Salı, Temmuz 30, 2013

Harıl harıl haldır haldır haller.



Yan tarafa bu blogun isminin hikayesini ekledim. İlk günden yapmalıydım aslında. Olsun.

Pestilim çıkmış durumda yine. Homo Scribus olamadım bugün. Domesticus'tan hallice. Sabah kalkamayınca bütün program rezil oldu. Ben de bugünü bari elişlerine ayırayım dedim.

Aklımda bir duvar saati projesi vardı. Suntanın üzerini karatahta boyasıyla boyayıp bir saat mekanizması monte edecektim. Sayıları da tebeşirle üzerine yazacaktım. Nette gördüm. Gitti gidiyor'da. Yapması kolay.

Fakat nasıl olduysa oldu olay gene döndü dolaştı temizliğe geldi. Bu sefer yerdeki taşların arası. Bütün suç Pinterest'te. Kadının biri fayans aralarını temizlemek için mucizevi bir formül bulmuş. Bir ölçü sirke, bir ölçü tuz, bir ölçü karbonat. Döküyorsun fayansların aralarına bir saat mi ne bekletiyorsun. Fırçalıyorsun. Fotoğraf filan koymuştu. Öncesi ve sonrası diye. Gerçekten inanılmaz. Fakat bu internetteki her temizlik işine karbonat denmesine feci sinir oluyorum. <<Karbonatın fiyatını merak ettim bir gün. Bir eczaneye sordum, bir de markette baktım. Kuş kadar şeye dünya para istiyorlar. Sanırsın kiloyla satılan sudan ucuz bir malzeme.>> Karbonat bozdu işi yani.

Derken şeytan dürttü. Dedim ben şu benim Mr. Muscle'la denesem gene? Bakarsın oluverir. Mutfaktaki yer taşlarının arası da kapkara olmuş farkında değilim. Fıslattım dört kere. Azıcık bekledim. Beklerken bir tepkime görür gibi oldum, dedim galiba olacak. Sanki gazoz gibi fışırdıyor. <<Yemin ediyorum Mr. Muscle'la herhangi bir sponsorluk anlaşması, hissem çıkarım neyim yok. >>Beş saniye beklemeden fırçalayınca yeni gibi yaptı taşların arasını. E tabi geri kalanını da temizlemek farz oldu. İşin kötü tarafı çok zevkli olması. İnsan yerdeki taş aralarını temizlemekten zevk alır mı yahu? Ara ara yabancılaşıyorum kendime. E kaptırdım duramıyorum. Bakalım şurası nasıl olacak diye diye. Sadece yoruldum. Leşim çıktı.

Dışarıda yazın en sıcak günü. Hadi dedim banyonun ampulünü de değiştireyim. Onun için de dışarı iki kere çıktım.

Sonra baharatların durduğu çekmeceyi boşaltmak farklı değerlendirmek istiyordum. Baharatlar için yuvarlak alüminyum mıknatıslı kaplar var. Üç yere de onları sordum. Yok. İkea'da var asıl ama onun için İkea'ya gidecek halim yok. Koçtaş'ın internet sitesinde buldum. Kalktım Koçtaş'a gittim. İnternet sitesindeki ürün aslında kıç kadarmış, üç tuz tanesi anca sığar. Mıknatısı da yokmuş. Var da aynı fiyata değil filan ooof. Almadım. Hevesim kursağımda kaldı. Ne güzel onlardan on iki tane alıp buzdolabına yapıştıracaktım. Bir çekmeceme de rahat rahat başka malzeme koyacaktım. Olmadı.

Koçtaş'tan çıktığımda saat yediyi geçiyordu. Yorgunluktan ölmüştüm. Hani metroya kadar sürüne sürüne gidersin de güç bela kendini üç kişilik bankta iki kişinin arasına sıkıştırırsın ya, tam kıçını dayarsın banka, yorgunluk kemiklerinden kaslarından süzüm süzüm süzülüp sanki altındaki bankın tahtasına geçer. O usul usul geçişin her anını hissedersin. Öylesine bir yorgunluktu işte.

Daha daha hurç alıp kışlık botları ve ayakkabıları içine koyacak, salondaki sepetlere de marangozda tabla yaptıracaktım.

Daha daha neler neler. Her yere koşturdum ve duvar saati yalan oldu. Elişi projeleri olduğu gibi kaldı. Neyse o da olur bir gün.

Bütün suç Pinterest'te. Orda gördüğüm herşeyi yapmak istiyorum. Hemen. Bir günde.

Neyse bu akşam erken yatayım bari. Yarın biraz yazı yazarım. Bir iki konu belirdi. O kadar ümitsiz değilim geçen haftaki gibi yani. Ama zor konular. Dur bakalım.



Pazar, Temmuz 28, 2013

Hafta sonu: kasırga gibi geçti.

Geldim gene blog. Çok yoruldum, çok iş gördüm.

Bütün hafta sonu Homo Domesticus oldum gene. Hafta içi Homo Scribus olabilmenin tek yolu bu benim için.

Neyse ki Cumartesi akşamı Ş. ile buluştuk da biraz dışarı çıkmış oldum. Beşiktaş'tan motora atlayıp beş dakikada Üsküdar'a gelmek çok zevkli. Boğaz'ı geçmeyi çok seviyorum. Tekneyle geçmeyi daha çok seviyorum. Ucunda bir arkadaşımla buluşmak ise en güzeli.

 Istanbul'un sabah tenhası ne güzelmiş hem de yazın. Yürüyüş güzergahımı değiştirdim. Aynı yolu sırf düz diye senelerdir yürüyorum yetmiş demek ki artık. Sabah saatlerinde Istanbul sokaklarında kimsecikler yokken yürümenin keyfi bambaşkaymış. Tek tük benim gibi yürüyüşçüler, sabah koşanlar filan oluyor o da daha çok hoşuma gidiyor.  Hava da daha serin oluyor.

Bu sabah hadi dedim bugün Pazar, kendime bir kıyak yapayım gelmişken Görgülü'ye uğrayayım, bir çikolatalı kruasan alayım kendime. Fikir çok hoşuma gitti gitmesine de uygulamada sorun çıktı. Görgülü yok. Kapatmış! Yerinde alakasız fazla janjanlı bir dükkan. O sokak da kokoş oldu. Çok sinir bozucu.

Dün kafayı dolap kulplarına taktım. Kendi kulplarımı yapmayı deneyeceğim. Bütün iş tutkalda, bir tane sağlam tutkal bulayım bak neler yapıyorum. Mutfak çekmecesinin bir kulpunu ahşap kaşıktan yapmayı düşünüyorum. Güzel olmazsa ahşap kalın tahtalarım var. Off bin tane projem var. Onların içine bir girdim mi çıkamam. Havluların olduğu çekmeceyi boşaltıp yer açmak için pinterest'te banyodaki kapının üzerinde kalan kısma raf koyup değerlendirmeyi öneriyordu.



Bugün alıcı gözüyle baktım, olmaz orası, fayans filan, ııh. Sonra banyo lavabosunun üzerindeki dolabın tepesinde yer olduğunu gördüm. Tabii dört senedir filan ben oranın tozunu almadım, öyle bir yeri farketmediğim için. Benden önceki kız da kesin almamıştır. Neyse bir çıkıp bakacağım yarın filan. Üstüne tozlanmasınlar diye bir şey örterim tamamdır.

Sonra nefis bir elbise patronu buldum. Dikeceğim inşallah yaz bitmeden.



Günün en güzel buluşu tam iki adet. Chrome'un bir uzantısı var üzerini çizdiğin sözcüğün çevirisini veriyor. Ya da sözlükte anlamını buluyor. Feedly'i okumak güzel de ingilizce haber dili normal konuşma dilinden farklı. Zor oluyordu. Şimdi çok rahat oldu. İkinci buluş ise youtube videolarını mp3 e çeviren uzantı. Bayıldım. Fakat link veremeyeceğim şu an affedin. Çok uykum var. İyi geceler küçük Joe.

Psst: Geçen gün çok heyecanlı çok hoş bir şey oldu. "Tatil notları" isimli blog yazıma çok özel bir yorum aldım. O yazıda en sevdiğim üç Türk yazarı arasında saydığım yazardan. Bir bak da bak.

Çarşamba, Temmuz 24, 2013

Yeni hayat düzenimde sıradan bir gün.

Aslında biraz alkole meyilim olsa şu anda orta sehpanın üzerine bir kadeh buz gibi beyaz şarap yakışırdı. Çalışarak geçen bir günün sonu. Ne var ki alkolü hep sosyal zorunluluklardan içerim. Bir de o alkolik yazar imgesi beni dehşete düşürüyor. En son benim başıma gelmeli.

Yani kuru kuruya yazıyorum bu satırları. İki gündür sabahın körlerinde kalkıp işe koyuluyorum. Gene sallana sallana saati 9.30 ediyorum ama 9.30 da çalışmaya başlamak için fena bir saat sayılmaz ( bundan sekiz ay önce güne öğlen başlayan bir insandım ben). Ve öğleden sonra aynen şimdiki gibi pilim bitmiş oluyor. Dün daha beterdi sabah yazmadan önce tam bir buçuk saat spor yapmıştım. Bir saati açık havada yürüyüş, dönüşte yoga. Üstüne ilk kez denenen bir evvelki postta bahsettiğim pomodoro tekniği. Şu an bana işkence adı gibi geliyor desem?

Ama hoşuma gidiyor öğleden sonra pilimin bitmesi. Mesaimin bitmesi daha da hoşuma gidiyor. (Blog yazmayı yazmaktan saymıyorum. Kurgu değil çünkü.) Hem kendimi normal çalışan insanlar gibi hissediyorum. Hem de mesaili çalışırken mesai sonrası artık iş düşünmezsin ya öyle bir özgürlük veriyor. Suçluluk duymadan pinterest'te sürtebilirim mesela. Pinterest kendiliğinden düzeldi bu arada. Çok şükür baştan yüklemek zorunda kalmadım.

Üçüncü hikayenin konusu bugün de çıkmadı. Canım fena sıkılıyor bu işe. Elimde bir sürü hikaye başlangıçları birikti. Hepsi devamsızlıktan kaldılar.

Pomodoro tekniğini uygularken çok acı ve eski bir gerçekle yüzleşmek zorunda kaldım. Ciddi bir konsantrasyon sorunum var. Hafif patolojik olduğunu düşündüğüm bir dikkat sorunu. Nasıl onca ders çalışabildim bilmiyorum şu an. Ama toparlanacak diye bir ümidim var. Bakalım.

Evin bu toplu ve düzenli hali (çok şükür) devam ediyor ve çok hoşuma gidiyor. Tezgahlar her daim boş. Bir de geçen hafta tam beş saat filan uğraş verdiğim menü organizasyonu tam bir başarıyla sonuçlandı. Hesaplayarak aldığım herşey şu anda bitmek üzere ve buzdolabı kendiliğinden boşalıyor. Hiç bir sebze meyve çürümeyecek ve çöpe gitmeyecek. Bugün artan yemeklerle idare edebilirim.

Annemin evindeyken yüzüne bakmadığım yemekleri kendim yapınca neden kıymete biniyor anlamış değilim. Örneğin patlıcan salatası. Ağzıma sürmezdim ve tabii bir gün patlıcan salatası yapabileceğimi hayal bile edemezdim. Geçen hafta ortalığı toplarken kaşla göz arası yapıvermiştim, yapması artık o kadar kolayıma geliyor. Başka örnek de vişne kompostosu. Yazın dolapta dururdu. Yüzüne bakmazdım. Kendim geçen gün vişne alıp yaptım. Bir kere yapması ultra kolaymış. Bir de evde hazır bir tatlı oluyor ferah ferah. İçtikçe o kadar büyük bir tatmin hissediyorum ki. Sanki yetişkinlik diploması almış gibi. Ev sanki o zaman gerçek bir ev oluyor. Bir de babamı hatırlıyorum. Çok severdi. Nasıl iştahla içerdi. Işıklar içinde yatsın.
Bu akşam sebze yoğurtlamasından artan pişmiş sebzelerle sebzeli tart yapacağım (Sibel'in Kahvesi). Artanlarla idare etmekten kastım bu. Tek kişilik. Ufak güveç kabına. Yanına söğüş domates. Üzerinden karpuz. Güzel de filmlerim var: Running with scissors ve What the bleep do we know. Sonra vakit kalırsa Rollo May Yaratma cesareti. Başladım ama pek sarmadı.

Karnım zil çalıyor. Gideyim ben. Haydi bakalım. İyi geceler küçük Joe.






Salı, Temmuz 23, 2013

Homo Scribus

Evet level atlamalara devam. Bu sefer yazı konusunda. Dün uğraştım yazdım çizdim sildim karaladım. Bir şeyler çıktı ama oturmadı. Olsun dedim kendime. İlk gün olur böyle. Araya araya bulacağım. Bu sabah aklımda bir temayla uyandım. (bir gün önce çalışmış düşünmüş olmanın doğrudan meyvesi işte).Gene geçtim masanın başına yazdım çizdim derken birden tema beklenmedik şekilde serpildi, bir tane ilginç karakter çıktı ortaya >>ki şimdiye kadar hiç böyle karakter çıkartamamıştım>> arkasından diğer karakterler kendiliklerinden şekillendi, yazdım yazdım yazdım. Notlar aldım. Fakat bir sorun var. Konu bir öyküye sığamayacak kadar geniş. Eeee? Bunun adı ne biliyor musun blog? Roman taslağı. Evet! Demek ki böyle oluyormuş. Şaşırdım valla benim başıma gelmesine. Şaşırdığım başka bir nokta da kendimi teknik olarak hazır hissediyor olmam roman taslağı üzerinde çalışmaya. Sadece önce öykü yayınlatmam lazım. Planım öyle. Belki ikisini beraber götürürüm. Bir yandan öyküleri yazar yazar yayınlanmak üzere gönderip durur bir yandan da romanı yazarım. Öyküyü en çok on günde çıkartabiliyorum. En kısa iki-üç günde filan.

Level atladım derken sadece öyküden romana geçişi kastetmiyorum, çalışma şeklinde bugün yeni bir yöntem denedim. Pomodoro technique diyorlar. İlk okuduğumda bu bana kesinlikle uymaz diyordum. İkinci kez gene karşıma çıktı. Gene yok olmaz bu bana dedim. Nedense denedim. Oldu. Çok güzel oldu hem de. Aslında atla deve değil. Özetle saat kuruyorsun. 25 dakika. Bu süre zarfında kesinlikle yazmaktan başka hiç bir şey yapmıyorsun. Tavanı seyretmiyorsun mesela. Yazıyorsun. Ellerine krem sürmüyorsun. Yazıyorsun. Kremi molada sürersin. Sonra üç dakika mola. Sonra gene 25 dakika. Dört tane 25 dakikanın sonunda büyük mola. 15-30 dakika. Altı sayfa taslak çıktı böyle. İki buçuk saatin sonunda. Dolu dolu çalıştım.

Bir de yeni bir oyuncak buldum kendime. Feedly. RSS feed'leri topluyor bir yerde. Biliyorum Üsküdar'da sabah oldu ama çok güzel. Sonunda istediğim tüm haber ve bilumum siteleri bir yerden okuyabiliyorum. Bir de pinterest'im sapıtmasaydı iyi olacaktı. Hata verip duruyor. Log out bile yapamıyorum. Beni uğraştıracak gibi ama dur bakalım olmadı kapatıp tekrar açarım.

Yarın sabah altı buçukta kalkmayı planladım. O yüzden gitmem lazım. Zengin kalkışı olacak ama iyi geceler küçük Joe.

Cumartesi, Temmuz 20, 2013

Homo domesticus.

Eğer ev işleri bir oyun olsaydı ben şu anda level atlamış olurdum. Tatilden döndüğümden bu yana, yani Pazartesi hariç Salı gününden beri nefes almadan evin işleriyle uğraşıyorum çünkü. Evet kendimi aştım hem de şaştım bu işe.
Ocak temizlemek mesela. Günlerce süründürdüm o işi, en sona kaldı. Listelere yazdım yazdım erteledim. Dün en sonunda başına geçince aklıma Mr. Muscle'ın etiketindeki kullanım kısmını okumak geldi. "Yüzeyin üzerine üç dört kez püskürtün." Robot gibi söyleneni düşünmeden yaptım (level atlamak böyle birşey). >>Normalde bir kere fıslardım. Ve ova ova canım çıkardı. Ve gene de tam olmazdı. Artık olduğu kadar deyip bırakırdım.>> "Bekletin". Beklettim. "Islak bir süngerle silin." Islak süngerin yeşil kısmıyla gene eski tertip ovaladım çünkü bir fark edeceğine inanmıyordum. Amanın! O da nesi! Mucize gibin. Vallahi temizlendi. Çıkmayan kısımlara bir daha püskürttüm dörder dörder. Çıkıyor valla! Minimum ovalamayla ocak ilk günkü gibi oldu. Sanırsın ayna.
Bugün en son yerleri sildim ve bitti. Gelecek haftaya kadar sadece yemek yaparken dağılan mutfak toplanacak. Yıkanacak çamaşır bile bitti. Ne pişireceğim de belli (excel dosyasında hazır) ve malzemelerin hepsini aldım (bir haftalık yemeğe göre hesaplayıp) yığdım temizleyip gıcır gıcır yaptığım buzdolabına. Market alışverişine bile çıkmak yok sadece son anda alınması gereken tek tük gıda hariç. Fiyuuuu....

Birazdan oturup asıl meselem olan üçüncü öyküye el atacağım. Yazı kursunda tanıştığım bir kurstaş ilk kitabını yayımlamış. Kıskanabilirdim. Ama Ernest Hemingway diyor ki sadece kendinle yarış. Sadece yazıda değil bence. Hayatta da öyle. Kimsenin şartları birbirinin aynı değil ki. Aile dinamikleri, maddi olanaklar, coğrafi farklılıklar, sosyal çevre ve kişisel farklılıklar bu kadar fazlayken bizi birbirimizle kıyaslamayı kim öğretti?

Yazı...Sanki malzemesi HER ŞEY olabilen bir heykel biçimlendirmek gibi. Hem de fiziken bulundurulması ya da satın alınması gerekmeyen malzemeler. Böyle düşününce çok heyecanlanıyorum.

Önümüzdeki haftayı yazı, bilumum elişi, boyama aktiviteleri ve "life skill" leri öğrenmeye ayırdım. Aklımda bir tablo var. Sırf zevkim için, boyama keyfi için. Sanki çocukmuşum gibi boyayacağım. Ne kadar amatörce olacağı hiç derdim değil. Gelsin güzel günler!





Pazartesi, Temmuz 15, 2013

Tatil notları.



Sana tatil dönüşü otobüsün içindeki internet bağlantısından ulaşıyorum blog. Kulağımda klasik müzik kucağımda bilgisayar yanımdaki koltukta B. oturuyor. Camdan bakınca çam ağaçları, virajlı yollardan geçiyoruz. Az önce yüreğimiz hopladı. Yola bir yavru eşek çıkmış. Ezmemek için fren yapınca bütün otobüs çığlık attı. Buralarda çok oluyormuş. Sonra ezmeden geçtik neyse ki. Geliş yolundakini anlatmiyim. Sabahın dördünde gecenin kör karanlığında uykumuzun arasında alt üst olduk. Şöförün dediğine göre fren yapsaymış otobüs devrilecek ve biz de her bir yana savrulacakmışız. Herkes kazayı ucuz atlattık diye sevinirken galiba ölen hayvan için üzülen bir tek bendim. :(



Klasik müzik dinleyerek otobüsle gitmeyi, giderken de yolu seyretmeyi çok seviyorum.

Datça cennet gibiydi. Özellikle yaşanan kriz öncesi. Keyiften ve mutluluktan ve etrafimdaki güzelliklerden (hatta fazla dini bulsam da nimet sözünü kullanmak istiyorum) ölebilirim gibime geliyordu. Şükredip durduk. Sağlıklı olduğumuza, bu keyifleri yaşayabildiğimize. Denizi ayrı güzel, yemekleri ayrı güzel, ortamı insanları manzaraları, lokma tatlısı. Denizin on, onbeş metre dibinin cam gibi göründüğünü başkalarından duymuş ve abarttıklarını düşünmüştüm. Hiç abartı yokmuş. Gözümle gördüm.

 Bir akşam denizin kıyısında güneş batmak üzereyken Hüsnü'nün yerinde rakı içtik ve yeni bir blogger ile tanıştım B. sayesinde: Z. Sohbet o kadar keyifli ve yemekler o kadar nefisti ki ve manzara ve ışık. Mükemmellik. Mis.

Sonra bahsetmek istemediğim kriz diye kısaca değinip geçeceğim olay oldu. Bir anda tatilin bütün keyfi kaçtı. Lokma bile yemedim o günden sonra. Canım istemedi. Evet insan insanı en güzel tatilde tanır ve tatilin başında da durmadan kendi kendime iyi ki B. ile yeni tanışmıyoruz bu kadar rahat edemezdik diye kendime söyleyip duruyordum. Fakat işte olan bir kere oldu. Ve yine de iyi ki B.'yi önceden tanıyorum. Gene durumu kurtaran bu tanıma oldu. Demek ki hatır bu demek. Hiç hatırım yok mu denir ya. Ne derin ne güzel bir söz. Yüzde yüz bu toprakların ürünü. Aynı kriz başka biriyle olsa sonu böyle bitmezdi. Gönül isterdi ki hiç olmasaydı.



Tatilde bir kitaba başladım. Hikmet Hükümenoğlu: 04:00. Tatil için alışveriş yaparken planlamadan aldığım bir kitap. Planlamadan derken Hikmet Hükümenoğlu'nu okumayı kafama koymuştum ancak ilk kitabından başlamaktı niyetim (Kar kuyusu). Onu da ısmarlayıp tatile denk getirmeyi ihmal etmiştim. O yüzden tatil için eksiklerimi alırken ani bir kararla kitapçıya dalıp bulunan son kitabını satın aldım. Daha önce blogunda yazarlık ve yüzme derslerinin benzerlikleri ile ilgili bir yazısını okumuş ve bayılmıştım. Son kitabı 04:00 ilk satırlarından beni ele geçirdi, keyiften dört köşe etti, kıskandırdı. Tek korkum ilerde fazla popüler olup insanların sırf "ben popüler yazar okumam" snopluğuna kurban ederek haksızlık etmeleri. Ustaca yazılmış. Kitap okumanın zevkini sonuna kadar yaşatan bir kitap. Hakkında çok az bilgiye sahiptim. Çok bahsedip keyfini kaçırmak istemiyorum. Hiç bir şey bilmeden keşfedilmesini öneririm. Az önce otobüste son iki sayfasını okuyup bitirip kitabı B.'ye devrettim. İstanbul'a gider gitmez diğer kitaplarını alacağım. En sevdiğim üç türk yazar listesinde Aslı Erdoğan ve Hakan Günday'ın yanında yerini aldı. Hem her yere kitabını taşıdım hem de denize girmek için okumaya ara verdiğimde attığım kulaçlarda salladığım bacaklarda suya verdiğim nefeslerde hep aklımdaydı.

Datça'da dikkatimi çeken şeylerden biri de yaşlı insanların ne kadar hayat dolu ve mutlu olduklarıydı. Hiç İstanbul'daki yaşıtları gibi değildiler. Hiç yaşlı insanlar gibi değildiler. Sıfır kasvet. Bol deniz. Bol neşe. Doya doya deniz temiz hava güneş. İnsan sırf bunun için oraya yerleşebilir.

Bu sene yapabilir de tekrar gidebilirsem rüzgar sörfü dersi almak istiyorum. Bakalım.




İki kere tekne turuna çıktım. Deniz çok temizdi. Biraz soğuktu ama temizdi. Ah! Aklıma gelmişken buraya not düşeyim. Yeni bir teknik geliştirdim soyuk suya kendini çabucak atabilme tekniği. En yapamadığım şeydi. Fakat tekne turunda molalar sadece yarım saat olunca ve merdivenden inerken arkanda sıra olmuş insanlar sabırsızlıkla bekleşince öyle yayıla yayıla yok önce omuzumu ıslatıyim yok sonra sırtımı alıştıriyim yok ben gene giremiyorum vazgeçtim geri gideyim olmuyor. Mike mike giriyorsun afedersin ya da giremezsen karşıdan bakıp içinin gitmesini göze alıyorsun. Niye geldim ki buralara kadar madem seyredecektim diye düşünüp. Benim gibi üşüngeçler için acil durumda gözünü karartıp nasıl bir an evvel buz gibi suya atlanır tekniğini açıklıyorum şimdi. Önce soğuktan kesilen nefesini normale dönüştürmeye çalış. Bir kaç kere nefes al nefes ver normal tempoda. Sonra nefesini normal hızına getirdiğine kanaat getirdiğinde nefesini al ve verirken suya atla. Burada işin püf noktası tam nefes vermeye başlamakla suya giriş anını denk getirmeye çalışmak. Nefesine konsantre olduğun için vücüt suya atlarken atlamamak için gösterdiği direncini bir an kaybediyor ve zaten suya girdikten sonra hemen alışıyorsun. En fazla bir kaç kulaç atıyorsun soğuk soğuk o kadar. Ama diğeri yani alıştıra alıştıra girmek gerçek işkenceymiş. Bir daha yapmam. Yoganın tatile uyarlanmışı böyle oluyor blog. Nefes.

Kendi adıma yol boyunca ve tatil boyunca gözümün hep bitkilerde ağaçlarda tarlalarda olduğunu fark etmem.

"B.! Tarlalara bak! Çok kıskanıyorum!"
B. den cevap:
"Onların tarla olduğunu nerden anlıyorsun?" Bu kadar ilgi alanının dışında. "Bu sence fıstık ağacı olabilir mi B.?" B. artık bezmiş ama gene de hani çocuğuna anlayış ve sabır gösterirsin ya..."Bilmem...Olabilir. Antep'te yetişiyorsa burada da yetişebilir."




Bal kabağı ekmişler Datça'nın merkezinde. Bir otelin kenarına (bkz kaktüsün altındaki resim). Sordum. Teyit ettiler. Doğru tahmin ettim diye nasıl sevindim.
Hatta sahile çıkan yolun kenarında karpuz bile gördüm! Hayatımda ilk defa karpuzu bostanda gördüm. Oteldeki oranın yerlisi temizlik yapan kadına, yol kenarına karpuz ekmişler diye heyecanla anlatırken o böyle biraz da acıyarak sanki: "Ya evet etrafını çevirip bahçe yapıyorlar." Ne yapsın garibanlar der gibiydi. Yani doğaya hasret şehirliler.

Çok uzun bir yazı oldu ve yarısında laptopun şarjı bitti benim de şarjım bitti. Evden devam ediyorum.
Kötü bir uykudan sonra sağ salim eve varabildim. Evimin çayını özlemiştim en çok. Sabah yapıp içtim. Sabahın köründe manava gittim alışveriş yaptım. Saat sekiz miydi ne. Daha malları yeni boşaltıyordu ve ben salatalık alacaktım. Bir baktım salatalık o kadar taze ki ucunda o dolmasını yaptıkları kabak çiçeğinin aynından sarkıyor turuncu turuncu. Aynı familya aynı çiçek. Palamutbükü'nde pazarda bir teyze satıyordu o dolmalardan. Her yerde satılıyordu da en güzeli o teyzeninkiydi. Doya doya yemiştik.

Evimi de özlemişim. Günlük hayatımı. Listelerimi. Kırmızı koltuğumu, bir işim gücüm olmasını. Amaç edinip peşinde didinmeyi. Şimdi biraz toparlanayım üçüncü öykümü yazacağım önümüzdeki hafta. Ve planlar programlar yapacağım kendime en keyiflisinden. Bu sene kondisyon çalışmak istiyorum belki böyle iki iş bitirdikten sonra helak halde koltuğa yapışmalarım biter. B. demişti. Neden bu kadar çabuk yoruluyorum deyince. Kondisyonsuzluktan olabilir demişti.


Eski Datça'da bir gece canlı müzik dinleyip yemek yemiş bira içmiştik. Keyifliydi. Cırcır böcekleri şarkıya eşlik ediyordu.