Çarşamba, Temmuz 24, 2013

Yeni hayat düzenimde sıradan bir gün.

Aslında biraz alkole meyilim olsa şu anda orta sehpanın üzerine bir kadeh buz gibi beyaz şarap yakışırdı. Çalışarak geçen bir günün sonu. Ne var ki alkolü hep sosyal zorunluluklardan içerim. Bir de o alkolik yazar imgesi beni dehşete düşürüyor. En son benim başıma gelmeli.

Yani kuru kuruya yazıyorum bu satırları. İki gündür sabahın körlerinde kalkıp işe koyuluyorum. Gene sallana sallana saati 9.30 ediyorum ama 9.30 da çalışmaya başlamak için fena bir saat sayılmaz ( bundan sekiz ay önce güne öğlen başlayan bir insandım ben). Ve öğleden sonra aynen şimdiki gibi pilim bitmiş oluyor. Dün daha beterdi sabah yazmadan önce tam bir buçuk saat spor yapmıştım. Bir saati açık havada yürüyüş, dönüşte yoga. Üstüne ilk kez denenen bir evvelki postta bahsettiğim pomodoro tekniği. Şu an bana işkence adı gibi geliyor desem?

Ama hoşuma gidiyor öğleden sonra pilimin bitmesi. Mesaimin bitmesi daha da hoşuma gidiyor. (Blog yazmayı yazmaktan saymıyorum. Kurgu değil çünkü.) Hem kendimi normal çalışan insanlar gibi hissediyorum. Hem de mesaili çalışırken mesai sonrası artık iş düşünmezsin ya öyle bir özgürlük veriyor. Suçluluk duymadan pinterest'te sürtebilirim mesela. Pinterest kendiliğinden düzeldi bu arada. Çok şükür baştan yüklemek zorunda kalmadım.

Üçüncü hikayenin konusu bugün de çıkmadı. Canım fena sıkılıyor bu işe. Elimde bir sürü hikaye başlangıçları birikti. Hepsi devamsızlıktan kaldılar.

Pomodoro tekniğini uygularken çok acı ve eski bir gerçekle yüzleşmek zorunda kaldım. Ciddi bir konsantrasyon sorunum var. Hafif patolojik olduğunu düşündüğüm bir dikkat sorunu. Nasıl onca ders çalışabildim bilmiyorum şu an. Ama toparlanacak diye bir ümidim var. Bakalım.

Evin bu toplu ve düzenli hali (çok şükür) devam ediyor ve çok hoşuma gidiyor. Tezgahlar her daim boş. Bir de geçen hafta tam beş saat filan uğraş verdiğim menü organizasyonu tam bir başarıyla sonuçlandı. Hesaplayarak aldığım herşey şu anda bitmek üzere ve buzdolabı kendiliğinden boşalıyor. Hiç bir sebze meyve çürümeyecek ve çöpe gitmeyecek. Bugün artan yemeklerle idare edebilirim.

Annemin evindeyken yüzüne bakmadığım yemekleri kendim yapınca neden kıymete biniyor anlamış değilim. Örneğin patlıcan salatası. Ağzıma sürmezdim ve tabii bir gün patlıcan salatası yapabileceğimi hayal bile edemezdim. Geçen hafta ortalığı toplarken kaşla göz arası yapıvermiştim, yapması artık o kadar kolayıma geliyor. Başka örnek de vişne kompostosu. Yazın dolapta dururdu. Yüzüne bakmazdım. Kendim geçen gün vişne alıp yaptım. Bir kere yapması ultra kolaymış. Bir de evde hazır bir tatlı oluyor ferah ferah. İçtikçe o kadar büyük bir tatmin hissediyorum ki. Sanki yetişkinlik diploması almış gibi. Ev sanki o zaman gerçek bir ev oluyor. Bir de babamı hatırlıyorum. Çok severdi. Nasıl iştahla içerdi. Işıklar içinde yatsın.
Bu akşam sebze yoğurtlamasından artan pişmiş sebzelerle sebzeli tart yapacağım (Sibel'in Kahvesi). Artanlarla idare etmekten kastım bu. Tek kişilik. Ufak güveç kabına. Yanına söğüş domates. Üzerinden karpuz. Güzel de filmlerim var: Running with scissors ve What the bleep do we know. Sonra vakit kalırsa Rollo May Yaratma cesareti. Başladım ama pek sarmadı.

Karnım zil çalıyor. Gideyim ben. Haydi bakalım. İyi geceler küçük Joe.






Hiç yorum yok :

Yorum Gönder