Cumartesi, Ekim 26, 2013

Yastık.

Yorulduğumda kafamı yaslayacağım bir yastık gibisin blog. Nasıl yorgunum bilsen. Yazmak küfür gibi geliyor. Susuyorum o yüzden. Beterin beteri var derler ya. En çok ondan korkarım ben hayatta. Çünkü vardır. Bilirim.

Perşembe, Ekim 17, 2013

Yağmur sen de vurup durma şu cama.



Günaydın blog. Henüz yataktan kalkmadım. Kahvaltı da etmedim. Odanın pancurunu açtığımda dışardan yağmur tıpırtısı geliyordu. Dün akşam da atıştırıyordu zaten. Gökyüzü kalın bulutlarla kaplı. Önümde koca bir gün var. Yağmurun sesini duyunca yatakta post yazmaya karar verdim. Sonra keyfim tam olsun diye hurçtan kışlık yün yorganı indirdim. Battaniye yetmiyor artık dün gece üşüdüm.

Önümüz kış. Ve ben çok merak ediyorum olacakları. Sanki yeni doğmuş gibiyim. Sanki bu ilk kışım. Güzel geçsin istiyorum. Şimdilik sakin geçiyor.

İki gün önce çok eski bir arkadaşımla buluştuk. İlkokulda karşımdaki sırada otururdu. Çok narin ve güzel kalpli bir insandır. Hep öyle oldu. Galiba altı saat filan konuştuk. Akşama kadar.

Sonra dün evdeydim. Bir bloggerdan mail geldi. Hadi gönder bir öykü diye. Nasıl hoşuma gitti, nasıl...Sonra dışarı çıktım, kafayı oklavaya takmıştım. Evet oklava. Çünkü geçen gün taze yumurtadan makarna yaptım. Üstüne de alfredo peynirli sos. Sos son derece başarılı oldu ama makarna hamuru kalın oldu. Anladım ki merdane yetersiz geliyor. Bana ince oklava lazım. Dün çıktım aldım. İki simit parasıymış neden bunca zaman almadım ki? Bir sonraki adım yufka açmak. Onu da yapabilirsem mutfakta yeni level'a geçmiş olurum artık. Ama makarnayı yaptım. Var ya... Oldu yani. Hamuruna biraz nane de ekledim, ve evdeki tek un çeşidi olan tam buğday unundan yaptım. Bir dahaki sefere biraz daha ince açıp, biraz daha fazla pişireceğim.
Sonra gene mutfağımda ufak bir devrim sayılacak sürme peynir yapmayı öğrendim. Alfredo sosla aynı aslında, sadece sosun artanını saklama kabına alıyorsun, dolapta durunca sürme peynir oluyor. Sürme peynire bayılıyorum sabahları. Ama markettekilerde içinde ne olduğu belli değil ve istediğin otlarla tatlarla kendi zevkine göre yapıyorsun. O yüzden bu şekil çok işime geldi.

Alfredo sos/Sürme peynir.

Malzemeler: (Bir kişilik)
İki kaşık tereyağ
Beş- on kaşık krema
Bolca peynir (Rokforla nefis oluyor, artanları değerlendirmek için ideal)
İsteğe bağlı kuru ya da taze otlar.

Yapımı:
Tereyağını ve kremayı küçük bir tencereye boşaltın. Eriyince üzerine eriyen bir tür peynir döküp karıştırın.

Eğer rokforla yaptıysanız ve makarna sosu olarak kullanacaksanız, bir diş sarmısak da ekleyebilirsiniz küçük küçük kıyılmış. Daha az baskın bir peynirse istediğiniz otu ekleyebilirsiniz. Dereotu, maydonoz, kuru fesleğen, kekik. Alfredo sosa bir de mantar çok yakışır. Hatta dilimlenmiş yeşil zeytin. Bence romantik bir akşam yemeği bile olur bu makarnadan. Makarnadan makarnaya fark var çünkü. Erkeğin kalbine giden yol demiş...

Makarna Hamuru: (bir kişilik)

Bir neskafe fincanı un (100 gr)
Bir yumurta
Bir fiske tuz.
İsteğe bağlı kuru otlar. (Nane, fesleğen, kekik)

Makarna suyunu kaynamaya koy. Hepsini karıştırıp yoğur. Unlu bir yüzeyde defalarca katlaya katlaya incelt. En son, incecik aç, (bir milimetreden de az olsa daha güzel olur). Un serpip, katla, kenardan kes şerit şerit. Su anca kaynamış olacak şeritleri alıp suya at, yedi sekiz dakika pişir. Süz. Alfredo sosun tenceresine at ve karıştır. İşte azıcık malzemeyle nefis bir akşam yemeği.

Sonracıma, dün akşam yemeği hazırladıktan sonra güzel bir film seçtiğimi sanarak kuruldum televizyonun karşısına. Mr. Nobody. Çok uğraşmışlar büyük bütçeler ayırmışlar ama sarmadı. Üzgünüm Leyla. Yarım bıraktım. Onun üstüne ne izlesem, ne izlesem CemYılmaz'ın Fundamentals'ını izledim. Bir önceki postun başlığı meğer ordanmış. Ben Vedat Milor üzerinden dolaylı yoldan gelmişim demek. Bu akşam The Time Traveler's wife'ı koydum kafaya. Onu izleyeceğim. Ya da bir belgesel bulurum belki.

Kışlıkları ve yazlıkları da halledebilsem benden mutlusu olmayacak. Ama çok üşeniyorum. Çok uzun iş. Bir de alışverişe çıktım hiçbir şey bulamadım. Zara da artık Zara değil, Mango da. Yok yani. Kalitesiz kalitesiz ve de hiçbir numarası olmayan kıyafetlere dünya para veremeyeceğim, üzgünüm. Ama her kıyafeti de kendim dikemem ki. Ufff.....

Karnım çan çalıyor. Kahvaltıya oturayım ben artık.



Perşembe, Ekim 10, 2013

Little little in the middle.

Bu akşam için başka planlarım vardı. Ama yazı sineği ısırmış beni, yazmadan duramıyorum.

Birincisi unutmadan buraya not düşeyim. Masumiyet Müzesi sonunda bitti. Sanırım Özgür haber bekliyordu. Evet bitirdim. Azmetmiştim. Başardım. Artık istediğim kitabı okuyabilirim.

İkincisi galiba depresyon sapağını geride bıraktım. Maddesel olarak yazdığım listeden her gün üçer beşer keyif verici maddeyi gerçekleştirdim geçtiğimiz günlerde. İki gündür de duvarlara bakıp onu düşüneceğime çoktandır ihmal ettiğim ev işlerine yoğunlaştım. Tavsiye ederim. Aşk acısına birebir. En azından kontrol edebildiğiniz bir sorunla uğraşmış oluyor ve meyvesini temizlik dirlik düzen olarak topluyorsunuz akşam olunca. Evin ve kendimin ihmal ettiğim işlerine verdim kendimi. Bakımı yapılmayan kombi, kırık azı dişim, hobi odasının karmakarış olmuş boncuk ve dikiş kutuları. Hepsi de "ihmal edilenler" kategorisinden "work in progress" kategorisine terfi ettiler. Hiç acı çekmiyorum, çok mutluyum lalalala filan demiyorum elbet. Köpek gibi özlüyorum onu. Ama işte meşgale icat ediyorum gün içinde. Geçiştiriyorum. Olduğu kadar.

Sonracığıma, Go diye bir oyun keşfettim. Sanırım 3000 senelik mazisi olan bir oyun. Strateji oyunu. Satranç kadar asil değil görüntüde ama bana sorsan ondan aşağı kalır bir yanı yok. Çok karmaşık hesapları var. Dün akşam bir el oynadım da oyun arkadaşım bana biraz inceliklerini gösterdi. Strateji hayattaki en geri kalmış yönüm galiba. Geliştirsem dünyayı fethederim. Bana oyunu gösteren adamda öyle bir potansiyel hissettim. Sanki başlangıç seviyesinde bir Go oyuncusu değil de Amerikan ordusunda general, adam. Merak edip mesleğinin stratejiyle alakası olup olmadığını sordum, bilgisayar programcısıymış. Altından Bill Gates çıksa şaşmazdım, öyle etkileyici, öyle keskindi bana oyunu anlatışı.

Daha daha anlatacak olursam, kafam Alice Munro'ya takıldı. Bu senenin Nobel Edebiyat ödülünü ona vermişler. Fakat kadın kısa bir süre önce artık yazmak istemediğine karar vermiş ve ilan etmiş. Çünkü 82 yaşındaymış ve artık bu yaştan sonra zamanını yazının gerektirdiği yalnızlığa ayırmak istemiyormuş. Kafama takılan nokta bu. Yazı ve yalnızlık. Değer mi bir öykü yazmak için yalnız kalmaya? Ve 82 yaşında artık yalnız kalmak istemiyorsan neden daha önce kalasın? Yani zamanını daha güzel değerlendirebileceğine inanıyorsan, neden bunun için 82 yaşına gelmeyi bekleyesin? Ve kadın artık sözcükleri unutmak olağan bir şey demiş. Bir de o var...Yaşlılığın getirdiği gerileme. Gerçi bu yalnızlık meselesine şöyle bir çare bulmuştum: yazı için belli bir saat ayırıp, mutlaka gün içinde sosyalleşeceğim bir zamanla bunu dengelemek. Ama Munro'nun kararı ile acaba doğru mu yapıyorum diye tekrar bir şüphe düştü içime. Ben kafelerde yazabilen bir insan değilim. En fazla kütüphanede yazabilirim. Bilemedim. Bilemedim...

Sonra en beğendiğim güncel yazarlardan, burada daha önce de bahsettim, Hikmet Hükümenoğlu ile bir mini-röportaj yapacağım. Bugün haberi geldi. İyi geceler küçük Joe'da yayımlayacağım. Beni izlemeye devam edin.

Bir sonraki elişi projem kendi tarot kartlarımı çizip boyamak olacak sanırım. Öyle çok yaratıcı çizimler değil elbette, elimden gelmez. Netten bakıp çizeceğim. Eski kartların arkası uzun süredir lekeli. Normalde onlarla açmamam lazım. Ama dayanamadım. Kesilmiş kartonlar var, derslerde kullanırdım. Onların arkasına çizeceğim. Bir de kutu yaptım mı tamamdır.
Fallara kalmış geleceğine gözyaşı dökersin, gül gibi yare döneceğine daha çok beklersin...
Bu akşam film bulacaktım kendime. Ben gene bulayım da yarın filan izlerim artık. Haydin bakalım. İyi geceler küçük Joe.


Salı, Ekim 08, 2013

His.

Bir şişe Şirince şarabı açtım kendime bu gece. Ahududulu. Fazla tatlı geldi. İlk başta beğendim de. Anladım ki şarap dediğin prensip olarak buruk olmalıymış, içimdeki duygulara eşlik edecekse şayet. Bu beş yaşındaki doğumgünü partisi tadında birşey bu Şirince. Üstelik alırken harika fikir diye düşünmüştüm. Üstelik sarhoş filan da etmiyor ... İçki yasağına sekiz dakika kala.

Duygularım karman çorman blog. Sabah bir hiddetle uyanıyorum. Planlar programlar yapıyorum. Bir yandan ona sayıp sövüyorum. Sonra öğleye doğru...biraz işler değişiyor sanki. Bilmiyorum. Ama bu saatler en fenası galiba, en tehlikelisi. Bazen adını camdan iki yüz elli sekiz punto bağırasım geliyor bütün şehrin üstüne: "M........!". İçimde anlamsız hisler. Hisler ki eninde sonunda hep haklı çıkmıştır. Her seferinde.

Onlara "hani atlatacaktı?" demiştim, misal, "hani? nerde? yalan söylediniz bana, kandırdınız beni, avutmak için hep", o zaman susarlar mağrur mağrur "bekle de gör" der gibidirler ama demezler. Artık herşey bitmiştir oysa, beklenecek zaman geçmiştir, mesela "beyin ölümü" denmiştir artık, bunu kabul etmemek düpedüz inkardır. Ağlarsın, zırlarsın. Ruhun sümük olur burnundan akar gider mendillere. "Bu salak, bu his sandığım zırvalıklara inanmıştım" diye kızarsın kendine. Herşey bitti işte. Yas tutmaya başlarsın. İki saat sonra birden bir haber gelir. Gelmiştir. Bir doktor itiraz etmiştir dünyanın bir ucunda. "Beyin ölümü" raporunun altına imzasını atmaz. Nasıl yani dersin. Akşamına uyanır "beyin ölümü" dedikleri üç gündür komadaki hastan. Seninle sohbet bile eder sabah ölümünün yasını tuttuğun adam. Hislerinin sana dediğini hatırlarsın. "Ulan!!!!Nasıl olabilir ki?!!!" Onlar mağrur, susmaya devam eder. Tantana yapmazlar mesela "baaaak biz sana demiştik" bile demezler. Ama bu başka hikaye. Korkarım hikayeler birbirine karışacak. Yanlış anlamalar filan. Off.

Hislerim ne olur gene haklı çıkın. Buna gerçekten ihtiyacım var. Evet biliyorum imkansız artık bu saatten sonra ama, biz ne imkansızlar gördük. Sarılmak istiyorum ona ben. Sımsıkı sarılmalıyım. O günkü gibi. Ki, o da ufak çapta bir mucize değil miydi? Ha? Dürüst olmak gerekirse?




Çarşamba, Ekim 02, 2013

Psikolojik.

Depresif haller başgösterince geçenlerde, hemen önlem almak istedim. Australian National University'nin bir sitesi var, adı MoodGym. Depresyonu önlemek ve/veya başetmeye yardımcı olmak için (ingilizce). Davranışçı bir yaklaşımı var. Bizim okulda tukaka yapılıp tamamen es geçilen bir yaklaşım. Bana eskiden faydası olmuştu. Gene oldu. Mesela olumlu ve istenen bir olay da stres kaynağı olabilirmiş. Her türden değişim aslında bir stres kaynağı olabilirmiş. Olumlu ya da olumsuz. Bunu yeni öğreniyorum, üniversite'de yedi sene psikoloji okumuş bir insan olarak. Sı.tığımın üniversitesi.

Böylece şu an yaşadığım karmaşanın ne olduğunu daha net görebiliyorum. Bir yanda olumsuz duygular, ayrılık acısı vesaire, diğer yanda ve eşzamanlı olarak çok değişik ve bin kat daha güzel bir hayatın beni beklediğini bilmenin stresi. Yani biri olumsuz, biri olumlu olayların biraraya gelip düğüm olup beni her yandan strese sokması. (Böylece davranışçı ve analitik yaklaşımın da sentezini yapmış oldum! Hah!)

Ucu gözüken bu güzel hayatın karşısında duyduğum o tuhaf "çekinceyi" şimdi daha iyi anlıyorum. Ben de neden güzel şeyler beni böyle hissettiriyor, bende bir gariplik mi var diyordum. Alışmak bir çünkü. Enerji isteyen bir hal. Öyle bir kapıyı açıp da başka odaya geçer gibi yapamıyorsun. Mevsim dönümlerinin depresyonları tetiklemesi de bununla ilgili olmalı. Yeni bir iklime alışmak, ve iklimsel değişimin beraberinde getirdiği farklı bir yaşam biçimine. Enerji düzeylerin sorunluysa arıza çıkıyor işte bu kadar basit, ruhsal ya da fiziksel fark etmez.

Şimdi psikoloji damarım kabardı be blog. Canım araştırmak istedi mesela. Doğum sonrası depresyona giren kadınları. Başlangıç hipotezim de şu olurdu: "hazırlıksız yakalananlar daha sık doğum sonrası depresyon yaşıyor". Beklentileri incelerdim mesela. Belki çoktan bilinen bir konu. Bize böyle okutmadılar ki...Belki hipotez değişe değişe bambaşka bir hal alırdı. Uğraşmak isterdim her halukarda. Kısmet olmadı.