Çarşamba, Aralık 25, 2013

Yıl sonlanırken.

Yıl bitmek üzere. Şimdi hesap kitap zamanı. Hedef koyma zamanı. Çift sayılı yılları sevmem nedense. Tekleri yakın bulurum kendime. Oysa dünya dönüp duruyor işte. (Ona da felek deniyormuş. Sevdiğim adam için şiir yazarken araştırmıştım.) Ne var ki? Ha tek olmuş ha çift. Sanki ne zaman başladığını bilen var. Eh artık sayalım demişler sıfırdan başlamışlar. (Aslında birden başlamış olmaları lazım. Sıfır diye bir yıl var mı?) Alışsam keşke çift sayılı senelere.

Bu sene belki Istanbul 'dan giderim. Gitmez de kalırsam, etkinlik kuşu olmaya karar verdim. Özetle daha sık evden çıkmak istiyorum. Kültürel bir etkinlik, kütüphanede çalışmak veya spor, fark etmez. Evimi çok seviyorum ama bütün gün dışarıda olup, akşam dönmek de güzel. İnsan kendini yenilenmiş, tazelenmiş ve dahası beslenmiş hissediyor. Istanbul' da yaşayacaksam madem bunun avantajlarından faydalanmalı. Böyle düşününce bir yere gitmiyorum aynen buradayım daha diyesim geliyor. Zor kararlar neticede.

2014 te öyküden romana geçiş yapmayı umuyorum. Yapamazsam eğer dünyanın sonu değil. Bir sonraki seneye kalır. Biraz daha pişerim çok çok. Geçersem güzel olur. Şık olur. Başım göğe erer :)

Yılbaşıyla beraber blogum birinci yaşını bitiriyor. Geçen sene bu zamanlardı. Çok iyimserdim. Aynen beklediğim gibi çıktı 2013. Son çeyrek hariç. Son çeyrekte sapıttı birden. Geçen sene de vukuatlar son çeyrekte çığrından çıkmıştı. Bu sene aynı iyimserlikte değilim ne yalan söyleyeyim.



Cumartesi, Aralık 21, 2013

Yazmak üstüne.

Bir blog postu yazacak kadar vakit var önümde. Bütüüüün işlerimi hallettim. Ihlamurun üstüne kaynar su döktüm demlikte bekliyor. Bulaşıkları topladım, mutfak tezgahları boş. Kırmızı koltuğa uzandım. Karşımda Noel ağacı rengarenk yanıp sönüyor. Dur bu ortama en güzel mellow jazz yakışır. Yoksa sessizlik mi? Sessizlik derken sokaktan hep bir sesler geliyor, sağolsun. Haydi, müzik olmasın bu sefer.

Öyküyü bitirebildim ve altzine'e yolladım. Ve en önemlisi, okumaya gönüllü altı yedi dosta da. Dediğim gibi şaheser filan değil, ama eli yüzü düzgün bir öykü çıktığına inanıyorum. Altzine bunu yayımlamazsa çok da dert değil. Bir sonraki temada bir tane daha yazacağım. Onu da yayımlamazsa bir tane daha. En sonunda bir tanesini yayımlayacak elbet. Eğer yazmak çamurdan kaygan bir kütle hızla dönerken ona şekil vermekse, artık o kütleye asgari düzeyde hakim olduğumu hissediyorum. Ve bu harika bir duygu. İngilizcesi "skill". Türkçesi "beceri" olmalı. İşte onu ediniyorum. Biraz yol almış gibi hissediyorum ve kazandığım kadar beceri bana zevk veriyor. Bunu beklemezdim.

Murat Gülsoy'un verdiği ilk öykü ödevinde önümde bir hafta vardı ve çok sıkıntılıydım. Yetiştirememe korkusu bir yandan. Yazmayacaksam bu kursa niye bu kadar para yatırdım diye peşin peşin kendime kızmalar filan. Temel olarak fikir bulamıyorum diye kendimi yiyordum, dövünüyordum, çırpınıyordum, yırtınıyordum. Sonra, bu ödevi illa teslim etmek istemenin baskısıyla içimde bir şeyler değişti. Yumuşadı aslında. Kendimle olan ilişkimdi yumuşayan. Fikrim yok gibi geliyordu çünkü aslında bir fikrim vardı ama o çok basit geliyordu. Yani, bu ödevi hazırlayan herkes zaten bunu düşünmüştür inancı. Ödev iki sözcükten oluşuyordu. Otel ve bıçak. Buradan yola çıkarak bir öykü yazın. Benim aklıma ilk gelen öyküde tabu oynuyorlar ve oyunda bu iki sözcük geçiyor olacaktı. Basit ve herkesin aklına gelir dediğim buydu. Asıl demek istediğim, bir fikrim vardı olmasına ama gaddar ve her şeye bok atan üstbenlik onu burnuna götürmeyip yazmama engel oluyordu. O fikir dinleyen bir kulak bulamayınca, beyin grev ilan edip başka fikir üretmiyordu. Bunu kavrayınca çok şey değişti. Günlük hayatta da değişti. Minör fikirler dediğim fikirlere karşı daha hassas davranmaya başladım. Minör fikirler. Deneme mi yazsam üstüne?

Artık üretimin fikir yaratma adımında daha rahatım. Yazmak için mutlaka gerekli olan disiplin konusunu da çözdüm sayıyorum. Öyküden romana geçerken biraz zorlanabilirim diye tahmin ediyorum, ama artık eskisi kadar gözümü korkutmuyor. Göreceğiz. En çok sevindiğim ise, okuduğum onca kişisel gelişim ve yazma ile ilgili makalelerin meyvelerini topluyor olmam. Doğruymuş yaptığım. Çok şükür.

Pazar, Aralık 15, 2013

Bir Pazar sabahı geri gelen keyif. Yavaştan.

Bazı çözümler belki de çok basit gözüktüğü için rağbet görmüyor. Mesela kaç gündür şu sabahın dördüne kadar yatakta debelenip anca uykuya dalmanın çaresini arıyordum. İleri al, geri al, yokuş aşağı it. Olmadı. Sonra evvelki gece, gene uykusuzluktan sinir içinde kalınca aklıma dahiyane bir fikir düştü.

"Şu an bulamayacaksın bunun çaresini, daha evvelden önlemini alacaksın." "Yani?"
"Yani yarın sabah öğlende kalk her zamanki gibi. Sonra beşten sonra çay/kahve içme, mandalina yeme, çok enerji veren şeylere rağbet etme."
"Hadi len! Bu çok bilindik bir şey."
"Eee yap işte o zaman. Yapıyor musun?"

İyi hadi bakalım. Madem en kurtarıcı söz "delilik aynı şeyleri yapıp farklı sonuçlar elde etmeyi beklemektir." Farklı bir çözüm denemek adına bu fikre bir şans verdim. Canım deli gibi kahve çekerken yemeğin üstüne pek de inanmadan yaseminli yeşil çay içtim, bağrıma taş basıp. Üstüne ıhlamur. Balsız. Limonsuz. Akşam da uykum gelince kaçırmadan yattım yatağa. Saati 8-9 saat sonrasına kurmuştum. Dalmışım. Gözümü açtığımda saate baktım kiiiiiii...Yes!!! Sekizi yirmi geçiyor. Daha alarm çalmamış. Güneş pırıl pırıl parlıyor. Sabah olmuş.  Budur!!!!! Eski düzenim! Hem de bir gecede!!!

Sonrasında gelsin, marulun üstüne iki dilim pembe domates, suya kırılmış yumurta, zeytin, çay. Keyif işte.


Öykü bitmek üzere. Dün bin bir macerayla ulaştığım kütüphane istisnai olarak kapalı çıkınca söylene söylene dümeni Zencefil'e kırdım. Starbuck's çok gürültülü ve kalabalık olur çalışamam diye düşündüm. Arada Pandora'dan yeni bir kitap aldım. İlk Vladimir'den duymuştum kitap fuarında. Sonra da Qunegond'dan. Referanslar sağlam yani. Kara kitap'ın sırları. Edinmem şarttı. Ha, Kara Kitap'ı okudum mu? Hayır. Teşebbüs etmiştim ama yeni çıktığında. Kardeşim bavulunda Lyon'a getirmişti. Kenarından bulaşmıştım sonra sarmamıştı.


Diğer kitaplarım da geçen gün kütüphanede çalışmaya ara verince bulduklarım. Offf fotokopilerini mi çektirsem. Referans kitabı gibiler. An Introduction to Fiction, The story and its writer, an Introduction to Short Fiction, ve Tezer Özlü'den Leyla Erbil'e mektuplar.


Ne diyordum? Zencefil'e gittim. Yazdım çizdim iki sayfa. Sonra herkes yemek yerken benim kağıt kalemle haldır haldır çalışmam hoşuma gitmedi. Cezalı gibi hissettim kendimi. Zaten öyküyü bitirmiştim. Son finali yazacağım. En fazla 100-150 sözcüklük iş kaldı. Dün yazdıklarımı da bugün temize çektim. İçime sindi mi? Sindi diyelim. Şaheser filan değil elbet. Sadece eli-yüzü düzgün okunabilir bir öykü. Umarım altzine yayımlaya layık bulur yine de. Ah bir de mahlas bulmam lazım kendime. Mahlasla yayımlanmaya karar verdim. Hayır son kararım değil. Her an cayabilirim. Çünkü caymak benim göbek adım bebeğim. Tabe. Küçük Joe Caymak Bişey. Evet. 

Yapılacaklar listem çok heyecan verici. Mısır ekmeği, taze otlu tereyağ. Dün Zencefil'den özendim. Zaten pırasalı kişini bire bir yapabilmiştim. Tabii eve filan da tam gün ayırıp çeki düzen vericem. Banyo batık halde. Çamaşırlar dağ olup üstüme yıkılıyorlar. O daha az heyecan verici kısmı listenin. Ama şu öykü bitsin. Yollayayım bir hele. İyi olacak. Haydin bakalım, iyi Pazarlar.




Çarşamba, Aralık 11, 2013

Kalbim senin bu gece.

Uyku saatlerini ileri filan taşıyamadım. Ama idare ediyorum. Ekmekleri de nihayetinde dörde böldüm. Enfes oldu.




Istanbul'luların gündeminde kar var. Geceden başladı. Serpe serpe yağdı. Daha romantik bir manzara olamaz. İnsan böyle  havalarda yenisi yoksa eski sevgilisini aramak istiyor. Hal hatır sormak. Güzel olan her şeyin seni hatırlattığı gibi. Kışın sokaktan geçerken burnunu tutan kavruk leblebi kokusu gibi mesela. 


Bir de en sevdiğim şey böyle havalarda evde öykü yazmak. Geçen sene ilk öyküm dediğim öyküyü kar serpiştirirken yazmayı başarmıştım. Bugün çalıştım biraz. İskeleti oluştu. Zaten ayrıntıları önceden yazmıştım. İki günlük işi kaldı diye tahmin ediyorum. Henüz bu üçüncü öykü o yüzden ukalalık gibi geliyor ama ilerde buraya kısa öyküleri yazarken hangi aşamalardan nasıl geçtiğimi anlatan bir sekme ekleyebilirim. Meraklısına. 

Saat altıya geliyor. Sibel'in kahvesinde tarifini verdiği baharatlı kış kekini yapacağım. O pişerken yılbaşı ağacını kurmalı. Yarın öyküyü yazmaya ara verdiğimde sütlü kahve eşliğinde keyif yapmak için.

Pazar, Aralık 08, 2013

Sabahın beşi be blog...

Saat sabahın beşi. Uyku tutmadı. Günlerdir öğlen birden ikiden önce kalkamıyordum. Ben de karar verdim, uyku saatlerimi geriye alamadığım için ileriye taşıya taşıya normal düzene kavuşacağım. O yüzden kalktım. Bugün ilk gün, hedefim saat gündüz dokuza kadar dayanmak. Bakalım.

Belki kekikli ekmek yaparım. Keşke zeytin de olsaydı. İyi giderdi.

Biraz da örgü örer, sesini çok açmadan belgesel filan izlerim.

Aslında Pazar gününü öykü yazmaya ayırmak istiyordum. Belki uyandıktan sonra koyulurum. Olabilir.

Aslında hiçbir şey yapasım yok. Her bir iş için kendimle cebelleşiyorum. Yapmam gereken her iş sonuna bir soru eki alıp beni süründürüyor. Misal. Ekmek yapayım. Mı? Yapsam mı ki? Ama streç film çok pis dolandı. Hem o güveç kaplarında sütlaç yapacaktım. Zaten güveç kapları yeterince derin değil. Diğer kaplar da çok küçük. Büyük yapınca bayatlıyor. Dörde mi bölsem? Dörde bölsem kaç gram gelir her biri? Filan...Çok yorucu. Yapmiim o zaman diyince de karşı ataklar başlıyor. Ama çok güzel kokuyor. Bir de dolapta nefis taze keçi peyniriyle nasıl güzel gider yanında çay. Oh mis. Eh be! Neyse tek derdim bu olsun. Buna da şükür.

Ekmeği yoğurdum. Malzemeleri çıkarması, harmanlaması falanı filanı toplam 15 dk sürdü. Şimdi mayalanacak.

Hava kaçta aydınlanıyor acep? Dışarısı hala zifiri karanlık. 7.12. Daha bir saat varmış. Boğaziçi Kandilli Rasathanesine göre. Dışardan bir uçak geçiyor. Kimbilir nerden geliyor. Kimleri getiriyor. Sarhoş gibi oluyor insan uykusuzken. Hafif saçmalama filan.

En son Primer'ı izledim. 2004 yapımı. Sundance ödüllü. Sarmadı. Hem de hiç. Pff...

Bir de Leonardo da Vinci ile ilgili arte belgeleseli. O güzeldi bak. Beni en çok etkileyen kısmı, Leonardo'nun Floransa'ya ünlü olmak amacıyla gitmesi oldu. Adam şan şöhret peşindeymiş. Hiç der miydin? Koca Leonardo artiz olmak isteyen yeni yetmeler gibi. Pheee....O zamanın Floransa'sı da şimdinin New York'u filanmış herhalde. Gitmeli şu Floransa'ya. İkinci etkileyen kısmı o zamanın insanları ile geçinememesi. Riyakarlıklar, kalp kırmalar tabii ki o zaman da varmış ve o da tüm bunların arasında hayatta kalmak zorunda kalmış, ve zorlanmış. Üçüncü nokta ise, savaştan nefret ettiği halde, Milan dükünün himayesine girmek için savaş topları ve bilumum silahlar tasarlaması. Kendi içinde ne büyük çelişkiler yaşamış. Oysa bu kadar ünlü tarihi bir insanı düşünürken kafamda herşeyi aşmış birisi gibi geliyor. Değil işte. İnsan o da. Rönesansı merak ettim ben de. Daha çok şey öğrenmek istiyorum. Bilgim çok çok yüzeysel. Ama şu an izleyemeyeceğim o rönesans belgeselini. Şu an değil.

Keşke şu dört beş saati verimli değerlendirebilseydim. Ama olmayacak. Planım tutarsa o bile büyük şey. İki buçuk saat kaldı zaten. Haydin bakalım yayınla blog.












Salı, Aralık 03, 2013

Hayat sızıntıları.

Kapıyı araladım. Bıraktım biraz hayat sızsın içeri.

Mesela radyo dinledim. 

Televizyonda haber dinledim. 

Buharda sebze pişirdim, ama ilk günlerde değil. İlk günlerde boğazımdan lokma geçmiyordu. 

Film izledim, ama o da ancak bugün. Kötüydü film, beğenmedim ama olsun. The perks of being a wallflower. Çok derin ve samimi ve sıcak bir film bekliyordum. Hayal kırıklığına uğradım. Ama dedim ya olsun. Bir filmi seyretmeyi heyecanla bekleme zamanını çok seviyorum ben: film hazır, gün akşam olmuş, bulaşıklar makineye kaldırılmış, makine çalıştırılmış, dönüyor. Mısır patlatıyorum hemen mesela. Birazdan açacağım filmi.  Günün bütün işlerini sabahtan bitirmişim ya da ertesi günlere paylaştırmışım. O anın keyfine doyamam.

Altzine'e girdim kaç ay sonra. Orada yayımlanan öyküleri çok beğeniyorum. Bazı olmamışlarda kaçıyor araya ama olsun. Ne kadar çok insan ne kadar güzel öyküler yazabiliyor. Şu andaki tema "ses". Yetiştirebilirsem bir öykü yazmayı deneyeceğim. Yazabilirsem yollayacağım. Bakalım. Belki yarın yazı yazabilirim. Öyle bir ümidim var. İki haftası var.

Sonra iki sıra örgü ördüm. Midem bulandı. Bıraktım. Zorlamadım. 

Alışveriş listesi yaptım. Sonra da dışarı çıkıp aldım onları. Kavanoz ve şemsiye de vardı listede. Aldım, rahatladım. 

Sonra işte saat bu saat oldu. Birazdan yatarım. İyi geceler küçük Joe.