Pazartesi, Şubat 25, 2013

Maddesel.


  • Dün akşam apartmanın aidatlarını toplamaya dalıp Oscar törenini unuttum. Oysa filmlerin bir kısmını izlemiştim. Life of Pi ve Silver Linings Playbook.  Diğerlerini de izlemeye layık bulmamıştım. Argo'yu izlemeye başlamıştım ama en iyi film oscarına layık görülen filmden o kadar sıkıldım ki sonuna kadar bile izlemedim. Pfff...Aptal dünya. Aptal oscar törenleri.
  • Organizasyonun suyunu çıkardım. Amaçlarım için bir excel dosyası açtım, her bir alan aynı belge içinde ayrı bir çalışma sayfası (iş, kültür, yazı, sağlık filan diye gidiyor) , alttan tırnakları var. Ev işleri için de ayrı bir çalışma sayfası. Kiloda hedefimin yüzde kaçını tamamladığımı filan çizelgede  otomatik gösteriyor öyle diyim. Ev işlerinde de tekrarlı işleri tarih sırasına göre otomatik düzenlettiriyorum. Hatta şartlı biçimlendirmeyi kullanıp bugün yapılması gerekenlerin fonunu yeşil yapıcam. Böyle anlatınca manyak gibi görünüyorum. Hatta o belgeyi başkası tesadüfen açsa kafayı yemiş der benim için. Fakat yemedim. Hala sağlıklıyım. Ve bu sistem gerçekten işimi basitleştiriyor.
  •  Muhasebe kursundan aradılar. Önümüzdeki Pazar başlıyorum.
  • Şubat bitiyor ve bu gidişle benim yarışma için yazacağım öyküm gene son dakikaya kalacak.
  • Çoktandır kek ve kurabiye pişirmedim. Ama beyaz şeker tüketimimi kıstım. O yüzden. 
  • Birazdan ekmek yaparım. Kekikli ve sarmısaklı.
  • Belki mısır da patlatırım. Ama bunun için önce güzel bir film bulmam lazım. Gittikçe daha mı zor film beğenir oldum ne?
  • Çok boş bir post oldu farkındayım. Affedin. İdare edin. Bir sonrakine söz başka olacak. 

Çarşamba, Şubat 20, 2013

Mutluluğun dayanılmaz hafifliği.

Saat daha erken. Yani öğleden önce. Pek bu saatte blog postu girdiğimi hatırlamıyorum. Bu ilk olabilir. Olmayadabilir. Harmony tütsümü yaktım. Radyoda hafif bir jazz müziği salona yayılıyor. Yün çorap da giysem tam olacak. Dur hemen geliyorum.

Geldim bile. Çayım da yanımda. Ortalık toplu olsa iyi olacaktı da. Dağıttım işte kaç gündür. Toparlanmaya çalışıyorum. Şu yılbaşından bu yana çok tuhaf zamanlardı benim için. İnsanın mutluluktan içi acır mı? Evet! Mutluluktan içim acıyordu. Sürekli içim dışıma taşmış şekildeydim. Ve bu acı verecek raddeye gelmişti. O yüzden dağıttım biraz da. Mutluluk basınçlı birşeymiş. Herşey istediğinden bile daha iyi olursa basınç çoğalıp acı veriyormuş. Bana öyle oldu. Başka da kimseden duymadım böyle birşey. Bak bugün ayın kaçı: 20'si. Yani bir aydır kilo vermedim. İstemedim çünkü. Daha fazla mutluluğu/başarıyı/olumluluğu bünyem kaldıramayacak çünkü.

Diyeceksin ki ne oldu ki bu kadar mutlu oldun. Özel birşey olmadı. Yani piyango filan vurmadı örnek olarak söylemem gerekirse. Piyango vurmasıyla olabilecek bir mutluluk değil zaten. İçsel bir denge-güç dizilimi. Potansiyelini değerlendirmekle de ilgili biraz. Bir de bazı ters giden şeyler vardı hayatımda. Mesela, öğlene kadar uyanamamak, mesela uyandığım andan itibaren bir saat boyunca geçmiş olumsuz olayların beynime üşüşüp vıdı vıdı yapması. Her allahın sabahı. Zaten oniki saatlik günlerimin bir saatini bu gereksiz vıdı vıdıya ayırmak zorunda olmam. Mesela yazıyı bu kadar önemserken yıllardır bir arpa boyu yol kat edememişlik hissi. Gereksiz kilolarım. Profesyonel hayatımdaki gedik. O- bu- şu.

Neyse işte. Alışacağım herhal. Yavaş yavaş. Aklıma eski patronum geliyor. Ayrı bir post konusu. Sene 1989. Ve beni işe almış. Kendisi orta çapta bir şirketin kurucusu ve yöneticisiydi. Sistemli bir çalışma biçimi vardı. En son geçen gün siteleri var mıdır nette diye araştırdım baktım ki tatil için gittiğim tüm o yerlerde hayranlıkla "vay be Türkiye'ye bak bunu da yapmış" dediğim rüzgar enerjisi değirmenlerini onlar kurmuş oraya. Hepsi o sistemli çalışmanın ürünü.


Bak, dün Bahçeşehir kütüphanesine üyeliğimi başlattım. Hemen üç tane kitap ödünç aldım. Kürk mantolu madonna, Saatleri ayarlama enstitüsü ve Sait Faik'in Balıkçının ölümü. Mart'ın ilk haftasına kadar okumam lazım. Azil'i daha hala okumadım. İki ay olacak aldığım.

Sarıyer belediyesinin öykü yarışması var. Ona bir dosya göndermek istiyorum. Konusunu filan daha bulamadım. Zaten öykü yazarken konusu ne olursa olsun, etkisinin gücü önemli. Fıkradaki gibi. Fransızların "la chute de l'histoire" dedikleri. Başına geçmeden olmayacak.

Evet bu kadar gevezelik yeter. Meraklısına elma ağaçlarımın son hallerinin de resmini koyayım. Seviyorum ben onları. Yakında saksıya alırım.





Perşembe, Şubat 14, 2013

Ooo günlük dinle beni...

İlginç günler. Güzel mi peki? mmm bir düşüneyim: güzel güzel. İstediğim kadar verimli değil lakin. Olsun. Mesela onca işim dururken bugün topu topu hangi önemli işleri yaptım? Yürüyüş, mutfak alışverişi. Hepi topu o kadar. Koca günde. Meditasyon da yaptım. Günlerce çalmayan telefonum tam meditasyona başladığım sırada ard arda üç kere çalıp böldü güzelim aydınlanmamı o başka tabii.

Meditasyon demişken, faydalarını görmeye devam. Mesela diğer meditasyonları tükettim diye hem de bulunsun bir zarar gelmez diye bolluk bereket meditasyonu yapmıştım üst üste. Sanırım onun etkisi. Bereket istemek para istemekten farklıymış. Bu farkın bilincinde değildim.

Öğrenciyken satın aldığım bir müzik setim vardı.  Onun parasını binbir macerayla kazanmıştım. Dolayısıyla setle aramda büyük bir gönül bağı vardı. Fakat cd okuyucusu zamanla işe yaramaz oldu. Ben de hoparlörlerini laptopa bağlamıştım. Fakat sesi az çıkıyordu. Duyulmuyordu nerdeyse. Hoparlörleri atmaya kıyamıyordum gene de. O kadar uğraştım ki onlardan müzik dinlemek için. Ses yükseltici yazılım mı araştırmadım. Elektronik eşya mağazalarının tezgahtarlarından mı medet ummadım. Boşuna. Geçende canıma tak etti. Parası neyse vericem home sinema alıcam eve dedim. Doğru dürüst ses istiyorum. Fakat mağazaya gidince elimde zaten olan hoparlörlerin yenisi ve elimde zaten olan dvd nin yenisini satmaya kalktılar bana. Home sinema oymuş. Üstelik laptop'u ona bağlayamayacaktım. Akıllı dvd player. Wireless ile internete bağlanıcakmış o da her modelde değil bilmem ne. Bunlar benim sorunumu çözmüyor diyince tezgahtar beni kibarca kovdu. Parasıyla rezil olmak böyle bir şey. Derken, bir pazar sabahı, bir arkadaşımda gördüğüm bir alet geldi aklıma. Facebook'tan ona mesaj attım.  Sende bir amfi vardı nerden almıştın onu diye. Uygun bir fiyata aldığını söylediğini hatırlıyordum. Ben onu kullanmıyorum senin olsun demesin mi? Hem de bir saat sonra evime kadar getirip kurdu! Yani elimdeki hoparlörlere bağladı. Canım hoparlörlerim ne güzel ses çıkartabiliyorlarmış.  İkinci el fiyatına satın aldım zaten uygun fiyata aldığı amfiyi. Oysa tezgahtara sorduğumda amfilerin çok profesyonel aletler olduklarını ancak müzik mağazalarından çok yüksek fiyata bulabileceğimi söylemişti. Bereket işte.

İkinci bereket de kitap konusunda. Kitap satın almak beni iki şekilde sıkıntıya sokuyor. Birincisi ciddi bir bütçe ayırmak gerek ikincisi aldıktan sonra koyacak yerim kalmadı. Uğraşsam bir iki raf açarım ama benim okumak istediğim kitaplar raflara sığmaz. O yüzden kitapçılara girip yutkunup çıkıyordum. Alabildiğimde bir iki tane alıyordum. Sonra geçen gün gittiğim Bahçeşehir Üniversitesinin kütüphanesi geldi aklıma. Dedim ki kendime:" kız küçük Joe eğer biraz şanslıysan o kütüphanenin veri tabanı internete bağlıdır. Ve uzaktan erişilebilirdir." Ve şanslıydım gerçekten de. Bağlıydı nitekim ve hemen ne var ne yok bakabildim. Türk edebiyatından bugüne kadar hiç okumadığım bir çok yazarı mevcut. Mesela Kürk mantolu madonna'yı görüyordum hep kitapçılarda. Baktım rafta diyor. Sema Kaygusuz bile var. Bana klasikler lazım zaten. Güncel de var ama bir Etgar Keret yok mesela. Fakat bir senedir  listemde duran Murat Belge'nin Istanbul gezi rehberi var. Onu da evirmiş çevirmiş ve bütçe sebebinden yerine geri koymuştum. Okumak istediğim kitapların yakşlaşık yüzde yetmişini karşılıyor. Daha ne isterim? Üstelik yeni kitap satın almadan önce evimden istediğim gibi kütüphanede var mı yok mu kontrol edebilme imkanım var.

Bir de iki günde filizlenen elma çekirdeklerim var. Geçen gün iki elmanın çekirdeklerini toprağa ektim. Bir tanesi granny smith. Bir tanesi kırmızı kütür kütür sulu bir elma. Starking değil fakat benziyor. Adını hatırlamıyorum. Granny smith'in çekirdeklerini çıkardığımda zaten filizlenmeye başlamışlardı. Hemen toprağa ektim. Dün baktım. Kökleri daldırmış kafayı bugün yarın kaldırır. Sıkı takipteyim. Gidip gelip başını bekliyorum. Portakalı aşılamak gerek. Dallanıyor artık. Fakat hertarafı diken. Elma ağacı meyve verir mi acaba iki sene sonra filan?

Kaldırdı bile kafasını bu sabahki hali...

Böyleyken böyle günlük. Mutluyum. Çok şükür.

Perşembe, Şubat 07, 2013

Hafta ortasında durum değerlendirmesi.

Bugün Ş.'la buluşacaktım. Geçen Cumartesi sözleşmiştik. Fakat sabah saat sekizde feci bir karın ağrısıyla uyandım. Ya üşüttüm ya yediğim birşey dokundu. Oysa bir gün önce ne güzel beslenmiştim, ne dokunmuş olabilir ki? Anlamadım, ama öğlene kadar yatakta bir o yana bir bu yana kıvrım kıvrım kıvrandım. Uyudum uyandım. Bilmem kaç kere. Öğlende Ş.'a zar zor mesaj attım ben gelemiyorum diye. Telefonu gidip bulmak bile ızdıraptı. Sonra karın ağrısı geçti kendiliğinden. Ama hala bir halsizlik var üzerimde. Neyse kalktım çay koydum. Ekmek bitmiş. Dışardan almaya da mecalim yok. Yumurta olsa krep yapardım. Ama yumurta da yok. Ancak böyle durumlarda imdadıma koşan formulü uyguladım. Eveeeet!!!! Tarif geliyor. Belki bunun başka adı bazlamadır, gözlemedir, sac ekmeğidir, lavaştır, bilmiyorum. Ben şöyle yapıyorum:

Çukur bir kabın içine tam buğday unundan iki yemek kaşığı koyuyorum. Dolu dolu. Sonra iki yemek kaşığı su ekliyorum. Göz kararı tuz. Bu sefer canım içine kekik de koymak istedi. Kekik de attım içine. Kaşıkla iyice karıştırdım. Tezgahın üzerine un serptim. Hamuru iyice una buladım biraz ıslak olmuştu çünkü. Oklavayla incecik açtım. Tereyağı erittiğim teflon tavanın üzerinde her bir yüzünü yaklaşık beş dakika pişirdim tavanın kapağı kapalıyken. İşte sana en kolayından ekmek alternatifi. Mis gibi sıcacık kekikli peksimetimsi. (Aklıma geldiğinde kabartma tozu de ekliyorum ama pek bir fark etmiyor.) Tabii ki tarifim gene tek kişi için. Dört kişilik ailede pek pratik olmayabilir.

Sonracıma, dün akşam bak ne oldu. Tavsiye üzerine gittiğim bir mağazadan çok uygun fiyata duş jeli buldum. Bir de el kremi. Aldım onları eve geldim. Tezgahın üzerine koydum. Bir şekilde duş jeli tezgaha akmış. Ben de akanı elime alıp gittim onunla ellerimi yıkadım. Tam geri geldim ortalığı toplıycam, AMANIN! O da nesi? Birden sanki on küsur sene önceki sevgilimle geçen güzel zamanlara ışınlandım yanlışlıkla. Nasıl? Nerdeyim? Kimleyim? Ne oluyor? demeye kalmadan, lan! lan! lan! yoksa? Yoksa sevgilinin benzersiz ten kokusu sandığım şey plastik bir şişeye doldurulan bir sabunun kokusu muymuş? Yalnız nasıl seksi bir koku! Hafif, yere bakar yürek yakar...Off...Ve ben o sevgiliyi hayatımdan çıkartana kadar akla karayı seçmiştim. Ve şimdi duş almaya korkuyorum. Hayır ona geri dönmem artık bu saatten sonra ama o kokunun hatırlattıkları da az buz değil. Ayrıca da erkek gibi kokmak istediğimden emin değilim. Halbuki on saat bütün duş jellerini açıp koklamıştım. Şişede durduğu gibi durmuyormuş meğer :D

Başka...Yeniden yapılanmaya son hız devam. Muhasebe kursuna yazıldım bile. Daha başlamadı ama. Bir de stratejik karar kitabı edindim. Şu aşamada bana lazım  olan bir "goal tracking" sistemi oturtmak. Amaç takibi. 2013'ü verimlilik yılı ilan ediyorum kendi adıma.

İçerden içerden tarif edemeyeceğim olumlu değişiklikler yaşıyorum. Bal Sultan sayesinde tanıştığım sesli meditasyon bana hiç ummadığım kapılar açtı mesela. Daha önce normal meditasyonu denemiştim fakat hiç bir faydasını görmemiştim. Sesli meditasyon çok daha başka. Türkçede Beki Bisa'nınkiler dışında sesli meditasyon araştırdım bu kadar faydasını görünce fakat dişe dokunur birşey bulamadım. Fransızca'da da pek bir numara yok. İngilizce'lerde kaldım en son dün akşam.

Evet yeterince gevezelik ettim. Şimdi işlerimin başına dönmem lazım. Görüşmek üzere küçük Joe.


Cuma, Şubat 01, 2013

Zen.

Öğlen yemeğini yedim. Evet ben artık öğlen yemeği yiyorum. Normal insanlar gibi. Üzerinden ev yapımı yoğurduma tarçın ve keten tohumu tozunu karıştırıp yedim (tamam bir tatlı kaşığı toz şeker de serpiyorum itiraf ettim işte). Bulaşıkları ve tezgahı topladım. Makineye koydum. Makineyi çalıştırdım. Sabahtan yıkadığım çamaşırları serdim. Bitki çayımı hazırladım: melisa, ıhlamur, zencefil ve nane. Hah! Tütsümü de yakayım. Veeee tam yediklerimi hazmederken koltuğa uzanıp ne yapacağım dersiniz? Meditasyon.