Pazartesi, Kasım 18, 2013

Brazil.

Brezilya dizisi gibi gidiyor hayat. Çok hareketli, çok karışık, çok akıl almaz. Bir ara beynim tepki vermeyi reddetmiş. Gittim yattım o gece sanki normal bir gece gibi. Ne zamandır böyle diyecek olursanız, son ay tutulmasından beri. 18 Ekim. İnsanlara anlatırken acaba uydurduğumu mu zannedecekler diye endişelenmiyor değildim. Beni tanımasalar uydurduğumu sanabilirlerdi. Ya da ilginç mi olmaya çalışıyor kendince filan diyebilirlerdi. İlgi çekmeye çalışan bir ergen diyebilirlerdi yaşımı bilmeseler. Ya da hani bu yazarlığa sevdalanmıştı bizi mi yiyor yoksa. Sonra başkalarından duydum, "dizi gibi" tanımlamasını. "Filmlerde olur". Gerçek hayatta olmaz. Bazen A*** ile dalgasına bu ikinci sezon, kimbilir üçüncü sezonda bizi neler bekliyor diyoruz. Birinci sezonun sonlara yakın kısmına şu postta değinmiştim. Daha o zaman irtibatımız yoktu. Ben o postu yazdım, J. bey tekrar ortaya çıktı. Sürpriz yumurtadan çıkar gibi.

Komşular herhalde toptan kafayı sıyırdığımı düşünüyor. Sabahın üçünden beşine bir gülme krizine girmişliğim var. Ne derler ona kayışı koparmak mı? Sinir bozukluğundan. Gülmekten ter içinde kalıp, duşa girip, duşta gülme krizi devam ederken kayıp düşmemek için fayanslara tutunduğumu bilirim. Ve duştan çıktıktan sonra hala gülmeye devam ettiğimi.

Yukardaki bölümü iki gün önce filan yazdım. Taslaklara kaydetmişim. Aynen altına devam ediyorum.

Sonra bugün yazı atölyesi var sanıyordum. Gelecek hafta olduğunu öğrenince dümeni Beyoğlu'na kırdım.

Gravity'i seyretmek istiyordum 3D olarak. Benim yakındaki sinema oynatmıyor bile artık. Toptan kaçacak yani daha sallanırsam. Neyse işte, 18.30 seansına yetiştim. Taktım gözlükleri. Uzay boşluğundan dünyayı seyrettim. Off dedim gitmiş kadar oldum. Ki ennnnn büyük hayalimdir. Bu kadarcık paraya bize yaşattıkları güzelliklere şükrettim. Başta. Sonra, anam anam, aksiyon başladı. Başladım zırıl zırıl ağlamaya. Kalbim ağrıdı gene. Doktor "büyük kuruntu" dese de ağrıyor işte üzülünce. Çok üzüldüm. Sanırsın uzay boşluğunda ben kaldım biçare. Sonra, birden iki şeyi bir anda anladım. Bir: ben aksiyon filmine bile tahammül edemezken, hayatımın bu kadar aksiyonlu olması tabii zor gelir. İki: işte bana da bu oldu. Çaresiz kalakaldım boşlukta. Tek başıma, kendi başımın ve onun başının çaresine bakmak zorunda kaldım. Nefessiz kaldım üzüntüden. Sonra dedim ki bu yaşadıklarımı değiştire değiştire anlatmaya kalksam bu film çıkar ortaya. Ama sadece bir kısmı. Kahretsin benden önce yazmışlar/ çekmişler. Sonra da dedim ki. Salak, senden önce yazmışlar diye kahrolacağına biraz kafanı kullan da başka bir metafor bul. Sonra da dedim ki. Biraz sakin ol da filmi izle.

Neyse çıktım filmden. Azıcık Beyoğlu'ndaki dükkanlara baktım. Kıyafet-aksesuar-kitap. Kitapçıdaki cicili bicili şeyler boş geldi. Kitaplar da. Ajandalar babamın ajandalarını hatırlattı, üzüldüm, diğer cicili bicililer de hastanede ziyarete gittiğim eşi alzheimer hastası kendisi de bağırsak tümöründen ameliyat olmuş annemlerin en yakın arkadaşlarını. Evet seksen yaşın üstünde olabilirler, ama onlar her zaman çocukluğumun bir parçası olacak. Onlara birşey olsa- Tanrı gecinden versin- tüm o hatıralar öksüz kalacak. Ve onlar gibi yaşlılık hastalıklarıyla uğraşan başka arkadaşları da var annemlerin. Tüm o insanların evine gitmişliğimiz, ikramlarını tatmışlığımız, yaşamışlığımız var. Ve şimdi onların bu halini bilmek beni kahrediyor. Kitaplar da A***nın J. bey'in evindeki kitapları anlatmasını hatırlattı. Tekerlekli sandalyede olsam kitap okumak bana bu kadar zevk verir miydi? Hayatı deneyimleyemiyorsan kitabın şiirin ne anlamı kalıyor? Böyle karamsardım bir yanımla bugün.

Sonra meydana çıktım. Bir baktım Kızılkayalar gene açmış. Bir de ona kafam bozuldu. Sonra otobüse bindim. Eve geldim. Yolda bir kaç parça kıyafet aldım. Biraz da mutfak alışverişi. Eve gelip nefis bir sebzeli tavuklu dürüm yaptım. Biraz keyfim yerine geldi. Bir de sabahtan beri M. 'ı bünyeden, yani hücre zarlarımdan dışarı atmaya çalışıyorum.

Daha yazardım ama J. bey beni bekliyor sohbet için. Bu seferlik bu kadar. İyi geceler küçük Joe.

Salı, Kasım 05, 2013

Küçük şeyler.

Küçücük şeylere tutunuyorum. Yoga yaptım mesela az evvel. Brokoli pişirdim buharda. Türk kahvesi yaptım. Bir tane çikolata kaplı lokumum kalmış. Ona tutundum mesela. Yazmak hala küfür gibi geliyor. Bu haldeyken hala daha bloga post girmekten utanıyorum. Ama yazmazsam patlarım. Bir şey demiyim ama yeter ki yazayım. Bir yorgan gibi üzerimden kayan hayatı ucundan tutup tekrar örtünme dürtüsü gibi bir şey.

Bu arada kalp ilacı almaya başladım. Heyecana bağlı yüksek tansiyon ve nabzı dengelemek için.

O dövmeyi yaptırmalıydım ah...Bu da geçer.

Olumlu şeylere odaklanmalıyım. Fırtınanın ortasındayken bile. Özellikle fırtınanın ortasındayken. Yarın sabah da yoga yapmalıyım mesela. Çok iyi geliyor. Kendime dönmeliyim. Meditasyonu unutmuşum bak. Şimdi yazarken aklıma geldi. Fırıl fırıl dönen dümenin başına ancak öyle dönebilirim. O dümenin yavaşladığını hayal etmeliyim. Gökyüzündeki bulutların dağıldığını. Ferahlığı hayal etmeliyim. Sakinliği. Huzuru. Mutluluğu. "Şu an mutlu olmam için ne lazım?" diye sorabilmeyi utanmadan, sıkılmadan. Bu çok basit ve etkili soruyu post it yapıp masa üstüne yapıştırmalıyım.

Bir tütsü yakmalıyım. Ortalığı toplamalıyım. Yapabileceğim şeylerin listesini çıkartmalıyım.

Olumlu şeylere odaklanmalıyım. Fırtınanın ortasındayken bile...