Pazar, Haziran 30, 2013

Pazar düşünceleri.

Bugün Haziran'ın son Pazarı. Dışarısı bulutlu, sonbahar günü gibi. Çalkantılı bir haftadan sonra içimde birikmiş binbir heves gazozun içindeki baloncuklar gibi bilincime çıkıyor. Dün temizlediğim yemek masasının üzerinde sağımda duran demli çayımdan yudumlar alarak düşüncelere dalıyorum.

Okunmayı bekleyen -en az- iki kitap var. Bir tanesi Paris Review röportajları bir tanesi Masumiyet Müzesi. Evet hala bitiremedim. Birazdan koltuğa geçer birinden birini -muhtemelen birincisini- elime alırım.

Sonra evin içinde bir yerlerde duran ve bulmam gereken kırmızı, kareli sayfalı, yandan telli küçük not defterim. Yapılacak işleri oraya toparlıyorum bir süredir. Bir de onun büyük versiyonu var. Siyah defter.

Stumbleupon'da kişisel gelişim üzerine makaleler de aklımı çeliyor.

Bir hafta sonra çıkacağımız tatil. Aklımın bir köşesinde.

Taşınmak istediğim ideal ev. Gerçekten istiyor muyum İstanbul'dan ayrılmayı?

Fakat en çok şu iki konuşma:

Yıllar yıllar önce, kimbilir belki sekiz, belki dokuz yaşında olmalıyım. Zahrad'ın evine girmişim. Masanın üzerinde daktilosunu görüyorum. Çocukça bir akılla: "Benim de daktilom olsa neler neler yazarım." diyorum. Hiç düşünmeden: "Alayım sana bir daktilo, sen yeter ki yaz diyor." bana. Gözümün içine dikkatle bakıyor. Nasıl utanıyorum. Dilenmiş gibi. Babam duymasa bari. Biliyorum al desem alacak. Laf olsun diye edilmiş bir söz değil. Bir çocuğa bir daktilo teslim edilir mi? O edecek. Benim için dünyanın en ulaşılmaz nesnesi. Sonra anlıyorum hevesimin derme çatmalığını. "Yazmaya niyeti olan kalemle kağıda da yazar." diyorum. Israr ediyor sanırım. Konuyu kapatıyorum başım öne eğik.

Yirmi küsur sene sonra, benzer bir konuşma geçiyor bir ressamla aramda. Ne var  ki  ressamın adını hatırlamıyorum. Müzede danışmada görevliyim. Onun da çalışmalarının olduğu karma bir sergi açılacak. Ağzımdan gene safça: "Malzemeler olsa neler neler boyarım." Aynı Zahrad'ın tavrıyla, hiç tereddüt etmeden: "Ben sana alırım malzemeleri, sen boya." diyor bir altın madeni bulmuş gibi gözümün içine büyük bir ciddiyetle bakarak. Gene başım öne eğilmiş. Ah!!! Ne kadar maymun iştahlıyım. Ve ne kadar bahaneci. Utanıyorum çok.

Şimdiki aklımla düşününce ve işin utanma kısmı geri plana itilince Zahrad'ın ve ressamın benim hevesimi ciddiye almaları öne çıkıyor en çok. Yetenekli olup olmadığımı hiç sorgulamamaları. "Yazmak istiyor". "Boyamak istiyor". Gerisi ayrıntı. Ve sanki bu önemsenmesi gereken değerli bir şeymiş gibi pür dikkat kesilmeleri.  Saf bir destek. O kadar güzel bir duruş ki. Düşündükçe içim tuhaf oluyor.

Gittim aldım kendime malzeme. Çok güzel bir suluboya takımım var. Profesyonel. Fırçalarım da var. Bir gün gelecek girişeceğim o işe. Dönem dönem bende herşey. Resim kursuna da yazıldım. Koca koca kağıtlarım var. Çizimle ilgili kitaplarım. Daktilo desen işte bu laptop. Herşeyim var. Hevesim de. Sıra üçüncü öyküde.

Keşke Zahrad hala hayatta olsaydı. Uğrardım ona arada sırada. Sohbet ederdik.







Cuma, Haziran 28, 2013

Hayata devam.

Bugün Cuma. Demek daha bir haftası dolmamış. Bir haftada neler olabilirmiş meğer.

Altı sabah önce, Cumartesi günü, "aa ne güzel her zamankinden daha erken uyanmışım" diye sevinerek kalktım. Hemen bilgisayarı açtım. Saat belki 08.00. Dışarısı güneşli nefis bir gün. Bir gün öncesinden kalan yazıları okumaya başladım. İçimden de ne fena söyleniyorum kendime: "kız bari git bir çay koy da o arada demlensin en azından hazır olur", "ne var önce kahvaltı etsen sonra rahat rahat okursun ne okuyacaksan işlerin de sıraya girer". Yok. Yazılar daha önemli. Ani- kısacık bir öksürük hissettim. Sonra okumaya devam...fakat ekrana bir şey sıçramış. Ne zaman? Bunlar ne kara kara? Daha iki gün önce sildim temizledim pırıl pırıl parlattım laptopun ekranını, klavyesini. Parmağımı sürttüm kara damlacıkların üzerine. Ve bir anda beynime beton bir blok düşmüşcesine anladım. Şimdi oldu bu. O tuhaf öksürükten sonra oldu. Kan. Hitchcock filminden bir sahne sanki.

Sonrası: apar topar en yakındaki hastanenin acil servisi. Tatile çıkmadan önce son  hastayı binbir nazla hatır için muayene eden KBB doktorunun gırtlağımda bir kitle bulması. Pazartesi git aldır demesi. Önümde uzandığını sandığım uçsuz bucaksız zamanın bir anda tuğladan bir duvar örülmüş gibi kapanması. Ama daha roman yazacaktım. Ama daha dünyayı gezecektim. Daha okumak istediklerim vardı. Merak ettiklerim. Öğrenmek istediklerim.

En zoru Pazartesi sabahı Türkiye gerçekleri ile yüz yüze gelmekti. Tek başıma yollara düşüp biyopsi için devlet hastanelerine gittim. Cumartesi günü randevu alamadığım için (meğer telefonu düşürmesi çok zormuş millet saatlerce uğraşıyormuş, bunu da orada randevu alabilmiş hastalardan öğrendim) elim boş ve moralim tamamen çökmüş halde döndüm. "Lanet olsun böyle sağlık sistemine kanserden ölürüm daha iyi" diye düşündüğümü net olarak hatırlıyorum.

Sonra eve geldim. B. aradı. Ben pes etmişken o boş durmamış, araştırmış çabalamış, sağa sola sormuş. Prof. bulmuş. Randevum bile yokken o gün muayene oldum onun sayesinde. Ertesi sabaha ameliyat için randevu alındı. Ve zaten doktorun beni göreceğini öğrendiğim dakika hayat tekrar eski renklerine bürünmekteydi yavaştan.

Salı sabahı ameliyat oldum. Hayatımda ilk kez genel anestezi yaptılar. Boğazımdaki kitle alındı. İşin tuhaf yanı, ameliyattan sonra henüz patoloji sonucu açıklanmamışken zaten sanki sonucu biliyor gibiydim. Önümde uzanmış o uçsuz bucaksız zaman gene öyle uçsuz bucaksız uzanıyordu. Planlar yapıyordum. Kitabımı okuyordum. O ufkumu kapatan tuğladan duvar kaybolmuştu.

Perşembe günü, yani dün, patoloji sonucu geldi. Tertemiz. Şükürler olsun.

Şimdi hayata devam. En çok istediklerim: kurgu ustası olmak ve dünyayı gezmek. Elma ağacımın meyve verdiğini görmek. Yeni meyve çekirdekleri çimlendirmek. Hayallerinin peşinden giden insanlardan ilham almak. Mesela kendi yelkenlisini yapan, mesela yelkenli ile dünya seyahatine çıkan. Okumak çok okumak. Güzel insanlar biriktirmek. Bol bol şarkı söylemek, sesim nasıl olursa olsun. Hayatın ağzından girip burnundan çıkmak.

Cuma, Haziran 21, 2013

Güzel bir haber.

Yazı dosyamda "tamamına ermiş hikayeler" diye bir alt dosya var. Bunun içinde her ne kadar on kadar öykü olsa da benim için ikinci öyküm dediğim öykümü dün bitirdim.

Bir yazma "yöntemi" netleşti. Nasıl yazamadığımı biliyorum artık. Ve nasıl yazınca istediğim gibi olduğunu. Bu yazdıklarımdan yüzde yüz memnun olduğum anlamına gelmiyor. Mutlaka eksikleri kusurları vardır. Bunları da bilmek istiyorum. O yüzden buradan blog okurlarıma bir çağrım olacak. Merak eden, keyfi  ve zamanı olanlara hikayemi gönderebilirim. Bana görüşlerini (olumlu/olumsuz) söylerlerse çok memnun olurum. 



Teşekkürler.

Çarşamba, Haziran 19, 2013

Kırgınım.

Bu zor süreçte duyarsız kalanlara. Hiçbir şey yokmuş gibi hayatına devam edenlere. Hiçbir şey olmuyormuş gibi merak edip aramayanlara. Dışarda savaş varken hala bana kendi kişisel sorunlarından şikayet edip sızlananlara. Sen etkilenmiyorsun ama görüyorsun benim ne kadar duyarlı olduğumu, görüyorsun canla başla bir haberi paylaşmak için çırpındığımı, bari seni dinlememi, sana ilgi göstermemi bekleme! Bu nasıl bir bencilliktir?

Çevremde böyle birkaç kişi var malesef.

Kimse kusura bakmasın ilişkilerimi yeni baştan gözden geçirdim. Daha önceki postumda da yazdım kimin kim olduğunu zaten bilmiyor muydum? Bal gibi biliyordum. Ama yine de bazı gerçekler cam gibi gözüme gönlüme battı...Ben yakın çevremde bu boyutta bir olaya kayıtsız kalabilen kimse istemiyorum. Gönlümün yakınına alamayacağım.

Bencillik

Bencillik. Oysa herşey gibi onun da azı karar çoğu zarar. Dozunda olunca faydalı birşey. İnsanın kendini korumasına yarıyor. Tekrar güç toplamasına. Böyle zamanlarda toplumsal bir amaç için savaşırken hassas insanlar kendinde bencillik yapma hakkını bulamıyor. "Utanıyorum" demiş birisi. Günlük hayatına geri dönmeye.

Freud'ün öyle bir çalışması vardı sanırım. Gösteriler sırasında toplanan kişilerin ruhsal durumu ile ilgili tespitleri. Ne var ki sanırım hiçbir zaman adamakıllı incelemedim. Fırsatım olmamıştı. Sebebim yani. Sadece kulaktan dolma bilgiler. Eminim bu duyguyu çok güzel açıklardı. Aslında bana düşen biraz Freud okuyup bu pasifist insanların ruhlarını bir nebze korumak.

Bildiğim tek birşey var ve başından beri kendime tekrarlayıp duruyorum: bu devrim başarıya ulaşsın ya da ulaşmasın insanlar gene oldukları gibi kalacak. Evet çok güzel şeyler oldu insanı duygulandıran, ağlatan güzellikte olayları duyduk. Fakat A kişisi gene A gibi davranmaya devam edecek B kişisi de B. Oysa insan sanki artık insanlar daha güzel olacak gibi bir yanılsamaya kapılıyor. Ben kapıldım özellikle başlarda. Sistem için aynı şeyi söyleyemeyeceğim neyse ki. Sistem aynı olmayacak. Millet ayaklanınca kimlerin desteği kestiğini unutmaz umarım bu hükümet. Sırf bunu aklında tutsa bize yeter.

Evet. Şimdi bencillik saati. Biraz pratik birşeyler pişireceğim. Biraz ev işlerine el atacağım. Biraz da yazı yazmaya çalışırım.

İyi geceler küçük Joe.







Cuma, Haziran 14, 2013

Hiçbir şey hakkında hiçbir şey.

Koca bir post yazıp sildim. Sinmedi içime. Olmadı.

Olaylardan bahsetsem zaten takip eden gece gündüz takipte. Etmeyen de zaten umursamıyor.

Kendi küçük hayatımdan bahsetsem çok bencilce. Zaten hayatım bu olayların ekseninde dönüyor. Bazı günler sabahtan akşama haber peşinde koşarak geçiyor. Metabolizmam altüst. İlk günler üzüntüden ve stresten yemek yiyemedim. Tarihinden erken regl oldum - ki bu olağandışı büyük bir stres altındayken olur. Ve abuk saatlere kadar uyuyamadım / uyanamadım. İlk dört gün iki kilo vermiştim. Sonra toparlanmaya karar verdim. Biraz mesafe kurmaya. Biraz yemek yemeye. Biraz iş görmeye.

Hala da toparlanmaya çalışıyorum. Dört duvar arasında stres yaşayacağıma bir işin ucundan tutmaya. Hem Gezi'dekilere hem kendime faydalı olmaya. Elden geldiği kadar. Bu da iş mi diye hiç bir işi küçümsemeden. Az yapmak hiç yapmamaktan daha iyidir diyerek. Dün sabah ilk defa olarak makul bir saatte uyanabildim.

V for Vendetta'yı izledim. Dublajın ses ayarı çok kötüydü bazı yerlerde ne dedikleri anlaşılmıyordu. Sesi açınca da müziğin volümü fazla yüksek oluyordu. Ondan mı bilmem hayal kırıklığına uğradım. Hiç beklediğim gibi bir film çıkmadı. Ben kült filmlerimden biri olacak sanmıştım.

Saat onbire geliyor. Çok gece kalmak istemiyorum. Biraz Masumiyet Müzesi okurum. Sonra yatarım. İyi geceler küçük Joe.




Perşembe, Haziran 06, 2013

Malum Olaylar-2

Her ne kadar az önce Taksim'de atılan havai fişeklerin sesi salonuma kadar geldiyse de ben bu olayların bittiğine inanmıyorum. Devlet gerçekten geri çekilmeye karar verseydi az önce burada şenlik havası varken Ankara ve Rize'de polis insanları sıkıştırmaya devam etmezdi. Bence polisleri dinlendirip biten gaz bombalarının yerine yenisinin konulmasını bekliyorlar.

Söylenecek çok söz var. Her şeyle ilgili. Böyle olmasından nefret ederim. Zordur böyle zamanlarda bir şeyler yazmak. Sanki önem sırası hep şaşar. Toparlamak gerekir. Toparlayacak gücüm yok o yüzden sırasız:

  • Kendime boşu boşuna kızmışım bunca zaman. Haberleri almıyorum gazete okumuyorum düzenli olarak diye. Sebebi varmış. Bu kadar apolitik olduysam bunca zaman o da kesinlikle benim kişilik özelliklerimden kaynaklanmıyormuş. Bunu anlamak da önemliydi benim için. Şimdi bazı şeyler o kadar net ki.

  • Sonra kişisel meseleler var. Benim arkadaş listemde olup da bunca haber geçmeme rağmen yurtdışında yaşarken "nasılsın iyi misin her şey yolunda mı" diye merak edip sormayanlar. Evimde ağırladığım insanlardan bahsediyorum. Okul arkadaşı filan değil. Bir tanesi yakın akraba bir tanesi uzak akraba. Normalde böyle şeylerin hesabını yapmazdım ama artık yapıyorum. Bir yandan da kimin ne olduğunu zaten bilmiyor muydum? Bal gibi biliyordum. Bir tanesini attım listemden. Bir tanesi de niye hala orada duruyor diye soruyorum kendime.

  • Sonra bazı entelektüel geçinen yazarlar var. Onların ilk günden ağırlıklarını koymalarını bekledim. Fakat günler sonra gelen abuk subuk laflarla beni hayal kırıklığına uğrattılar. Belki sütten dilleri yanmıştır belki interneti etkin kullanamıyorlardır diyeceğim ama neden bu kadar anlayışlı düşünmek zorunda olayım ki? Bıktım artık esnemekten.

  • İlk günden meydanlara koşup cengaverlik edemediğim için ağır bir suçluluk duygusunun altında eziliyordum. Şimdi öyle hissetmiyorum. Herkes ne kadarını kaldırabileceğini kendi bilir diye düşünüyorum. Benim şartlarım bu kadarına elveriyordu. 

  • Sonra Ece Temelkuran vardı ve Okan Bayülgen. İkisini de sevimsiz bulurdum eskiden. Agresif bulurdum gereksizce. Oysa artık öyle değil. Okan Bayülgen'in bir çeşit dahi olduğunu düşünüyorum. Ece Temelkuran da gerçek bir entelektüel. Keşke parti kursalar. Oyumu onlara verirdim içim rahat ederdi. Onlar artık benim kahramanlarım.

  • Ve sonra o içimdeki tuhaf önsezgi. Bu olaylar patlak vermeden belki bir hafta kadar önce Kadıköy'den mi geliyordum artık nereden hatırlamıyorum, durup dururken şükretmiştim kendi kendime "çok şükür ülkemde savaş yok, savaş görmedim" diye. Buyur buradan yak.
  • Her şey ne kadar sahte ne kadar yapmacık. Ya da ben ne kadar safım. Başarıyı sırf bilek gücünden ibaret sanacak kadar. Oysa adam gidiyor kilit noktada önemli bir şahsın kızıyla evleniyor basamakları üçer beşer tırmanıyor. Öbürsü siyasetçilerle arasını sıcak tutuyor bir anda "başarıya" kavuşuyor. Ve ben tüm bunlara yeni ayıyorum. Hayır bu yöntemleri gene biliyordum ama hiç arka plana bakma gereği duymamıştım. Kim kimdir nereye neden nasıl gelmiş? Oooof off.
Böyleyken böyle sevgili okur. İçimdeki ses her şey düzelecek merak etme iyi olacak diyor. Ama bir gencecik insan öldü. Hatta ilk günlerdeki haberleri de düşününce en azından üç kişi. Ve kolu kulağı kopan gözü kör olan gencecik başka insanlar. Kahroluyorum onları düşününce. Benim yerime öldüler yaralandılar acı çektiler diye. Keşke onlar için de herşey düzelebilse...





Pazartesi, Haziran 03, 2013

Malum olaylar.

Dört gündür ilk defa sokağa çıktım az önce. Burada insanlar gayet "normal". Alışveriş yapıyorlardı hiçbir şey olmamış gibi. Hava almak iyi geldi. İki adım yol yürümek. İki insan görmek. İhtiyaçlarımı karşılamak.

Bir kaç saat önce konuyla ilgili sitelere girmeyi yasakladım kendime. Televizyonu da kapattım. Kafayı dağıtmaya gerçekten ihtiyacım vardı. On bir Eylül olaylarını NY'ta yaşamış bir arkadaşım vardı. Bütün gün ve günlerce televizyon izlemiş ve etkisi travmatik olmuştu. Orada günlerdir mücadele eden insanların travmasını hiç düşünemiyorum ve şu an düşünmek istemiyorum. Beni affedin.

Ne yazsam boş. Tek dileğim bu olayların kısa zamanda ve asgari ziyanla sonlanması. Tekrar eski komik ve naif dertlerime dönmek istiyorum. Kilolarım, öykülerim, pişirdiğim yemekler, yapılacak işler listem, toplanması gereken mutfak.