Pazartesi, Ocak 27, 2014

Kargalar ve Halife Yılları.

Dışarısı nemli, bulutlu ve buz gibi. Tam ev keyfi yapmalık bir hava. Ben de uzattım ayaklarımı koltuğa kucağıma da aldım bilgisayarı. Radyoyu açtım. Ve kombiyi. Üstümde hırka, ayağımda çorap.

Düzensizim gene. Kahveyi çayı kaldırdım ama hep birşey oluyor ve gece uyuyamıyorum. Dolayısıyla, sabah erken kalkıp spor yapıp yazıya filan da oturamıyorum. Doodle'lar da bekliyor.

Bu uykusuzluğun bir güzel yanı var. Öğrenciyken de böyleydi. En ilginç televizyon programları gece onikiden sonra yayımlanıyor. Mesela dün gece TRT Belgesel'de Kargalar ve Halife Yılları diye 2012 belgesel ödüllü bir belgeseli yayımladı televizyon. Uzun zamandır televizyonda haber dışında bir program izlememiştim. Almanya'lı bir Türk çocuk, kendi arkadaşlarını çekmiş. Çok etkileyiciydi. Kendi aralarında konuşuyorlarmış gibi. Kamera hiç yokmuş gibi. İnanılmaz samimi ve sahiciydi. Ve çok iyi bir filmde ya da kitapta olduğu gibi öyküyle hiçbir alakan olmasa dahi sana birşey verir ya, verdi bana işte öyle. Hoşuma giden başka bir yönü olayları insanları olduğundan güzel ya da farklı göstermeye çalışmıyordu. Mesela bir tane arkadaşı var, kumarbaz, geçmişinde yaşlı bir kadını boğazına bıçak dayayıp parasını soymuş, uyuşturucu kullanmış. Belgeselci arkadaşlarını evine topluyor, kumarbaz çocuk bunları anlatırken, arkadaşı olan bir başka kızın gözleri pörtlüyor "nasıl yani yaşlı kadının boğazına bıçak mı dayadın?" gibisinden, manyak mısın gibi. Ümit'ti galiba adı. Ümit bunları normal şeylermiş gibi anlatıyor. Ara sıra kamera belgeseli yöneten çocuğu gösteriyor. Üzülüyor bunları duyduğuna ama elinden birşey gelmiyor. Başka bir arkadaşını arıyor Antalya'da buluyor çünkü işlediği suçlardan en sonunda sınırdışı edilmiş. Sabıkası vardı diye konuşuyorlar. Bir suç daha işleseydi sınırdışı edilecekti. Demek ki işlemiş. Onun adı da Tuncay. Tuncay'ı buluyor. Ben olsam tırsarım. Sonra konuşuyor onunla. Tuncay diyor ki, okuldan eve gelirdim, evde kimse olmazdı, sabah okula giderken kendi başıma giyinir, kendi başıma kahvaltı ederdim, bir süre sonra okula gitmek de anlamını yitirdi. Evin o halini unutmak için kavgaları ediyordum dışarda diyor. Sonra Antalya'da başka bir arkadaşını buluyor o da sınırdışı edilmiş. Bu belgeselci çocuk, bunları yargılamadan dinliyor, kendisi de dertli, kendisi de iki arada bir derede kalmış, ama o kadar içten üzülüyor ki. Onlara diyor mesela kavga ettiğin insanlar sana birşey yapmamıştı. Onaylamıyor yaptıklarını ama ahlakçı bir tavır takınmıyor bir belgeselde olması gerektiği gibi sadece tanıklık ediyor. Ve en insanlıktan çıkmış diyeceğim insanın bile insan tarafını görüyorsun. Nasıl ve neden o hale gelmiş. Irkçılık, kültürel uçurumlar. Hiçbir klişeye yenik düşmeden.

Belgesel başlamadan, belgeselci çocuk, ismi şimdi aklıma geldi Murat Aydın'dı adı, diyor ki bu belgesele her kesimin tepkisi farklı oldu. Türkler çok duygusal buldular, benim yaşımdaki almanlar "ilginç" buldular diyor, farklı bir bakış açısı ile gördüler. Yaşlı Almanlar ise daha farklı onları değiştiremezsin diyor.

Ben duygusal buldum. Ama bir Alman'ın bunu izleyip hmm ilginç demesi bana hiç samimi gelmiyor. Mesela Antalya'da Murat Aydın kaldırıma oturuyor, orda çok tanımadığı bir kadınla konuşuyor, diyor ki" iki haftadır arkadaşlarımı dinliyorum biraz doldum" diyor. Tabii ki kadın onun ne dediğini anlamıyor." Bir de beni dinle o zaman diyor". Adamın ciğeri şişmiş zaten. Bir sus yani değil mi.

Belgesel bitti. Gece boyunca aklımdan çıkmadı. İnsanlar, diye düşündüm, temelde duygusal varlıklar. En serti, belalısının bile duygusal ihtiyaçları var. Onca sene psikoloji oku ve bu sonucu kırk iki yaşında gece yarsı izlediğin belgeselden çıkar. Ama öyle. Ve kafaya takmayan insanlar sandığımdan daha az. Herkes farklı yollarla başa çıkıyor sadece. Duygusal ihtiyaçların karşılanmadığında arıza çıkıyor eninde sonunda.

Belgeselci çocuğun üzüntüsü içime işledi. Ve Tuncay'ın bir başına kalması. Hayatına anlam katacak bir şeyden yoksun kalması. Ve sonra kendi gereksiz şeffaflığım. Çevremdeki insanların ikiyüzlülüğü. Çakallığı. Bencilliği.

Çok çarpıcı sözler ediyorlardı. Bir tanesi dedi ki: "Bence bizim doğuda çocuk eğitimi diye bir şey bilmiyorlar, öyle bir fikir bile yok. Çocuk okula gidiyorsa gidiyor sonra tarlaya çalışmaya sonra 11-12 yaşına gelince evlendiriyorlar." Sonra bir tanesi diyor ki, "okulu hiçbir şey öğrenmeden bitirdik. Düşünsene ya bir de öğrenseydik? Hepimiz yetenekli çocuklardık." "Çocukken kendimi yurtsuz hissederdim.14-15 yaşıma geldiğimde benim gibi çok insan olduğunu anladım." En sonunda diyor ki Murat Aydın, "Türkiye'de yaşasaydım oyuncu olmazdım. Çünkü başka birisi gibi davranmaya ihtiyaç duymazdım."

Böyleyken böyle blog. Pek birşey yapasım yok şu sıralar. Şimdi kendime bir çay koyarım belki. Çok yazasım da var aslında ama...Bir türlü toparlanamadım. Toparlanmaya mecalim yok. Biraz tembel takılayım bari.


2 yorum :

  1. şahane olmuş izlemişsin tatlım. zaten gün gelecek bu insanlık halleri, psikolojileriyle yaracağız kafayı o olacak! ama diğer yandan da; kafayı bozmasaydık hayata dair bir şeylerle, yazabilir miydik? normalim diye sokaklarda gezinmek yerine normal olmadığını kabul ederek yazıyor olmak çok daha keyifli! sevgiyle...

    YanıtlaSil