Perşembe, Aralık 25, 2014

Baştan söyleyeyim: bu bir veda yazısı.

Geçmiş yıla değil lakin. Bloga, evet. Baktım, en az bir aydır ittire ittire yazıyormuşum. İçsel değişimlerin dibe çöküp yerleştiği zamanlar olsa gerek. Artık kendimden bahsetmek canımı sıkıyor. Hayatımı anlatmak bana uygun gelmiyor. Üstüme bir beden küçük bir elbise gibi. Galiba büyüdüm.

Murathan Mungan "bu şiire başladığımda nerdeydim, şimdi nerdeyim" diyor ya yalnız bir opera'da. Ben de öyle demek istiyorum. Bu blog macerasına başladığımda nerdeydiiiiim, şimdi nerdeyim. Dokuz sene geçmiş aradan. Bu kadar uzun süreceğini o zamanlar hiç tahmin edemezdim. Bir ara da asla bitmez sandım. Ölene kadar blog yazarım ben. 

En büyük terapim oldun blog, bunu söylemem lazım. Beni her halimle kabul eden şahane bir dost gibi. Ağlak, kötümser, çileli. Ve sonrasında: neşeli, keyifli, mutlu. 

Yazarlık bir özenme haliydi benim için. Beni hep yüreklendirdin. Az kalmıştı, bir gerçeğe dönüşüyordu bu heves. Aslında biraz da başardım. Yayınlanmadım doğru. Ama eli yüzü düzgün bir iki öyküm var.

Önemsiz zannettiğim bazı özelliklerimin aslında özel olduklarını hatırlattın bana. ("kalemkutu yapabilen biri bence şanslıdır" demişti bir okur, yıllar yıllar önce). 

En büyük keyiflerimden biriydin, bunu da söylemem lazım gitmeden. Zorunlulukları bitirip de sıra blog yazmaya gelince, of, benden mutlusu yoktu. Ve o ilk gelen yorumun coşkusu hiç azalmadı.

Tanıdığım birisi, o zaman otuz kişi olan izleyici sayısını küçümsediğinde ona cevap olarak, "benim gerçek hayatta her gün arayıp hayatımda bir yenilik var mı diye merak eden otuz kişi yok ama" demiştim. Eminim onun da yoktu. 

Sanma ki eskidin, pabucun dama atıldı. Bence, bana verebileceğin her şeyi verdin. Görevini başarıyla tamamladın. Farz et fırtınalı bir denizin ortasındaydım. Sana tutundum. Beni yüzdürüp karaya çıkardın. Başta can simidi. Sonra bir sal. Sonra sandaldan bildiğin aşk gemisine terfi. 

Biten şeyler hüzün verir. Şu an hüzünlü değilim. Daha çok bir okuldan mezun olurken insanı saran o hafif ağırbaşlılık ve bilgelik hakim. Önümde yepyeni ufuklar, yepyeni bir dönem.

 İyi geceler sevgili okurum. İyi geceler Makyaj Tavsiyem, iyi geceler Sokrates'in yeğeni, iyi geceler İlham Kedisi, iyi geceler Yeraz, iyi geceler Zip işleri, iyi geceler Füsun T., iyi geceler Hüznün Tadı, iyi geceler Yasemin, iyi geceler Bilge, iyi geceler  Huysuz kuzu, iyi geceler Mutlu Keçi, iyi geceler Semptomatik Sohbetçi, iyi geceler Merhaba Maya, iyi geceler Ayronika, iyi geceler Bahar 006, iyi geceler Beni biraz böyle hatırla, iyi geceler Neslihan Erzincan Özgür, iyi geceler Mithad A. Selim, iyi geceler Reyhane, iyi geceler Makbule Abalı, iyi geceler Bu kaçıncı oldu, iyi geceler Kılıçlı Voyvoda, iyi geceler Zeynep M., iyi geceler Dudu, iyi geceler Ebru Güzey, iyi geceler Madam Sardunya, iyi geceler Burcu Odacı, iyi geceler -lâl'im'si, iyi geceler Kısa kahve molası, iyi geceler Mirage, iyi geceler Mari Antrikot, iyi geceler İlk insan, iyi geceler Dae Laurelin, iyi geceler Esra Derle, iyi geceler Lütfi, iyi geceler Melih Ergen, iyi geceler Bayan Silvia, iyi geceler Hel Demian, iyi geceler Fermina Daza, iyi geceler Deli anne, iyi geceler Jardzy, iyi geceler Avare karınca, iyi geceler Sardunya saçlı kadın, iyi geceler Erge Güçlü, iyi geceler Delikızın evi, iyi geceler "bi", iyi geceler Ebru Doğan, iyi geceler Dominotaşı, iyi geceler İnsan yavrusu, iyi geceler Istanb_lue, iyi geceler Eren, iyi geceler Coletté, iyi geceler Nihal, iyi geceler Luna Lunarita, iyi geceler Marissa, iyi geceler Beyaz Sır, iyi geceler Kitapsız Kedi, iyi geceler Ebru, iyi geceler Burhan Güven, iyi geceler Elif Ayvaz, iyi geceler Yazmak iyidir, iyi geceler Absalom, iyi geceler Enis Diker, iyi geceler Plaoust, iyi geceler Özlem, iyi geceler Semi M. Eller, iyi geceler Dilek Afiyon Avcı, iyi geceler Mine Özgür, iyi geceler Admin Panpa, iyi geceler Verba Volant, iyi geceler Nevrotik, iyi geceler Sena Aktağ, iyi geceler Burcu Tekin, iyi geceler Kunegond, iyi geceler Dilara Kontis, iyi geceler Vladimir, iyi geceler Alkım, iyi geceler Kaptan, iyi geceler İncecikten, iyi geceler Özgür, iyi geceler Gökhan Ulusoy, iyi geceler Asortik Krep, iyi geceler Cerenmus, iyi geceler Naysun, iyi geceler Leylak Dalı, iyi geceler Erzilya, iyi geceler Hayal Kahvem, Tuna Cey, iyi geceler Filiz Kly, iyi geceler Miss Grumpy, iyi geceler Sibel Durmaz, iyi geceler Osman Aykut Kılınç, iyi geceler Pembevosvos, iyi geceler Melek, iyi geceler ÖZS, iyi geceler sebuş, iyi geceler İnsan isterse, iyi geceler Kitap eylemi, iyi geceler Pie kurabiye, iyi geceler Pan, iyi geceler Azize, iyi geceler Mujgan Topaloğlu, iyi geceler Sedenist, iyi geceler Hlyezr, iyi geceler Yasbayhun. 

İyi geceler hepinize. Binlerce teşekkürler.

Küçük Joe.


Pazartesi, Aralık 22, 2014

Son havadisler.

Neredeyse bir hafta olacak bloga yazmayalı. Arada uğruyorum kim ne yazmış diye yandan takip ediyorum. Ama benim bir şey yazasım yok.

Hayatımın en sosyal haftalarından biriydi. Arkadaş buluşmalarının biri geldi biri gitti. Daha üçü de sırada.

Yeğenim için yaptığım oyuncak zürafa bitti. Parçaları doldurdum bile sadece birleştirmesi kaldı. Hem de dünden beri yarım kalanı bir iki çırpıda bitirdim. Ben de şaştım bu işe.

Şu Tibet gençlik şeysi var ya (bkz. önceki post). Bella bana onunla ilgili link göndermiş. Aslında ben bulmuştum bir sürü link. Ama Bella benim için araştırınca tabii o daha kıymetli oldu. Oturdum okudum. Yazıyı okudum ve altındaki iki yüz iki (sayı ile 202) yorumun tamamını. Bitince ve hatta yarı yolda: tamam, dedim. Bu düpedüz saçmalık. O yazıyı yazan, bacak kısmını inceltmek için streç filme sarmayı da tavsiye ediyor çünkü bir soruda. Sonra ne ara yapmaya kalkıştım ama asıl orası ilginç. Gerçekten daha birinci seferin sonunda kendimi daha zinde hissettim. Gerçekten sırtıma sırt yogası gibi acaip iyi geldi. Gerçekten ertesi sabah zınk diye erkenden uyandım. Ki asıl etkisini hareketlerin sayısını 21'e kadar yükselttiğinde gösterdiği söyleniyor. Ben daha başlangıçta yani 3'teyim. Bakalım. Devam edeceğim gibi. Çünkü bu sabah öyle erken uyanınca hadi dedim hava da güneşliydi bari çıkıp yürüyüşümü yapayım üstüne cila diye Tibet şeysini yaparım. Ara verdiğim yürüyüşü de çıkardım aradan senin anlayacağın. O saatte yürümek çok güzel be blog. Umarım yarın da hava öyle güzel olur. Gene yürürüm. İkişer ikişer arttırsam onuncu haftadan sonra asıl değişimleri farketmem gerekiyor aksatmadan yaptığımı farzedersek. Yani: İki buçuk ay filan sonra. Mart başından sonra.

Satranca devam. Biraz dövünüyorum tabii nasıl göremedim, ah ulan, yüzmüş yüzmüş kuyruğuna gelmişim diye problemleri çözerken, yani çözemediğimde. Ama bu siteyi ben çok eskiden keşfedecektim var ya, şu anda çok farklı bir seviyede olurdum. Yıllarca ne kadar yanlış oynamışım ve ona rağmen gene de yenebildiklerim olmuş. Bu kadar ilerlememe rağmen puanım hala çok düşük fakat. Sanırım bir iki aya yükselir.

Haydin bu seferlik bu kadar. Recep İvedik'in dediği gibi: kendine iyi davran!





Salı, Aralık 16, 2014

HD kalitesinde rüya ve diğer şeyler.

Bakalım bu yazı yayınlanma mertebesine erecek mi? Yazasım var fakat yazamıyorum. Yani güç bela yazıyorum ama bunu kim ne yapsın, hayır çok gereksiz deyip, bazen paragraf, bazen cümle cümle azaltıp en sonunda bir bakıyorum tamamen imha etmişim.

Günlerdir içime kapanmıştım. İçsel değişimlerden geçerken dışsal herşeyi boşvermiştim. Ama dışsal dünyayı öyle kolay kolay boşveremiyorsun. Eninde sonunda gelip seni buluyor. Arkadaşlarını özlüyorsun en basitinden. Görüşelim diye planlar yapıyorsun. Komşu gecenin bir vakti kapını çalıp ikram ettiğin portakal reçelinin kabına sütlaç koyup getiriyor. Merdivenleri temizleyen beyefendi bir kova su rica ediyor. Acıkıyorsun, dışarı çıkıp alışveriş yapmak istemiyorsan hazır yemek siparişi veriyorsun. Henüz drone'umuz yok bizim ey zamanın ötesindeki okuyucu, siparişleri eve kanlı canlı bildiğin insan getiriyor. Kapıyı çalıyor. Sen de açıyorsun. Al sana dışsal eleman.

Bu arada dikkat çekici yahut değişik hiç mi bir şey olmadı dersen. Bir tane HD kalitesinde rüyam var değişik dersen. Herhalde gördüğüm en acaip rüyalardan biri. Uyandığımda ilk aklıma gelen, kıçımın açıkta kalıp kalmadığını kontrol etmek oldu fakat kalın yorganların altında sıcaktaydı. Rüya İsviçre'de geçiyor. Ben olağanüstü kurulmuş uzaktaki bir şehir manzarasını hayran hayran seyrediyorum yol kenarından. Ne değişik kurmuşlar şu şehri evler küme küme ve hiç sıkışık değil. Hem de birbirinden izole de değil. Hiç böyle yapılaşma görmemiştim bugüne kadar diyorum. Uzaktan enfes ve naif bir tablo gibi gözüküyor orası. Sonra biraz da ilerden bakayım değişik bir şey gözüküyor mu diyorum. Küçük bir virajı aşıp ilerden bakıyorum. Burada bir numara yokmuş diyorum eski yerden daha güzeldi manzara. Bir önceki yere dönüyorum ki, o da ne. THY uçağı düşmüş oraya hem de kuyruk ters dönmüş kopmuş filan. O kuyruk filan acaip net rüyada. Az önce yol olan yer deniz gibi bir yer ve etrafa saçılan insanları kurtarmaya başlamışlar. Ben de yüzerek geliyorum. Eyvah beni de kazazede zannedecekler, benimle zaman kaybetmesinler diyorum. Karmaşık duygular içindeyim. Ulan kıl payı tepeme uçak düşmesinden kurtuldum diye kurtulduğuma seviniyorum sonra uçaktaki insanları düşünüyorum.
Sonra annemlerin evi varmış daha ilerde. Geniş aydınlık güzel bir ev. Bir su kenarında, ama gene Isviçre. Evin camından bakıyorum. Dünyanın en güzel manzarası, sular şarıldıyor dışardan dalga dalga fakat o suyun rengi ve berraklığı normal görüntüden HD görüntüye geçerkenki duyguyu yaşatıyor. Ama HD kalitesinden de öte bir görüntüydü nasıl oluyorsa. Hem de rüyada.

Rüyanın görselliği yeterince acaip zaten. Ama içeriği de benim açımdan çok acaip. Çünkü bunca yıldır rüya görürüm, hep ucundan kıyısından rüya nasıl oluşmuş bilinçaltından bilince geçerken, bir fikrim vardır. Oysa bu rüya bana ait değil gibi. Genelde bu tür aykırı/bağımsız içerikler sakattır. Rüya çıkar. İki sene önce öyle oldu mesela. Uyandığımda anladım olacakları. Üç hafta sonra aynen olanlar oldu. Ama o zaman da rüyanın duygusu farklı oluyor. Mesela kötü bir rüya görsem, uyandığımda "amaaaan rüyaymış" deyip rahatlarım normal insanlar gibi. Ama iki sene öncekinde hiç öyle olamadı. Rüya olduğunu anladım elbet ama "amaaan" diyemedim yani. Bu seferki neyse ki "amaan rüyaymış" dedirtiyor kendine. O yüzden çok da endişeli değilim. Ama neden Isviçre? Neden şu neden bu.

Tamam yeter bunca rüya muhabbeti dersen, başka bir şeyden bahset dersen, son bir kaç gündür dadandığım bir satranç sitesi var. Hem dersi var, hem oyun oynayabiliyorsun seviye seviye hem de problem çözüyorsun. Valla puanlama 1800 den mi nerden başlıyor, problemi çözemediğinde cart diye 20-30 puanını kesiyor. Benimki kesile kesile 1000'e kadar indi başlarda. Sonra hırs yaptım 1350'e yükselttim. Sonra dün geceyarısı sabah dörde kadar gene dadandım ama dikkatini toplayamayınca hiç affetmiyor. Gene düştü puanım geriye. Bizim ailede ileri seviye oynayanlar var ayıptır söylemesi. Onların oyunlarını izler iyice motivasyonumu kaybederdim, bunlar bir çeşit dahi filan herhalde ben hayatta göremem o hamleleri manevraları filan diye düşünürdüm. Şimdi ilk defa "aa belki ben de o seviyeye gelebilirim biraz uğraşırsam" filan diyebiliyorum artık. Yaptığım çok bariz hataların sebebini anladım ayrıca. Bazı manevraların tekniğini öğrendim. Bazı hesaplar var. Bir şey, bir şey işte. Ama herhalde bıkmam kolay kolay gibi geliyor. İnsan ilerlediğini görünce motivasyonu artıyor. En korktuğum açılışlardı. Bir kaç gün uğraşsam açılışlarda bile oyunumun düzeyini geliştirecek kadar bir şeyler öğrenebilirim gibi. Bakalım.

Dün doktora gittim. Ne söyleyeceğini biliyordum ama gene de bilmiyormuş gibi anlattım. Stres dedi. Stresi azaltmanız lazım. Bayılıyorum bu doktorlara. Stresi azaltmanız lazımmış. Öyle mi, mesela nasıl desem? Demedim. Ama stres kaynaklı yaşadığım bu ikinci sorun, hatta belki üç. Farklı farklı organlarda kendini gösteriyor.

Yürüyüş yapıyorum. Yoga yapıyorum. Meditasyon yapıyorum. Çalışmıyorum. Çocuğum yok. Ağır sorumluluklarım yok. Kendime göre hobilerim uğraşlarım var. Daha ne yapabilirim? Yani daha ne yapayım? Dün bir tane makale buldum. Tibetli rahiplerin sırları filan diye. Beş tane hareket varmış. Tibetli rahiplerin uzun ömürlerinin sırrıymış. Kitabı da var ama idefixte tükenmiş. Tibetin gençlik pınarı diye. Benimle aynı teşhisi olan bir kadın bununla  iyileştirmiş hastalığını. Yoga gibi hareketler. Onu mu denesem. Hiç aklım yatmadı ama. Merak edene şurda videosu var ama kesinlikle sorumluluk almam haberin olsun. Yapacağım galiba. Nasılsa şarlatanın diplomalısını da gördük kahretsin ki.


Çarşamba, Aralık 10, 2014

Boşluk.

Bir boşluk var içimde. Güzel bir boşluk. O birşeylerin ters gittiğini ya da yanlış yolda olup da dönmekten başka hiç bir çare olmadığını haber veren sıkıntılı, başdöndürücü ve mide bulandırıcı boşluklardan değil. Bu tam olarak vitesin çarklarının motorunkilere denk gelmesinden az önceki boşluk. Yani az sonra ileri savrulacaksın, güzel ve zahmetsiz, daha konforlu bir yolculuk seni bekliyor boşluğu. Ya da yemek yedin ve o an karnın tok. Evet tok bir boşluk. Ama çok gözünün içine bakınca kayboluyor.

Rölantiden ağır ağır çıkıyorum demek ki. İyi geldi yavaşlamak. Bir şey yapmamak. İşlerin asgarisini yapmak. Asgari gereksinimle keyfi olanın farkını görmek. Keyfilerle boğmuşum bunaltmışım kendimi. Hep bir telaş. Hep bir iş. Nereye yetişeceksem. Ara sıra yapmalı böyle. İnzivaya çekilmek gibi. Ya da oruç tutmak. Yemek değil de iş orucu. Musevilerde Şabat var ya. Mantığı bu olsa gerek. Bir nevi meditasyon. Tatil gibi değil ama. Ya da bizim anlayışımızdaki tatil gibi değil. Yani Istanbul'dan kalkıp oraya buraya tatile gitmekteki tatil değil.

Bugün artık elma püresi ve tarçından yılbaşı ağacı süsü yapacaktım. Belki gene yaparım. Ama yapmasam da dünyanın sonu değil. Dün portakal likörünün kapağını açıp kaşıkla karıştırdım. Çünkü Beste "ara sıra sallayın şeker erisin" diyordu ama ben sallayınca pek şekerlerin eriyecek gibi bir halleri yoktu. Ben de tuttum karıştırdım kaşıkla bir güzel. Rengi dönmüş ama. Şaşırdım. Sonra patenin tadına baktım. Aynen fransız tarifte söylediği gibi dört beş gün sonra tam pate tadı oluyor, oturuyor yani tat. Ondan önce ciğer püresi gibi tadı. Anlamsız yani. Hayalkırıklığına uğramıştım biraz ama şimdi sevindim neyse.

Artık nete daha az vakit ayırmak istiyorum. Nette güzel şeyler de olsa bana ölü zaman izlenimi veriyor. Asgaride tutmakta fayda var.

Öyle işte. İyi geceler Küçük Joe.

Pazar, Aralık 07, 2014

Rölanti.

Sabahtan beri yazasım var tutuyorum kendimi. Sabah hava çok güzeldi. Hadi dedim blog yazacağına Galata'ya doğru bir gezmeye çık. Sonra ne olduysa, ne Galata'ya gittim ne blog yazdım. Tipik.

Başka bir şey de yapmadım. Öyle yayıldım koltuğa. Suçluluksuz bir hiç bir şey yapmama hali. Farniente'nin özü, ta kendisi. Rölantiye aldım bünyeyi. Herşey bekleyebilir. Bekleyemeyenleri hallediyorum zaten de onlar ufak tefek. Tek tük. Hiç bir şey yapmayacağım bir süreliğine.

Aslında bütçeme uygun kısa tatiller de buldum. Hatta Bulgaristan'a tren baktım. Ama ben Bulgaristan'ı hala doğu bloku ülkesi sanıyorum. Nasılsa vize istemez diye. Bir de araştırdım ki kazın ayağı öyle değilmiş. Bulgaristan'a vize alana kadar Yunanistan'a Schengen alırım. Neyse diyeceğim o değil. İçimdeki radikal değişim rüzgarlarını evimde karşılamak istiyorum. Radikal değil aslında değişimler, laf ağzımdan büyük çıktı. Milimetrik. Ama bilen bilir, rotada milimetrik sapma uzun vadede kilometrelerce öteye götürür insanı. Evimde olmaya ihtiyacım var. Tanıdık çevreye. Mümkünse kimse ilişmesin. Kimse aramasın.

Sonrasında ortalık toplanacak, temizlenecek, işler sıraya sokulacak ve belki de o zaman ağız tadıyla güzel bir tatile çıkılacak.

Ama şu an hiç bir işin acelesi yok. Hiiiiiiç.




Cuma, Aralık 05, 2014

Uzak.

Bir tuhaf hallerdeyim blog. Buraya yazmak gittikçe zor geliyor. İki tane filan post yazdım sildim şimdiye kadar mesela. Belki üç. Tuhaf dediğim içimde, derinlerde, değişimler hissediyorum.

Bir tuhaflık da şaşkın ruh halimde. Bir yandan iyiyim, bir yandan keyifsiz. Ben de tam anlamıyorum. Heveslerim var bol bol. Minik projelerim. Fakat yapmaya gelince: ııh. İpin ucunu bıraktığımdan beri günler sanki boşa akıp gidiyor.

Gene de bazı projeleri hayata geçirebildim. Mesela, portakal reçeli yaptım hayatımda ilk defa. Yani hayatımda hiç reçel yapmamıştım daha önce. Beste'nin tarifi, Leylak Dalı'nın teşviki ve teknik desteğiyle. Sonra Cicoz'a bir oyuncak örmeye başladım. Ciğer patesini de yaptım en sonunda. Kahveli portakal likörü de kurdum. Gene Beste'nin tarifi. Kaç senedir heves yapıyordum. Ağacı henüz kurmadım. En kötü ihtimal geçen seneki süsleri koyarım üstüne. Ama perde ve halı projesi öylece bekliyor. Ve lamba da hala gıdım işlenmiş değil. Diğer lambalara malzeme bile almadım.

Dulcinea ile buluştuk mesela haftanın başında. Dün bir oyun yazarlığı yarışması bulmuş. Sen de katıl diyor. Ben anlamam ki oyun yazarlığından Dulcinea dedim. Olsun ben sana öğretirim diyor. İçimde heyecanlar kıpraşıyor. Sonra frenliyorum kendimi. Dağılıyorsun diyorum kendime. Daha fazla dağılma, yeter. Müzik de öğrenmek istiyorum mesela. Ama coursera'da yazıldığım ve çok da beğendiğim kursları bile ya yarım bıraktım ya hiç başlayamadım. Tamam bir tanesi tadından yenmiyor tam olarak. Gerçekten problemi bu.

İnsanlar kitap okuyor. Ben hiç bir şey okumuyorum. Ve uzun zamandır böyle. Bak en son Deliduman'ı almıştım elime. Çok da beğenmiştim. Ama o bile bitmedi. Daha Antabus var. Daha da Istanbul Art News var hem de Eylül sayısı korkarım. Bunlar çok heveslerle alıp hemen okur bitiririm sandıklarım.

Film ve belgesel izlemeye bayılırdım. Ona bile keyfim yok o kadar. En son Click'i (2006) izledim dün gece. Güzeldi. Celes'in ilham verici film listesinden buldum (inspirational movies list). Belki doydum artık belgesele kim bilir.

Sonra Dulcinea ile gezerken yine, hiç Devlet Tiyatrolarının oyunlarına gitmediğimi farkettim hayatımda. Hep özellere gitmişim şimdiye kadar. Sanırım önümüzdeki sene dadanacağım Devlet Tiyatrolarına.

Yürüyüş ve yogayı ihmal ediyorum. Keza meditasyon.

Aslında kaç gündür şöyle uzun bir tatile çıkasım var. Netten uzakta. İşlerden uzakta. Hatta projelerden uzakta. Ve Istanbul'dan uzakta. Sırbistan filan olabilir. Sessiz sakin bir yer. Bütün gün camdan dışarısını seyredeceğim. Koşturmasız. Gezmesiz (çünkü o da beni strese sokuyor). Farniente bir tatil. İçimden bir ses isyan ediyor tam şu an: ulan zaten bir bok yaptığın yok sabahtan akşama daha ne farniente-sırbistan-cam kediliği filan sayıklıyorsun? Uzaklaşmak istiyorum ama ben. Biraz uzağa gitmek. Bir trene binebilirim mesela.


Pazartesi, Aralık 01, 2014

Sevgili gelecekteki ben.

Muhtemelen ya stumble upon'da ya bir yerde buldum bu web sitesini. Hepi topu bir sene önce yazmışım. Bir seneden bir hafta eksik. Site şu: gelecekteki kendine mektup yazıyorsun, email adresini veriyorsun istediğin tarihte mektubu sana mail atıyorlar. Fakat şöyle bir durum olmuş. Site istenen ilgiyi ya da finansal kazancı getirmemiş ve kepenkleri kapatmışlar. Kapatırken de mektupların hepsini vakti geldi gelmedi demeden adreslere postalamışlar. Böylece dört sene sonra elime geçmesi gereken ve daha şimdiden varlığını unuttuğum mektubu mail kutumda buldum az önce. Okumak ister misin? Biraz Back to the future tadında. Sanırım en hoşuma giden tarafı bu. Belki yenisini yazarım.


Dear Me (in the future), Sevgili gelecekteki ben,

Nasılsın? Umarım hala hayatta ve sağlıklısındır. 
Bu mektubu yazdığım sabahı hatırlıyor musun? Hani sabahlamıştım ve fırında kekikli ekmek pişiyordu? Evet o korkunç günlerin ertesinde uyku düzenim alt üst olmuşken.
Senden çok şeyler beklediğimi biliyorsun. Beş yıl sonrası ve artık depresyon gibi bir fren yok hayatında. Öykü ve roman yazmanın peşini bırakmadın değil mi? Yayımlanmayı başardın mı peki? Yoksa başka işlerin peşinden mi koştun? Ona da eyvallah. Sana baskı yapmak istemiyorum. Tek isteğim zamanını değerlendirmen ve seni mutlu ve tatmin edecek işlerle uğraşman. Artık sorunları akıl yoluyla çözüyorsun. Mutlaka el attığın işleri başardın. Mantıklı olan bu.
Portakal ağacı ne alemde? Onu bu sene aşılayacağım. Umarım meyvelerini yemişsindir. Elma da seneye kendinden meyve verecek göya. Bakalım. Umalım. Kurumazsa hastalıktan ölmezse elmaya da para vermeyiz.
Aşk durumlarını sormuyorum. Lütfen seni üzen, sorun yaratan ve sana zaman ayırmayan insanlardan uzak dur. Belki de evlisin şunları okurken :) 
Sosyal ilişkilere gelince, aynen, sorun yaratan, pireyi deve yapan, değer bilmeyenlere zamanını harcama. 
Seni seviyorum. Her gün daha fazla.



Cuma, Kasım 28, 2014

Cicoz ve Safir.

Ah Cicoz'um. Dünyadan bihaber Cicoz'um. Henüz kırkı çıkmamış Cicoz'um. Bugün kucağıma aldım doğduğundan beri ilk defa. Öptüm, kokladım. Onu her gördüğümde-ki bu ikinci görüşüm- bir tane de ben yapayım diyorum. Safir'e de öyle olmuştu. Tam gün ben bakana kadar. Bir tane de ben yapayım. Demek ki hala bir gıdım hormon çalışıyor. Son demler artık. Tabii yaşlanmışım Safir'in bebekliğinden bu yana. Bunu nerden çıkardın dersen, kucağıma aldığımda artık yüzünü net göremiyorum. Daha uzak tutmaya da kolumun kısalığı izin vermiyor. Safir'in bebekliğine çok benziyor Cicoz. Onu Safir'den dolayı da seviyorum. Safir'in başka versiyonu olacak diye yani. Safir'in her versiyonu makbul nasılsa bana.

Ah Safir. Seni ne çok seviyorum Safir. Ama biliyorsun sen de bunu.

Bugün sinemaya gittik beraber. Senaryosu dandikimsi bir Tarzan'dı. Ama yine de eğlendik. Sinemaya girişimiz bir olaydı zaten. Filmin başlamasına beş dakika kala gişeden bilet alacağız. Tek koltuk kaldı dedi adam bize. Böyle Amélie'deki gibi oldum. Ne? Tek koltuk mu? Biz bu etkinliği iki gün öncesinden planladık. Ben ta kaç saat önce karşıdan kalkıp geldim. Giyindik kuşandık bir sevinç yola çıktık ve şimdi de yer mi yok? Zaten günün son seansı. S.çtık yani. E ben merdivene otursam çocuğun yanına? Olmaz hanfendi. Olmaz. Peki. Olmazsa olmaz. Ne yapalım. Kös kös geri döndük. Sonra akıllı Safir'im, ben senin kucağına otururdum dedi. Ah. Neden benim aklıma gelmedi ki? Belki olur öyle. Hadi koş. Gidip soralım. Koşa koşa gişeye geri döndük. Bize iki bilet kesin ben çocuğu kucağıma alacağım. Gişedeki adam yüzüme baktı. Siz burada bekleyin ben size yer ayarlayacağım dedi. Hö? Esas mı? İyi hadi bakalım. Bekledik. On saniye sonra, bize yerleri gösterdi. Bakın şurası protokol. Boşsa oraya oturabilirsiniz. Değilse öbür tek koltukta çocuğu kucağınıza alırsınız. Tamam. Ve protokol boştu. Ve biz keyifle izledik.

Sonra çıkışta dayanamadım, "Sana bir bilmece" dedim. Sevindi. "Sor!". "Diyelim ki evine birisini davet ettin. O da geldi. O kişiye ne denir?". "Misafir." Yanlış duydum sandım. "Bir daha söyle bakiim.""Misafir". "Aaaarggggh! Öğrenmişsin!!!!!!" Gururlu gururlu "Öğrendiiiiiiim. Türkçe öğretmenim düzeltti. Önceden hep bi'safir diyordum."

Of be Türkçe öğretmeni. O da kusur kalsaydı. Ben bayılıyordum onun bi'safir demesine.


Çarşamba, Kasım 26, 2014

Çay, pate ve olumlu beklentiler.

Sonunda aklım başıma geldi. Sabahtan artan demlikteki çaya su ekleyip cezvede ısıttım, şu an onu içiyorum. Normal çaydan bir farkı yok. Poşet çay zaten eve girmeyeli beş sene filan olmuştur. Poşet çaydan daha lezzetli ve makbul sanırsam. Bana mutlak tabu geliyordu oysa. Demlikteki soğumuş çay tekrar ısıtılmaz. Ne varsa. Sanki bozulmuş süt içmekle birmiş gibi. Canım bir bardak çay çeker, demlikteki soğumuş çay orada öylece durur, yeniden çay demlemeye de üşenirdim. Hay kafam. Hay kafam.

Yeni hevesimi duymaya hazır mısın? Hayır bu sefer kanape koltuk filan yapmıyorum. Bu seferki mutfak şeysi. Ciğer patesi yapıcam. Tarifini Son Mastori'de buldum. Tavuk ciğeri nereden alınır bilmiyordum. Bugün dışarı çıkmıştım. Benim ciğerciye uğradım, sordum. Varmış onda. Zıplamak istedim sevinçten. Bayılırım pateye. Yapması da kolay gibi. Onu ev yapımı ekmek ya da krakerin üstüne sürücen. Konyak almam lazım sadece. Acaba markette satılan patelerde konyak var mıydı ki? Koca şişe konyağı almaya biraz üşeniyorum doğrusu. Neyse sık sık yaparım ben de artık.

Aynen bir yılanın deri değiştirmesi gibi eski kabuğumun yer yer dökülüp altından taze bir ben geliyormuş hissiyatındayım. İki bin on üç bitecek diye üzülüyordum. İki bin on dört onun güzel bir devamı oldu. İki bin on beş'ten ise daha da olumlu beklentilerim var. Büyük bir sürpriz olmazsa elbet.

Anket sonuçlandı bu arada. İyi geceler küçük Joe okurlarının yaş grubuyla ilgili bir soruydu. Sonuç şöyle: 0-19 yaş arası okur oranı ankete katılanların: %2, 20-29 yaş: %7; 30-39 yaş:% 47; 40-49 yaş:% 31;50-59 yaş:%7;60-69 yaş: %2; 70 yaş ve üstü ise yok. Benim tahminimden çok da uzak çıkmadı sonuçlar. Sadece ben 40 yaşın grubunda daha çok okur var sanıyordum. 30 yaş grubunun bu kadar kalabalık olacağını tahmin etmemiştim. Ve 20-29 arasında da biraz daha çok kişi var sanıyordum. Katıldığınız için çok teşekkürler!

Pazartesi, Kasım 24, 2014

Haftasonu raporu.

Kombiyi yaktım. Çayımı yanıma aldım. Şu saatte daha aydınlık olan yatak odasına geçtim. Ev sessiz. Sadece buzdolabının hafif uğultusu var. Belki birazdan biraz kestiririm.

Haftasonu düğün telaşı vardı. Öğleden sonra kilise. Akşam da kokteyl ve yemek. İkisinin arasında dört beş saat süre var. Kilise benim eve nispeten yakın. Ağbimleri bana çağırdım orada burada o kıyafetlerle perişan olmasınlar diye. Çok şahane oldu. Böylece beraber vakit geçirmiş olduk. Müzik dinledik. Çay içtik. Resim çekildik. Yeşil bilgisayarını getirmiş. O kulaklıkları takıp dizi izledi.

Dün biraz rahatsızdım. Yemekte çok üşüdüm. Özellikle bir ara tuvalete gideyim derken, yolda soğuktan kaslarımın katılaştığını hissettim. Kollarım çıplaktı ve otelin koridorunun dışarı açılan kocaman bir sürmeli cam kapısı vardı. Dışarda ise bir kar soğuğu. Burada kalıbım çıkarsa beni bulmaları ne kadar sürer, diyelim buldular, çözüldükten sonra aynı insan olur muyum filan diye hesaplara girdim. Galiba hiç o kadar üşümedim hayatımda. Üstelik biraz alkol da aldığım için önceki gece doğru dürüst uyuyamadım. Alkol uykumu kaçırıyor. Ne işse anlamadım. İçtiğim de topu topu bir kadeh şarap, yarım kadeh şampanya.

O yüzden Pazar gününü yün yorganın altında kendime gelmeye çalışarak geçirdim. Akşam da film koydum. Peaceful Warrior (2006). Güzeldi valla. Tabii Karate Kid'le aynı konsept. Fiziksel ve felsefi yol gösteren görmüş geçirmiş bir hoca ve çömezi. Bu seferki çömez üniversite öğrencisi. Bir yerinde diyor ki bilgi ile bilgelik farklı şeylerdir. Çömez, "ne farkı varmış ki, anlat bana" diyor. Hoca da, "cam nasıl silinir bilir misin?". Çömez gayet emin. "tabii ki" diyor. Hoca da "bu bilgidir" diyor. Sonra da eline cam silme aparatını tutuşturup, "şimdi sil o camı diyor, işte bu bilgeliktir." Bilmediğim bir şey öğretmedi bana. Ama yine de keyifliydi. Ve tekrar izleyebilirim.


Bütün gün çay içip, kitap okusam. Film izlesem. Ya da ara sıra dışarıda yağan yağmuru. Nasılsa Aylaklık Cumhuriyetini ilan ettik. Ama gözümü açamıyorum. Uyusam bu muhteşem yağmurlu öğleden sonrayı kaçırıcam. Tam uykum da yok. Uf.

Ah! Unutuyordum az kaldı. Henüz yanıtlamayanlar için bugün anketin son günü.

Perşembe, Kasım 20, 2014

Projeler, projeler.

İşte tam ağız tadıyla yeni post yazma vakti. Günün görevleri tamamlanmış. Yemek saatine biraz var. Radyoda kıvrak caz ezgileri. Ve içimde öbürlerinin önüne geçmek için birbirlerini itekleyen konular. Ey Dünya! Mutluyum! Bil bunu!

Halı projesine yeni projeler eklendi. Biri abajur projesi. Tam abajur projesinin de suyunu çıkarmıştım ki gözüm perde       lere ilişti. Hayır dedim kendime. Gözünü seveyim yapma. Perdelere dokunma. Perdelerin çok şık. Ama bıktım artık bu perdelerden. Akşam her kapattığımda içim de beraber kapanıyor. Hem çok kolaymış yapması. Hem de çok güzel olacak. Vallahi de billahi de ev daha zevkli olacak bak sonra boşuna yıllarca bunları alıp oturmuşum diyeceksin. Yeni ev gibi olacak kızıııım! Ayh.

Daha da yılbaşı süsleri var. Kesin bir tanesini unuttum. Araya bir proje daha girmiş olması lazım. Abajurdan önce. Halıdan sonra. Masa setleri girdi tabii de onlar birşey değil. Büyük kalem bir projeye daha takılmış olmalıyım. Neyse bilemedim şimdi.

Fakat sonuç olarak en basit portakal süsünü bile yapmış değilim. Böyle de bir durum var.

Salı, Kasım 18, 2014

Radyo dinler misiniz?

Bugün yavaş bir gündü. Hiç bir şey yapmadım. Yapmaya çalışmadım. Sabah çok erken uyandım fakat duvar saatim anlaşılmaz biçimde bir buçuk saat önden gitmiş. Baya bir hülyalara daldıktan sonra artık saat onbuçuğa geliyor kalkayım dedim. Kahvaltıya oturup bitirdiğimde salondaki saat dokuz buçuğu gösteriyordu. Dumur oldum tabii. Ne oluyo ya filan diye.

Son günlerdeki eğlencem telefonumdaki diğer internet radyosu (PC radio). Bir kaç gün evvel "chanson" kategorisini açtım. Hep rusça "chanson" lar. Allah allah. Ne alaka. Başka radyo açıyorum, aradaki reklamlar filan gene rusça. Eeee bana ne kardeşim rusça radyodan. Böyle internet radyosu mu olur diye isyan ettim. Sırf rusça yayınları çeken bir internet radyosu. Saçma. Tam uygulamayı silicem kenarda minnacık bir dünya ikonu gördüm. Tıkladım. Bütün radyolar. Altında Albania bilmem ne, bilmem ne, bir sürü ülke sıralamış. Annecim. Yoksa bu ülkelere göre yayın mı seçiyor ve benimki bir şekilde rusyaya mı ayarlı kalmış? O zaman! O zaman! O zaman bas fransa'ya. News/Talk kategorisini tıkla bakayım. Amanın RTL çıktı. Bıdı bıdı fransızca konuşuyorlar. Hiiii. RTL radyosunun naklen yayını. Fransa'daymışsın gibi. Tam onbeş senedir fransız radyolarını dinlemiyorum. Öğrenciyken de uyumadan önce mutlaka radyoyu açar, onu uyku ayarına getirirdim bir saat sonra kendinden dursun diye, öyle uyurdum. Fransız televizyonu çok sonradan girdi hayatıma ve o zaman bile radyo evin içinde hep açıktı. Hep hayatımın bir parçasıydı fransız radyosu. Amanın nostaljiye bak. Işınlanmaya bak. Hem zaman, hem mekan. 

Ara ara açıp dinliyorum. Bazen dalıp kendimi Fransa'da sanıyorum. En azından haberleri habere benziyor. O malum zatın adı geçmiyor. Ay ne kadar dinlendirici anlatamam.

Tabii araya zaman girmiş ya. Herşeyi başka gözle görüyor insan. O sunucuların esprileri. Biraz zorlama neşeleri kahkahaları. Mesela stüdyoda dört beş kişiler, adam sürekli birilerine birşeylere laf sokuyor, kadının teki de fonda on saniyede bir kahkaha atıyor. Kadrolu kahkahacı. O amerikan dizilerindeki konserve kahkahalardan değil ama. Onda bir salon dolusu insan kahkaha atıyor. Burda tek bir kadın. Fonda ama yani kahkaha atarken muhtemelen adamın sesini bastırmamak için mikrofonundan uzaklaşıyor. Sonra reklamlar. Ah bunu unutmuştum. Otu b.ku cinsellikle pazarlıyordu bunlar doğru ya. Ben en son tefal'in fritözünde kalmıştım. Bir fritözü bile cinsellik kullanarak pazarlamışlardı. Pes demiştim. Bu seferki choucroute reklamı. Yani Alsace'ın kapuskası de sen ona. Yani kapuska benzeri bir yemekten yola çıkarak cinselliğe nasıl bağlanırsın? Çünkü neden? Çünkü cinsellik dikkat çekici bir öğe. Çünkü cinsellik sattırıyor. Pişmiş lahana yemeği mi satacaksın? Çözüm: cinsellik. 

Öyle işte. 

Bu arada yeni bir anket sorusu koydum bloga, sağda üstte. Çekinmezsen yanıtla. Yaş gruplarını merak ediyorum. Bakalım tahmin ettiğim gibi mi çıkacak, yoksa gene sürpriz bir sonuçla şaşıracak mıyım. Çok merak ediyorum. Şimdiden teşekkürler.

Pazartesi, Kasım 17, 2014

Halı

Offf. Dün gece yazdım bir önceki postu. Sonra gittim yattım. Sabah kalktım aklım fikrim halıda. Nasıl yapsam da yapsam. Kurtuluş yok galiba. Bir sürü alternatif çözüm ürettim. Bir kere 2 metreye 2 metre tezgah söz konusu olamaz. Fakat küçük parçalar dokunup birleştirilebilir mi? Sonra tığla o çizgiler belki yapılabilir. Bittikten sonra üstüne işlenebilir mesela. Biraz kabarık da dursa birşey olmaz hatta belki daha bile güzel olur. Sonraaaa, bitmediiii, acaba dokumayı da tığı da unutsam da keçe mi yapsam? Keçe çalışmasına çok uygun geldi mesela desen.

Tabii asıl projeye başlamadan önce bu soru işaretlerini kaldırmak için bir takım araştırma geliştirme deneme yanılma çalışmalarına geçmek lazım. Daha önce ne keçe yaptım ne de bir santrimetrekare olsun bir kumaş dokudum. Önce ince bantlar dokuyup birleştirip, birleşme yerleri nasıl duruyor, çok mu göze batıyor yoksa gizlenebiliyor mu görmem lazım. Tabii bu gereklilik de başka bir proje doğurdu durduk yerde. Makul ende bantlar dokuyup birleştirerek yolluk dokuma gibi. Aha. Resmen proje daha gerçekleşmeden doğurdu.

Keçe acaba parkede oturmamazlık eder mi? Yer yer kabarık durur mu? Teknik ve zevksel tercihler bir yana, bana her birinin maliyeti ne kadar olur?
Önemli bir tercih de ben tam olarak nasıl bir şey istiyorum? Tüylü tüylü bir halı mı? Yoksa salondaki diğer halı gibi yassı bir doku mu? Tüylü tüylü halı o desenle çok şahane göz doldurur. Ama biraz da yorucu olabilir. Ah buldum. Yatağın yanına koyacağım bir tane tüylüden. Başka bir Miro mesela. Gene doğurdu mu proje sanki? Pek bereketli maşallah.

Dokuma tezgahı: buna da el atayım kusur kalmasın.

Yatmadan buraya yazmak istedi canım. 

Kesinlikle ikna olduğum bir şey varsa o da keten tohumunun beynime etkisi. Bir günde bile nasıl fark ediyor. Böyle çözümler kafamda zigzaglar çizerek bana geliyor filan. Bir de daha kolay harekete geçiyorum. Misal: yürüyüşe çıkmam lazım. Evet lazım. Çıkmalıyım, filan diye uzar normalde. Zırt diye kendimi ayakkabılarımın bağcığını bağlarken buluyorum.

Balık yemiyorum ya çok. Ondan. Omega 3'ler eksiliyor demek ki.

Sonunda mandalina peltesini yaptım. Tam çok bereketsizmiş bir kilo mandalinadan üç kase pelte çıktı çıka çıka, onun da üçte biri muz diye düşünecektim ki aklıma mandalina naylonunun üstünde yazan fiyata bakmak geldi. Ne kadar vermişim bir kilo mandalinaya? 2.5 TL bile değil. Sudan ucuz. Demek ki dört kase için: 1 kilo 350 gr mandalina almam lazım. İki tane de dolaptan ekledim. 1.5 kilo filan de sen ona. İçine aroma versin diye kakule taneleri de attım. Bir çubuk da tarçın. Ama tarçın yakışmayabilir. Yarın belli olacak.

Elişlerine filan başlayamadım. Çok bedbahtım. Dün gece sabahladım desem inan. Kafayı ev yapımı dokuma tezgahlarına taktım. Çok eskiden, yirmili yaşlarımın başında evdeki corn flakes kartonundan bir tane yapmaya kalkmıştım ama işin içinden çıkamamıştım. Bahsettiğim internet öncesi dönem. Ve mekan da ada. Yani yeri gelir oluklu-oluksuz karton bulamazsın hiç bir yerde. Amacım o sistemi çözmekti. O iki ipten birini indirip kaldıracak sistemi. Karton yetersiz gelmişti ve en sonunda pes etmiştim fakat hep kafamın bir tarafı o dokuma sistemini çözmeye çalışırdı arka planda. Kısmet dün geceyeymiş. Dün gece baktım, baktım doyamadım, gün ağardı artık. İşin komik tarafı benim gibi karton kutuyla dokuma tezgahı yapmaya çalışmış bir sürü insan olduğunu görmekti. Dahiyane çözümler bulmuş insanoğlu. Favorim kartlı sistem. İskambil kağıdıyla yapıyor insanlar. Ah bunu ben akıl edecektim!


Kartlı sistemi düşünememiş olsam da, bundan yirmi sene evvel çözüme çok yaklaşmışım yine de. Benimki taraklı sistemdi. Altını kapatmam gerektiğine kadar çözmüştüm tarakların. Ama işte...

Miro'yu diyorum. Dokusam diyorum. Boyumdan büyük işlere mi kalkışmış olurum? Tığ ile çok zor olacak. Bir de ben o maviyi değil beyazı istiyorum. Bak aslında şu da fena değil yemek masasının altına, o siyah çizgiyi tığla atmak çok zor sanki ya:


Boyutları korkutuyor yoksa yapılır. Ölçtüm: masanın çapı bir metre. Kenardan 25'er daha eklesen 1.5 metreye 1.5 metre olabilir. Biraz güdük olabilir. Yalnız, işin güzel tarafı masa cam olduğundan alttaki deseni kapatmayacak. 1.90'a 1.90 olsa tam olur. Çok şahane olur. Marangozdan ikişer metrelik tahtalar kestirsem. Hahaha sonra da Miro kilimi işine girermişim. Ay bu gece de bunun hesaplarıyla uykusuz kalmak istemiyorum. Bir kere küçük boyutta denemem lazım renk geçişleri nasıl oluyor filandı falandı.

Ayrıca şunu  şurasında aylardır o lambayı işleyemedim gitti. Ne kilimi?

Var ya bu yazın başında anneme de söylemiştim. Varacağım son nokta salonun ortasına dokuma tezgahı kurmak demiştim. Delirmişim gibi bakmıştı. Ama hiç tezgahın konusunu açmadan, önüne şu yukardaki Mironun kilim halini koysam, ben yaptım diye, beni artık alnımdan mı öper yoksa düşer bayılır mı onu da bilemedim.

Haydin git yat artık. Keten tohumu az mı geldi nedir?

Cumartesi, Kasım 15, 2014

Yeni yıl hazırlıkları başlasın!

Neredeyse bütün hafta her gün yazdım. Hayırlısı bakalım.

Bu sabah çok tuhaf bir rüya gördüm. Daha doğrusu bütün gece gördüm onları rüyamda. Me. ve Ha.. Kardeşimin ve eşinin arkadaşları. Safir'e benim kadar bakmıştır Me. mesela. Ama biz öyle görüşmeyiz. Hele Me.'nin eşi Ha.'ı hayatımda bir kere filan gördüm. En son Cicoz'u görmeye hastaneye gelmişti Me., o zaman gördüm kızı. O kadar alakasızız. Hayır düşünüyorum, Facebook'ta filan da bir paylaşmını görmedim. Durduk yerde Me.'le Ha.. Allahtan rüya güzel bir rüyaydı. Yoksa ödüm patlar benim. Var geçmişte öyle sabıkalı rüyalarım çünkü. Yeni ev almışlardı rüyamda. Çok güzel, aydınlık ve şık bir evdi. Bütün gece rüyamda onları ve evlerini gördüm. Rüyanın genel hissiyatı da çok olumluydu. Bolluk, bereket, konfor: sefa.

Onun dışında bütün gün temizlik yaptım. Anlamadığım konu, kağıt üstünde iki saat gözüken iş nasıl oluyor da pratikte beş-altı saate yayılıyor? Biri bana açıklasın lütfen. Tamam aralarda dinlendim. Ama beş dakika dinlendim, on dakika dinlendim, bilemedin onbeş dakika dinlendim. Ve toplam beş kalem iş. Anlamadım yani.

Bu sene yılbaşı hazırlıklarına erken başladım. Aralık'ın birinde portakallı kahve likörümü (beste'nin artık meşhur olmuş likörü)  ve ağacımı kurmayı planlıyorum. Ağacın süslerini de yenileyeceğim fakat birçoğunu kendim yapmak istiyorum. Bunun için pinterest'i kurcaladım. Kendime evyapımı yılbaşı süsleri için ayrı pano açtım. Hepsini yapmayacağım ama elma püreli tarçınlı süsleri gözüme kestirdim. Nefis kokutuyor evi diyorlar. Bizde hazır elma püresi yoktur değil mi? Adam biçimli kurabiye kalıplarım var. Onlardan yaparım.

 O bir. İkincisi kurutulmuş portakal dilimleri.



Bir de eski topları simli ojeyle boyasam diyorum. Sadece gümüş rengi topları koysam. Bir de rengini beğenmediklerimi beyaz ojeyle boyayabilirim. Bu sene beyaz ve gümüş olsun toplar.

Şu keçeler de fena değil. Araya bir kaç tane. Bir kaç boy. Polardan da olur kesin o.


Ama mutlaka ve mutlaka şunun ortası katlanmamışından, ve kağıt değil polar ya da keçe. Ortasını plastik kamışla tutturabilirmişsin şeklini koruması açısından.



Yarın başlarım elişi faaliyetlerine. Bugün daha mandalina peltesi ve yemek yapacaktım. Yemek olarak da etli yaprak sarma ve yuvalama arasında kararsız kalmıştım. Saatlerce evişinin üstüne. Yuh! Çok yükleniyorum kendime. Biraz yavaşlamam lazım. Belim sağlam olsa, gene bir derece. Aslında mantı açasım var. Artık haftaya. Turşu da kurmadım daha. En iyisi yemekler için liste yapmak yeniden.

Bu gece film/belgesel de izleyemedim. Onu da yarın yaparım. Her işi yarına yükledim. Yarın da benzer sızlanmalı bir post gelebilir bak. Ay çok iş yaptım, çok yoruldum diye.

Önümüzdeki Cumartesi akraba düğünü var. Kıyafet ayarlamam lazım. Saçlarımı da artık bir zahmet boyatsam fena olmayacak. Ayrıca kestirmek de istiyorum. Şu an embesil modeli gibi oldu yazlık hali uzayınca. Uf çok iş var ya. Nasıl yetiştiricem hepsini? Gelsin listeler, öncelik-önem sıralamaları, sabah erken kalkmalar. Başka yolu yok. I-ıh. Yok. Haydin ben kaçtım. İyi geceler küçük Joe.

Cuma, Kasım 14, 2014

Kaza ve merhamet.

Bak dün ne oldu biliyor musun. Anneme gitmiştim akşam geç vakit. Yani sekiz buçuk filandı herhalde. Neyse bilgisayarı gene çalışmaz haldeydi onu düzelteyim dedim bir de önemli başka bir iş vardı onu halledecektim. Uzun lafın kısası akşam onbirden önce çıkamadım. Bu saatte yürüme filan diye baskı yapmaya başladılar dışarı çıkarken. Dikiş makinesini anneme götürmüştüm onu günün birinde taksiye koyup geri taşımam lazım nasılsa bari bu akşam yapayım bir taşla iki kuş dedim. Aldım bindim taksiye. Yollar da açık. Şöförle muhabbet filan. Işıklarda ineceğim dedim. Durdu. Ama hala lafımız bitmedi. Kenara çekti arkasını döndü lafını bitirmek üzere ben de parasını vericem. Birden saliseler içinde adamın gözleri arkamda tek noktada sabitlenip, yumuldu, kafasını omuzlarının arasına aldı, hemen anladım. Lan dedim, tamam, kamyon-tır-neyin çarpıyor, geberdik. Arkasından gümmmmm diye bir ses, taksi sarsıldı.

Hemen indik arabadan. Sipariş motoru kullanan gariban bir çocuk. Ayağında pazarda üç liraya satılan plastik terliklerden. Şöförün dediğine göre motoru otuz metre kaydırmış. Bize çarparak durmuş. Yerler ıslaktı zaten. Allahtan hiç bir şey olmadı. Üstü başı çamur oldu o kadar. Ama çok korktuğu yüzünün aldığı halden belliydi. İnsanlar toplaştı. Su filan getiren oldu içsin diye. Bizim taksinin tamponu göçmüş. Şöför onun derdine düştü. En soğukkanlımız oydu zaten. Sinirim bozuldu. Hem kazaya, hem çocuğun garibanlığına, hem kasabın et derdine. Hem de bir yerde adam da haklı. Zararı cebinden mi ödesin durduk yerde. Ben olsam ihale bana kalır. Bilemedim yani doğruyu yanlışı. Hala kulağımda Harran'daki ağanın lafı: "aşiret reisi olmak için biraz zalim olacaksın, yalan yok."

Zalimliği bilmiyorum ama hayatına devam ettirmek istiyorsan fazla merhametli olmayacaksın. Kahretsin ki dünya düzeni böyle. Hakkını koruyacaksın. Fazla merhamet iyi bir şey değil. Bak geçen gün bizim buradaki esnafla konuşuyordum. Yıllar önce yaşlıca yahudi bir müşterisi varmış, buna demiş ki "sen çok merhametli iyi kalpli bir adamsın, çok darbe yiyeceksin, bu lafımı da hatırlayacaksın" demiş. "Dediği gibi de oldu" dedi.

Kalpsizlik değil savunduğum ama yeri geldiğinde "bana ne, benim derdim mi" diyebilmek. Ya da yüzsüzlük yapana zılgıtı çekmek. İşin varken boş laflarla seni oyalayanın lafı ağzına tıkamak. Tepene çıkana yol vermek.

Ay aman neyse. İçim şişti.

Bugün biraz elişi yapasım var. Birazcık coursera'nın bir kaç videosunu izlerim. Biraz da ortalığı topladım mı oh mis.

Perşembe, Kasım 13, 2014

AVM'ler metro ışıkları mısır patlatmak

Peşpeşe yazdığımın üçüncü günü. Çok sık olmamıştır herhalde.

Birazdan yatıcam. Bu sabah verimlilik adına sabahın köründe kalktım çünkü. İnnovasyon kitabından okudum bolca. Okuması çok zevkli yalnız adam lafı çok dolandırıyor. Bir iki cümlelik fikir ve üç dört örneği yirmi sayfaya yaymış ve ortada pratik bir çıkarım yapabileceğim bir kavram yok. Ay bir de çevirmen elektronla elektrodun aynı şey olduğunu sanıyor, cahil şey, çok sinirlendim. Ya tamam fizik uzmanlık alanın olmayabilir ama çevirmensen madem araştıracaksın. İşin o. Neyse. Günün geri kalanında yürüyerek Beşiktaş'taki kütüphaneye gittim. Oradan ayırttığım kitabımı aldım. Döndüm Levent'teki alışveriş merkezine daldım.

Alışverişlerimi merkezlerden yapmak pek sık başvurduğum yollardan değil. O yüzden hep bir tedirginlik hep bir acemilik. Şimdi ülkenin tek derdi bu değil biliyorum ama, bir alışveriş merkezi yaptın madem, neden danışmayı en üst kata koyarsın? Neden her katta, yürüyen merdivenlerin tam orada, alışveriş merkezindeki mağazaların planı bulunmaz? Çok mu masraflı bir AVM planı kondurmak? Bu memleketin planlarla haritalarla ilgili bir sorunu var. Bak mesela şu metrodaki istikamet ışıkları. Diyelim ki Levent'ten Taksim'e gidiyorsun. Kapının üzerinde istasyonları gösteren ışıklar ters. Gidiş yönüne doğru ilerlemesi gerekirken ters yöne doğru ilerliyor. Tasarım hatası. Metronun gidiş yönü ve ışıkların gidiş yönü aynı olmalı. İllet oluyorum her seferinde. Hayır bir de simetri hastalığım filan da yok, gayet rahat bir insanım.

Bütün AVM'yi gezdim senin anlayacağın. Ayaklarıma kara sular indi. Aldım kendimce birşeyler. Birşeyler değil esasında, bir şey. Sonra kafamda bir post yazdım gereksiz küçük mutfak aletleri ile ilgili. Üç tane gereksiz mutfak aleti tespit ettim. Pardon dört. Aslında bence beş.

Bak sayıyorum: bunlardan en ama en gereksizi popcorn makinesi. Mesela geçen akşam eski sevgiliyi eve davet ettim film izlemeye, izlerken de patlamış mısır yeriz diye tencerede mısır patlattım. Çok şaşırdı. Bundan önce C. da şaşırmıştı. Demek ki mısırın tencerede mis gibi patlatıldığını bilmeyen var. Tarifi az sonra.

İki numara gereksiz mutfak aleti: yoğurt makinesi. Çok gereksiz! Poları al, sar. Gayet güzel oluyor. Yoğurt sekmemde ayrıntılı anlattım zaten.

Üç numara gereksiz mutfak aleti: dondurma makinesi. Tamam bunun gereksizliği tartışılır. Biraz tercih meselesi. Ben o koca aleti koyacak köşe bulacağıma saati kurar dört beş defa dondurmayı buzluktan çıkarıp çırparım, ne var.

Dört numara: fritöz. Bende bir tane en dandiğinden beş liraya içindeki fritöz sepetiyle filan aldığım bir tencere var. Tamam yağın sıcaklığını filan göstermiyor ve sabit tutmuyor kabul ediyorum, önemli bir özellik ama kızarmış patates yapıyor muyum? Hem de kralından. Gerçek patates kullanıyorum. Hazır doğranmış dondurulmuşları değil. Parmak parmak kesiyorum onları. Safir bayılıyor. Aynı tencereyi buharda sebze pişirirken de kullanıyorum.

Gelelim son gereksiz mutfak aletine. Elektrikli cezve. Arçelik mi ne türk kahvesi makinesi yapmış. Onun bir alt kategorisi de şu elektrikli cezveler. Türk kahvesi makinesi de elektrikli cezve de. Al birini vur ötekine. Ne kadar gereksiz bir alet. Elektrikle pişirene kadar koy ocağın üstüne işte bitti gitti.

Gerçi ben kettle'a da gereksiz diyordum bundan on beş yirmi sene önce. Oysa mutfağımın demirbaşı yıllardır.

Gelelim bilmeyenler için evde mısır nasıl patlatılır kısmına:

Bir tane tercihen kalın tabanlı çelik tencere alınır. Altına ayçiçeği yağı dökülür tabanı mümkün olduğunda ince kaplayacak kadar (zeytinyağı ya da tereyağla denedim patlamıyor mısırlar). Kuruyemişçiden patlatılacak mısır alınır. Mısırlar yağın üstüne tabanı bir kat mısır kaplayacak kadar dökülür. Tuz eklenir. Biraz yağla mısırlar karıştırılır. Sonra orta ateşte kapağı kapalı şekilde bırakılır. Yaklaşık 60 saniye sonra ilk mısırlar pıtır pıtır patlamaya başlar. Kulağınızın tencerede olması lazım. Mısırlar artık patlamadığında atik davranıp hemen ocaktan almanız ve mısırları bir kaba aktarmanız lazım yoksa yanabilir. Ben patlamalar azaldığında kapakla beraber şöyle bir çalkalıyorum. Son bir kaç daha patlıyor sonra da alıyorum ocaktan.

Hadi ben yatıyorum gözlerim gidiyor artık.

Not: son keşfettiğim ulvi tat: közlenmiş yeşil zeytin. Kekikli. Mmmuah!

Salı, Kasım 11, 2014

Dürtü ve denge.

Yazasım var gene çok. Bir şey içimden ittirip duruyor. Hadi şunu söyle- bunu anlat- bundan da bahset. Dürtü basbayağı. Freud hiç bahsetmemiş olabilir. Ama anlatma dürtüsü diye bir şey var. Yazma onun kardeş dalı. Dokuz yıllık bir blog yazarı olarak bunu tespit etmiş bulunuyorum. Evet.

Yazmak benim için bazen bir rahatlama aracı, bazen de yolumu bulmama yarayan bir pusula. Yazdığım zaman bazı şeylerin farkına varıyorum. Çünkü kukumav kuşu gibi düşünürken bu kadar ileri taşıyamıyorum düşüncemi. Yazmak yaşantımla arama bir mesafe koyuyor hem. Tıpkı yakın gözlüğün yokken hayatını geriye itip net olarak görebilmen gibi. Öyle olunca milimetrik sapmalar yapabiliyorsun rotandan. O milimetrik sapmalar uzun vadede seni kilometrelerce öteye götürüyor.

Pazar günü Bella ile buluştuk muhabbet ettik demiştim ya. Mesela Bella şikayet ediyordu. Yapmak istediğim bir dolu şey var haftasonunda ve onu yapmak istiyorum bunu yapmak istiyorum derken hiçbir şey yapamadan geçip gidiyor koca tatil diyordu. Diyemedim ki keşke tek haftasonunda öyle olsa. Çalışmadığın günler hep öyle oluyor. Yapmak istediklerimin listesini çıkarmasam, hepsine bir zaman ayırmasam, önceliklere göre sıralamasam, enerjimi bilinçli yönlendirmesem günler (haftalar, aylar hatta yıllar) bir bakıyorsun bitivermiş akşam olmuş ve sen boşa geçirdim diye sinir içindesin. Tam tersini de yaptım. Geçtiğimiz üç hafta deli gibi "iş" gördüm. Son derece verimli geçti. Hayatımda çığırlar açıldı. Fakat bu sefer de bende hal kalmadı. Günler değil ama ben bittim. Arasını bulmak gerek demek ki. Hala daha kendime gelmeye çalışıyorum, bak.

Daha uzun yazmaktı içimden geçen. Ama başka sefere. Dinlenmek güzel ve gerekli ama dediğim gibi arasını bulmak gerek. Denge. Gidip biraz iş göreyim.

Pazartesi, Kasım 10, 2014

Konser-Müzik

Gene çok yorgunum blog. Ama sanırım kim olsa yorulurdu. Hafta sonu kim dinlenebiliyor bilmiyorum. Benim Cumartesi günü temizlik günüm. Sırf salonun tozunu almak elli dakika filan sürdü. Sandalyeleri filan da sildim çünkü. Akşam da hazırlanıp koştura koştura konsere gittim. Koştura koştura demem şöyle. Metro koridorlarında topuklarla koşarak ilerleyip, insanları merdivenlerde aşıp, biletix masasından deli gibi biletimi kapıp kendimi salona attım, yerime oturmamla ışıkları söndürmeleri bir oldu diyim sen anla artık nasıl ucu ucuna yetiştiğimi. Ucu ucuna yetişme alışkanlığımı bırakmam şart.

Eric Whitacre'ın bestelerinden ve onun yönetiminde Rezonans korosunun konseri vardı Zorlu PSM'de. Muhteşemdi. Sanırım salonun akustiği de çok iyi ama koro mükemmeldi. Resmen kulaklarım bayram etti. Adamın bestelerini sunarken anlattığı her bestenin hikayesi de konsere çok güzel bir renk kattı. Konserin en orijinal ve benim için en renkli anı, Kaliforniya'da bir göl kenarında aniden bastıran bir yağmur fırtınasını müzikle ölümsüzleştirmek istediği bestesini koro seslendirirken, seyircilerden parmaklarını şıklatarak yağmur efekti yapmalarını istemesiydi. Parmak şıklatmayı daha önce hiç yağmur sesine benzetmemiştim. Fakat bine yakın kişinin parmak şıklatmasını hiç dinlememişim bugüne kadar. İnteraktif konser. :) Çok hoştu. Daha sık konserlere gitmeliyim. Dee Dee Bridgewater'ı da dinlemek isterdim fakat biletler ateş pahası.

Aslında bütün hafta güzel müzik dinlemekle geçti. Salondaki iki hoparlöre iki hoparlör daha ekledim. Artık dört hoparlörden ayrı ayrı ses çıkıyor. Hoparlörleri annemin evinde kullanmadığı bir müzik setinden taşıyıp getirmiştim. Geçen haftasonu Burak gelip onların kablolarını bağladı. Fakat ses çıkarmayı başaramadık. Sonra hafta arası bir akşam yürüyüşe çıkarken, karşıdaki elektrikçiye uğrayıp durumu anlattım. O da bana ses düzeninin bir yerinde channel düğmesi olması lazım dedi. Eve gelince biraz düğmeleri kurcaladım veeee Evreka! Başardım! Sonra aklıma geldi sisteme bağladığım telefondaki mp3 lerin ayarlarında ekolayzır şeysi var. Onu da konser moduna getirdim ve Pavarotti and Friends'leri koydum. Sanırsın öldüm de cennette Pavarotti konserine gittim. Galiba en sevdiğim Bryan Adams'la beraber söyledikleri Sole mio. Bryan Adams'ın Sole mio yorumu muhteşem. Gırtlağını patlata patlata yandıra yandıra söylüyor.

Akşam konserden sonra eski sevgili ile beraber kahve içtik sohbet ettik. Bugün de Bella ile buluşup Karaköy'de bir kafeye konuşlandık. Bella'yı beklerken o hala içimden atamadığım İstanbul özlemi içimi kanattı. Çünkü Galata köprüsünün başında Haliç'e bakıyordum. Hava pusluydu ve balık ekmek kokusu tütsü gibi havaya yayılmıştı. Bak ne kadar sıradan bir anı günün dedim kendime. Fakat bu sıradanlığa bile ne kadar hasret kalmıştın bir zamanlar.

 Köprüde balık ekmek yemek
Dolmuşa hadi gidelim demek
Ver elini Yenikapı
Ver elini Bebek Tarabya
Şimdi Istanbul'da olmak vardı ya


Istanbul'u sevmek demiş biri ekşi sözlükte, sevgilinin yanında sevgiliyi özlemek gibidir.

Bilmiyorum blog. Herşey çok güzel, hayatım, evim, keyfim ve projelerim. Fakat çok bitkinim.


Cuma, Kasım 07, 2014

Yorgun.

Çok yorgunum blog. Kafam kazan gibi. Bugün grev yaptı zaten. Ben de iyi tamam dedim. Ama en iş yapmadığım zaman bile, mesela bütün gün abuk subuk düşüncelere dalmak koltuğa yığılıp, gene minimum iki tane problem çözmüş, bir tane iş bitirmiş, bir kestirme pratik yol bulmuş, bir iki alışveriş yapmış, bir tane fikir üretmiş oluyorum. Mesela bozulan tartı. Mesela çalışmayan kumanda. Mesela kadınsı bakımlar. Mesela okumak istediğim makaleyi sonraya saklamak için bir web kolaylığı. Filan diye gidiyor. Daha da var bir sürü.

Arabam olsaydı. Bir de sevgilim. Sevgiliyi arabaya koyar biraz gezerdim, şehir dışına çıkardık. Kafa dinlerdik. Belki yol boyunca susardık. Belki kenara çeker birbirimize sarılır, sonra yola devam ederdik. Arabada belki bir çay ya da kahve termosu olurdu. Bir de saklama kabına koyduğum bir dolu ev kurabiyesi veya üzümlü kek dilimleri. Safranbolu'ya doğru yol alırdık mesela. Arabada klasik müzik çalardı yol boyunca. Ya da, araba da değil de karavan. Karavan ve sevgiliyle uzak bir ülkeyi dolaşmayı isterdim. Mesela Hindistan. Hindistan zordur. Mesela Tacikistan o zaman. Ya da Japonya'nın kırsallarını. Ya da Güney Amerika. Ya da Meksika filan. Ya da Portekiz.

İyiymiş: Safranbolu'dan girip Tacikistan üstünden Portekiz'e gittik valla.

Buradan da yatak odasına gidicem anlaşılan. Bu post biraz güdük oldu sevgili okur. Kusuruma bakma. Yorgunum çok dedim ya. İyi geceler.

Çarşamba, Kasım 05, 2014

Duygusal.

Uzak düştüm buralardan sanki. Eskisi gibi yazamıyorum. Hem sıklık hem de kolaylık açısından. Eskiden zırt diye yazardım. Şimdi yazıyorum siliyorum, yazıyorum, vazgeçip iptal ediyorum.

Gün içinde şunu bloga yazayım diyorum, sonra "mesai saatinde" olmaz deyip erteliyorum. Belki de ondandır. İlham perilerini küstürmüşümdür belkim. Biraz kaprisli olur kendileri malumunuzdur.

Celes hayat amacını bulmak ile ilgili makalesinde, onu gerçekten bulduğunuz zaman sizde çok güçlü bir duygusal tepki yaratır, oradan anlarsınız onu bulduğunuzu demişti. Hatta bazıları gözyaşlarına boğulup hüngür hüngür ağlar dediğinde, yok artık deve, bu ne ya, ne biçim insanlar var filan demiştim içimden. Ve o makalesinde önerdiği yöntem pek etkili olmamıştı bende. Ben herhalde hiç bulamayacağım sanmıştım bir de bak, şimdi aklıma geldi. Hatta belki benimki psikolog olmaktı, ben sıramı savdım herhalde diye de düşündüm. Eee? Hani psikolog olmadaki duygusal tepki? Bilmem ki o kadar işte demek ki benimki. Fakat geçenlerde varoluş amacımla tesadüfen karşılaşınca salya sümük ağladım gerçekten. Ne oluyo bana diye diye. Bak aynı şöyle: "!!!!!!!!!!!! Oha!!!!! Buymuş lannnn! Buymuşşş bunca yıldır! ühüüÜÜÜÜÜ! buymuuuuş! ne oluyo bana ya? -ühüÜÜÜÜÜÜ-....."

Tamam o gün öyle duygusal tepki verdim, onu anladım. Sonra? Sonra gene aynısı oldu zaman zaman. Kadın videoda bu kursu nasıl Güney Afrika'daki gecekondulardaki insanlara yardım etme projesine kullandığını anlatıyor, ben gene başlıyorum ühüüü diye. Bak bugün de oldu mesela. Bugün de başka bir videoda başka bir kadının söylediklerine ağlarken buldum kendimi. Kadın küçük çocuklar için organik bebek maması ürününü nasıl ortaya çıkardığını anlatıyor oysa. Bilmiyorum ki bu daha ne kadar gidecek.

Aslında ne söyliyim mi? Yapmak istediğim herşeyin mümkün olduğunu anladığımda oluyor. Ben ki hiç bir işi beğenmezdim. Şimdi anlıyorum sebebini. Şimdi herşey açık ve net. Ama baştan bilseydim bunları, bak o zaman ne güzel idare edebilirdim her durumu, her olumsuz koşulu kendi lehime çevirebilirdim.

*******
Yukardakileri dün yazdım.

Bugün genel yorgunluktan ötürü işleri asgari düzeyde yaptım, çokça uyudum. Fakat asıl karar verdim. Biraz yavaşlayacağım. Bu bir yüz metre koşusu değil. Bu bir maraton.

Büyüyorum blog. Değişiyorum. Olgunlaştığımı hissediyorum.

Olgunlaşmak derken. Biberlerden biri oldu ve yedim bile. Körpecikti. Tazecik. İçindeki birkaç çekirdeği görünce kendimi büyükanne gibi hissettim. Bu da öbürsüler. Bu sabah çektim.



Ah! Anketten bahsetmeden bu postu bitirmek olmaz. İyi geceler küçük Joe'yu okuyanların ezici bir çoğunluğu (%63) buraya son bir sene ila 6 ay arasında katılmış. Zaten iki senelik bir blog olduğu için bu sonuca şaşırmadım hatta daha yüksek bir oran bile bekliyordum. Fakat beni en çok şaşırtan sonuç, anketi yanıtlayanlardan %25'inin eski blogdan beri beni takip ettiklerini öğrenmekti. Demek o kadar eski hallerimi bilen var. Vay be.

Katılan herkese binlerce teşekkür!





Perşembe, Ekim 30, 2014

Sonbahar.

İşte bir sonbahar akşamından bildiriyorum. Evdeyim. Yalnızım. Kırmızı dolabın üzerindeki el yapımım lamba ve Ikea ayaklı lambam yanıyor sadece salonda. Ortalık tertemiz ve derli toplu. Internet radio Eva Cassidy radio'da. Fakat şu an Sounds of Silence çalıyor. Dışarda kaldırımlar ıslak ve hava oldukça serin. Tam sevdiğim gibi. Az önce çıkıp Corona ve cips aldım marketten. Akşam yemek yemedim.

Kendime iki saat mola vermiştim. Bu süre zarfında bilgisayara ve televizyona dokunmayacak, hatta hiçbir şey okumayacak, öğrenmeyecek, analiz etmeyecek ve hatta planlamayacaktım. Biraz soluklanmak da gerek.

Sabahtan beri blog yazasım var. Erteledim hep. Şimdi de ertelerdim ama istemedim. Bir şey olmaz. Bu akşam için öngördüğüm işin acelesi yok. Hem blog yazdıktan sonra da yapılır. Şu an yayıla yayıla yazmak istiyorum sadece.

Yaklaşık on gündür ayrı bir alemdeyim. Şu yazıdan sonra harekete geçtim. Sadece Miro sergisini gezdim ve kardeşimin doğumuna gittim iki gün. Onlar dışında hep o yazıda sözü geçen hayaldeki gibi tıkır tıkır çalıştım. Bir işe girmiş gibi sayıyorum kendimi. Çalışma saatlerim sabah 8 akşam 5.30. O saatler arasında ciddi bir işyerinde yapmayacağım şeyleri yapmıyorum. Mesela market alışverişi.

Odaklanmaya çabalayınca çok hızlı yol aldım. Biraz sersemledim o yüzden. Ne kadar kolay dağınabiliyormuşum.

Sonra soru sorabilmenin önemi. Kendine doğru soruları sorabilmek çok şeyi değiştiriyor. Çok güçlü bir araç. Einstein demiş "önemli olan soruları sormaktır" . İnandım. Cevaplar ikinci derece önemli. Cevap bulmak soru sormayla karşılaştırıldığında daha edilgen bir eylem.  Soru sormak bir inisiyatif. Soru sormak için beyin daha fazla enerji harcıyor bundan adım gibi eminim. Uyanık olmayı gerektiriyor herşeyden önce. Farkında olmak.

Yaratıcı problem çözümü kursunu bitirdim. Bir kaç önemli şey öğrendimse de, ki bunların birisi devrim niteliğindeki odaklanma- toparlanma konusu, genel anlamda kursu beğenmedim.

Yeni bir kursa başladım. What's your big idea? Bunu da yaratıcı problem çözümü gibi bir ders sanmıştım oysa çok farklı çıktı. Girişimcilikle ilgili bir ders aslında. Şimdilik çok memnunum.

Yarın akşam Burak bana geliyor. Cumartesi Dulcinea ile buluşacağız. Pazar günü umarım biraz dinlenebilirim. Aslında güzel bir tatile çıkabilsem.



Cumartesi, Ekim 25, 2014

Cicoz.

Bugün diğer günlerden farklı bir gündü blog. Bugün Safir'e kardeş geldi. Sabahın kör karanlığı denen saatte yollara düştük annemle. Gene de işlerimiz rast gitti kolayca bulduk hastaneyi. Safir de oradaydı babası da babaannesi de. Heyecanlıydılar. Sağ salim geldi dünyaya Cicoz. Kedi yavrusu gibi bir şey, minnacık. Kardeşimin ısrarı ile aldım kucağıma. O söylemese almazdım. Safir'i hastanede kucağıma aldığımı hatırlamıyorum mesela. Ya tabii bir de sarılık geçirmişti o hemen. Ondan da olabilir. Başkası söze dökse, "yok ne olacaktı" derdim, kendim "amanın ağzında dili bile var" diye şaşırırken yakaladım kendimi. Sanırsın oyuncak bebek de "dilini de yapmışlar" diye şaşırıyorum.

Bütün anaçlık hislerim kabardı. Ben de yapsam bir tane diye düşündüm. Ne var ki. Bakabilirim ben buna. Süt vereceksin. Altını temizleyeceksin. Sonra yavaş yavaş zorlaşıyor nasıl olsa. Ama şu andaki şartlar istediğim gibi değil. Keşke hayatıma farklı bir şekil verseydim. Ama o zaman farklı bir insan olarak farklı şartlarda yaşamış olmam gerekirdi.

Bir ara Safir'le başbaşa kaldık doğumhane koridorunda. Ben büyüyünce çocuk yapmayacağım dedi. Neden diye sordum. Ben senin gibi yalnız yaşamak istiyorum dedi. Kalbime oturdu o laf. Biliyorum büyüyene kadar daha bin kere fikir değiştirir. Ayrıca kendi istediği hayatı yaşasın. Fakat lafın asıl can alıcı kısmı beni örnek alması idi. Daha da kötüsü, onun beni örnek almasını istemediğimi fark etmem. Düşündürücü yani nereden bakarsan bak. Beni örnek almasını istemiyorsam o zaman tablo çok da ideal değil. Halbuki çok da şikayetçi değilim halimden. Çelişki işte.

Yorgunum blog. Yoğun bir haftaydı. Yarın öğlen bir cenazeye katılacağım. Akşam da ağbimde yemekteyim. Pazar günü de dinlenirim belki biraz diyeceğim fakat gene bir türlü bitiremediğim ev işleri var. Belki Pazar günü artık sonlanır şu işler. Önümüzdeki hafta biraz rahatlarım. Kurslara yoğunlaşabilirim nihayet.

Çarşamba, Ekim 22, 2014

Miro.

Bugün Kunegond'la iki hafta önce yarım bıraktığımız Miro sergisine gittik. Bir alt katı da gezdik. Hava çok güzeldi. Ilık ve güneşliydi. Hırka fazla geldi yürürken çıkardık.

Şimdi bir kaç ihtimal var. Ya eskiden sergiler bu kadar güzel düzenlenmiyordu. Ya benim bilgim görgüm az olduğu için bir şey anlamıyordum. Ya da Miro çok acaip bir sanatçı. Etkiledi beni. Daha önce hiçbir sanatçının sergisinden almadığım bir keyif aldım. Bana bir şeyler kattığını hissettim.

Sergiyi gezerken onu anlamaya çalışıyordum ve birkaç kavram benim için öne çıktı. Birincisi uçsuz bucaksız özgürlük. İkincisi çocuk gibi eğlenmek ve çocuksu olmak. Üçüncüsü de ilk ikinin karışımı ile yapılan "explore" etme dürtüsü. Keşfetmek denebilir ama benim için explore sözcüğünü karşılamıyor. Materyalleri explore etmek. Teknikleri.

Müzedeki Miro filmlerinde özgürlük kavramına değinildiğinde "hah! tamam" dedim. Paris'te dadaist'lere tanıştığında onların o çılgın özgürlüğünden çok etkilendiği söylendi mesela. Heykellerinde en çok hissettim o kendine tanıdığı özgürlüğü. Bir çakıl taşı ve kabuklu bademi birbirine yakıştırıp devasa bir heykel yapmış. Güzel işte. Olmuş yani bence.


Müzede bu heykele esin kaynağı olan cisimlerin orijinal boyutları da vardı. Avuç içi kadar.

Salona çakma Miro tablosu yapmaktan vazgeçtim. Çünkü Miro desenli halı yapmaya karar verdim. Saçaklı ipten tığ ile. Tekniğini Bella'nın annesi göstermişti bana bir süre önce. Müzede yapmışlar ama tığ ile değil. Dokuma. Gerçi bana sorarsan yer yer kedi eşelemiş gibi duruyor ama benimki daha güzel olacak.


Uygun bir Miro tablosu bulmam lazım önce. Mesela gönlümden geçen şöyle bir halı olsa da :

Benimki daha çok şöyle bir model olacak:



Aslında tahminimden daha zor olabilir bunları yapmak. Mmmff. Hmmmff. Neyse bakıcaz artıkın.

Bu arada lamba henüz bitmediyse de kullanmaya başladım. Belki de yanlarına hiçbir şey işlemem. Öylece bırakırım. Yoksa bir tane ying yang sembolü ile çince zen yazısı işleyecektim. Bir de arkasındaki duvara bir çerçeve yaptırsam ev tam olacak. Dur bakak. Ona da sıra gelecek elbet.

,

Şu da günün içinden bir kare:




Salı, Ekim 21, 2014

Çay.

Çocukken, bizim evin bir ritüeli vardı. Belki her evde böyledir. Temizlik günleri, saat on ya da onbir gibi yorgunluk kahvesi içilir, akşamüstü de işler bittiğinde mutlaka çay konur yanına galeta filan eklenir masanın etrafında temizliğe gelen teyzeler ve annem hep beraber sohbet eder, biraz yorgunluk atılırdı. Sabah kahvesi keyfi için yaşım tutmazdı ama çay keyfine beni de dahil ederlerdi. Herkesle beraber ben de otururdum masaya. Otururdum oturmasına fakat sanki o çayın keyfine "gerçekten" varmak için bütün gün haldır haldır çalışmış olmak şartmış gibi hissederdim. Öyle bedavadan çay içmek pek içime sinmezdi.

Bugüne çok ev işi birikmişti. Kaba bir hesapla dört saate bitireceğimi sandım. Fakat on dakika süreceğini sandığım ilk iş kırk dakikada bitip pilimi de tüketince bunun bugün bitemeyeceğini anladım. Araya sırt ağrıma şifa olsun diye yoga da yaptım ve gün akşam oldu. Saat beşte paydos ettim.

Küçüklüğümün temizlik günlerini hatırladım. Hadi dedim kendime bir çay koy. Yanına da Kireçburnu fırını zeytinli krik-krak. Krem peynire bana bana. Keyifliydi ama o çocukluğumda "gerçek keyif" olarak kafamda tasarladığım kadar değil.
------------------
Bu arada daha sadece bir kaç gündür beslenmeme özendiğim halde bedenimdeki değişime hayret ettim. Ev işi yaparken hiç anlamadım fakat sokağa çıkıp biraz yürüdüğümde kendime inanamadım. Onca yorgunluğa rağmen, sanki bacak kaslarımın yanına ek kas takılmış gibiydi. Turbo. Duble yürüyüş. Vızır vızır gittim yollarda. Ki geberik haldeydim.

-----------------

Kardeşim Cuma günü doğum yapacakmış. Bugün annemden öğrendim. Bana kalsa gitmeyecektim doğumuna fakat Bella kanıma girdi. İlla git diye. Fotoğraf makinesi de alayım bari. 24 ekim. Akrep burcu olacak.

-----------------

Ankete cevaplar gelmeye başladı! Çok heyecanlı. Cevaplayanlara teşekkürler! Henüz cevaplamayanlar için de çok geç değil. Sadece bir kaç saniyenizi alacak. Tek soru.






Pazartesi, Ekim 20, 2014

Tıkır tıkır (devam)

Çok yorgunum blog. Bütün gün çalıştım. Amaçlarımın yazılı olduğu notlarımı ve amaç belirleme ve gerçekleştirme hakkında topladığım kişisel gelişim makalelerini toparlayıp sentez yaptım. Bunu yaparken saatlik odaklanma konuları saptadım. Örneğin önümüzdeki saat amaçları gerçekleştirmek için öngörmem gereken kaynakların neler olduğunu saptamaya odaklanacağım gibi. Böylece zaman hiç boşa gitmedi.

Bir ara kapı çaldı. İski. İski memuru normalde kapımı çalmaz. Açtım. Faturayı getirmiş. Fatura aynı kış ortasında bir doğalgaz faturasına denk olduğu için (öhe! bu ne?) beni uyarmak istemiş. Saatiniz hiç durmadan çalışıyor hanımefendi. Nasıl olur? Tesisatınızda bir arıza var. Sifon su kaçırıyordu biraz ondan olabilir mi? Ama az kaçırıyordu! Neyse memur gittikten sonra az bir ihtimal de olsa sifondan mı diye gidip sifonu dolduran musluğu kapattım. İyi ki o az ihtimali adam yerine koymuşum. Sonra gidip saate bakınca gördüm, amanın, saat durdu. Demek o azıcık sandığım su normalde yıkanmama, çamaşıra, bulaşığa, tuvalete, lavaboya, çiçekleri sulamaya her birşeye harcadığım su kadar su harcıyormuş. Faturanın üstünden bir bardak soğuk su içip, sifonu yaptırdım. Bu iş de bu kadar kolay halloldu diye sevindim.

Beslenmeme tekrar dikkat etmeye başladım. Ciğer aldım mesela. Ve tahin-pekmez. Elma ve üzüm. Zayıflamak istediğinde tahin-pekmez alan benden başka biri var mıdır? Yarın sabah tartılmam lazım.

Yarın maraton gibi dört saatlik ev işi var programda. Bu akşam erken yatacağım.

Bu arada sevgili okuyucum, seni merak ediyorum. O yüzden yan tarafa bir seri anket koymaya karar verdim. Beş saniyeni ayırıp, okuyup sana en yakın cevabı tıklarsan beni çok mutlu edersin.  Şimdiden teşekkürler.

Pazar, Ekim 19, 2014

Tıkır tıkır.

Fena yayıldım be blog. Hatta şu an bile kalemi kağıdı cetveli alıp listeler, sıralamalar yapıp, öncelikler tespit etmem gerekirken tembel tembel bloga "yapmam lazım" diye yazı yazıyorum. Hem yazıyorum, hem kendime kızıyorum.

Ne zaman mesaili bir işe girdiysem, özellikle de asistanlık adı altında her işe koşturulduğum işlerde, o işe başladığımın ilk sabahı sabit olarak şu his doğardı içime: "şurada yaptıklarımın yüzde onunu kendi hayatıma uygulasam, mesela sabah sekizde işlerimin başına otursam sadece, şu an kimbilir neleri başarmış olurdum". Arkasından, hemen, "o zaman hemen istifa edip, bunları kendim için yapmalıyım." hissi bastırırdı. İstifa etmedim öyle ama çok istedim. Fakat şimdiki gibi boşta olduğum zamanları da yayılarak, keyfe keder yaşayarak geçirdim. Hiperaktiflik diye bir kavram varsa, kendimi bunun zıttı hipoaktif olarak görüyorum ve hiç hoşuma gitmiyor. Yıllarca pençesinde kıvrandığım depresyon tabii ki bu konuda bana hiç fayda sağlamadı. Fakat onu atlatalı da yıllar geçti. Depresyon geçti, gölgesi kaldı. Ondan da kurtulmanın zamanıdır.

Celes var mesela. Bu blogda sık sık link verdiğim, Singapur'lu kişisel gelişim blogger'ı. Yıllardır takip ediyorum onu. Gözümün önünde hayatına bir hamur gibi şekil verdi. O benden hep beş on adım daha ileri gitmiş, hep iki-üç punto daha akıllıca davranmış. Mesela benim "hemen istifa edip, bunları kendim için yapmalıyım" dediğim yerde, o istifasını ve yapması gerekenleri zamana yayıp, planlayarak işten ayrılmış. Sonrasında da, doğal olarak, bir plan program çerçevesinde hareket ettiği için, serilip yayılacağına oturmuş adam gibi çalışmış. Benzer arayışlardan geçmiş ve benzer sebeplerden o işlere girmemişiz. Mesela ben de Birleşmiş Milletler'de kendime göre bir iş bulur muyum diye araştırmıştım. Hem altı dil bilmem, hem sosyal bir bilim olan psikoloji diplomam sonunda bir işe yarayacak diye sevinmiştim. Fakat oradaki pozisyonlarda insani yardımdan çok rapor verme ağırlıklı bürokratik işler bulunca hayal kırıklığına uğrayıp, caymıştım. O da Birleşmiş Millet'leri araştırıp caymış kişisel gelişim işine girmeden önce. Bugün kızın hayatına dışardan bakan biri, bazı insanlar böyle şanslı doğuyor diye düşünür. Oysa o her şeyi dişiyle tırnağıyla, emek vererek elde etti. Şahidim.

Yıllardır okuduğum kişisel gelişim makalelerinden öğrendiğim şeylerden biri de başarmak istediklerimiz için hayal gücünün önemi. Deneyimle sabit. Bir amacım olduğunda, mesela çok zor bir sınavı başarmak, öncesinde ya da hazırlanırken onu başardığımı hayal etmek başarı için çok etkili bir yöntem. Hatta bazen, varmak istediğim noktaya vardığımı hayal bile edemediğimi görüp kendime çok şaşırmışlığım var. Hayal edebiliyorsam, rota bir şekilde çiziliyor. Hayal bile edemiyorsam, o zaman durup bir daha düşünürüm. Çünkü inanmadığım bir başarı çabasında farketmeden kendimi sabote etmem çok olasıdır.

Geçen gün bir hayal belirdi zihnimde. Basit fakat etkileyici bir hayal. Ben, sabah saatlerinde (çoğunlukla sallana sallana çarçur ettiğim o güzelim saatlerde ) iş kıyafetlerimi giyinmişim, haldır haldır çalışıyorum. Bir işin yakasına yapışmışım. Tıkır tıkır hallediyorum ve bu tıkır tıkırlık benim hayat tarzım olmuş. Bir-iki saniye sürdü bu "vizyon". Ve o hayalimdeki ben'e çok yakın olduğumu da hissettim. Aktiftim. Ve bana çok yakışıp, beni tamamlıyordu.

İlgisi yok ama var. Menekşem. Hiç çiçek açmazken bir anda çoştu. Yeni çiçekleri var.





Cuma, Ekim 17, 2014

Kalbime giden altı şeritli yol.

Yazacak dolu dolu konular birikti. Hayatıma yeni giren kavramlar mesela. Ya da eski sevgilinin bilmeden sarfettiği kalbime giden altı şeritli yolda, altısında birden yol alan laflar. Başka açılardan büyüdüğümü de farkediyorum. Mesela. Salak kütüphaneci bana salakça laflar söylediğinde kanın beynime sıçradığını hissettim. Sonra sakin sakin dedim ki kendime, "bak, kan beynine sıçradı şu anda, bir dur. Bir cevap verme. Önce kan dolaşımını normalleştir. Sonra hayatın icabına bakarsın." Nitekim ertesi gün başka bir kütüphaneci ile sakin sakin görüştüm, kavga filan etmedim. Kavga ederek varacağım sonucun aynına enerjimi saklayarak vardım. Benim kavgada edeceğim laflar onun ağzından çıktı, "neden böyle yapmışız ki" şeklinde. Yurtta sulh, cihanda sulh diyorum.

Kıçından başladım anlatmaya. Baştan başlayayım.

Hayatıma yeni giren kavramlar.

En birinci kavram "convergent". Yaratıcı problem çözümü kursunun bana getirisi. Yaratıcı fikirler üretirken kabaca iki aşama var. Biri dağıla dağıla fikir aramak("divergent").  Sonra ikinci aşama, dağıttıklarını toparlama ve en uygun seçeneği bulma. Ben dağıtmayı çok güzel yapabiliyorum hayatımda. Toparlamada çuvallıyorum. Daha doğrusu, o kadar çok ve tutkuyla dağıtıyorum ki, toparlamaya mecalim kalmıyor. Birinin bana "sen işin yarısını yapıyorsun" demesi gerekiyordu. İkinci kısmını da yapsan tam olacak.

Bunun devamında, ikinci kavram geldi ve bütün hayatımı öyle bir toparladı ki...Hala onun şaşkınlığını yaşıyorum. Şimdiye kadar hep çok yönlüyüm, her yöne yanlıyım, her şey ilgimi çekiyor, hiçbir konuya odaklanamıyorum diye şikayet ediyordum. Bunu olumlu bir şey gibi değil, adeta bir lanet gibi yaşıyordum.

Şimdi çizgimi buldum. Psikoloji olsun, yazmak olsun, ya da sanatın herhangi bir dalı, elişleri, iş kurma, akademisyenlik/araştırmacılık, hepsinde aslında aynı şeyi arıyormuşum. Yenilik getirmek. Konunun ne olduğu çok önemli değil. Bir yenilik getirebilirsem mutlu oluyorum. Aradığım  o. İngilizcesi "innovation". Kendimi buldum bu kavramda. Yaratıcılık kavramı vardı bundan önce fakat yetmiyordu ve uymuyordu. Şimdi cuk oturdu taşlar yerine. Oh. Şükür. Hayat amacımı tespit ettim nihayet yıllar yıllar sonra. Bundan sonra hangi yola girsem aslında tek bir yolda gittiğimi ve ne istediğimi tam olarak bilerek gideceğim.

Eski sevgili ile tekrar iletişim kurdum. Onun bir özelliği var. Hiç bilmeden ve hiç sırası değilken, mesela aramızdaki kavga henüz yatışmamışken, o kadar can alıcı bir laf ediyor ki, lönk diye kalbime oturuyor bir anda. İyi anlamda. Balıkçıda mesela, sağlam bir kavgadan U dönüşü yapmıştık, ayrılmadan önce. Benim sinirden gözlerim dolmuş, ağlamamak için zor tutmuştum kendimi. Sonradan yavaş yavaş sönmüştü kavga ama tam da değil. Ama elini filan tutuyordum artık yarım saat filan sonra. Yüzü hala kızgın gibiydi. Bir yerlere daldı öyle kızgın kızgın. Ne düşündüğünü sordum. "Neden yirmi sene önce girmedin ki hayatıma?" dedi. Evvelsi gece de, ayrılıktan beri ilk defa temas kurmuştuk, sağlığı ile ilgili ona yaptığım bir uyarıdan sonra "boşver nasılsa öyle de öleceğiz, böyle de. Ama öbür taraftaki adresini ver, bulmak istiyorum orada seni." dedi. Başkasına ne ifade eder, bir şey ifade eder mi bilmiyorum, benim çok fena, ciğerime kadar işledi. Keşke onunla bu kadar büyük fikir ayrılıklarımız olmasaydı.

Evin işlerini istediğim gibi yapamadım bu hafta. Ama araya başka önemli işler girdi. Kendime kızmamalıyım. Doğru kararlar verdim. Sadece bazen her şeye birden yetişemiyor insan.

Pazartesi, Ekim 13, 2014

Kış keki ve café de Paris.

Bugünün keyfini anlatmazsam çatlarım.

Sabah erken kalkıp, kahvaltı ettim. Canım klasik kızarmış ekmek peynir filan istemiyordu. Ne de yulaf lapası. Ne de yumurtalı ekmek. Ben de neskafe yaptım kendime. Bir gece önce, on dakikada filan hamurunu hazırlamış, ve buzdolabını temizlerken bulduğum yumuşamış mürdümleri değerlendirip mürdümlü tartölet yapmıştım. Neskafe ile yakışırılar mı? Hem de muhteşem ikili.


Sonrasında önemli ev işlerini bir çırpıda bitirdim. Üretkenlik dürtülerim yatıştı mı? Eveeet!

Öğleden sonra, Bella ile buluştuk Kadıköy'de. Çene çalmaca, bol özlem gidermece. Aşk-meşk durumları, kardeş durumları, siyaset, iş güç ve bağzı insanlar. Ondan, bundan. Ta ne zamandır görüşmüyorduk Bella ile. Tabii ki süper iyi geldi.

Bella ile buluşmaya giderken  tartölet karın doyurmamış olmalı ki, vapuru beklerken kestaneciyi görünce yanaştım. O sırada yanımda hint asıllı bir adam İngilizce kendi kendine konuşur gibi "I don't want the old ones" diyordu. Kestaneci de kendi kendine Türkçe, "ne diyor anlamıyorum ki" diyordu. Ne kadar zamandır bu sağır diyaloğu devam ediyordu bilmiyorum çünkü ikisi de yılmış gibiydi ve ne dediklerini duymak için dikkatli dinlemek gerekiyordu. Sonunda uyandım. "aaa! e ben yardımcı olayım" diye atıldım. Adam önceden kızartılmış kestaneleri değil yeni kızartılanlardan istiyordu. Aralarındaki iletişimi kurdum. Kestaneci eskileri bana sattı. Çeviri ücreti olarak da bir TL eksik aldı. Muhtemelen sözcük başına aldığım en yüksek çeviri ücreti bugüne kadar. Bu arada adam Londra'dan geliyormuş ve İngiltere'de sokakta hiç kestane satılmadığını fakat onun yerine çikolatalı yerfıstığı satıldığını anlattı bana. Burada herşeyin tazesinden ve bol miktarda var dedi. "Herşeyin tazesinden" kısmı düşündürdü beni bir süre.

Eve vardığımda gün akşam olmuştu. Nereden aklıma geldi bilmiyorum içimden baharatlı kış keki yapmak geldi. İnternet radyosunda kanalı Café de Paris'e ayarladım, böyle cazımsı, chansonumsu melodiler doldu eve. Mutfakta özel bir yemek için uğraştığımda hoş bir ortam yaratan müzik dinlemek çok keyifli geliyor. O kadar keyifle hazırladım ki o keki. Sanırım burada daha önce linkini verdim. Çünkü bu keki geçen sene de yapmıştım. Hani çok güzel bir konsere gidersin de doya doya yaşadığını hissedersin. O müziğin eşliğinde hiç telaşa girmeden o keki yaptığımda aynen öyle hissettim. (mutfak savaş alanı gibi şu an yalnız, ne yapayım, artık onu da yarın toplarım)


Şunu da evvelsi gün yaptım. Pet şişe kapağından geri dönüştürülmüş ilaç kabı. Netten görmüştüm. Konumuzla hiç alakası yok ama koymak istedim. Beş dakikada oluyor. Yapıştırıcı kullanmadım. İttirdim avucum etli kısmıyla masaya, şrak diye oturdu alttaki kapağa. Küçük küpe teki saklamaya da yarayabilir. Ya da ev yapımı dudak nemlendiricisi için.


Evet eteğimdeki boncukarın hepsini döktüm sanırsam. Artık gidip yatayım. İyi geceler küçük Joe.


Cuma, Ekim 10, 2014

Güllü muhallebi.

Durum raporunu bildiriyorum efendim. Güllü muhallebi kıvamındayım. Dersen ki güllü muhallebi nedir, tamamen benim uydurmam. Pelte kıvamındayım demem gerekirdi, gül aroması da yeşil çaya eklediğim gül tomurcuklarından. Bu kıvamı tutturduğunda buna güllü muhallebi diyesin geliyor kestirmeden.

Peki, pelte/güllü muhallebi kıvamına nasıl gelinir?

Gel bak anlatayım: sabahtan büyük kararlar alınır. Daha gözünü açtığında. Bugün zamanımı doğru değerlendirmeye çalışacağım. Üstüne Celes'in bir makalesi taranır bulunur. Dört "quadrant" ı anlattığı makale. Sonra günün işleri bir txt belgesine yazılır ve quadrant'ları belirtilir. Sonra ideal hayatı yaşayacak olsan bu neye benzerdi diye bir belge açılır. Benimkinden aktif bir hayat çıktı mesela. Fiziksel, entelektüel, sosyal, her türlü faal ve üretken bir hayat kaba hatlarıyla. Sonra günlük yapılacaklar listesine biraz fiziksel faaliyet katılması uygun bulunur ve bir yürüme rotası çıkartılır. Dışardaki işler de sırayla bu rotada halledilecektir. Benim evden Beşiktaş'a kadar. En başta evde güzeeeel bir yoga yapılıp sırta bayram ettirilir. Ve sonra dışarı çıkarak yürüye yürüye irili ufaklı bir dolu önemli iş halledilir mesai saatleri bitmeden. Bünyeye böylece derin bir huzur pompalanır.

Sonra evde, uzun ve sıcacık bir duşun ardından, pijamalarını giyersin. Yeşil çay ve gül tomurcukları bitki çayı demliğinde demlenir. Onlar karşında demlenirken, sırtına hırka, ayağına çorap geçirip, saatini on dakikaya kurup meditasyon yaparsın. Sadece nefesini düşünürsün. Ve aklına üşüşen diğer olayları izlersin biraz geriye çekilip. Üstüne azıcık çayından yudumlarsın ve koltuğa boylu boyunca uzanırsın. Bacaklarının alt kısmındaki kaslar hafif hafif sızlar gevşemekten. Aldığın nefesler kendiliğinden daha derindir. Burnuna gelen gül tomurcuklarının kokusu seni iyice yer çekimine teslim eder. Olmuşsundur. Güllü muhallebi kıvamına gelmişsindir.

Perşembe, Ekim 09, 2014

Ve hayat kaldığı yerden devam eder.

İşte yine karşına kuruldum blog. Ben ve sütlü neskafem, krik-kraklarım, ayaklı ışığım ve koltuğum.

Mevsim çoktan sonbahara döndü. Öğlen havanın ılıklığına kanıp paltosuz çıkmıyorum dışarı. Ve her seferinde gün akşam olduğunda, paltosuz kesin üşütürdüm deyip kendimi kutluyorum.

Günler güzel ve renkli geçiyor. Coursera'nın Yaratıcı Problem Çözmek kursuna gecikmeli olarak başladım. İki haftayı geride bıraktım iki günde. İlk başta bir türlü konuya giremiyorlar diye hayal kırıklığı yaşadıysam da sonrası aklımı başımdan aldı. Sanırım hayatımda bir dönüm noktası olarak göreceğim ilerde.

Üstüne de cila gibi Mirò sergisine gittik Kunegond'la. Bir katını doya doya 3 saati aşan bir sürede gezdik. Tabii ki sergiyi bitiremedik. Acıktık ve yorulduk. Çıktık yarısında. Gene gideceğiz. Belki de sergi bitene kadar her hafta giderim. Keşke Picasso'yu kaçırmasaydım.



Mesela kursta yaratıcılığın, içinde bulunulan ortama bağlı olarak gelişebildiğine değiniliyor. Sergiyi gezerken, Miro'nun yaratıcılığını nasıl beslediğine dikkat ettim. Nasıl bir ortam yaratmış kendine? Paris'e, New York'a, Japonya'ya gitmiş. Oranın önde gelen sanatçılarıyla tanışmış ve arkadaşlık etmiş. Mesela Picasso, mesela sürrealistler, mesela Pollock, mesela şairler. Eserlerine bakarken, bilgim dahilinde onların etkilerini bulmaya çalıştım. En bariz etkiler Picasso ve Pollock'unkilerdi benim için.

Sonra eve geldim ve Boğaz havası aldığımdan mıdır nedir saat yedi olmadan kendimi yatağa attım, gece yarısına kadar o kadar derin uyumuşum ki, bayılmış bile olabilirim.

Salona bir çakma Mirò yapasım var. Hatta kilden heykel işine girişesim. Fakat...

Bugün de Ş.'la (bundan sonra burada Dulcinea diye geçsin) buluştuk. Doya doya konuştuk. Planlar programlar fikirler projeler. Günü akşam ettik. Hafta sonu da Bella ile piknik var programda.

Öğrenmek istediğim çok konu var blog. Ve okumak istediğim çok şey. Müzik bunlardan biri ve hiç vakit kalmıyor hiçbir şeye.

Yarın bir sürü angarya işim var, uff. Üst baş alışverişi de yapmam gerekiyor. En angaryasından iş işte bana göre. Daha beteri de var. Ama çok da zor değil abartmaya gerek yok.


Pazar, Ekim 05, 2014

Mutsuz son.

Que sera sera. Ne olacaksa olacak yazmışım bir kaç post evvel. Nitekim bir ilişki başladı, yaşandı ve bitti. Güzel ve çirkin yanlarıyla.

Bu seferkinin süreceğine inanmıştım. Yavaş yavaş sevginin irtifa kaybettiğine tanık oldum oysa. Gözümün önünde söndü ilişki. Tıpkı bir balon gibi. Açık ve net.

Dün pinterest'te bir sürü hayatla ilgili "quote" dedikleri özlü sözler okudum. Acı sözler sarfetmek isteyen tarafımı çok güzel yumuşattı. Bazısını pinledim. Tavsiye ederim. İnsanı iyi hissettiriyor. Bir şişe biraya eşdeğer. Ha dersin ki ben körkütük sarhoş olmak istiyorum, bir şişe bira beni kesmez, ona bir sözüm yok.

Misal: "Stress makes you believe that everything has to happen right now. Faith reassures you that everything will happen in God's timing."

Meali: "Stres herşeyin şimdi olması gerektiğine inandırır. İnanç ise herşeyin Tanrı'nın zamanlamasına göre olacağına."

Tanrı inancın yoksa da bu quote doğruluğundan birşey kaybetmiyor. Hayatın kendi zamanlaması var. İnanç da illa Tanrı veya dini inanç olmak zorunda değil. Hayata inanmak diye bir şey var benim için mesela.

Bundan yüz tane filan okumuşumdur.

Biten bir ilişkiyi kötülemek. Bugünkü aklımla yapmam. Ya da yapmamaya çalışırım diyeyim. Bana kattıklarını düşünmeyi yeğlerim. Gerçekten de o kısacık zamanda o kadar çok şey öğrendim ki insanlara dair. İlişkilere dair.

Otuz sene evli kalabilir bir insan. Ama bu hiçbir şey demek değil. Süre tek başına hiçbir şey ifade etmiyor. O ilişkinin otuz sene başarılı gittiği anlamına hiç gelmiyor. O insanın ilişkilerinde süreklilik gösterebildiğini de göstermiyor. Belki kişi sadece herşeye pasif biçimde katlanıyordur. Belki mutluluk değildir onun için önemli olan, ne de sevgi, sadece konforudur. Kurulu düzenidir. Toplumun gözündeki "evli insan" statüsüdür. Gösteriştir bir nevi. Böyle de bir doyum şekli var. Bana uyar mı, uymaz. Ama var. Hem de çok. Belki bir ilişkiyi değerlendirecek bir altyapısı, bir kriteri bile yoktur. Düşünmeden yaşıyordur. Olamaz mı? Olabilir. Ayrıca otuz sene evli kalıp karısını düzenli/düzensiz aldatan bir adam çok mu sürekli/başarılı ilişki kurabilmiş oluyor? Toplumun gözünde evli bir adam. Fakat bu ikiyüzlülük. Sahtekarlık. Kimse de buna bir laf etmiyor. Bakkal şekeri eksik tartarsa ahlaksız oluyor ama sosyal ahlaksızlıklara kimsenin gıkı çıkmıyor.

"Evli insan" statüsü  diye bir şey var toplumda. Ve bu uğurda çok hayatlar heba oluyor. Çok insan üzülüyor. Herkes benim gibi dünyayı iplemeden yaşayamaz. Herkes benim gibi yalnızlığıyla barışık yaşayamaz.

Ama şu da var bak. Yalnızlıkla barışık olmak tamam ama sevgili yapmanın  da güzel tarafları varmış. Eve döneceğine, ters yöne gidip, çok da uzak olmayan bir sahile iki kişi yürümek. Gecenin saatsiz bir saatinde. Before Sunset'i hatırlamak. Paris'te değilsin de Istanbul'dasın. Yanında kalbini kalbine değdirdiğin biri. Güzel bir şey blog. Ya da banyonda iki diş fırçası. Öğlen arasında yemeğe sana gelen bir sevgili. Gelmişken en üst raftan  tavayı senin için indirebilen sevgili. Samimiyet oldukça. Sevgi oldukça. Dürüstlük oldukça güzel.


Çarşamba, Ekim 01, 2014

As beautiful as a dream.

Günler oldukça renkli geçiyor blog. Bir sele kapılmış gibi sürükleniyorum. Hala dümeni ele alamadım. Misal şu an evi toplamam lazım. Fakat ben boylu boyunca koltuğa uzanmış hülyalı hülyalı gülümsüyorum kendime. Sular da kesik. Oh ne güzel bahane.

Sevgili ile ikinci krizi atlattık dün. Bir haftada, evet. Aradığımda Ortaköy'deydi. "Kalk gel, gece çok güzel" dedi. Atladım, gittim buldum onu. Nefis bir boğaz manzarasına karşı, fakat daha da nefis bir başka manzaraya karşı bira içtim. Elini tuttum, sıktım. 

Sonra, oturduğumuz mekan kapatıyordu, hadi dedi işkembeciye gidelim. Hadi gidelim. Atladık, Dolapdere'de, ben içeri adım attığımda benden başka kadının olmadığı, bir işkembeciye girdik. Sabahın biriydi. Büyülü birşeyler vardı havada, özgürlük gibi. Mutluyduk galiba. Ben mutluydum. Barışmıştık. Almanca bir şey söyledi. "Traum" kısmını anladım. Rüya demek. Freud'den biliyorum o kadarını. Bir de "schön"."Rüya gibi güzel" demiş. 

Sonra beni eve bıraktı. Kapının önünde vedalaştık. Ben kapıyı açarken, o uzaklaşıyordu. Gözden kaybolduğunda özlemeye başladım.

Pazartesi, Eylül 29, 2014

Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer.

Yazdan sonbahara bir günde, sonbahardan kışa iki günde girdik. Yani yazdan kışa üç günde girdik. Neyse ki bugün hava kendini hatırladı da şu an burası güneşli. 

Toparlanmam lazım blog. Ağustos'un başından beri fena dağıttım. Taşınma filan diye. Tam gidecekken bak neler neler oldu. Önce Sevgili. Sonra on beş senedir yüzünü görmediğim üniversite hocalarımın burada konferansa davet edildiğini öğrendim. Bir tanesi çok değerli bir düşünür. Bir tanesi de zamanında çok kalbimi kazanmış. Biraz yere bakar yürek yakar. Çokça gönülçelen. Ermenicesi "şunşanorti". Türkçesi "köpoğlu köpek". İyi anlamda.

O berbat havada üşenmedim sokağa çıktım. Yolun köşesinden bir taksi çevirdim. Taksici çok kafa, çok tatlı, bir adam çıktı. Hayatını anlattı. Dinlersen herkesin bir hikayesi var. Yolun yarısını geçmiştik, "ben de, dedim, on beş senedir görmediğim üniversite hocalarımı göreceğim, Fransa'dan Istanbul'a gelmişler, merhaba demeye gidiyorum." Yurdum taksicisi. "Bana ne oluyorsa, ben bile sevindim." dedi. İçi ısındı, hissettim sesinden."Bilmem ki beni içeri alırlar mı, kayıt yaptırmadım dedim." "Alırlar bence siz o kadar yolu gitmişseniz alırlar" dedi. 

Sonra yolda Üniversite'yi geçmişiz. "Siz biliyor musunuz neresi ?" dedi. "Valla ben size güvendim hiç bakmadım" dedim."O zaman birine soralım" dedi. Tam camı açıyordu, "aaaa o işte o, benim hocam " dedim. Sokakta tek başına yürüyordu. Gönülçelen değil öbürsü, ağır düşünür. Taksinin ücretini çarçabuk ödedim, atladım indim, koştum peşinden. 

"Monsieur R. ?" Adamın ödü patladı tabii. Istanbul'da sokakta onu adıyla çağırıp arkasından gelen biri. "Ben dedim sizin eski öğrencinizim." Sempozyuma çağırıldığınızı duydum merhaba demeye geldim. "Öyle mi, dedi. Demek Fransa'dan sonra kalkıp buraya yerleştiniz. "Hayır aslında buradan Fransa'ya okumaya gitmiştim." O sırada aklıma babam geldi. Çünkü gene beni fransız sandı fransızın biri. Istanbul'dayız ona rağmen fransız sanıyorlar. Babam bundan çok gururlanırdı. En az bir yabancı dili mükemmel konuşmak isterdim derdi. Vır vır vır birşeyler anlattım hocama. O da birşeyler sordu. Sandım ki kibarlıktan dinliyor gibi yapıyor. 

Sonra Üniversite'ye geldik. Güvenlikten onun sayesinde kaynayıp geçebildim. İçeriye girdik. Ben kayıt yaptırmadığım için dışarda bekleyeceğim dedim. "Güle güle" deyip içeri girdi. Bir süre sonra dışarı çıktı. İçeri girebilirsiniz birşey demezler deyip beni içeri soktu. Oturduk. Araya kadar. Arada, Gönülçelen'i buldu bana. Fakat telefonda konuşuyordu uzakta, meşgüldü. O arada başka bir hocayla tanıştırdı. Çok tanımadığım. O da "Itiraf ediyorum hatırlayamadım sizi dedi." Değerli düşünür dediğim ağır hoca, "ben hatırladım ama" deyip beni dumura uğrattı. Sadece anfi dersine girdiğim onun dışında sadece koridorlarda görmüş bir hoca. Ve okul mevcudu 3 ve 4. sınıflar bin'er kişi filan. Kim kime dum duma bir okul. Ve onbeş sene öncesi. 

O sırada Gönülçelen konuşmasını bitirdi ve bize doğru gelirken, "Üniversite'den" diye uzaktan beni parmağıyla gösterdi kocaman gülümseyerek. "Kaç sene oldu? 10?""Siz burada mıydınız?""Sizi gördüğüme gerçekten çok sevindim" dedi. Sonra o köpoğlu bakışından attı bir tane. Sonra da o kadar. 

Ağır hoca ondan daha fazla ilgi gösterdi mesela. Bir de halimden anladı ağır hoca. Burada dedim, anaokulu müdiresi olabilirim istersem dedim. "İyi de...." deyip, sen çok daha fazlasına layıksın, çok yazık olmuşa getirdi. İyi geldi beni anlaması. Çok iyi geldi. Ondan, onlardan başkası anlayamaz halimi. Ne kadar anlatsam, kıymeti kendinden menkul gibi hissediyorum kendimi. Nefret ettiğim bir şey zaten. 

Asıl anlatmak istediğimi anlatamadım blog. Tam tersini anlatmış gibi hissediyorum hatta. Nasıl oluyor bilmiyorum. 

Ne diyordum? Toparlanmam lazım. Turşu filan da kuracağım da...Hayatıma bir yön vermem lazım. Amaçlar kurmam. Peşinde koşmam lazım. Bir tatile gidemedim bu yaz ona da yanıyorum. Dağınık durumdayım. Bak hala aklım bulduğum filmlerde. La crise ve Seven years in Tibet. Nasıl sıraya giricem? Bilmiyorum blog.