Çarşamba, Ağustos 07, 2013

Mücver, marangozluk ve mutluluk.

Akşam oldu. Yemek bitti. Yemekten kastım kavun ve peynir. Bu akşam böyle. Hafif. Geçiştirmeli.

Koltuğa kuruldum bilgisayarı adı gibi dizlerimin üzerine aldım. Birazdan bir film izleyeceğim. Eski bir film. Öykümle alakalı. Sürprizi kaçmasın diye daha fazla bir bildirimde bulunmayacağım. Ne de olsa öykülerimi okumaya gönüllü olanların çoğu blogumu da okumaya gönüllü kişiler.

Muhtemelen hayatımın en güzel zamanlarını yaşıyorum. Hayattan daha fazla zevk aldığımı hatırlamıyorum. Çok mutlu olduğum zamanlar olmuştu ama bu kadar dengeli bir keyif? Mesela bugün öğlen dolapta tek bir kabak vardı. Haydi dedim bir mücver yapayım. Neden bilmiyorum - yok aslında biliyorum, kızartma diye- hep kaçındım mücverden, hep zor geldi, hep zahmetli. Hiç yapmamıştım hayatımda. Belki fırında graten filan yapmışımdır ama o mücver sayılmaz. Neyse işte, kabağı soy rendele, taze soğan yok, kurusu da bitmiş, boşver eksik olsun, dereotu? Burda! İyi. Un. Tuz, karabiber, nane, kabartma tozu, peynir. Ah! Az kalsın unutuyordum: yumurta. Sonra en geniş tavayı al. Yağı dök. Kaşıkla da karıştırdığın malzemelerden dök kızmış yağa. İşte bu kadar. Tek tek tersini çevirirken o dore dore halini görmedim mi  ben? Daha dökerken hiç dağılmadığını? Sonra yoğurda bandırıp ağzıma attığımda o nefis eskinin mücver tadını? (Çok zaman olmuş demek ki mücver yemeyeli ) Eriyor ağzımda...Demek ki başardım ben bu işi. Uçtum mutluluktan. Nasıl güzel geldi öğlen yemeği. Hem de o kadar uzun da sürmedi. Hemencecik yapıvermişim. Topladım ortalığı. Ve işte sabah keyfinden sonra gelsin günün en sevdiğim ritüeli: öğle yemeğinin üzerine, tok karınla okkalısından bir türk kahvesi. Orta. İkinci çalışma seansının başlangıcını işaret ediyor. Saat ikiyi biraz geçmiş ama gene. Olsun, "bu kadar çatlak su kaçırmaz". Öyle işte.

Sadece yediğim/pişirebildiğim yemekler değil beni mutlu eden. Aklımda bin türlü çılgın fikir cirit atıyor. Kız küçük Joe diyorum kendime, marangozluk mu öğrensen? Hani şu kulpları yaptırdığın uyanık marangoza desen ki ben geldim beni yanına çırak al. Sonra orayı en son aletlerle donatsan, okkalı bir pazarlama stratejisi yürütsen. Zaten elinden her iş geliyor. Kralını öğrenir, kralını yaparsın.
Marangoz da öğretmeye meyilli gibiydi bak şimdi düşününce. Bana "bak sunta bu, bu mdf." filan diye öğretmeye başlamıştı meraklı olduğumu anlayınca. İçimde bir zanaatkar var. Tek sorun herşeye çok kolay merak sarıp merakımı çok çabuk tüketiyorum. O yüzden güvenemiyorum. İstikrarsız bir politikayla yönetilen bir ülke gibiyim. Yatırım yapılmıyor.

Sonra işte hayallerimde nefis teraslı bir ev var. Şehir ya da boğaz manzaralı. Ya da işte o deniz kıyısında bir zamanlar ilanını gördüğüm ev. Güney'de. Böyle çıkmalıyım o terasa. Püfür püfür esmeli. Karşıdaki manzarayı seyretmeliyim.

Yok film filan yalan oldu. Anca rüyalarımı seyrederim. Yarın yine erken kalkacağım. O yüzden ben en iyisi erkenden yatayım. İyi geceler küçük Joe.

3 yorum :

  1. Kucuk Joe, seni hep boyle sicak bir ogleden sonra, teras gibi genis, havadar ve illa ki bir suru akdeniz bitkisiyle donatilmis (sardunyalar hele renk renk olmali) bir balkonda yazarken, arada da elini alnina koyup manzarayi izler gibi yapip dusunurken hayal ediyorum. sondan bir onceki paragrafin sasirtmadi beni..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teraslı ev hayalim bazen kabarır böyle. Hele de mevsimlerden yazsa. Belki bir gün olur kimbilir? Belki beni ziyarete de gelirsin :)Ufaklık büyümüş olur azıcık mesela. Biraz önce blogu açmadan diyordum ki Cerenmus'un bloguna uğrayıp iyi bayramlar demeliyim. Sonra baktım ki senden yorum gelmiş. Hayat işte ne tuhaf. Uğrayayım ben bir sana ve birkaç başka blogger dosta.

      Sil
    2. bloglararasi bayram ziyareti yani ;) umarim gercek olur bu guzel dileklerin

      Sil