Cuma, Nisan 26, 2013

Sinir düğümünden pamuk helva kıvamına yumuşak geçiş.

Selam blog. Gene ben. 

Bir önceki posttan da tahmin edileceği üzere oldukça zen bir hafta geçirdim. Her sabah yoga yaptım. Hatta yeğenimin bende kaldığı gecenin sabahında bile. İlk günkü "merkezi bulma" hissini tekrar duyamadıysam da gene de iyi hissettim kendimi. (Hele bir hareket var, dizin bir tarafa sen bir tarafa bakıyorsun yerde ve o sırada sırtından çatur çutur sesler çıkmıyor mu! Ah bayılıyorum o harekete. Favori hareketim o. Parmak çıtlatmanın sırt için olanı gibi.)

Fiziksel egzersiz tarafını geçtim, asıl bu sabah devrim niteliğinde başka bir gerçeği fark ettim. Bir sorun karşısında sinirlenmek çok ender durumlarda soruna çözüm olabiliyormuş. Oysa bendeki "default" çözüm moduymuş sinirlenmek! Karşındaki işini beceremeyen bir salak mı? Sinirlen. Belki seni sinirli görünce bir anda çalışma şevki gelir adama. Bankaya gitmen lazım fakat banka cüzdanının tekini bulamıyor musun? Sinirlen. Sinirliyken kaybolan eşyalar daha kolay bulunur nasılsa. Kadının sana birikmiş borcu var fakat seni salak mı bellemiş? Kadına öfkeni kusarsan o da sana tıkır tıkır paraları öder. San sen. Sen öyle san. Hayatı böyle yaşa. Bak bakalım sonunda yıpranan kim oluyor. Hem yıpranırsın hem işler yürümez, duble yıpranırsın. Babam bana bunu hep söylerdi. Sinirli insan zayıf insandır diye. Şimdi anlıyorum. Ancak.

İşte bugünkü işlerimi bu yeni ruh haliyle hallettim ve kazanan ben oldum. Hem de açık ara. Yarın gene yoga yapacağım. Belki nefes egzersizlerine bakarım biraz da. Üzerine de cila niyetine bir meditasyon çektim mi...off değmeyin bana.


pamuk helva fotosu: kenthaber.com alıntıdır.

Pazartesi, Nisan 22, 2013

Yoga.

Zor bir haftayı geride bıraktıktan sonra bugün yeni haftanın ilk günü.

İki gece önce Yoga ile ilgili güzel bir belgesel izledim.

Öncesini anlatmam şart:  sizi bilmem ama Istanbul'da çalışan ne kadar kız varsa sanırsın hepsine paket program olarak yoga kursuna kayıt yaptırıyorlar. Bir on seneden fazladır bu böyle. Kim işe girse ertesinde ilk yaptığı "iş" yoga kursuna gitmek. Hal böyle olunca hep uzak durdum bu uzakdoğu şeysinden. Hep bir moda, hep bir koyun olma hali gibi geldi bana. Herkesin fazlaca benimsediği etkinlikler bana son derece itici gelmiştir. Aynı şekilde Yüzüklerin Efendisi'ni de seyretmemiştim ve de okumamıştım. Titanic de aynı felsefeye kurban gidiyordu ama orda ne olduysa hadi demiştim bir gideyim.

Neyse bu moda baskısından kurtulduğuma kanaat getirmiş olmalıyım ki hem Yüzüklerin Efendisi'ni seyrettim. (yani bir kısmını ama fena da değilmiş devamını da izleyebilirim) hem de şu yoga neyin nesiymiş diye bir alıcı gözüyle bakmış oldum. Biraz düşündüğüm gibi çıktı. Yani bazısına göre felsefe bazısına göre yumuşak bir fiziksel etkinlik. Herkes kendine göre anlamlandırıyor. Ama nerden bakarsan bak boş bir iş değilmiş.

Linkini yukarda verdiğim belgeselde afrika kökenli amerikalı bir kadının röportajı beni çok etkiledi. Çocukluğu çok dengesiz geçmiş: bir gün lüks içinde yaşıyorlarmış ertesi gün ağızlarına koyacak lokma bulamıyorlarmış. "Anneme birisi yogadan bahsetseydi herşey çok farklı olurdu" derken gözlerinden yaşlar geliyordu. Bu yüzden yogayla ilk tanıştığında nasıl daha çok siyah insana bunu ulaştırabilirim diye düşünmüş. Fakat sonrasında anladım ki diyor, "insanların rengi gözle görülebilen bir şey değil." Çarpıldım bu söze. Ve yoga gözümde çok büyük puan kazandı.

Belgeselde yogaya karşı merakımı uyandıran bir şey daha vardı: toplumdan dışlanmış, ergenler vardı. Sanırım İnuit'diler, yani Eskimo. Fakat geleneklerinden koparılmışlar ve modern dünyanın itilmiş ve kakılmışları olmuşlar, tıpkı bizdeki tinerciler gibi. Onlara da yoga yaptırıyorlardı. Sokakta görsen kaldırım değiştirirsin öyle bir tipleri var, fakat yogaya bir an kendilerini verdiklerinde bir şey oluyordu onlara. Tekrar "insan" oluyorlardı sanki. Böyle söylemesi çok acı, kimseyi küçümsemek değil amacım. Ama öyle sihirli, güzelleştirici, temiz bir şeymiş yoga.

Ve sonra Hindistan'da bir hapishanede mahkumlara yoga yaptırıyorlar. Tabii oradaki ortam bir spor salonunun yoga dersinden biraz daha farklı. Ama bu yaklaşım bile başlı başına yogayı değerli bir şey yaptı benim için. Biraz Mevlana' vari: "kim olursan ol, gel" demek gibi. Kim olursan ol, insansın.

Aslında Yoga'ya direncim yukarıda anlattığımdan daha eski. Çok tersime giden insanlar bana vakti zamanında yoga yapmamı önerdiler. Keşke sussalardı. Fakat kabul etmem lazım: haklıymışlar.

Çünkü netten yeni başlayanlar için yoga videosunu izledim bu sabah. Ve izlerken de yaptım. Videonun altındaki yorumlarda çok güzel şeyler yazıyordu. Hepsi de doğruymuş. Hem sırtıma çok iyi geldi. Hem çok güzel gevşedim, sakinledim. Hem de ruhuma iyi geldi.

Belgeselde birinin dediği gibi duvarcı ustalarının bir aleti vardır hava kabarcıklı. Ortaya gelmesi gerekir. Ruhum ortayı buldu sanki seans sonrası. Yapı olarak çok çabuk sinirlenebilen bir insanım. Dışarıdan belli etmesem bile bir anda tepem atar.  Fakat sen ortayı bulduğunda seni o kadar kolay sinirlendiremiyorlar-mış. Bu da büyük bir güç. Biri seni sinirlendirdiğinde aslında gücünde bir dengesizlik yaratıyor. Oysa sen olumsuzluğa rağmen dengeni koruyabildiğin zaman aslında gücünden tasarruf etmiş oluyorsun. Az şey mi?

Yarın sabah gene yapasım var. Hatta güne hep bununla başlayasım. Belli ki gideceğim ben bu yoldan. Ama yalnız, ama bir kursta. Namaste küçük Joe.

Not: Az kalsın unutuyordum. Bu da Cerenmus için. Geçen akşam avokado'dan çıkan çekirdeği bugün suya bıraktım köklenmesi için.



Çarşamba, Nisan 17, 2013

Öylesine...

Ben geldim gene günlük. Saat akşam altıya geliyor. Yeni kalktım sayılır. Hormonal durumlardan dengem şaştı. Biraz keyifsizim ve bitkin. Uykum da kesik kesikti dün gece. 

Şu an Istanbul'da hava kapalı. Kış günü gibi. Ne müzik var salonda ne tv. Yanıma çayımı aldım, ekmeğimi ve peynirimi. Kahvaltı edip buraya yazıyorum. Üzerimde bir yün kazak. Ayağımda bir yün çorap. Nisanın ikinci yarısı ve kombiyi yakmak zorunda kaldım. Dışarısı da sakin sanki. Bir Pazar sabahı durgunluğu varmış gibi sokakta. Arabalar az geçiyor. Gürültü pek yok. Oysa hafta ortası ve akşam.

Dün akşam ağbime gittim. Yemeğe davetliydim. Büyük yeğenimi gördüm. Canımın içi o benim ilk göz ağrım. İstesem ve durumlar uygun olsa şu anda liseye giden bir çocuğum olabilirdi, düşününce. Ağbimler çocuk beklediklerini söylediklerinde bendeki çocuk yapma isteği tavan yapıyordu. Onu kendi çocuğum gibi sevdim. Dün fark ettim ki o artık çocuk filan değil. Ağzından Noel için ne hediye istediğini almaya çalıştığım zamanlar gerilerde kalmış. Mazide tam olarak. Oturduk derslerinden bahsettik. Ne okuyorsunuz şimdi siz dedim. Platon'dan girmişler, ideal devlet ne olmalı. Ütopya'yı okumaları lazımmış. Şikayetçiydi. Dedim şikayet etme ne güzel konular görüyorsunuz. Artık o bir yetişkin sayılır. Boyu posu beni o kadar aşmış ki. Yanında ufacık kalıyorum. Ona hala kuzum benim dediğimde komik oluyorum. Bir gün öteki de öyle olacak. Şunun şurasında on sene filan sonra. Ve geçtiğimiz on seneyi düşününce. Bu hiç de uzak bir zaman değil. 

Öyle işte günlük. Mutluluk gene ara sıra beni kanatlarının üzerine alıp bir tur gezdirip bırakıyor. Çok büyük şeyler sanma. Örnek vermem gerekirse, Refika'nın mutfağı programı var NTV'de, yayın saati bana çok ters. Netten izlenebiliyor ama. Geçen Pazartesi günüydü sanırım, arşivden bir programını seçtim TV'a bağlayıp izledim. Çayımı ekmeğimi yanıma almıştım şimdiki gibi. Keyif yoğun yoğun içime dolup şişti. Özel bir duyguydu. TV karşısındaki atıştırmalıkları anlatıyordu mesela. Ballı susamlı kuruyemişleri anlatıyordu. Ama başka birşey de anlatabilirdi. Belgeseller ve filmler dışında izleyebileceğim bir program olmasına da ayrıca sevindim. 

On sene dedim de aklıma takıldı. 2003. Ne kadar eski aslında. Başka bir hayat gibi sanki. Oysa hep geçmiş zamanlar eskimemiş gibi gelirdi. Ve eskinin bu gıcır gıcır kalmış hali beni hüzne ve çaresizliğe boğardı. Demek ki pestilini çıkara çıkara yaşamışım. Ne mutlu bana. 

Salı, Nisan 09, 2013

Aaarı! Vız vız vız!

Bir hafta olmuş son posttan bu yana. Son iki gündür arı gibi çalıştım günlük. Çok işler gördüm. Mesela dün her öğün için hazırladığım yemeklerin yanı sıra: yoğurt, zeytinli-kekikli-tam buğday-yulaf ve çavdar unundan ekmek, çikolatalı-kahveli-bailey'sli dondurma yaptım. Banyoyu baştan aşağı temizledim ve mutfak bezlerini yıkadım. Çarşafları astım. Bugün ise film festivaline gitmenin yanı sıra mutfak eviyesini tamir ettirdim, tüm belgelerimi ve resimlerimi flashbelleğe yedekledim ve meditasyon yaptım. Bereket meditasyonu. Hissediyorum yaradığını.

Dünden pilav kalmıştı. Bakliyat yemem gerekiyordu. Mercimekle karıştırıp salata yaptım. Nefis oldu. O salatayı her pilav ertesi yapacağım bundan sonra. Şimdiye kadar hep taze soğana denk getirmeye çalışırdım ya da dışarı çıkıp taze soğan almam lazım diye yapmazdım. Bugün aklıma geldi, çiğden kuru soğanla yaptım. Gayet güzel oldu. Sumak da koydum. Kalmış pilav güzel olmuyor ya böyle değerlendirilebilir. Böyle böyle alışıyor insan ev işlerine.

Yalnız o dondurma var ya o dondurma...Hayatımda yediğim en lezzetli dondurma. Hem tadı hem kıvamı on numara. Şimdiye kadar dondurmanın kralı benim için Beyoğlu ve Nişantaşı'ndaki Milano dondurmacısıydı fakat sanırım onu da solladım günlük. Ben yaptım diye demiyorum inan bana. Ah! Anneme tattırmam lazım. Anne Standartları Enstitüsü'nün verdiği tasdik başka oluyor. Yapması zor da değil. Bundan sonra dışarıdan dondurma yiyemem herhalde. İlk dondurma denememdi hem de. Hadi sana tarif vereyim:

Çikolatalı-Kahveli-Bailey's li dondurma (Makinesiz)

Malzemeler:
***Önünüzde dört saat olmalı.****En ideali akşam altıda başlamak***

2 paket eti karam %70 kakao (80 er gram) (150 gr yeterli, yani iki karesini ağzınıza atabilirsiniz)
1,5 kahve fincanı Bailey's
1,5 çorba kaşığı toz kahve (türk kahvesi de olur ve bir dahakine ondan koyucam ama buna filtre kahveninkinden koydum)
200 ml tikveşli krema (1 kutu)
1,5 bardak süt
5 yumurta sarısı
60 gr şeker

Orijinal tarifte Bailey's ve kahve yoktu ben ekledim. İsterseniz eklemeyebilirsiniz. Gene nefis bir dondurma olur. Çikolata da %70 kakao olmak zorunda değil. Ben çikolata delisi olduğum için yoğun tat seviyorum. Benim tahminim 100 gr çikolata ile bile gayet hoş tatminkar bir dondurma elde edersiniz. Krema da Tikveşli olmak zorunda değil tabii ki ben kendi kullandıklarımı yazdım. Gelelim yapımına.

Yumurta sarılarını şekerle çırpın. Bir kapta dursun. Tencerede sütü ve kremayı ısıtın fakat dikkat edin kaynamasın. Çok ısındığında üçer üçer çikolata karelerini içine atın. (Yani tableti açıyorsunuz, karelere bölüyorsunuz ya onlar). Kaşıkla sürekli karıştırarak çikolataların erimesini ve süte karışmasını sağlayın. En uzun kısmı bu. Sabırla çikolata kareleri bitene kadar bu işlemi tekrarlayın. Hepsi eridiğinde ve çikolatalar bittiğinde bu sıcak karışımı yumurtalı şekerin üzerine dökün. İyicene çırpın. Soğumasını bekleyin ve hava almayacak bir saklama kabına aktarın. Üzerine Bailey's ve kahveyi ekleyin (isteğe bağlı). Soğuduktan ve kaba aktardıktan sonra kapağını sıkıca kapatıp buzluğa kaldırın. Saatinizi kurun. Buzluğa kaldırdıktan bir saat sonra çıkarıp telle bir güzel çırpın. Kapağı kapatıp tekrar buzluğa kaldırın. Bu işlemi toplam dört kere tekrarlamanız gerekiyor. Yani dört kere saat başı  çırpılacak. Dördüncüden sonra gece buzlukta bekleyecek. Kabın kesinlikle hava almaması şart. Ertesi gün nefis bir dondurmanız oluyor. Bu ölçüler orijinal tarifte bir litre dondurma diyor ama bence daha az, göz kararı bence 750 ml kadar bir dondurma çıkıyor. Afiyet olsun :) Yaparsanız sonucu yorumlara bırakın.

Evet günlük. Dondurmayı paylaşmasam çatlardım. Yemek hayatı anlamlı kılan güzelliklerden biriymiş çok geç anladım. Gene de hiç anlamadan göçüp gitmek de vardı bu dünyadan. Buna da şükür.

Sene başındaki mutluluğum ufaktan ufaktan geri geliyor hissedebiliyorum. Biraz evi sıraya sokmam lazım. Ki, ev bu, kolayca dağılıveriyor. Bir haftaya kalmaz her şey sıraya girer zaten. Mütevazı doğru adımlar uç uca eklenince yıllar içinde insanı güzel bir yere taşıyor bunu biliyorum. Ve içimde bir şeyler doğru bir yere doğru yollanmış bunu da hissedebiliyorum. İşle olan ilişkim söz konusu. Bir şeyler değişiyor içimde. Kökten. Dengeler. Süzüle süzüle yerlerine meyil ediyor. Çok güzel şeyler olacak günlük. Çok güzel. Şükürler olsun.



Pazartesi, Nisan 01, 2013

Yoğun yoğun.

Ooo günlük ne yoğun bir gündü bugün bir bilsen. Tabii ki bana göre yoğun.

Sabahtan flash bellek'e öyküyü yükledim, özgeçmişi güncelledim ve kaydettim. Diyeceksin ki hangi öykü. Evet yenisini yazamadığımdan dergiden çektim Ocak'ta yazdığım öyküyü ve aldığım gibi yarışmaya postaladım son bir cila çektikten sonra.

Kırtasiyeciden zarfları aldım. İnternet kafeye vardım nefes nefese. Veeeee bir de ne olsa beğenirsin? Cd'yi almışım, zarflar hazır, kalem falan filan fakaaaat flash bellek yok. Yok da yok. Evde kalmış. Pffff....Neyse otobüse atladım, eve geri döndüm falan filan. Sonra tekrar internet kafe, bastırdım kağıtlara. Kağıtlara bastırırken kafe'deki kadın okumuş bulundu özgeçmişimi. "Ne güzel işler yapmışsınız" dedi en içten haliyle, sanki kendi kendine söylüyor gibiydi. Ve sabahtan beri bu söz aklımda dolanıyor. Ben mi güzel şeyler yapmışım? Oysa boş gezenin baş kalfası gibi hissediyorum kendimi. Bir baltaya sap olamamış bir serseri. Başka yerden bakınca farklı mı gözüküyor demek? Eh bu iyi birşey. Çok iyi birşey. Sonra öyküyü aldım zımbaladım, katladım, zarflara paylaştırdım. Çıkarken kafeci "hayırlı olsun, güzel haberlerinizi bekliyoruz" dedi yüzünde gülümsemeyle. İçimde birşeyler eridi. Olur da herhangi bir ödüle layık görülürse öykü, söz verdim kendime, gidip kafeciye söyliycem. Sonra kargo şirketine gittim. Zarfın üzerinde Sarıyer belediyesi "Öykü yarışması"-Yetişkin diye ibare yazmıştım. Kargodaki kızın gözü zarfın üzerindeki yazıya takıldı. Baktı baktı baktı.  Sonra yüzünde kocaman bir gülümsemeyle: " Sonra ne yapacaksınız? Kitap mı yazacaksınız?" dedi. Yani yarışmayı kazandıktan sonra. "Yazabilirsem tabii" dedim. Ondan da bir hayırlı olsun temmennisi aldım.

Saat dörtte film festivaline biletim vardı. Önce karnımı doyurayım diye civardaki bir kafeye girdim. Geçtim bir masaya oturdum. Yan masamda bir grup bir dizi senaryosu üzerine konuşuyorlardı. Karşımdaki masada hoş bir genç kalın bir kitap okuyordu. Masumiyet müzesi'ymiş, sonradan gördüm. Tanışmak isterdim. Fakat tabii ki öyle birşey olmadı. Sonra aynı anda kalktık. Ben festivale yollandım.

Filme girmeden iki ayrı tanıdığa rastladım. Çok hoşuma gitti. Film baya bir iyiydi. 7 kasa. Görmeyen varsa tavsiye ederim. Heyecanlı ve finali güzel bağlamışlar. Ordan çıktım tanıdıkla sohbet sonra da anneme. Onunla da sohbet ettik. Sonra da evime geldim. Çok yorgunum. Bünye bu kadar faaliyeti kaldıramıyor. Yarın da filmim var. Akşam da yeni televizyonumu getirecekler. Sabah da bir yere uğramam lazım. Saksı filan da alıcam. Ve toprak.

Öyle işte günlük. Öyle çok yorgunum. Saat da ne zaman 23.00 olmuşsa olmuş. Birazdan yatarım herhalde. İyi geceler küçük Joe.