölümü. Ama ben blog yazmak istiyorum. Çünkü bunu bu akşam yazmazsam sonra hiç yazmayacağım. Oysa kayıtlara geçsin istiyorum.

Bugün şahane bir kış güneşi vardı. Yürüyerek Beşiktaş'a gitmek istedi canım. Hem kitapları iade edecek hem de aklımda olan Lewis Hyde'ın Armağan (The Gift) isimli kitabını ödünç alacaktım. Kitap bahane, canım güneşe çıkıp temiz hava almak ve hareket etmek, insanların arasına karışmak istiyordu. Evin dışında zaman geçirmek.

Giydim spor pabuçları. Çantaya iade edilecek kitapları doldurdum. Güneş gözlüğünü ayakkabı dolabının üzerindeki sepetten aldım. Mis! Geçmedim M.'ın ofisinin bulunduğu köşeden. Bir aşağıdaki sokaktan saptım onun yerine. Zaten oradan belliydi doğru yolda olduğum :) .

Neyse tıngır mıngır vardım kütüphaneye. Vardım varmasına, fakat. Fakat içeri giremedim. Dünyada eşi benzeri var mı böyle bir uygulamanın bilmiyorum. Kütüphaneye sırayla giriliyor-muş. Hem de öyle tek sıra olup arka arkaya girmek filan değil. Baya baya, birisi çalışmasını bitirip kütüphaneden çıkarsa sıradaki giriyor. Yoksa kitaplar içerde, sen dışarda bekliyorsun. Dedim ki kitap iade edeceğim, yenisini alacağım bunun için sıra mı beklemem gerekiyor? Evet dedi güvenlik. Sadece iade edecekseniz sıraya girmenize gerek yok fakat yenisini alacaksanız ziyaretçi kartı almanız gerekiyor, kartlar da elli ile sınırlandırıldı çünkü, efendim, sınav ayıymış. Şikayet gelmiş, bilmem ne. Arada öğrenci kartı olanlar vızır vızır girip çıkıyor ama. Baktım benden önce dört kişi var. Söylene söylene beklemeye koyuldum. Bir kütüphanenin dışında sıra beklemekten daha absürd bir durum var mı, bilmiyorum. Hayır, madem insanları bekleteceksin bari oturabilecekleri bir bank koy. O da yok. Kaç kişi kapıdan döndü. Yirmi dakikanın sonunda, dışardaki güneşi kaçırdığımı ve asıl maksadımın onun tadını çıkarmak olduğunu hatırlayıp bıraktım sıramı. Karnım da hafif hafif acıkmıştı. Geçtim denizi gören üstü açık ve ısıtıcılı bir kafeye. Çantamda okumadan iade etmeye niyetlendiğim kitabımı çıkardım. Yemeğimi söyledim. Yemeği beklerken kitabımı okudum. Ara sıra kafamı kaldırdım. Çevre masadaki insanları, denizi, gökyüzünü seyrettim. Yemek geldi. Notlar aldım. Kütüphanede çalışmaktan çok daha keyifliydi.

Sonra gökyüzündeki bulutların pembeleştiğini farkettim. "Ah, dedim, güneş batıyor ve ben onu kaçıracağım!" Ama, niye kaçırayım ki? Keyif benim değil mi? Eşyaları topladığım gibi doooğru Üsküdar motorlarına. Üst kata çıktım. Manzarayı iliklerime çeke çeke Üsküdar'a geçtim. Beş dakikada geçiliyor zaten. Üsküdar'a vardığımda karşıyı seyrettim bir süre. Manzara nefisti ve o an başka bir yerde olmak istemezdim. Fotoğraf makinem tabii ki yetersizdi. Tabii ki tripodum da yoktu. Ama olsun. Salacak'a doğru yürürken, sanki kanat takmış gibi özgür ve mutlu hissettim kendimi. İşte kayıt altına almak istediğim o andı. Kız kulesinin oraya geldiğimde bir banka oturdum biraz. Hava kararmıştı artık. Karşı taraf ışıl ışıldı. Bir iki dakika oturup Üsküdar'a geri yürüdüm. Motora bindim. Beşiktaş'a geçtim.


İade etmeden şu okuduğum kitabın fotokopisini alayım dedim. Girdim ozalitçiye. Fakat. Fakat ozalitçi kitap fotokopisini çekmiyor. Yasakmış. Telif hakkıymış. Ne telifi yahu? Yabancı bu kitap dedim. Sanki telif hakkının ne olduğunu bilmiyormuşum gibi bana iç sayfadan copyright'ı gösterdi. Yasakmış. Tek bir sayfasını bile çekemezmiş. Para ve hapis cezası varmış. O çamura yatıp hakimin karşısında kendini kurtarırmış da ben yanarmışım. Ayh! dedim tamam. Eksik olsun.

Aldım kitabımı kütüphaneye geri gittim. Daha az kişi bekliyordu. Ben de oturdum biraz daha okudum. Sonra sıra bana geldi. İçerde Armağan'ı buldum. Bir de Murat Belge'nin İstanbul Gezi rehberi'ni. Ozalitçinin fotokopi çekmediği kitabın iade tarihini uzattım. Biraz dolandım o civarda. Güzel kafeler vardı. Sonra evime...

4 yorum :

  1. küçük joe:))

    yahu yıllarca istanbulda kaldım şu dediğin vapurla karşıya geçeyim seyredeyim az romantik olayım odun olmayayım demedim kınıyorum kendimi...şimdi özlem duydum ama:))

    misafirler de bedbaht bana gelen...
    istanbula gelenleri al bi gezdir al bi tur attır dimi yok efenim ver elini madam despina...ver elini istiklal...ver elini sarıyer balıkcısı...

    şimdi muhafazakar bi ilde bulunuyorum geçen antalyadan misafirim geldi hadi gezdir beni dedi ahahahaa.
    kardeşim ben istanbulu gelenleri gezdirmemişim seni mi gezdiricem...
    gel dedim gezdireyim...
    atladık taksiye doğru şehrin nerdeyse tek meyhanesine...

    nasıl dedim şehir beğendin mi?
    şahane dedi.

    e al beni vur misafirime ahahahaaa

    namaste o zamanda :))

    YanıtlaSil
  2. Absalom !!! Gene güldürdün yüzümü :)))) Istanbul'da bunu herkes yapamaz. Kınama kendini. Eğer çalışıyorsan koşullanıyorsun güzel havada ofise kapanmaya. Ya da okuyorsan.
    Misafir gezdirmeyi ben de bilmem, sen en azından alıp keyif yaptırıyorsun.
    Tabii beğenir :)))
    Sana da namaste Absalom...

    YanıtlaSil
  3. Sanki aksiyon filmi izliyorum. Okurken bende bi heyecan. Şahanesin. Tadını nasıl çıkarıyorsun.Çok özeniyorum.

    YanıtlaSil
  4. @Dukuju: ya aslında o gün hep kıl payı alınmış kararlarla günü kurtarmıştım, hep biraz daha farklı davranmaya çalışarak. Yoksa o sırada bekler güneşi kaçırırdım başka zaman olsa. Ya da kıçımı kaldırıp da karşı kıyıya geçmeyi akıl edemezdim. O zamanlar meditasyon yapmaya başlamıştım. Bence onun etkileri. İki sene olmuş.

    YanıtlaSil