Salı, Ocak 29, 2013

Safir.

Safiri bilir misiniz? Birer birer gelir. Hıhı. Bi'safir sonra bi'safir daha. Bana dün bir safir geldi mesela. En tatlılarından. Çok eğlendik beraber. Ona en sevdiği yemekleri hazırlamıştım. Ciğer ve kızarmış patates. Yanına taze sebze de olsun diye havuç rendelemiştim. Fakat ciğer ve patatese doyduğu için havuca yer kalmadı. Yiyemediğini görünce dedim ki ona: bunu yemek zorunda değilsin istemiyorsan.

-Evet, yemek zorunda değilim çünkü safirim.
-Nesin? Nesin?

En bilgiç haliyle burnunu havaya dikip:

-Safirim! Bi'safir olduğun zaman istediğini yersin. Sana safir gelmedim mi ben?

Ben de senin o minik burnunu yerim demedim ona. Çünkü aklınızda bulunsun çocukların ruh gelişimi için "yerim seni" tarzı sözler çok yaygın olarak kullanılmasına rağmen son derece sakıncalı. "Severim" demek serbest.

Canımın içi o benim. Kızkardeşimin oğlu. İki ay sonra altı yaşını bitiriyor. Ailedeki çapraz küsmelerden dolayı bir süre görüşememiştik. Nasıl özlemişiz birbirimizi! Nasıl! Ah! Geçen gün annemlerde biraz hasret giderdik. Ordan da davet ettim evime. Hazır tatile de girmişler. Gelir misin evime? Mahcup mahcup: "geliriiim". Ve geldi. Annesi sabahtan bıraktı bana. Gelir gelmez benim gitara el attı. Oturttum onu koltuğa, boyunun iki katı kadar olan gitarı da kucağına koydum. Aynı bir rock'çı edasıyla kafayı sallayarak ve suratta rock'çı mimikleriyle klasik gitarı bir çalışı var ki evlere şenlik. Filme çekmek gerekirdi. Fakat utangaç. Telefonu elime alıp onun videosunu çeksem utanıp o hareketleri yapmıycak bundan eminim.

Aslında ben ona etkinlik hazırlayacaktım. Sabah 11'den akşam 6'ya kadar yoksa zaman nasıl geçer bir çocuk ve evdeki sıfır oyuncakla? Fakat ihmal ettim. Araştıramadım. Ve buna rağmen zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Hiç sıkılmadık. Bütün etkinlikleri o icat etti orda burda bulduklarıyla. Ve o kadar mutluydu ki...Datça'dan toplayıp cilaladığım çakıl taşları savaşçı olup çarpıştılar. Çizimden kalma hamur silgim oyun hamuru oldu, ondan fare, kaplumbağa, fil ve su şişesi yaptık sırayla. Netten onun favori müziğini dinledik: Büyük ev ablukada, "çıldırmıycam" ve diğerleri. Eşlik etti. Ben yemek hazırlarken ona film koydum. Uslu uslu izledi. Fakat yemek hazır olunca yarım kaldı. Oturduk keyifle yemek yedik. Yemek bitince kalanını beraber izleyelim mi dedi. İzleyelim dedim. Çok sevindi. İzledik. Film bitince kütüphanenin bir rafında tam onun hizasında duran iskambil kağıtlarını buldu. "Bataille" oynadık. Ve gün akşam oldu. Annesi aradı. İşi erken bitmiş. Beşte geldi. Bir posta da onunla bir oyun oynadık üçümüz. Silindir bir teneke tütsü kutusunun içine atılan bir nesneyi sesinden tanıma oyunu.

Ve sonra gitti minik adam. Kapıyı kapatır kapatmaz özlemeye başladım. Hemen cama koştum. Camdan baktım. Onlar da yukarı baktılar. El sallaştık. Sonra sokağın köşesinden gene baktılar ve sonra kayboldular...

Öyle işte. Benim küçük safirim evimi şenlendirdi. Zaman ne tuhaf şey. Onu kucağımda pışpışlayıp uyuttuğum sanki daha çok yeni. Oysa kaç sene geçti. Şimdi ona Toy Story'nin sahnelerini seçip çerçeveleticem. Odasına assın diye. En sevdiği film. Bin kere izlemiştir şimdiye kadar bin kere daha olsa eminim gene izler.

Küçük şeylerden eğlence yaratıp mutlu olmak. Umarım bu yeteneğini büyüyünce de kaybetmezsin minik adam. Hep o günkü gibi mutlu ol. Seni çok seviyorum.



Çarşamba, Ocak 23, 2013

Süper anane.

Seksen iki yaşını bitirmiş olan annem ne zamandır kendime laptop alıcam diye tutturuyordu. Yılbaşında kızdım kendime "şu kadın laptop istiyor bir ilgilensene!"  Ona telefon açtım: "şu öykümü yazayım bitsin sana beraber bilgisayar alalım ". "Tamam kızım acelesi yok" dedi. Nihayet bu haftanın başınaymış kısmet. Hava da mis gibi günlük güneşlik. Onu evden aldım mağazaya kadar beraber kol kola yürüdük. Aldık bilgisayarımızı evimize geldik. Çocuklar gibi sevindi. Gerekli router ayarlamalarını yaptım. Fakat bilgisayarı son model windows 8. Kapatması toplam dört aşama. Salak gibi, açıldığında doğrudan masaüstüne açılmıyor. Başlangıç menüsüne açılıyor. O başlangıç menüsünü kurcaladım. Haberler dışında microsoft kendini pazarlamış. Mesela Skype'ı doğrudan açabiliyorsun fakat bunun için microsoft hesabın olacak. Ayrıca yemek sepeti lank diye kendine doğrudan link vermiş. Aptal bir radyo uygulaması var, toplam ülkelerin içinden üç tanesinin radyosunu seçebiliyorsun, kalanını dinlemek istiyorsan para verip premium bilmem ne. Lan elimin altında koskoca internet var ben senin premiumunu yiyim! Umarım o başlangıç menüsü özelleştirilebiliyordur. Umarım. Yoksa içimde çok fena isyan duyguları kabarıyor.

İki gündür bilgisayar kullanmayı öğretiyorum. Birinci gün tamamen acemiliğime geldi. Herşeyi art arda göstermeye kalktım. İkinci gün aklım başıma geldi. İlk ders: bilgisayarı açmak- bilgisayarı kapatmak. Bu kadar.

Gerçi annemin bilgisayarla ilk teması değil. Bundan önce internette briç oynamışlığı var. Ama sayfayı filan ben açıyordum önünde. Masasını beraber seçiyorduk. O sadece oyun kısmını idare ediyordu. Ama kendi başına yapıyordu. Sadece bir aksilik olduğunda beni çağırıyordu. Hatta bak dur şimdi hatırladım, hem briç oynayıp hem de sohbet penceresinden oyuncularla sohbet ediyordu!!!!! Vay be!!! Fakat bundan kaç sene önce? Biz aynı evdeydik. Demek ki en az beş sene önce filan. Belki biraz daha eski. Yedi sene önce.

Açmayı dünden hatırladı. Kapatmasını da öğrenmesi topu topu 25 dakika sürdü. Type pad'i ilk defa dün kullanan bir insan bu. Ondan sonraki aşama, skype'da görüntülü çağrı yapmak, çağrı sonlandırmak. Benim bilgisayarı yatak odasına kurdum. Skype'ı açtım. Yemek odasından yatak odasına skype üzerinden konuştuk :D . O modülü de tamamladı. Öyle öyle bayağı bir aşamaları başarıyla geçti. 

Bir ara hadi dedim sana ödül. Belgesel açtım. Ne tür belgesel sevdiğini bir gün önce öğrenmiştim. Mısır hiyeroglifleri ile ilgili bir belgesel bulmuştuk. Hem dinlensin hem eğlensin keyif yapsın diye onu açtım. Bir de neskafe yaptım ikimize. Oh değme keyfimize. Güzeldi valla günlük. Keyifliydi.  

Yarın da öğretmeye devam. Belki Buz Devri'ni izletirim. Belki başka bir film. Keyfimize göre. İyi geceler küçük Joe.
 





Cuma, Ocak 18, 2013

Günler geçip giderken.

Tuhaf bir dönem benim için. Herşey hızla olumlu yönde değişiyor. Bu iyi birşey fakat çok hızlı oluyor. Aslında değişimin bir kısmı bu hızın kendisi.  Böyle değildim ben.

Aldığım yeni kararlardan bir tanesi bir temel muhasebe kursuna yazılmak. Mümkünse bilgisayarlı. Aslında mümkünsesi yok. Bilgisayarlı. İsmek'in kursu var parasız ama ikinci dönem diyor. Acaba Eylül'deki kursun devamı mı? Pazartesi telefon açıp sormalı. Hatta yarın denemeli. Belki tuttururum da birisini bulurum oralarda. İsmek'ten pek ümidim yok aslında ya.

Sonra, dün evdeki gürültüden çok bunalmıştım. Çünkü yan apartmanda oturan komşu evini odun sobasıyla ısıtıyor ve ne kadar kırık dökük mobilya varsa hepsini elektrikli testere ile kapı önünde sobaya atılabilecek boya getiriyor. O kadar kırık dökük mobilyayı nerden bulduğu da ayrı bir merak konusu. Neyse işte. Bir yandan durmaksızın çalışan elektrikli testere sesi, bir yandan sokağın araba ve korna sesleri, bir yandan tepemdeki folklor ekibi...Çok dayanılmaz bir hal alınca yatak odasına kaçıp kapıyı kapatıyorum. Bir kaç defa yatak odasına sığınınca aslında bu evin o kadar da ideal bir ev olmadığını düşünmeye başladım. Salonda gürültüden oturamayacak ve çalışamayacaksam...

Kalktım satılık ve kiralık ev ilanlarına baktım. İlla teraslı. Ekip biçmek istiyorum çünkü. Fakat evler benim bütçemi aşıyor. Üstelik teraslar da istediğim gibi değil. Birden aklıma bir fikir geldi. Güney'de ya da Ege'de manzaralı bahçeli bir evde oturmak nasıl olurdu? Denize yakın. Hatta denize sıfır. Hemen önümüzdeki ay mesela. Kalkıp oraya taşınmak. Ama oraya tatile gitmek başka,  yaşamak başka. Hemen google'dan arattım. Bir blog buldum linkini sağda görebilirsin: bodruma yerleşmek diye. Oturdum onu okudum ve Güney'e taşınmakla alakalı başka hikayeleri. Heyecandan kalbim sıkıştı. Acele yok dedim kendime. Sakin. Kolay bir iş değil. Hafife alma. Sonra kendimi kutladım, benden önce yapanların tecrübesine başvurduğum ve ulaşabildiğim için. Lehte ve aleyhte birçok fikir okudum. Karşıt fikirler duymak çok iyi geldi. Eskiden olsa böyle olmazdı orası kesin. Korkmakta haklıymışım. Korktuğum başıma gelebilirmiş. Ne de olsa yazın gidip de planlar değişip yalnız kalınca bir haftası dolmadan bıkmıştım denizden de sıcaktan da. Ama bütçeye çok uygun, bahçe içinde denize sıfır müstakil bir ev görünce de insan heyecanlanmadan duramıyor. Evet planlarrrr, programlarrrr. Tam gaz. Güzel heyecanlar bunlar.

Sonra bugün bankada bir işim vardı. Ordan da çıkıp sinemaya gidecektim. Life of Pi. Belki anneme uğrar onu da yanıma alırdım beraber izlerdik filmi. Benimle her zaman ilgilenen müşteri temsilcisi yerinde yoktu. Diğerini beklerken Azil'i açtım. Kitabı okurken sıramı kaçırmışım. Neyse ki benden sonraki çok kibar bir beyefendiydi, benim geçmeme izin verdi. Tam diğer müşteri temsilcisinin karşısına oturdum, işte banka cüzdanlarını filan verdim. Kız ekrana garip garip baktı. Sizin müşteri temsilciniz değişmiş dedi. Nasıl olur? Falan derken ben sizi yeni temsilcinizle tanıştırayım dedi. Kalktık arkaya doğru yürümeye başladık. Kapıya yaklaşırken, "siz burda bekleyin isterseniz, içerde bir müşterisi var". İyi hadi tamam. İçeri girdiğini gördüm. Benim cüzdanlar elinde. Adımı söyledi. Arkasından, birisi "evet o benim kızım" dedi. Kız şaşkın şaşkın, bana döndü, bir de içerde kimi görsem beğenirsin? Annem! Öbür müşteri annemmiş.

Bankadaki işlerin arkasından hemen bir sinema organizasyonu yapıldı. Fakat zavallı annem, hem gözlerindeki rahatsızlıktan dolayı üç boyutludan birşey anlamadı hem de kaplan çocuğu ısırıp kolunu koparacak diye aşırı gerildi. "Ay yüreğim koptu ağzıma geldi." diyordu sinema çıkışında. Ona göre değilmiş. 82 yaşıma gelince ben de mi her filme gidemeyeceğim ya...Ama çok beğendim. Annem için nasıl çekildiğini araştıracağım. Söz verdim.

Yazdığım öykü bitti. Teslim ettim. Benim için çok önemli bir deneyimdi. Bir yandan Bird by bird okumak da çok iyi geldi. Hem bir hikaye yazacağıma dair verdiğim söz hem yazmakla ilgili bu kitap çok öğretici oldu benim için. Yazar olmak isteyenler mutlaka edinmeli: Anne Lamott. Bir numara. Üstelik komik.

Daha da yazmak istiyorum ama çok uykum geldi. Gidip yatmalı. Yarın gün doğacak. Yarın hafta sonu. Yarın Hrant Dink'i anma günü. Orda olacağım.




Pazar, Ocak 13, 2013

Pazar günü olanlar.

Sabah yazdığım öykünün sonunu bağlamak için masanın başına geçmiştim ki üst kattaki karadeniz halk oyunları ekibi horon tepmeye başladı. Güm! Güm! Güm! Güm! Güm! Hay dedim ben böyle evin içine de dışına da...Sinirlenmek istemiyorum. Çözüm bul küçük Joe dedim kendime. Laftan anlayan insanlar değiller o yüzden yukarı çıkmak sadece sinirlerimi daha da çok yıpratacak. Dışarı çıkayım. Evet dışarı çıkabilirim. Böylece yazının başından kalkıp acilmiş gibi buzdolabı temizleme işine de girişmem en azından. Fakat nereye?

Starbucks'a çalışmak için daha önce gittim. Benim evden bin kat daha gürültülü. Öyle bir sessizlik lazım ki şu aşamada çıt çıkmamalı. En hafifinden müzik bile istemiyorum. Yani kulaklıkları takıp ortamdan soyutlanmam söz konusu değil. Kütüphane sessizliği lazım. Kütüphane. Bugün açık kütüphane var mıdır?

Fransız kütüphanesi kapalı onu biliyorum. Atatürk kitaplığına gitsem var olan azıcık ilham da kaçar gider. Öyle çirkin ucube bir yer. Zaten kapalıdır kesin. Aklımda SALT galata vardı. Fakat kapalıymış bugün. İkinci alternatif Bahçeşehir kütüphanesi. Yes!!!! Açık diyor sitesindeki bilgi. Boşuna oraya kadar gitmemek için telefon açıp teyit aldım. Evet açık. Gitmesi de kolay benim evden tek vesayet.

Kalktım gittim. Elimi kolumu sallaya sallaya içeri giriyordum ki kapıdaki güvenlik "höyyyt" diye durdurdu beni. Sanırsın çantamda bomba taşıyorum. Neymiş kimlik bırakmadan içeri girilmiyormuş. Tamam bırakırım kimliğimi de sen de başbakanı koruyormuş pozlarına girme...Çıkışta gene gördüm. Gene onunla bununla gereksiz otoriter sert konuşmalar. Dangalak herif. Herkesin hayattaki tatmini farklı işte.

Nihayet kütüphaneden içeri girdim. Girdim girmesine fakat, ne çalışkan milletmişiz, pazar günüyle kütüphanede boş yer yok. En son bu kadar öğrenciyi ders çalışırken görmem yirmi küsür sene önce tıp sınavına beraber hazırlandığım öğrencilerdi.

 Katları çıka çıka zar zor bir yer buldum. Daracık bir defter boyundaki bir masayı muhasebe çalışan birisiyle paylaştım. Çıkardım notlarımı bilgisayarımı kalemlerimi, silgimi. İşe koyuldum.

Bir gün önceki feci tıkanıklık onbeş dakikada halloldu. Tıkanıklık açılınca oturdum öykünün sonunu da yazdım. Bitirdiğimde iki saate yakın çalışmış olduğumu gördüm. Evde olsam akşama kadar sürünürdü bu iş. Oh yaşasın verimli hayat. Saat iki buçuk olmuştu ve ben günün en önemli işini bitirmiştim.

Karnım feci açtı. Pılımı pırtımı topladım. Gelmişken ordaki kitaplara da kabaca bir göz gezdiriyim dedim. Paul Auster'ler, Stephen King'ler...Beslenme üzerine güzel bir kitap. Einstein ile ilgili kitaplar. Fransız konsolosluğu nal toplar. Danışmadan kitap ödünç alabilmek için gerekli evrakların listesini de aldım ve çıktım. Eve.

Bakliyat yemem lazım. En güzeli bir mercimek salatası. Taze soğan da var evde. Kimyon da ekledim. Şişkinliği alıyormuş. Dört tabak filan yedim. Sonra canım çay istedi. Kendime çay demledim. Mis gibi.

Şimdi biraz meditasyon yapıcam galiba. Sonra Azil'i okuyup örgü örerim. Ördüğüm ceket çok biçimsiz oldu. Hem de kollarını iki yerine beş kere filan örmüşümdür. Sökücem. Baştan. Çok sinir bozucu. Bu sefer hesabı kitabı doğru yapmalı. Bin kere ölçüp bir kere biçmeli. Hiç de sevmem hesap kitap.


Çarşamba, Ocak 09, 2013

Karda ev keyfi.

Selam Blog,

Ben gene geldim. Beni özlemiş miydin? Ehuehehe

Acaip keyifliyim:

         * Dışarısı karlı.

         * Ben sabahları artık öğlenden önce saat filan kurmadan kalkabiliyorum.

         * Haziran ayından bu yana toplam altı kilo verdim. Cırlop gibi oldum ayıptır söylemesi. Aynaya bakınca artık kendimi tanıyabiliyorum en azından. Belimin oyuğu maziye karışmamış meğer. Daha bir altı kilo filan daha vermeyi planlıyorum.

          * Ondan sonracıma, hani bir tane sipariş bir öyküm vardı ya, konusunu bir türlü bulamıyordum hani, işte dün akşam konusunu buldum sonunda. İki gündür yapılacaklar işlerin içinde en ön sıraya almıştım. Hatta bir çeviri teklifi geldi arada da 15'ine kadar benden medet ummayın bile dedim onlara. Zaten sonra gene aynı komik rakamları önerdiklerinde hadi dedim, eyvallah. Neyse işte öncelikler konusunda en ön sırada diyordum. Öyle ki sabah çayımı demledim, kahvaltımı bitirdim televizyondan haberleri aldım ve doooğru yatak odasına. Kağıt kalem bilgisayar herşey orada. Fonda Orhan Gencebay "Girme gönlüme" diyordu. Halen daha diyor. Ne güzel parçaymış ya. Sabah televizyonda yeni bir dizinin tanıtımını yapıyorlardı orda duydum, hoşuma gitti. Açtım youtube'u buldum parçayı. Eğer yatak odasından yukarı komşuya ses gidiyorsa, şu anda muhtemelen kusmak üzere.

Ah çok güzeldi...Pencereden dışarı bakınca kar yağıyor, ev sıcacık, ayağımda yün çorap, üzerimde penye rahat eşofman, ben geniş yatağın üzerinde harıl harıl notlar alıyorum. Girme gönlümeee, girme ömrümeee...

Sonra tıkandım. Karnım da acıktı. Hadi dedim daha hava aydınlıkken çık git alışverişini bitir. Sebze-meyve ve profiterol. Evet profiterol. Yanında sütlü kahve. Evet perhizdeyim. Lahananın tarifini de vericem birazdan. Şaka değil.

Geldim alışverişten. Bir de baktım ki bidondaki su anca bir fincanlık. Ohh dedim buna da şükür. Suyu ısıtıcıya koydum. Hamidiye'yi aradım. Bir saat sonra anca gelir dediler. Peki dedim. Benim için hava hoş. En azından biliyim de bir saat oldu hala daha gelmedi diye sinirlenmiyim. Aldım kahvemi tatlımı, yatak odasına konuşlanmıştım ki kapı çaldı.

-Kim o?
-Hamidiye.

Te allahım ya...Herkesin sucusu böyle mi, yoksa bana mı böylesi denk geliyor? Zaman ayarlaması yapmak bu kadar mı zor? İyi hadi neyse ona da tamam. Aslında şimdi çıkıp ikinci parti alışverişi de yapmam lazım ama hiç yerimden kalkasım yok. Zaten kuşlar için pencereye bulgur koyucam diye koca bulgur kavanozunu elimden düşürdüm ve parçalandı ve öylece duruyor  mutfakta kırık camlar ve bulgurlar her yana saçılmış durumda. Bir ara kaldırıcam inşallah.

Şimdi biraz daha Bird by Bird okumak istiyorum. Sonra da sebzelerimi pişiririm. Hah. Şimdi gelelim lahananın tarifine. Aslında buharda pişen tüm sebzelere uygulanabilecek bir tarif ama lahanada bir başka nefis oluyor. Daha çok sebze yemek isteyen herkese buharda pişirmeyi tavsiye ediyorum. Bir tane metal aparatı var, ben Eminönü'nden bulmuştum. Şu anda mutfağımın demirbaşı. Sebzeler doğranmış olarak içine konduğundan çabucak pişiyor.

Misal: bir kişi için çeyrek lahananın yarısını ince ince doğra. Sen lahanayı doğrarken, tencerenin dibine biraz tuz eklediğin suyu (1- 2 parmak kadar) kaynamaya başlasın, üzerine sepeti koy ve kapağını kapat. Birazdan kaynamaya başlıyor o sırada lahanaları sepete koyuyorsun. Kapağı kapatıyorsun. 5-6 dakika sonra lahanalar şeffaflaşmaya başlayınca altını kapatıyorsun. Ben sebzeleri biraz diri seviyorum. İçinden bir servis kaşığıyla (sepet hala sıcak oluyor) lahanaları çukur bir tabağa aktar, üzerine iki yemek kaşığı zeytinyağı, küçük küçük doğranmış sarmısak, tuz, pul biber, ben kuru fesleğen de ekledim. Güzelcene karıştır. Al sana on dakikada hazırlanabilen enfes bir sebze yemeği. Hem de diyet. Makarna pişirmekten daha kolay. İstersen pişerken yanına havuç da koyabilirsin yuvarlak dilimlenmiş. Ben bazen brokoli, patates, yeşil fasulye ve havuç yapıyorum, baget tavukla beraber çok besleyici ve pratik oluyor.

O aparatın en problemli yanı ebatının küçük olması. Tek başına yaşıyorsan ideal. İki kişiyi de idare edebilir. Fakat ikiden fazla değil.

Öyle işte. Keyfim yerinde. Kar için Çarşamba'ya kadar demişlerdi en son dinlediğimde. Son durum nedir bilmiyorum ama Pazar'a kadar sürse ne güzel olur...Ben daha doyamadım.

Pazar, Ocak 06, 2013

Ne yapıyorsun diye soranlara...

İşte girdik yeni bir yıla daha. Sağlıkla değilse bile çok ciddi bir rahatsızlıkla da değil. Üşütmüştüm. Sanırım grip salgını var ortalıkta. Geçti ama. Şimdi de kadınsal durumlardan iki gündür yatıyorum. O da geçecek.

Bugün bizim Noel'imiz. Bizde, Aralık'ın 25'inde kutlayanlar kadar coşkulu kutlanmaz Noel. Paskalya gibi kutlanır. Aile toplanır, midye dolması ve topik yenir. Giden, sabah kiliseye gider. Herkes birbirine "Isa doğdu ve belirdi, müjdeler olsun" babında bir şey söyler ermenice. Hala daha ezberleyemedim onu. Yıllar önce okuldan bir arkadaşım ezberletmeye çalışmıştı. Bir ara da öğrenmiş gibiydim. Oysa sevdiğim bir şarkıyı ikinci dinleyişte ezberlerim.

Fakat bu akşam aile toplanmayacak. Ailedeki çapraz küsmelerden dolayı. (çapraz küsme: A,  B'ye küs, C de D'ye küs) Annem davet bile etmedi. Yemeği komşuya yapmış. Ona götürecekti. Pek "Merry" bir Xmas değil senin anlayacağın. Zaten bir kaç gün önce de annemin yakın bir ahbabının cenazesi vardı. 2012'nin son sürprizi. Demedim mi ben sana, bir sürpriz daha yapabilir bu 2012 zebevengi son dakikada diye? Al işte.

Alışkın değilim cenazelere. Küçükken annem götürmezdi. Yirmi yaşımdan otuzuma kadar da ben yurtdışındaydım. Neyse işte, diyeceğim o ki çok fena koyuyor. Özellikle dua okunduğunda böğüre böğüre ağlamak geliyor içimden. Duada ne dendiğini bilmiyorum. Çünkü kırapar dedikleri eski ermenice. Günlük konuşma ermenicesinden farklı. Anneme sordum. Papazdan alalım metni ben de bilmiyorum dedi. Güzel fikir. Papazdan isteyelim. Neyse işte ne dendiğini bilmiyorum. Ölümden sonra bir hayat var mı diye sorsan, dinle ilgili tüm diğer sorular gibi çekimser kalırım. Bilmiyorum. Ama eğer insan öldükten sonra, tıpkı yıldızların kütlelerinin varolmaya devam ettiği gibi, ruhu varolmaya devam ediyorsa, o duaların tınısı sanki onun yükselmesine yardımcı oluyormuş gibi hissettiriyor bana. Ve o insanı yaşarken tanıdıysam o an işte mahvediyor beni. Gidiyor işte bu dünyadan. Daha da gelmeyecek. Kimbilir nereye?

Bin tane şey geçiyor aklımdan: insanoğlu varolduğundan bu yana yapılan ilk cenaze töreni mesela. Çok eski arkeolojik kazılarda filan cenaze ritüellerine ilişkin bulgular olduğunu biliyorum. Neyse işte öyle.

Yılbaşından beri denediğim yeni bir tarif var bak sana onu anlatayım. Biraz konu değişsin. Pazı kavurmuştum. Sapları kalmıştı. Değerlendirmek istedim:  buharda pişirdim ben onu. Sonra üzerine keçi yoğurdumdan döktüm. Sarmısak. Nane. Kararında pul biber. Azıcık da zeytinyağı ve tuz. Mmmmh...tadından yenmedi. Keşke saplarını ayrı satsalar. Hergün alırım. Kiloyla.

Sonra başka ne yaptım? Hakan Günday'ın Azil'ini aldım. Ama pek okumaya fırsatım olmadı. Onu okuyacağıma Hakan Günday'ın televizyona verdiği röportajları buldum youtube'dan. Bir de Aslı Erdoğan'ın bir röportajını buldum. Ama edebiyatla ilgili değil. Fizikle ilgili. Higgs parçacığı bulunduğu zaman vermiş. Herhalde kitaplarıyla ilgili röportaj vermiyor. Ne yazık! Sonra film izledim. Kunegond'dun bahsettiği Le nom des gens. Ve bir de yeni keşfettiğim bir blogger'ın bahsettiği Looper. Bunu daha izlemedim ama sadece indirdim. Ah bir de yıllardır hep orda burda duyduğum vefakat alamadağım içimde ukte bir kitabı indirdim: Bird by bird. Anne Lamott. Yazı ile ilgili. Onu da okumaya kıyamıyorum şimdi...

Bu arada bir öykü siparişi aldım. Yeni çıkacak bir edebiyat dergisi için. Ayın 15'ine yetiştirmem lazım. Kolayca yazarım sanıyordum fakat geçen gün başına oturdum. Üç saate yakın. Iıh. Dişe dokunur bir şey yazamadım. 10 gün kaldı. Hatta 9. Çok istiyorum o hikayeyi yazmayı. Kendime iki sayfa limiti koydum. A4 sayfası.   Ne olur güzel birşeyler üretebileyim...üfff. Geç bile kaldım. Yazdıktan sonra bir hafta dinlendirip bir gözden geçirmek isterdim.

Bendeki son durumlar bu işte günlük. Ne yapıyorsun diye soruyorlar? Hiç diyorum bir de...Ne diyim ki? Ne anlatiyim?