Çarşamba, Aralık 25, 2013

Yıl sonlanırken.

Yıl bitmek üzere. Şimdi hesap kitap zamanı. Hedef koyma zamanı. Çift sayılı yılları sevmem nedense. Tekleri yakın bulurum kendime. Oysa dünya dönüp duruyor işte. (Ona da felek deniyormuş. Sevdiğim adam için şiir yazarken araştırmıştım.) Ne var ki? Ha tek olmuş ha çift. Sanki ne zaman başladığını bilen var. Eh artık sayalım demişler sıfırdan başlamışlar. (Aslında birden başlamış olmaları lazım. Sıfır diye bir yıl var mı?) Alışsam keşke çift sayılı senelere.

Bu sene belki Istanbul 'dan giderim. Gitmez de kalırsam, etkinlik kuşu olmaya karar verdim. Özetle daha sık evden çıkmak istiyorum. Kültürel bir etkinlik, kütüphanede çalışmak veya spor, fark etmez. Evimi çok seviyorum ama bütün gün dışarıda olup, akşam dönmek de güzel. İnsan kendini yenilenmiş, tazelenmiş ve dahası beslenmiş hissediyor. Istanbul' da yaşayacaksam madem bunun avantajlarından faydalanmalı. Böyle düşününce bir yere gitmiyorum aynen buradayım daha diyesim geliyor. Zor kararlar neticede.

2014 te öyküden romana geçiş yapmayı umuyorum. Yapamazsam eğer dünyanın sonu değil. Bir sonraki seneye kalır. Biraz daha pişerim çok çok. Geçersem güzel olur. Şık olur. Başım göğe erer :)

Yılbaşıyla beraber blogum birinci yaşını bitiriyor. Geçen sene bu zamanlardı. Çok iyimserdim. Aynen beklediğim gibi çıktı 2013. Son çeyrek hariç. Son çeyrekte sapıttı birden. Geçen sene de vukuatlar son çeyrekte çığrından çıkmıştı. Bu sene aynı iyimserlikte değilim ne yalan söyleyeyim.



Cumartesi, Aralık 21, 2013

Yazmak üstüne.

Bir blog postu yazacak kadar vakit var önümde. Bütüüüün işlerimi hallettim. Ihlamurun üstüne kaynar su döktüm demlikte bekliyor. Bulaşıkları topladım, mutfak tezgahları boş. Kırmızı koltuğa uzandım. Karşımda Noel ağacı rengarenk yanıp sönüyor. Dur bu ortama en güzel mellow jazz yakışır. Yoksa sessizlik mi? Sessizlik derken sokaktan hep bir sesler geliyor, sağolsun. Haydi, müzik olmasın bu sefer.

Öyküyü bitirebildim ve altzine'e yolladım. Ve en önemlisi, okumaya gönüllü altı yedi dosta da. Dediğim gibi şaheser filan değil, ama eli yüzü düzgün bir öykü çıktığına inanıyorum. Altzine bunu yayımlamazsa çok da dert değil. Bir sonraki temada bir tane daha yazacağım. Onu da yayımlamazsa bir tane daha. En sonunda bir tanesini yayımlayacak elbet. Eğer yazmak çamurdan kaygan bir kütle hızla dönerken ona şekil vermekse, artık o kütleye asgari düzeyde hakim olduğumu hissediyorum. Ve bu harika bir duygu. İngilizcesi "skill". Türkçesi "beceri" olmalı. İşte onu ediniyorum. Biraz yol almış gibi hissediyorum ve kazandığım kadar beceri bana zevk veriyor. Bunu beklemezdim.

Murat Gülsoy'un verdiği ilk öykü ödevinde önümde bir hafta vardı ve çok sıkıntılıydım. Yetiştirememe korkusu bir yandan. Yazmayacaksam bu kursa niye bu kadar para yatırdım diye peşin peşin kendime kızmalar filan. Temel olarak fikir bulamıyorum diye kendimi yiyordum, dövünüyordum, çırpınıyordum, yırtınıyordum. Sonra, bu ödevi illa teslim etmek istemenin baskısıyla içimde bir şeyler değişti. Yumuşadı aslında. Kendimle olan ilişkimdi yumuşayan. Fikrim yok gibi geliyordu çünkü aslında bir fikrim vardı ama o çok basit geliyordu. Yani, bu ödevi hazırlayan herkes zaten bunu düşünmüştür inancı. Ödev iki sözcükten oluşuyordu. Otel ve bıçak. Buradan yola çıkarak bir öykü yazın. Benim aklıma ilk gelen öyküde tabu oynuyorlar ve oyunda bu iki sözcük geçiyor olacaktı. Basit ve herkesin aklına gelir dediğim buydu. Asıl demek istediğim, bir fikrim vardı olmasına ama gaddar ve her şeye bok atan üstbenlik onu burnuna götürmeyip yazmama engel oluyordu. O fikir dinleyen bir kulak bulamayınca, beyin grev ilan edip başka fikir üretmiyordu. Bunu kavrayınca çok şey değişti. Günlük hayatta da değişti. Minör fikirler dediğim fikirlere karşı daha hassas davranmaya başladım. Minör fikirler. Deneme mi yazsam üstüne?

Artık üretimin fikir yaratma adımında daha rahatım. Yazmak için mutlaka gerekli olan disiplin konusunu da çözdüm sayıyorum. Öyküden romana geçerken biraz zorlanabilirim diye tahmin ediyorum, ama artık eskisi kadar gözümü korkutmuyor. Göreceğiz. En çok sevindiğim ise, okuduğum onca kişisel gelişim ve yazma ile ilgili makalelerin meyvelerini topluyor olmam. Doğruymuş yaptığım. Çok şükür.

Pazar, Aralık 15, 2013

Bir Pazar sabahı geri gelen keyif. Yavaştan.

Bazı çözümler belki de çok basit gözüktüğü için rağbet görmüyor. Mesela kaç gündür şu sabahın dördüne kadar yatakta debelenip anca uykuya dalmanın çaresini arıyordum. İleri al, geri al, yokuş aşağı it. Olmadı. Sonra evvelki gece, gene uykusuzluktan sinir içinde kalınca aklıma dahiyane bir fikir düştü.

"Şu an bulamayacaksın bunun çaresini, daha evvelden önlemini alacaksın." "Yani?"
"Yani yarın sabah öğlende kalk her zamanki gibi. Sonra beşten sonra çay/kahve içme, mandalina yeme, çok enerji veren şeylere rağbet etme."
"Hadi len! Bu çok bilindik bir şey."
"Eee yap işte o zaman. Yapıyor musun?"

İyi hadi bakalım. Madem en kurtarıcı söz "delilik aynı şeyleri yapıp farklı sonuçlar elde etmeyi beklemektir." Farklı bir çözüm denemek adına bu fikre bir şans verdim. Canım deli gibi kahve çekerken yemeğin üstüne pek de inanmadan yaseminli yeşil çay içtim, bağrıma taş basıp. Üstüne ıhlamur. Balsız. Limonsuz. Akşam da uykum gelince kaçırmadan yattım yatağa. Saati 8-9 saat sonrasına kurmuştum. Dalmışım. Gözümü açtığımda saate baktım kiiiiiii...Yes!!! Sekizi yirmi geçiyor. Daha alarm çalmamış. Güneş pırıl pırıl parlıyor. Sabah olmuş.  Budur!!!!! Eski düzenim! Hem de bir gecede!!!

Sonrasında gelsin, marulun üstüne iki dilim pembe domates, suya kırılmış yumurta, zeytin, çay. Keyif işte.


Öykü bitmek üzere. Dün bin bir macerayla ulaştığım kütüphane istisnai olarak kapalı çıkınca söylene söylene dümeni Zencefil'e kırdım. Starbuck's çok gürültülü ve kalabalık olur çalışamam diye düşündüm. Arada Pandora'dan yeni bir kitap aldım. İlk Vladimir'den duymuştum kitap fuarında. Sonra da Qunegond'dan. Referanslar sağlam yani. Kara kitap'ın sırları. Edinmem şarttı. Ha, Kara Kitap'ı okudum mu? Hayır. Teşebbüs etmiştim ama yeni çıktığında. Kardeşim bavulunda Lyon'a getirmişti. Kenarından bulaşmıştım sonra sarmamıştı.


Diğer kitaplarım da geçen gün kütüphanede çalışmaya ara verince bulduklarım. Offf fotokopilerini mi çektirsem. Referans kitabı gibiler. An Introduction to Fiction, The story and its writer, an Introduction to Short Fiction, ve Tezer Özlü'den Leyla Erbil'e mektuplar.


Ne diyordum? Zencefil'e gittim. Yazdım çizdim iki sayfa. Sonra herkes yemek yerken benim kağıt kalemle haldır haldır çalışmam hoşuma gitmedi. Cezalı gibi hissettim kendimi. Zaten öyküyü bitirmiştim. Son finali yazacağım. En fazla 100-150 sözcüklük iş kaldı. Dün yazdıklarımı da bugün temize çektim. İçime sindi mi? Sindi diyelim. Şaheser filan değil elbet. Sadece eli-yüzü düzgün okunabilir bir öykü. Umarım altzine yayımlaya layık bulur yine de. Ah bir de mahlas bulmam lazım kendime. Mahlasla yayımlanmaya karar verdim. Hayır son kararım değil. Her an cayabilirim. Çünkü caymak benim göbek adım bebeğim. Tabe. Küçük Joe Caymak Bişey. Evet. 

Yapılacaklar listem çok heyecan verici. Mısır ekmeği, taze otlu tereyağ. Dün Zencefil'den özendim. Zaten pırasalı kişini bire bir yapabilmiştim. Tabii eve filan da tam gün ayırıp çeki düzen vericem. Banyo batık halde. Çamaşırlar dağ olup üstüme yıkılıyorlar. O daha az heyecan verici kısmı listenin. Ama şu öykü bitsin. Yollayayım bir hele. İyi olacak. Haydin bakalım, iyi Pazarlar.




Çarşamba, Aralık 11, 2013

Kalbim senin bu gece.

Uyku saatlerini ileri filan taşıyamadım. Ama idare ediyorum. Ekmekleri de nihayetinde dörde böldüm. Enfes oldu.




Istanbul'luların gündeminde kar var. Geceden başladı. Serpe serpe yağdı. Daha romantik bir manzara olamaz. İnsan böyle  havalarda yenisi yoksa eski sevgilisini aramak istiyor. Hal hatır sormak. Güzel olan her şeyin seni hatırlattığı gibi. Kışın sokaktan geçerken burnunu tutan kavruk leblebi kokusu gibi mesela. 


Bir de en sevdiğim şey böyle havalarda evde öykü yazmak. Geçen sene ilk öyküm dediğim öyküyü kar serpiştirirken yazmayı başarmıştım. Bugün çalıştım biraz. İskeleti oluştu. Zaten ayrıntıları önceden yazmıştım. İki günlük işi kaldı diye tahmin ediyorum. Henüz bu üçüncü öykü o yüzden ukalalık gibi geliyor ama ilerde buraya kısa öyküleri yazarken hangi aşamalardan nasıl geçtiğimi anlatan bir sekme ekleyebilirim. Meraklısına. 

Saat altıya geliyor. Sibel'in kahvesinde tarifini verdiği baharatlı kış kekini yapacağım. O pişerken yılbaşı ağacını kurmalı. Yarın öyküyü yazmaya ara verdiğimde sütlü kahve eşliğinde keyif yapmak için.

Pazar, Aralık 08, 2013

Sabahın beşi be blog...

Saat sabahın beşi. Uyku tutmadı. Günlerdir öğlen birden ikiden önce kalkamıyordum. Ben de karar verdim, uyku saatlerimi geriye alamadığım için ileriye taşıya taşıya normal düzene kavuşacağım. O yüzden kalktım. Bugün ilk gün, hedefim saat gündüz dokuza kadar dayanmak. Bakalım.

Belki kekikli ekmek yaparım. Keşke zeytin de olsaydı. İyi giderdi.

Biraz da örgü örer, sesini çok açmadan belgesel filan izlerim.

Aslında Pazar gününü öykü yazmaya ayırmak istiyordum. Belki uyandıktan sonra koyulurum. Olabilir.

Aslında hiçbir şey yapasım yok. Her bir iş için kendimle cebelleşiyorum. Yapmam gereken her iş sonuna bir soru eki alıp beni süründürüyor. Misal. Ekmek yapayım. Mı? Yapsam mı ki? Ama streç film çok pis dolandı. Hem o güveç kaplarında sütlaç yapacaktım. Zaten güveç kapları yeterince derin değil. Diğer kaplar da çok küçük. Büyük yapınca bayatlıyor. Dörde mi bölsem? Dörde bölsem kaç gram gelir her biri? Filan...Çok yorucu. Yapmiim o zaman diyince de karşı ataklar başlıyor. Ama çok güzel kokuyor. Bir de dolapta nefis taze keçi peyniriyle nasıl güzel gider yanında çay. Oh mis. Eh be! Neyse tek derdim bu olsun. Buna da şükür.

Ekmeği yoğurdum. Malzemeleri çıkarması, harmanlaması falanı filanı toplam 15 dk sürdü. Şimdi mayalanacak.

Hava kaçta aydınlanıyor acep? Dışarısı hala zifiri karanlık. 7.12. Daha bir saat varmış. Boğaziçi Kandilli Rasathanesine göre. Dışardan bir uçak geçiyor. Kimbilir nerden geliyor. Kimleri getiriyor. Sarhoş gibi oluyor insan uykusuzken. Hafif saçmalama filan.

En son Primer'ı izledim. 2004 yapımı. Sundance ödüllü. Sarmadı. Hem de hiç. Pff...

Bir de Leonardo da Vinci ile ilgili arte belgeleseli. O güzeldi bak. Beni en çok etkileyen kısmı, Leonardo'nun Floransa'ya ünlü olmak amacıyla gitmesi oldu. Adam şan şöhret peşindeymiş. Hiç der miydin? Koca Leonardo artiz olmak isteyen yeni yetmeler gibi. Pheee....O zamanın Floransa'sı da şimdinin New York'u filanmış herhalde. Gitmeli şu Floransa'ya. İkinci etkileyen kısmı o zamanın insanları ile geçinememesi. Riyakarlıklar, kalp kırmalar tabii ki o zaman da varmış ve o da tüm bunların arasında hayatta kalmak zorunda kalmış, ve zorlanmış. Üçüncü nokta ise, savaştan nefret ettiği halde, Milan dükünün himayesine girmek için savaş topları ve bilumum silahlar tasarlaması. Kendi içinde ne büyük çelişkiler yaşamış. Oysa bu kadar ünlü tarihi bir insanı düşünürken kafamda herşeyi aşmış birisi gibi geliyor. Değil işte. İnsan o da. Rönesansı merak ettim ben de. Daha çok şey öğrenmek istiyorum. Bilgim çok çok yüzeysel. Ama şu an izleyemeyeceğim o rönesans belgeselini. Şu an değil.

Keşke şu dört beş saati verimli değerlendirebilseydim. Ama olmayacak. Planım tutarsa o bile büyük şey. İki buçuk saat kaldı zaten. Haydin bakalım yayınla blog.












Salı, Aralık 03, 2013

Hayat sızıntıları.

Kapıyı araladım. Bıraktım biraz hayat sızsın içeri.

Mesela radyo dinledim. 

Televizyonda haber dinledim. 

Buharda sebze pişirdim, ama ilk günlerde değil. İlk günlerde boğazımdan lokma geçmiyordu. 

Film izledim, ama o da ancak bugün. Kötüydü film, beğenmedim ama olsun. The perks of being a wallflower. Çok derin ve samimi ve sıcak bir film bekliyordum. Hayal kırıklığına uğradım. Ama dedim ya olsun. Bir filmi seyretmeyi heyecanla bekleme zamanını çok seviyorum ben: film hazır, gün akşam olmuş, bulaşıklar makineye kaldırılmış, makine çalıştırılmış, dönüyor. Mısır patlatıyorum hemen mesela. Birazdan açacağım filmi.  Günün bütün işlerini sabahtan bitirmişim ya da ertesi günlere paylaştırmışım. O anın keyfine doyamam.

Altzine'e girdim kaç ay sonra. Orada yayımlanan öyküleri çok beğeniyorum. Bazı olmamışlarda kaçıyor araya ama olsun. Ne kadar çok insan ne kadar güzel öyküler yazabiliyor. Şu andaki tema "ses". Yetiştirebilirsem bir öykü yazmayı deneyeceğim. Yazabilirsem yollayacağım. Bakalım. Belki yarın yazı yazabilirim. Öyle bir ümidim var. İki haftası var.

Sonra iki sıra örgü ördüm. Midem bulandı. Bıraktım. Zorlamadım. 

Alışveriş listesi yaptım. Sonra da dışarı çıkıp aldım onları. Kavanoz ve şemsiye de vardı listede. Aldım, rahatladım. 

Sonra işte saat bu saat oldu. Birazdan yatarım. İyi geceler küçük Joe.

Pazartesi, Kasım 18, 2013

Brazil.

Brezilya dizisi gibi gidiyor hayat. Çok hareketli, çok karışık, çok akıl almaz. Bir ara beynim tepki vermeyi reddetmiş. Gittim yattım o gece sanki normal bir gece gibi. Ne zamandır böyle diyecek olursanız, son ay tutulmasından beri. 18 Ekim. İnsanlara anlatırken acaba uydurduğumu mu zannedecekler diye endişelenmiyor değildim. Beni tanımasalar uydurduğumu sanabilirlerdi. Ya da ilginç mi olmaya çalışıyor kendince filan diyebilirlerdi. İlgi çekmeye çalışan bir ergen diyebilirlerdi yaşımı bilmeseler. Ya da hani bu yazarlığa sevdalanmıştı bizi mi yiyor yoksa. Sonra başkalarından duydum, "dizi gibi" tanımlamasını. "Filmlerde olur". Gerçek hayatta olmaz. Bazen A*** ile dalgasına bu ikinci sezon, kimbilir üçüncü sezonda bizi neler bekliyor diyoruz. Birinci sezonun sonlara yakın kısmına şu postta değinmiştim. Daha o zaman irtibatımız yoktu. Ben o postu yazdım, J. bey tekrar ortaya çıktı. Sürpriz yumurtadan çıkar gibi.

Komşular herhalde toptan kafayı sıyırdığımı düşünüyor. Sabahın üçünden beşine bir gülme krizine girmişliğim var. Ne derler ona kayışı koparmak mı? Sinir bozukluğundan. Gülmekten ter içinde kalıp, duşa girip, duşta gülme krizi devam ederken kayıp düşmemek için fayanslara tutunduğumu bilirim. Ve duştan çıktıktan sonra hala gülmeye devam ettiğimi.

Yukardaki bölümü iki gün önce filan yazdım. Taslaklara kaydetmişim. Aynen altına devam ediyorum.

Sonra bugün yazı atölyesi var sanıyordum. Gelecek hafta olduğunu öğrenince dümeni Beyoğlu'na kırdım.

Gravity'i seyretmek istiyordum 3D olarak. Benim yakındaki sinema oynatmıyor bile artık. Toptan kaçacak yani daha sallanırsam. Neyse işte, 18.30 seansına yetiştim. Taktım gözlükleri. Uzay boşluğundan dünyayı seyrettim. Off dedim gitmiş kadar oldum. Ki ennnnn büyük hayalimdir. Bu kadarcık paraya bize yaşattıkları güzelliklere şükrettim. Başta. Sonra, anam anam, aksiyon başladı. Başladım zırıl zırıl ağlamaya. Kalbim ağrıdı gene. Doktor "büyük kuruntu" dese de ağrıyor işte üzülünce. Çok üzüldüm. Sanırsın uzay boşluğunda ben kaldım biçare. Sonra, birden iki şeyi bir anda anladım. Bir: ben aksiyon filmine bile tahammül edemezken, hayatımın bu kadar aksiyonlu olması tabii zor gelir. İki: işte bana da bu oldu. Çaresiz kalakaldım boşlukta. Tek başıma, kendi başımın ve onun başının çaresine bakmak zorunda kaldım. Nefessiz kaldım üzüntüden. Sonra dedim ki bu yaşadıklarımı değiştire değiştire anlatmaya kalksam bu film çıkar ortaya. Ama sadece bir kısmı. Kahretsin benden önce yazmışlar/ çekmişler. Sonra da dedim ki. Salak, senden önce yazmışlar diye kahrolacağına biraz kafanı kullan da başka bir metafor bul. Sonra da dedim ki. Biraz sakin ol da filmi izle.

Neyse çıktım filmden. Azıcık Beyoğlu'ndaki dükkanlara baktım. Kıyafet-aksesuar-kitap. Kitapçıdaki cicili bicili şeyler boş geldi. Kitaplar da. Ajandalar babamın ajandalarını hatırlattı, üzüldüm, diğer cicili bicililer de hastanede ziyarete gittiğim eşi alzheimer hastası kendisi de bağırsak tümöründen ameliyat olmuş annemlerin en yakın arkadaşlarını. Evet seksen yaşın üstünde olabilirler, ama onlar her zaman çocukluğumun bir parçası olacak. Onlara birşey olsa- Tanrı gecinden versin- tüm o hatıralar öksüz kalacak. Ve onlar gibi yaşlılık hastalıklarıyla uğraşan başka arkadaşları da var annemlerin. Tüm o insanların evine gitmişliğimiz, ikramlarını tatmışlığımız, yaşamışlığımız var. Ve şimdi onların bu halini bilmek beni kahrediyor. Kitaplar da A***nın J. bey'in evindeki kitapları anlatmasını hatırlattı. Tekerlekli sandalyede olsam kitap okumak bana bu kadar zevk verir miydi? Hayatı deneyimleyemiyorsan kitabın şiirin ne anlamı kalıyor? Böyle karamsardım bir yanımla bugün.

Sonra meydana çıktım. Bir baktım Kızılkayalar gene açmış. Bir de ona kafam bozuldu. Sonra otobüse bindim. Eve geldim. Yolda bir kaç parça kıyafet aldım. Biraz da mutfak alışverişi. Eve gelip nefis bir sebzeli tavuklu dürüm yaptım. Biraz keyfim yerine geldi. Bir de sabahtan beri M. 'ı bünyeden, yani hücre zarlarımdan dışarı atmaya çalışıyorum.

Daha yazardım ama J. bey beni bekliyor sohbet için. Bu seferlik bu kadar. İyi geceler küçük Joe.

Salı, Kasım 05, 2013

Küçük şeyler.

Küçücük şeylere tutunuyorum. Yoga yaptım mesela az evvel. Brokoli pişirdim buharda. Türk kahvesi yaptım. Bir tane çikolata kaplı lokumum kalmış. Ona tutundum mesela. Yazmak hala küfür gibi geliyor. Bu haldeyken hala daha bloga post girmekten utanıyorum. Ama yazmazsam patlarım. Bir şey demiyim ama yeter ki yazayım. Bir yorgan gibi üzerimden kayan hayatı ucundan tutup tekrar örtünme dürtüsü gibi bir şey.

Bu arada kalp ilacı almaya başladım. Heyecana bağlı yüksek tansiyon ve nabzı dengelemek için.

O dövmeyi yaptırmalıydım ah...Bu da geçer.

Olumlu şeylere odaklanmalıyım. Fırtınanın ortasındayken bile. Özellikle fırtınanın ortasındayken. Yarın sabah da yoga yapmalıyım mesela. Çok iyi geliyor. Kendime dönmeliyim. Meditasyonu unutmuşum bak. Şimdi yazarken aklıma geldi. Fırıl fırıl dönen dümenin başına ancak öyle dönebilirim. O dümenin yavaşladığını hayal etmeliyim. Gökyüzündeki bulutların dağıldığını. Ferahlığı hayal etmeliyim. Sakinliği. Huzuru. Mutluluğu. "Şu an mutlu olmam için ne lazım?" diye sorabilmeyi utanmadan, sıkılmadan. Bu çok basit ve etkili soruyu post it yapıp masa üstüne yapıştırmalıyım.

Bir tütsü yakmalıyım. Ortalığı toplamalıyım. Yapabileceğim şeylerin listesini çıkartmalıyım.

Olumlu şeylere odaklanmalıyım. Fırtınanın ortasındayken bile...


Cumartesi, Ekim 26, 2013

Yastık.

Yorulduğumda kafamı yaslayacağım bir yastık gibisin blog. Nasıl yorgunum bilsen. Yazmak küfür gibi geliyor. Susuyorum o yüzden. Beterin beteri var derler ya. En çok ondan korkarım ben hayatta. Çünkü vardır. Bilirim.

Perşembe, Ekim 17, 2013

Yağmur sen de vurup durma şu cama.



Günaydın blog. Henüz yataktan kalkmadım. Kahvaltı da etmedim. Odanın pancurunu açtığımda dışardan yağmur tıpırtısı geliyordu. Dün akşam da atıştırıyordu zaten. Gökyüzü kalın bulutlarla kaplı. Önümde koca bir gün var. Yağmurun sesini duyunca yatakta post yazmaya karar verdim. Sonra keyfim tam olsun diye hurçtan kışlık yün yorganı indirdim. Battaniye yetmiyor artık dün gece üşüdüm.

Önümüz kış. Ve ben çok merak ediyorum olacakları. Sanki yeni doğmuş gibiyim. Sanki bu ilk kışım. Güzel geçsin istiyorum. Şimdilik sakin geçiyor.

İki gün önce çok eski bir arkadaşımla buluştuk. İlkokulda karşımdaki sırada otururdu. Çok narin ve güzel kalpli bir insandır. Hep öyle oldu. Galiba altı saat filan konuştuk. Akşama kadar.

Sonra dün evdeydim. Bir bloggerdan mail geldi. Hadi gönder bir öykü diye. Nasıl hoşuma gitti, nasıl...Sonra dışarı çıktım, kafayı oklavaya takmıştım. Evet oklava. Çünkü geçen gün taze yumurtadan makarna yaptım. Üstüne de alfredo peynirli sos. Sos son derece başarılı oldu ama makarna hamuru kalın oldu. Anladım ki merdane yetersiz geliyor. Bana ince oklava lazım. Dün çıktım aldım. İki simit parasıymış neden bunca zaman almadım ki? Bir sonraki adım yufka açmak. Onu da yapabilirsem mutfakta yeni level'a geçmiş olurum artık. Ama makarnayı yaptım. Var ya... Oldu yani. Hamuruna biraz nane de ekledim, ve evdeki tek un çeşidi olan tam buğday unundan yaptım. Bir dahaki sefere biraz daha ince açıp, biraz daha fazla pişireceğim.
Sonra gene mutfağımda ufak bir devrim sayılacak sürme peynir yapmayı öğrendim. Alfredo sosla aynı aslında, sadece sosun artanını saklama kabına alıyorsun, dolapta durunca sürme peynir oluyor. Sürme peynire bayılıyorum sabahları. Ama markettekilerde içinde ne olduğu belli değil ve istediğin otlarla tatlarla kendi zevkine göre yapıyorsun. O yüzden bu şekil çok işime geldi.

Alfredo sos/Sürme peynir.

Malzemeler: (Bir kişilik)
İki kaşık tereyağ
Beş- on kaşık krema
Bolca peynir (Rokforla nefis oluyor, artanları değerlendirmek için ideal)
İsteğe bağlı kuru ya da taze otlar.

Yapımı:
Tereyağını ve kremayı küçük bir tencereye boşaltın. Eriyince üzerine eriyen bir tür peynir döküp karıştırın.

Eğer rokforla yaptıysanız ve makarna sosu olarak kullanacaksanız, bir diş sarmısak da ekleyebilirsiniz küçük küçük kıyılmış. Daha az baskın bir peynirse istediğiniz otu ekleyebilirsiniz. Dereotu, maydonoz, kuru fesleğen, kekik. Alfredo sosa bir de mantar çok yakışır. Hatta dilimlenmiş yeşil zeytin. Bence romantik bir akşam yemeği bile olur bu makarnadan. Makarnadan makarnaya fark var çünkü. Erkeğin kalbine giden yol demiş...

Makarna Hamuru: (bir kişilik)

Bir neskafe fincanı un (100 gr)
Bir yumurta
Bir fiske tuz.
İsteğe bağlı kuru otlar. (Nane, fesleğen, kekik)

Makarna suyunu kaynamaya koy. Hepsini karıştırıp yoğur. Unlu bir yüzeyde defalarca katlaya katlaya incelt. En son, incecik aç, (bir milimetreden de az olsa daha güzel olur). Un serpip, katla, kenardan kes şerit şerit. Su anca kaynamış olacak şeritleri alıp suya at, yedi sekiz dakika pişir. Süz. Alfredo sosun tenceresine at ve karıştır. İşte azıcık malzemeyle nefis bir akşam yemeği.

Sonracıma, dün akşam yemeği hazırladıktan sonra güzel bir film seçtiğimi sanarak kuruldum televizyonun karşısına. Mr. Nobody. Çok uğraşmışlar büyük bütçeler ayırmışlar ama sarmadı. Üzgünüm Leyla. Yarım bıraktım. Onun üstüne ne izlesem, ne izlesem CemYılmaz'ın Fundamentals'ını izledim. Bir önceki postun başlığı meğer ordanmış. Ben Vedat Milor üzerinden dolaylı yoldan gelmişim demek. Bu akşam The Time Traveler's wife'ı koydum kafaya. Onu izleyeceğim. Ya da bir belgesel bulurum belki.

Kışlıkları ve yazlıkları da halledebilsem benden mutlusu olmayacak. Ama çok üşeniyorum. Çok uzun iş. Bir de alışverişe çıktım hiçbir şey bulamadım. Zara da artık Zara değil, Mango da. Yok yani. Kalitesiz kalitesiz ve de hiçbir numarası olmayan kıyafetlere dünya para veremeyeceğim, üzgünüm. Ama her kıyafeti de kendim dikemem ki. Ufff.....

Karnım çan çalıyor. Kahvaltıya oturayım ben artık.



Perşembe, Ekim 10, 2013

Little little in the middle.

Bu akşam için başka planlarım vardı. Ama yazı sineği ısırmış beni, yazmadan duramıyorum.

Birincisi unutmadan buraya not düşeyim. Masumiyet Müzesi sonunda bitti. Sanırım Özgür haber bekliyordu. Evet bitirdim. Azmetmiştim. Başardım. Artık istediğim kitabı okuyabilirim.

İkincisi galiba depresyon sapağını geride bıraktım. Maddesel olarak yazdığım listeden her gün üçer beşer keyif verici maddeyi gerçekleştirdim geçtiğimiz günlerde. İki gündür de duvarlara bakıp onu düşüneceğime çoktandır ihmal ettiğim ev işlerine yoğunlaştım. Tavsiye ederim. Aşk acısına birebir. En azından kontrol edebildiğiniz bir sorunla uğraşmış oluyor ve meyvesini temizlik dirlik düzen olarak topluyorsunuz akşam olunca. Evin ve kendimin ihmal ettiğim işlerine verdim kendimi. Bakımı yapılmayan kombi, kırık azı dişim, hobi odasının karmakarış olmuş boncuk ve dikiş kutuları. Hepsi de "ihmal edilenler" kategorisinden "work in progress" kategorisine terfi ettiler. Hiç acı çekmiyorum, çok mutluyum lalalala filan demiyorum elbet. Köpek gibi özlüyorum onu. Ama işte meşgale icat ediyorum gün içinde. Geçiştiriyorum. Olduğu kadar.

Sonracığıma, Go diye bir oyun keşfettim. Sanırım 3000 senelik mazisi olan bir oyun. Strateji oyunu. Satranç kadar asil değil görüntüde ama bana sorsan ondan aşağı kalır bir yanı yok. Çok karmaşık hesapları var. Dün akşam bir el oynadım da oyun arkadaşım bana biraz inceliklerini gösterdi. Strateji hayattaki en geri kalmış yönüm galiba. Geliştirsem dünyayı fethederim. Bana oyunu gösteren adamda öyle bir potansiyel hissettim. Sanki başlangıç seviyesinde bir Go oyuncusu değil de Amerikan ordusunda general, adam. Merak edip mesleğinin stratejiyle alakası olup olmadığını sordum, bilgisayar programcısıymış. Altından Bill Gates çıksa şaşmazdım, öyle etkileyici, öyle keskindi bana oyunu anlatışı.

Daha daha anlatacak olursam, kafam Alice Munro'ya takıldı. Bu senenin Nobel Edebiyat ödülünü ona vermişler. Fakat kadın kısa bir süre önce artık yazmak istemediğine karar vermiş ve ilan etmiş. Çünkü 82 yaşındaymış ve artık bu yaştan sonra zamanını yazının gerektirdiği yalnızlığa ayırmak istemiyormuş. Kafama takılan nokta bu. Yazı ve yalnızlık. Değer mi bir öykü yazmak için yalnız kalmaya? Ve 82 yaşında artık yalnız kalmak istemiyorsan neden daha önce kalasın? Yani zamanını daha güzel değerlendirebileceğine inanıyorsan, neden bunun için 82 yaşına gelmeyi bekleyesin? Ve kadın artık sözcükleri unutmak olağan bir şey demiş. Bir de o var...Yaşlılığın getirdiği gerileme. Gerçi bu yalnızlık meselesine şöyle bir çare bulmuştum: yazı için belli bir saat ayırıp, mutlaka gün içinde sosyalleşeceğim bir zamanla bunu dengelemek. Ama Munro'nun kararı ile acaba doğru mu yapıyorum diye tekrar bir şüphe düştü içime. Ben kafelerde yazabilen bir insan değilim. En fazla kütüphanede yazabilirim. Bilemedim. Bilemedim...

Sonra en beğendiğim güncel yazarlardan, burada daha önce de bahsettim, Hikmet Hükümenoğlu ile bir mini-röportaj yapacağım. Bugün haberi geldi. İyi geceler küçük Joe'da yayımlayacağım. Beni izlemeye devam edin.

Bir sonraki elişi projem kendi tarot kartlarımı çizip boyamak olacak sanırım. Öyle çok yaratıcı çizimler değil elbette, elimden gelmez. Netten bakıp çizeceğim. Eski kartların arkası uzun süredir lekeli. Normalde onlarla açmamam lazım. Ama dayanamadım. Kesilmiş kartonlar var, derslerde kullanırdım. Onların arkasına çizeceğim. Bir de kutu yaptım mı tamamdır.
Fallara kalmış geleceğine gözyaşı dökersin, gül gibi yare döneceğine daha çok beklersin...
Bu akşam film bulacaktım kendime. Ben gene bulayım da yarın filan izlerim artık. Haydin bakalım. İyi geceler küçük Joe.


Salı, Ekim 08, 2013

His.

Bir şişe Şirince şarabı açtım kendime bu gece. Ahududulu. Fazla tatlı geldi. İlk başta beğendim de. Anladım ki şarap dediğin prensip olarak buruk olmalıymış, içimdeki duygulara eşlik edecekse şayet. Bu beş yaşındaki doğumgünü partisi tadında birşey bu Şirince. Üstelik alırken harika fikir diye düşünmüştüm. Üstelik sarhoş filan da etmiyor ... İçki yasağına sekiz dakika kala.

Duygularım karman çorman blog. Sabah bir hiddetle uyanıyorum. Planlar programlar yapıyorum. Bir yandan ona sayıp sövüyorum. Sonra öğleye doğru...biraz işler değişiyor sanki. Bilmiyorum. Ama bu saatler en fenası galiba, en tehlikelisi. Bazen adını camdan iki yüz elli sekiz punto bağırasım geliyor bütün şehrin üstüne: "M........!". İçimde anlamsız hisler. Hisler ki eninde sonunda hep haklı çıkmıştır. Her seferinde.

Onlara "hani atlatacaktı?" demiştim, misal, "hani? nerde? yalan söylediniz bana, kandırdınız beni, avutmak için hep", o zaman susarlar mağrur mağrur "bekle de gör" der gibidirler ama demezler. Artık herşey bitmiştir oysa, beklenecek zaman geçmiştir, mesela "beyin ölümü" denmiştir artık, bunu kabul etmemek düpedüz inkardır. Ağlarsın, zırlarsın. Ruhun sümük olur burnundan akar gider mendillere. "Bu salak, bu his sandığım zırvalıklara inanmıştım" diye kızarsın kendine. Herşey bitti işte. Yas tutmaya başlarsın. İki saat sonra birden bir haber gelir. Gelmiştir. Bir doktor itiraz etmiştir dünyanın bir ucunda. "Beyin ölümü" raporunun altına imzasını atmaz. Nasıl yani dersin. Akşamına uyanır "beyin ölümü" dedikleri üç gündür komadaki hastan. Seninle sohbet bile eder sabah ölümünün yasını tuttuğun adam. Hislerinin sana dediğini hatırlarsın. "Ulan!!!!Nasıl olabilir ki?!!!" Onlar mağrur, susmaya devam eder. Tantana yapmazlar mesela "baaaak biz sana demiştik" bile demezler. Ama bu başka hikaye. Korkarım hikayeler birbirine karışacak. Yanlış anlamalar filan. Off.

Hislerim ne olur gene haklı çıkın. Buna gerçekten ihtiyacım var. Evet biliyorum imkansız artık bu saatten sonra ama, biz ne imkansızlar gördük. Sarılmak istiyorum ona ben. Sımsıkı sarılmalıyım. O günkü gibi. Ki, o da ufak çapta bir mucize değil miydi? Ha? Dürüst olmak gerekirse?




Çarşamba, Ekim 02, 2013

Psikolojik.

Depresif haller başgösterince geçenlerde, hemen önlem almak istedim. Australian National University'nin bir sitesi var, adı MoodGym. Depresyonu önlemek ve/veya başetmeye yardımcı olmak için (ingilizce). Davranışçı bir yaklaşımı var. Bizim okulda tukaka yapılıp tamamen es geçilen bir yaklaşım. Bana eskiden faydası olmuştu. Gene oldu. Mesela olumlu ve istenen bir olay da stres kaynağı olabilirmiş. Her türden değişim aslında bir stres kaynağı olabilirmiş. Olumlu ya da olumsuz. Bunu yeni öğreniyorum, üniversite'de yedi sene psikoloji okumuş bir insan olarak. Sı.tığımın üniversitesi.

Böylece şu an yaşadığım karmaşanın ne olduğunu daha net görebiliyorum. Bir yanda olumsuz duygular, ayrılık acısı vesaire, diğer yanda ve eşzamanlı olarak çok değişik ve bin kat daha güzel bir hayatın beni beklediğini bilmenin stresi. Yani biri olumsuz, biri olumlu olayların biraraya gelip düğüm olup beni her yandan strese sokması. (Böylece davranışçı ve analitik yaklaşımın da sentezini yapmış oldum! Hah!)

Ucu gözüken bu güzel hayatın karşısında duyduğum o tuhaf "çekinceyi" şimdi daha iyi anlıyorum. Ben de neden güzel şeyler beni böyle hissettiriyor, bende bir gariplik mi var diyordum. Alışmak bir çünkü. Enerji isteyen bir hal. Öyle bir kapıyı açıp da başka odaya geçer gibi yapamıyorsun. Mevsim dönümlerinin depresyonları tetiklemesi de bununla ilgili olmalı. Yeni bir iklime alışmak, ve iklimsel değişimin beraberinde getirdiği farklı bir yaşam biçimine. Enerji düzeylerin sorunluysa arıza çıkıyor işte bu kadar basit, ruhsal ya da fiziksel fark etmez.

Şimdi psikoloji damarım kabardı be blog. Canım araştırmak istedi mesela. Doğum sonrası depresyona giren kadınları. Başlangıç hipotezim de şu olurdu: "hazırlıksız yakalananlar daha sık doğum sonrası depresyon yaşıyor". Beklentileri incelerdim mesela. Belki çoktan bilinen bir konu. Bize böyle okutmadılar ki...Belki hipotez değişe değişe bambaşka bir hal alırdı. Uğraşmak isterdim her halukarda. Kısmet olmadı.






Pazartesi, Eylül 30, 2013

Denge.

Bugün Eylül'ün son günü. Daha bir sene görmeyiz yüzünü. Yerini abisi Ekim'e bırakacak ama. Öyle boşta kalmak da yok. Burçlar Terazi'ye geçti. Çok merak ediyorum olacakları.

Bir önceki posttaki depresif hal bünyeyi ufaktan ufaktan terketmelerde. Kalıp da yerleşecek diye korkmuştum doğrusu. Eee sütten dili yanan demiş...Bugün sevdiğim adamla vedalaşmamın üzerinden tam bir hafta geçti. İlk önceleri aklım başka konuyla iştigalken bile kalbim sıkışıyor ve biri sanki ruhuma bir şamar atmışcasına içim yanıyordu. Aklıma geldikçe tutulduğum sağanaklar da cabası. Daha önce böyle bir durum yaşadığımı hatırlamıyorum. Bu da böyle kalacak sandım. Aylarca yıllarca sürebilirdi. Yok, çok şükür, o kadar seyreldi ki en son ne zaman olduğunu bile net olarak söyleyemem. 

Zaman her şeyin ilacı derler ya. Yalan. Tembellik edip işi zamana yüklersen, sadece yıllarca sürünen davalar gibi, zaman sana hiçbir şey kazandırmaz aksine kaybedersin, zamanını. Davanı iç mahkemene sunacaksın. Sapla samanı ayıracaksın sabırla. Kim suçlu, kim sorumlu, tarafsız ve adil yargılayacaksın. Kendine haksızlık etmeyeceksin, ama kendini kayırmayacaksın da. Ölçüyü tutturmak bu işin en ince ve en meşakkatli tarafı. Onu tam yapabildin mi, kralsın. Yürümeyen her ilişkide hep iki tarafın sorumluluğu vardır. Hayır efendim. Bazen taraflardan biri arızalıdır. Bazen taraflardan biri açık ara yanlış yapmıştır. Her iki tarafa eşit sorumluluk yüklemeye çalışmak adalet değildir. Bir de şu var: davanın sonucu emsal teşkil eder. O yüzden bazı durumlar aynıyla karşımıza çıkar durur. Daha önce yanlış yargılanmışsa mesela. Aynı yanlış tekrarlanır durur. Zarar verir. Yaa... işte böyle derin mevzulara dalıp dalıp çıktım. Büyük dersler aldım. Biraz tadilat vardı bünyede yani. Haliyle çevreye de biraz rahatsızlık verdim. Sinirliydim. Öfkeliydim. Arkasında iki metre boş yer varken gelip de yaya geçidine park eden araç şöförü öfkemden nasibini aldı mesela. Bana sürekli yanmış simit kakalayan simitçi de. Kendime şaştım öfkemi BÖĞĞĞ diye kusarken. Dedim boşver. Biraz da dünya sana anlayış göstersin. Gösterdi mi, gösterdi. 

Böyle işte. Eylül de böyle geçti. Yazın Datça'da B.'ya diyordum ki, "ben evlenmek istemiyorum, ben hayatımı birisiyle paylaşmak istemiyorum, çok rahatım böyle". Bu fikrim bile değişti. Eski halimi (hemen de eski oldu daha kaç günlük değişim) oyuncağını paylaşmak istemeyen mızmız mızıkçı sorunlu bir çocuğa benzetiyorum şimdi. Diğer yandan, "koca bulmak" için yanıp tutuşan o kızlara da dönüşmedim. Yanıp tutuşmuyorum. Sadece hazırım. Denge yani. "Hiç gerek yok" la "yanıp tutuşmak" arası. Dedim ya tadilat. Dedim ya olacakları çok merak ediyorum. 






Cuma, Eylül 27, 2013

(Normalde) Bana keyif veren 21 şey.


  1. Mantar çorbası pişirmek ve içmek.
  2. Browni pişirmek.
  3. Alaska frigo yapmak.
  4. Hava karardığında güzel bir film bulup (şöyle çoktandır adını duyup merak ettiğim fakat bir türlü izleme fırsatı bulamadığım) mısırı da patlatıp televizyonun karşısında koltuğuma kurulmak.
  5. Yürüyüş yapmak.
  6. Facebook'a girip bir kaç eski dostla iki çift laf etmek.
  7. Evi toparladıktan sonra üstüne bakıp keyiflenmek.
  8. Kitap okumak.
  9. Örgü örmek.
  10. Tütsü yakmak.
  11. Mellow jazz dedikleri jazz müziğinin salonda çalıp ortam yapması.
  12. Aklıma gelen durumlardan öykü çıkarmaya uğraşmak.
  13. Kişisel gelişim makalesi okumak ve hemen uygulamaya sokmak.
  14. Duygularımı düşüncelerimi yazmak.
  15. Elişi projesi bulmak için pinteresti kurcalamak.
  16. Dışarı çıkıp alışveriş yapmak. (yiyecek, giyecek, kozmetik, elektronik, yapı market)
  17. Yoga yapmak.
  18. Damla sakızlı türk kahvesi pişirmek. Mis gibi kokusunu ciğerime çekmek.
  19. Stumbleupon'da orayı burayı kurcalamak.
  20. Belgesel izlemek.
  21. Şarkı söylemek. Avaz avaz.
Fakat Sim's teki mutsuz karakter gibiyim. Hangisini kendime teklif etsem kafamı iki yana hızlı hızlı sallayıp koltuğa çöküyorum. İstemiyorum. Olur da bu depresif hal iyice bacayı sararsa ve hayatta zevk alınacak şeyler olduğunu unutturursa diye buraya not aldım.

Çarşamba, Eylül 25, 2013

Zor.

Galiba zor bir hafta olacak. Üstümden silindirle geçen geçmişteki bazı haftalar gibi. Acı da duymuyorum işin garibi. Ya da acım o kadar büyük ki hissedemiyorum. Tanrı beterinden korusun. Sadece şöyle bir on gün hayata mola vermek istiyorum. Derin dondurucuya neyin atsınlar beni. Bir de hayatta en son yapacağım şey dediğim dövme yaptırmayı hayal ediyorum. Sol kol bileğimin içine. "Bu da gelir bu da geçer" yazdırmayı. Bakarsın bir dahakine bu kadar şanslı olmam, bileklerimi kesmeye filan kalkarım, önlem olsun diye. Sorsalar hiç bu kadar iyi olmadım. Galiba değilim. İyi olacağım, orası kesin, ama şu an? Bin tane şarkı sözü geçiyor kafamdan sabahtan beri. Kafamın içi koca bir jukebox gibi. Tabii bütün playlistleri silicem ilk fırsatta. Akşam aynaya bakıyorum, on sene yaşlanmışım. Sonra sabah kalkıyorum, gene gençleşmişim. Uyku bana hep yarar.

Acı değil bu duyduğum. Başka bir şey. Bir adı olmalı. Belki başka bir dilde bir adı vardır. İnanamamazlık. Alışamamazlık. Evet böyle bir şey. Oysa gördüm. Hem de bilerek gittim. Ama bu kadarını beklemiyordum. Ya bilmeden gitseydim? Bilmeden gitseydim eğer, o zaman sadece: Felaketim olurdu, ölürdüm. Yoo hayır. Gene eski tertip sürünürdüm. Kendi bedenimde tutsak, yarım yamalak bir hayat yaşardım. Beş senedir olduğu gibi. Neyse bitti artık. Hiç bu kadar "temiz" bitmemişti. Ama:
Seni Tanrı bile affetmeyecek.
Bunu da benden bil.

Cumartesi, Eylül 21, 2013

Sonbahar.

Evin rutin işlerini olduğu gibi ihmal ettim. Bloga da yeni bir yüz, yeni bir düzen getirecektim o da yattı. Olsun. Sonra da yaparım. Arkamdan koşturan mı var?Nasılsa dünya batacak değil bu yüzden. Sallaaaa........

İki posta çamaşır yıkadım geçenlerde. Gene de giyecek doğru dürüst bir şey bulamıyorum. Çıkıp alışveriş yapıcam bu sonbahar. Hırka yavaş yavaş örülüyor. Güzel olacak galiba. Bütün kış sırtımdan çıkarmam artık. Bak bu sırtı. İşaret niyetine somun taktım şişe. Mis gibi oldu.


Tütsümü yaktım. Müzik yerine bulaşık makinesinin şırıltısını dinliyorum. Çok dinlendirici. Aslında evin ufak tefek son bir iki işini düzenlersem gayet de sıraya girdi sayılır. Rutinlerde hep aksama olabilir arada bir. Möhim değil ki bebeğim. Ah bu bebeğim lafı bana Hikmet Hükümenoğlu'nun romanından (4) kaldı. Çok hoşuma gidiyor. Yeri geldiğini düşündükçe kullanıyorum.

Şan dersi almak istiyorum. Bir de beste yapmak için gerekli solfej temeli mi artık her neyse ondan. Diyeceksin ki sen hani roman, öykü, neyin yazacaktın. Hele bir onu yapaydın. Oysa ben bir Ikizler burcuyum. Bak bugün doğum haritama bir daha baktım. Burçların kelebeği diyor benimki için. Aynen öyle. Müzikten edebiyata uçarım. Sorun değil. Maksat güzellik olsun. Maksat duygulara akacak bir dere yatağı olsun. Maksat insanlarla anlaşacak bir dil olsun. Sonra geri gelirim. Bir bakmışım daha güzel yazıyorum. Yaaaa!!! Yaaa...

Ah be 2013 bitme ne olursun. Ben seni çok sevdim. Daha da biliyorum, "tu as plus d'un tour dans ta manche" yani kolunun içinde bir kaç numara daha saklıyorsun, ama ne bileyim ya, ya 2014'te işler bozulursa? Haydi bakalım olumlu beklentileri besleyelim. Dümeni oraya kıralım. Rasgele diyelim sonra. 2014 de nihayetinde 2013 ün devamıdır. Belki daha bile güzelidir.

Dün akşam mutfağa girip doğru dürüst yemek pişirdim uzun zamandan beri ilk defa. En sevdiğim çorbalardan biri olan yayla çorbasını pişirdim. Ve köfte yoğurdum. İçine bu sefer maydanoz yok diye dereotu koydum bir de börekten artan lorları koydum. Ama çok fazla fark etmedi tatta. Lor var mı yok mu pek belli olmadı. Sonra dolapta kalan pilavı ısıttım onu da değerlendirmiş oldum. Bir de kırmızı lahana salatası. Üstünden tatlım yoktu. Bir de dikkat ediyorum ben gene. Fazla şekerli yememeye çalışıyorum. Sonra bitter sarelleyi kaşıkladım ama ://// Keşke onun yerine şeftali kompostom olsaydı hazırda. Daha sağlıklı. Dikkat etmeye bak...Pfff...

Ya... öyle işte. Bu Eylül de böyle geçiyor usul usul. Bugün ekinoks. Gece gündüz eşit. Bu günden itibaren geceler daha uzun olacak. Ve yazın son günü aynı zamanda. Yarın sonbahar. Son mevsimi bu senenin. Bol bol film izlemeli. Mısır patlatıp. Battaniyenin altında. Sokağa çıkıp işleri halledip gelmeli. Çorba pişirmeli. Kurabiye pişirmeli. Kek pişirmeli. Ve dostlukları derinleştirmeli bir de. Bir fincan kahveyi avuçlarına alıp. İyi geceler küçük Joe.

Salı, Eylül 10, 2013

İyi olma hali. Bien-être. Well-being.

Dışarıda hava bulutlu. Mutfakta önceden mayalanmış buzdolabında gününü bekleyen ekmek pişiyor*. Kokusu iyice yayıldı eve. Radyo power love'da. Bir Türkçe bir yabancı çalıyor. Bugün ortalığı toparlamam lazım. Akşam Bella bana geliyor.

Mevsim güze dönüyor. Eskiden beni mutsuz etmeye yeterdi. Bir süredir etmiyor. Galiba bu eve taşındığımdan beri. İlk başlarda istisnai bir gelişme sanmıştım ama galiba değil. Her mevsimin güzelliği başka diye her mevsimi sevmek ve kucaklamak hayatı sevmekle ilgili olmalı.

Ah! Ekmek pişti. Mutfaktan salona yayılan taze ekmek ve çay kokusu beni benden alıyor. Biraz ılınana kadar buraya iki satır daha yazarım.

Dün akşam Ayurveda ve Yoga ile ilgili iki Arte belgeseli izledim. Yoganın beş ilkesini sayarlarken, onları bilmeden adım adım hayatıma kattığımı anlayınca şaşırdım. Sağlıklı beslenme (onlar vejetaryen olmayı kastediyorlardı ama o kısmına katılmıyorum ), meditasyon ve pozitif düşünce, asana (fiziksel duruşlar), gevşeme, doğru nefes almak.

Beslenme şeklimi değiştirmek, daha önce de değindim, tüm hayatımı köklü olarak değiştirmişti. Yıllar yılı sürüp giden depresyonumun kökünü kazıdı. Herşeye enerjim yetiyor artık ve kronik mutsuzluğum, hayata karşı duyduğum nefret tarih oldu. Bir günde olmadı. Ve hala üzerine çalışıyorum. Ama hayatım iki evreden oluşuyor diyebilirim. Bilinçli beslenme öncesi ve sonrası.

Pozitif düşünce ilkesinin suyunun çıkartıldığı, içinin boşaltıldığı kanısındayım. Uzun zaman önce hayatıma kattım. Son beş yıldan daha eski olan hayatımdaki tek prensip. Öğrencilik zamanlarımdan kalma. Çok kritik anlarda imdadıma yetişmişliği vardır. Bir çeşit pusulalı navigasyon gibi birşey benim için. Önce pusulanı pozitife ayarlıyorsun, sonra yola çıkıyorsun.

Meditasyonun değişik teknikleri varmış. Sesli meditasyondan burada bahsetmiştim, ilk yaptığımda hayatımda yeni bir çağ açmıştı. Bir ömürlük biriktirdiğin kırgınlık ve öfkeyi on beş dakikada poşetleyip çöpe attığını hayal et. Ve o öfke kırgınlık yığınına yapışıp gelen bir kaç devrim niteliğinde farkındalık. Hayatımın en verimli harcanmış on beş dakikasıydı. Belki psikanaliz altyapımın da bu hızlı etkide katkısı vardır. İddia edemeyeceğim. Tek bildiğim hayatımı olumlu yönde değiştirdiği. Bir de yeni yeni öğrendiğim "mindfulness" meditasyonu var. O da ufak çapta bir devrim. Henüz hayatıma yeni girdi. Onca fark etmedi ama potansiyeli var.

Fiziksel duruşlar: yirmi dakika sonrasında "aman bunlar da hareket mi oluyor şimdi" diye düşünürken sanki birisi silgiyle omurgamı silmiş kadar sırt ağrılarımı alıverdi.

Gevşeme ve nefes zaten duruşlar sırasında insanın kazandığı alışkanlıklar. Gün içinde beni zorlayan bir durumla karşılaştığımda nefes almayı kestiğimi ve bunun stresimi daha da arttırdığını fark ettim desem sanırım yeterince açıklayıcı olur.

Belgeseldeki adam, sırf bir belgesel olsun diye izlediğim filmde, bu beş ilkeyi sıralarken, sanki son beş yılda hayatımda dönüm noktalarını oluşturan konu başlıklarını özetliyordu. Çok şaşırdım haliyle, ama normal değil mi? Aklın yolu bir sonuçta.

Güz geliyor diyordum. Elbiseyi kırmızı ketenden uzun kollu diktim. Çok başarılı oldu. Ben demiyorum bak. Dünyanın en mükemmeliyetçi insanı olan annem dedi. Kusurlarını gördü de dedi üstelik. "Ohooo devede kulak" dedi kusurlara. "Sök baştan dik" demedi mesela. "Kimse anlamaz bunu acemi birisinin diktiğini" de dedi. Tebrik de etti.

Keten olduğu ve giydikten dolaştıktan sokakları kafeleri teptikten sonra resim çekmek aklıma geldiği için burada biraz buruşuk çıkmış.

Şimdiki proje sonbaharlık hırka. Daha önceden örülmüş. Hem de bir kolu yanılmıyorsam beş kere filan baştan ördüğüm ve tekrar baştan örmek zorunda kaldığım. Olmadı. Hayatta en zor iş birşeyi bozup baştan yapmak. Ama bu haliyle giyilecek gibi değil. Kollar oldu da gerisi olmadı. Biraz daha ilerlesin onun da resmini çekerim.

Evet dün tütsü yaktım, örgü ördüm, Masumiyet Müzesi'ni okudum. Güzü böyle seviyorum. Bir de fırında birşeyler pişiyorsa, zencefilli kurabiye ya da muffin filan değmeyin keyfime. 
 ----------------------------------
* Ekmek tarifi (makinesiz): Bu hamuru önceden hazırlayıp buzdolabında bekletebiliyorsun. Ben geceleyin hazırlıyorum, hamurdan bir avuç kopartıp, fırına girebilen küçük kaplara koyuyorum. Yaklaşık altı parça oluyor. Krem karamel için pyrex kaplar oluyor onları kullanıyorum. Küçük güveç kapları da olur. Üzerini streç filmle kapatıyorum kurumasın diye. Sonra sabah uyanınca, ilk iş, bunlardan birini fırına atıyorum. 25 dakika 200 derece fırına atıyorum. Her sabah taze ekmekle kahvaltı ediyorum. Kahvaltı dışında ekmek yemediğim için beni bir haftaya yakın idare ediyor. 

Yapımı (çok kolay): 
4 bardak un (söke tam buğday unu kullanıyorum)
1-2 bardak içme suyu
1 tatlı kaşığı tuz
2-3 yemek kaşığı kekik
Bir çay kaşığı toz şeker.
1 paket instant maya.

Un, maya, tuz ve kekiği yoğurma kabına al. Ortasına çukur aç. Suyu azar azar dök. Bir kaşıkla suyu una bulaştır. Un kaldıkça kenarlarda biraz daha su ekle. Bir bardak su bitince elinle yoğur. Hala un kalmışsa ve almıyorsa biraz daha su ekle. İyicene yoğur. Sonra hamurun ortasına parmağınla bastır, üzerine temiz bir bez ört. Ilık bir yerde 40 dakika mayalanmasını bekle. 40 dakikanın sonunda parmağınla bastırdığın çukur kapanmış olacak hamur da kabarmış olacak. Çok fazla bastırmadan tekrar bir iki defa yoğur. Ve yukarıda anlattığım gibi fırına giren küçük bir porsiyonluk kaplara koy. (kapları unla, ben unuttum biraz yapıştı) Üzerini streç film kapat. Buzdolabına kaldır. En fazla bir saat sonra hazır oluyor ama günlerce buzdolabında bekleyebildiğinden ertesi sabah buzdolabından çıkartıp fırına atabilirsin. 200 derecede 25 dakika sonra fırından nefis kokular çıkınca ekmek hazır. Afiyet olsun.

Cumartesi, Eylül 07, 2013

Karmakarışık.

Can çıkar huy çıkmaz mı ömür geçer gönül geçmez mi öyle bir etiketim vardı eski blogda. Galiba onu boşuna kapattım. Eski blogu yani. Bazı şeyleri geride bırakmak istiyordum. Hatta bazı şeyleri zaten geride bıraktığımdan emindim. Yenisini geride bırakmak istiyordum. Böyle gizemli insan oluyorum bazen. Kızım ne diyeceksen açık açık de demeyeceksen kenarından ısırma konuyu. Öff.

Bazı şeylerden kastım gönül işi yani. Sevgili demeye dilim varmıyor blog. Sevgili denir mi ki onlara? Sana soruyorum bir de, sanki bilebilirmişsin gibi.

Dertliyim kederliyim kim ne derse ağlarım.

Bugün M.'ı görmeye gittim. Eski blogdan beri beni bilenler için namı diğer: sevdiğim adam. Beş senelik hikaye. Eski blogumu okurdu bir ara sonra bırakmıştır. Kapattığımı söyleyince bulutlar geçti yüzünden. O kadar heyecanlıydım ki bugün, kilitlendim. Bana öyle oluyor. Kilitleniyorum. Bu blogu okumaz nasılsa diye yazıyorum buraya. Gerçi okusa da fark etmez. Ama okumaz.

O da çok keyifli değildi. Zaten bir yakınını kaybetmiş. Sanırım sıkıldı ben öyle kilitlenince. Konu açmaya filan çalışıyordu. Ben de... işte...

Diyorum ya eski blogu boşuna kapattım. Dön dolaş aynı konular. Aynı çıkmaz sokaklar. Aynı çözümsüz sorunlar. Güya ona diyecektim. En çok seni sevdim. Hala seviyorum. Kilitlendim. Diyemedim. Zaten biliyordur. Zaten ifade edemiyorum sevgimi. Öyle bir huyum var, evet. Zaten desem de ne değişecekti...Beş senedir aynı yerdeyim. Değilim de...Hemen hemen işte.

Ya ben böyle zırvalayınca kendimden nefret ediyorum valla. Blog okurlarına saygısızlık gibi. Özetle hiç iyi değilim günlük.

Salı, Eylül 03, 2013

Bak yine geri geldim.

Geldim gene blog. Yazacak özel bir konum yok. Sadece içimdeki bu sebepsiz yazma gerekliliği ve ben.

Var aslında özel bir konum da ondan bahsetmeyi yasakladım kendime. Bakınız geçen post.

Hayat yavaş yavaş normale dönüyor. Misal geçen iki sabah altıda filan kalkıp yürüdüm üzerine de temiz bir yoga yaptım. Duşunu alıp da ben duş alırken demlenen çayın önüne oturup kahvaltı etmiyor muyum? Off o keyif beni benden alıyor. Dolapta hazır yenecek bir kaç yemek. Ev de temizlendi nihayet.

Birkaç post önce resmini koyduğum elbiseyi biçtim bu akşam. Gözümde büyütmüşüm. Topu topu beş parça. Yakası biraz problem olabilir. Biyesine kumaş yetmedi. Muhtemelen parçalı biye. Ama yakaya biye filan takmayabilirim. Arkaya başka parça ile destek yapabilirim. O zaman sabah kalkıp tela alma zahmetinden de kurtulmuş olurum. Yarın dikeceğim de inşallah, bakalım.

Müzik. Aklımı çok kurcalıyor. Girişsem mi girişmesem mi. Bütün mesele bu. Bir ilgi alanını daha bünyem kaldıramıycak sanki. Evet tamam ikizler burcuyum ama her şeyin de bir sınırı var. Annemle konuştum. Biraz çekindi tabii beni bildiğinden. Bir yandan da yapma demedi. Tam tersine nereden ne çıkacağı belli olmaz dedi. Bir de çok kapsamlı bir konu. Ona bir girsem çıkamam. Hayatımı adamam lazım. Belki hazır değilim henüz.

Üçüncü öyküye bir aydır dokunmuyorum. Öylece kaldı. Elimdeki kitaplar da duruyor. Şairin romanı. Masumiyet Müzesi. Film de izlemiyorum. En son işte Issız Adam. Şu Masumiyet Müzesi'ni artık bitirmeli. Ama hiç sırası değil. Bitsin ki başka kitapları alayım elime.

Şaka maka Eylül olduk. 2013'ün dörtte üçü gitti. Şimdi sonbahar gelecek serin serin. Yünlere sarınacağız. Battaniyelere. Atkılar çıkacak belki. Ne güzel şey şu mevsim döngüsü.




Perşembe, Ağustos 29, 2013

Ağustos sıcaklarında yaşayıp giderken.

Ah be günlük...Ah be sana...
Bilsen ne hallerdeyim. Bilsen ne hallerden geçtim. 

Bir tane yazıyı yazdım yayınladım kaldırdım. Belki fark etmişsindir. Belki de diğer terabytelarca bilginin arasında kaynamıştır. Olsun. Konu o değil zaten. 

Bu 2013 tuhaf bir yıl oldu bana. Biliyordum güzel şeyler olacağını ama bu kadarını hayal edemiyordum. Tabii böyle deyince sanki her şey tozpembe hayat bana çok rahatmış gibi gelebilir. Tam olarak öyle denemez. 

Asıl konuyu burada açmak istemiyorum. Sonra bir hafta filan sonra dönüp okuduğumda içimi acıtmasından ödüm kopuyor. On gün sonra moralim tepe taklak olabilir. Tamam sustum.

Ağustos bir yandan süper verimsiz geçti bir yandan bambaşka olaylar oldu. Hepsi sürpriz, plansız, hayatın bana bir hediyesi. Mesela içimi acıtan bazı ilişkiler vardı. Eski bloga yazmıştım bir kez. Önemsediğim birinin bana karşı anlamsız kayıtsızlığı ile ilgili. (ah o yazı dolaylı olarak başıma ne belalar açmıştı...bir yazı yazdım hayatım kayıyordu ve başkalarınınki) Yakın bir zamanda tesadüfen rastladığım, onu uzun zamandır tanıyan birisine açtım konuyu. Dedi ki "seni çok sever". Dedim "belli, o yüzden böyle". Dedi ki "ohooo sıra sana gelene kadar...onlar herkese karşı öyle. kendi çocuklarına bile öyle davranıyor." Anladım ki sorun bende değilmiş. Hiç değilmiş. Sorun ondaymış. Yani sandığım kadar mükemmel birisi de değilmiş. İnsan ilişkileri sorunluymuş. Noktaları birleştirdim. Taşlar yerine oturdu. Her dakika gündemimde olan biri değildi ama hani beyninin gerisinde enerji ısrafı olur ya gereksiz gereksiz. Seni "bir şeyleri yanlış yapıyorum, bir eksiğim var herhalde" diye düşündürür. O bitti. O kadar iyi geldi ki. O çok fena bir his be günlük. Ve ne kadar yer kaplıyormuş fark etmeden. 

Sonra bugün ona yakın bir şey daha oldu. Başka bir çevreden başka birisi ile benzer bir durum yaşamıştım. Bugün insanlar aralarında ondan bahsediyorlardı. "O bir iyi davranır bir kötü" dediler onun için. En yakın arkadaşını da küstürmüş. Ve konuşanlar kesin ondan kaynaklıdır diyorlardı. Yani onun da insan ilişkileri sorunlu. Oysa ben onu mükemmel bir insan sanıyordum. Ağzım açık kaldı. On günde bu ikinci. Ve hepsi çok eski ilişkiler. Yirmi seneden uzun. "Ben de bir tek bana öyle davranıyor sanıyordum." dedim. Bana bakıp öyle bir güldüler ki..."vah vaaaah" gibisinden. Vah gerçekten ama. O da bugünün olayı.

Yaaa işte böyle. Acaba Jüpiter İkizler burcunda mı senenin başından beri? Olabülü. 

Issız Adam'ı izledim geçen akşam. Yeminim vardı bir daha izlemeyecektim oysa. Diğer bozulmuş yeminler çöplüğünü boyladı. Sigaraya da başlamayayım da. İyi gidiyordum. Yarın mı öbür gün mü ne iki sene olacak bıraktığım. Yazık olur çok. Issız Adam...Ne basit bir konu, ne güzel bir film. Melis Birkan'ın karakteri çok gerçekçi, kız da çok doğal oynuyor. Senaryo da sağlammış aslında. Basit ama sağlam. Çekimler çok süper. Sadece esas adamın oyunculuğu biraz zayıf kalıyor. Bir de o kadar karizmatik değil. İki bin sekiz yapımı. Beş sene öncesinin filmi. Hey gidi. 
                              Bu şiire başladığımda nerdeydim                              Şimdi nerdeyim.  (Murathan Mungan)






Cumartesi, Ağustos 10, 2013

Zamanda yolculuk.

Bugün zamanda küçük bir yolculuğa çıktım öğlen vakti. Babamla beraber oldum. Az önce ayrıldım onun yanından. Ayrılmadan ona ait bir şey aldım. İyi geldi. Yazının sonunda ne olduğunu belki anlatırım.

Einstein'a göre zamanda yolculuk teorik olarak mümkün. Fakat sadece geleceğe doğru. Geriye doğru yolculuk mümkün değil der fizik kuralları. İleri doğru yolculuk edebilmek için ışık hızında gidebilen bir araca binmeniz gerekiyor, siz ışık hızına yaklaştıkça aracın içindeki zaman sizin referans noktanıza (mesela dünya) nispeten yavaşlıyor, yani onlar zamanda hızlı hızlı ileri giderken siz duruyorsunuz, bu durumda geri döndüğünüzde zaman onlar için daha hızlı aktığından, sizin için on dakika geçtiyse onlar için mesela on sene geçmiş oluyor ve bunun adı da zamanda (ileri doğru) yolculuk olabiliyor. Teorik olarak böyle. Pratikte henüz ışık hızına yaklaşan bir aracımız yok. O yüzden pratikte yerimizde sayıyoruz. Ya da herkesle aynı hızda ileri doğru seyahatimizi sürdürüyoruz, zamanın kendi hızında akıp gitmesini bekleyerek. Sabırla.

Ben fizik kurallarını hiçe sayıp geriye doğru gittim. Geçmişe. Aslında hepimizin hergün yaptığı bir yolculuk bu. Uzay çağı aracına filan ihtiyacımız yok. Işık hızları, kuantum, izafiyet teorisi, bunlarsız. Beynimizle. Daha eski moda terim kullanmak gerekirse: hatırlayarak. Hatırladığımız zaman geriye doğru gidiyoruz sonra geliyoruz işte. O kadar sık yapıyoruz ki bunu, bize sıradan geliyor.

Barbunya almıştım manavdan. O krem fon üzerine ebruli fuşya desenleri olan zerzavat. Pilaki yapacaktım hayatımda ilk defa. Hem değişiklik olsun, hem mevsim yaz olsun, hem de hazır yemek olsun diye. Sabahki işlerimi bitirdikten sonra, aldım barbunyayı önüme ayıklamaya başladım. Bilgisayardan da tarif bakınıyorum ama üç aşağı beş yukarı biliyorum nasıl yapacağımı sadece püf noktası var mıdır diye araştırmak amacım. Neyse bir sitede buldum bir tarif. Sitedeki resimde bardağın içindekini bira olarak algılamışım. >>Sonradan baktım arkada duran zeytinyağı şişesinin yansıması>>. Fakat o barbunya ve biranın birleşimi sanki sihirli bir formül gibi bir anda beni geçmişe ışınladı. Barbunya'yı birayla öğle yemeğinde kim yerdi, yazın, balkonda, tahta beyaz masanın üzerinde keyifle? Bundan binlerce ışık yılı önce, babam. Ben de onun anısına, azıcık ılınsın diye barbunyayı en sevdiğim tabağa koydum, tabağı da yemek masasının üzerine, indim marketten bir şişe buz gibi bira aldım, sonra annemlerin evinden bana gelen ender eşyalardan biri olan kırmızı kareli eski mi eski hasır ekmek sepetini koydum sofraya. Biradan bir yudum aldım. Buz gibi boğazımdan aşağı inip ciğerlerimi serinletti. Adadayız farzettim. Zaten bir karga ötüp duruyor arka pencerenin orada. Babam hala hayatta. Sessiz keyiflerinden birini yapıyor. Kolunu dayamış balkonun tahtasına, etrafı seyredip bir şeyler düşünüyor. Önünde tabakta barbunyalar duruyor iri iri, tane tane. Ah! Patlıcan salatası da olaydı tam olacaktı. Biraz da kavun. Bayram sebebiyle hal kapalı tahminimce. O yüzden olmalı bostan patlıcanı bitmişti manavda yoksa listemdeydi. Her hafta yapıyorum. Karpuz vardı dolapta. Üstünden yedim. Adasız, balkonsuz, çocukluğumun hatıraları, babamın anısıyla, bir pilaki, bir bira ile geçmişe gittim. Sonra babam parmaklarının ve avucunun içiyle, elimin sırtını pohpohladı kendine has o hafif hareketle, "hadi" diyeceği zaman bazen öyle yapardı. "Hadi kalk, gitmen lazım. Sonsuza kadar burada kalamazsın."

Çarşamba, Ağustos 07, 2013

Mücver, marangozluk ve mutluluk.

Akşam oldu. Yemek bitti. Yemekten kastım kavun ve peynir. Bu akşam böyle. Hafif. Geçiştirmeli.

Koltuğa kuruldum bilgisayarı adı gibi dizlerimin üzerine aldım. Birazdan bir film izleyeceğim. Eski bir film. Öykümle alakalı. Sürprizi kaçmasın diye daha fazla bir bildirimde bulunmayacağım. Ne de olsa öykülerimi okumaya gönüllü olanların çoğu blogumu da okumaya gönüllü kişiler.

Muhtemelen hayatımın en güzel zamanlarını yaşıyorum. Hayattan daha fazla zevk aldığımı hatırlamıyorum. Çok mutlu olduğum zamanlar olmuştu ama bu kadar dengeli bir keyif? Mesela bugün öğlen dolapta tek bir kabak vardı. Haydi dedim bir mücver yapayım. Neden bilmiyorum - yok aslında biliyorum, kızartma diye- hep kaçındım mücverden, hep zor geldi, hep zahmetli. Hiç yapmamıştım hayatımda. Belki fırında graten filan yapmışımdır ama o mücver sayılmaz. Neyse işte, kabağı soy rendele, taze soğan yok, kurusu da bitmiş, boşver eksik olsun, dereotu? Burda! İyi. Un. Tuz, karabiber, nane, kabartma tozu, peynir. Ah! Az kalsın unutuyordum: yumurta. Sonra en geniş tavayı al. Yağı dök. Kaşıkla da karıştırdığın malzemelerden dök kızmış yağa. İşte bu kadar. Tek tek tersini çevirirken o dore dore halini görmedim mi  ben? Daha dökerken hiç dağılmadığını? Sonra yoğurda bandırıp ağzıma attığımda o nefis eskinin mücver tadını? (Çok zaman olmuş demek ki mücver yemeyeli ) Eriyor ağzımda...Demek ki başardım ben bu işi. Uçtum mutluluktan. Nasıl güzel geldi öğlen yemeği. Hem de o kadar uzun da sürmedi. Hemencecik yapıvermişim. Topladım ortalığı. Ve işte sabah keyfinden sonra gelsin günün en sevdiğim ritüeli: öğle yemeğinin üzerine, tok karınla okkalısından bir türk kahvesi. Orta. İkinci çalışma seansının başlangıcını işaret ediyor. Saat ikiyi biraz geçmiş ama gene. Olsun, "bu kadar çatlak su kaçırmaz". Öyle işte.

Sadece yediğim/pişirebildiğim yemekler değil beni mutlu eden. Aklımda bin türlü çılgın fikir cirit atıyor. Kız küçük Joe diyorum kendime, marangozluk mu öğrensen? Hani şu kulpları yaptırdığın uyanık marangoza desen ki ben geldim beni yanına çırak al. Sonra orayı en son aletlerle donatsan, okkalı bir pazarlama stratejisi yürütsen. Zaten elinden her iş geliyor. Kralını öğrenir, kralını yaparsın.
Marangoz da öğretmeye meyilli gibiydi bak şimdi düşününce. Bana "bak sunta bu, bu mdf." filan diye öğretmeye başlamıştı meraklı olduğumu anlayınca. İçimde bir zanaatkar var. Tek sorun herşeye çok kolay merak sarıp merakımı çok çabuk tüketiyorum. O yüzden güvenemiyorum. İstikrarsız bir politikayla yönetilen bir ülke gibiyim. Yatırım yapılmıyor.

Sonra işte hayallerimde nefis teraslı bir ev var. Şehir ya da boğaz manzaralı. Ya da işte o deniz kıyısında bir zamanlar ilanını gördüğüm ev. Güney'de. Böyle çıkmalıyım o terasa. Püfür püfür esmeli. Karşıdaki manzarayı seyretmeliyim.

Yok film filan yalan oldu. Anca rüyalarımı seyrederim. Yarın yine erken kalkacağım. O yüzden ben en iyisi erkenden yatayım. İyi geceler küçük Joe.

Pazartesi, Ağustos 05, 2013

Ruhun tüy gibi olur.

Bazı lekeler vardır, çıkmaz sanırsın, taşa işlemiştir, sıvadır dersin, çıkarmak için çok uğraşmışsındır, kalmıştır, gözüne batmıştır, istemesen de çaresiz razı olmuşsundur;
yıllardan sonra bir gün, çıkarmasını öğrenirsin, fazla zorlanmadan, kenarlarından erimeye başlar ovdukça, inanamazsın, gözün aldanıyor sanırsın, son bir silersin tamamı kaybolur, sanki hiç varolmamış gibi.
O an sanki gönlünden eski bir acı kopar gider. Asla bitmeyeceğini sandığın bir hasret, kapanmayacağını düşündüğün bir yara, zehir zemberek bir söz. Kenarlarından eksilir acın, senin bir parçan sanmışsındır, onunla yaşamaya alıştırmışsındır kendini, bütünleşmişsindir onunla. Bir an senden bağımsızlaşır. Eriyip kaybolur, sanki hiç acıtmamış gibi. Ferahlık. Yenilenirsin. Gıcır gıcır olur benliğin. Nefes alırsın. Ruhun tüy gibi olur.

Cuma, Ağustos 02, 2013

Cuma akşamı.

Şu an bloga post yazmak için ideal zaman. Haftanın sonu ve haftasonunun başı. Aciliyeti olan bir işim yok. Buz gibi bir bardak su, üçlü koltuk ve henüz kararmasına saatler olan hava. Aldım laptopu kucağıma. Biraz aylaklık edeyim dedim.

Üçüncü öykünün konusunu bir türlü oturtamayınca, canım sıkıldı, en sonunda eski bir konuyu yeniden ele aldım. Potansiyeli olan bir konuydu ve ilk yazdığımda aceleye getirip tüm olanaklarını kullanamamıştım. Dün ve bugün onun üzerinde çalıştım. Neyse ki dişe dokunur bir ilerleme kaydedebildim. Önümüzdeki hafta tahminimce taslağı biter, gerçek anlamda yazmaya başlarım. Gerçekten de insan yaza yaza öğreniyormuş. Einstein demiş ya önemli olan soruları sormak diye. Yazarken de öyle bence. Konuyu üç aşağı beş yukarı belirledikten sonra onu işlemek için doğru soruları sorman gerek kendine. "Ne tarz bir insan .... ister?" Doğru soruyu tespit ettin mi zaten çalışabiliyorsun, ilerleyebiliyorsun. Cevabı hemen aklına düşüvermese de. Araştırma yapman gerekse de. Tıkandığımda soruları bulmaya yoğunlaşıyorum.

Sabahları erken kalkmak için en büyük motivasyon, boş Istanbul sokaklarında temiz hava almak. Arabalar da az olduğu için az egzos oluyor. Çok güzel oluyor gerçekten. Sokaklar bana kalmış gibi. Sekize çeyrek kala insanlar akın akın ters yönüme akmaya başlıyorlar ama. E tabii herkes işine gidiyor. O yüzden çok geç saate kalmamaya çalışıyorum. Sonra eve geliyorum ve yoga ile geriniyorum, rahatlıyorum. Güzel bir duş ve feedly'den haberleri okuyarak kahvaltı. Bu yeni düzen çok hoşuma gidiyor. Güne zevkli başlangıç oluyor.

Süper Loto'dan para kazandım. Ahahaha! Nasıl da ballandıra-abarta anlatırım ama. Para kazandım dediğim en küçük ikramiye. Ama iki tane. İki kere en küçük ikramiye yani, aynı kuponda, alt alta üç bilmiş makine. Amorti gibi birşey. Artık bozdurur bozdurur harcarım.

Bu hafta kulpları ve tablaları yaptırdım marangozda. Marangoz da ayrı bir post konusu. İlk önce çıtaları olduğu gibi vermeye kalkıştı. "Keserim ama beni delmekle uğraştırma" dedi."O zaman ne yapayım ki ben delinmemiş çıtayı hiç kesme boşuna" dedim. Sonra baktı diretiyorum, olmaz, yarılır dedi. Yok yarılmaz dedim. İçine vidalamıyorum, vida sadece içinden geçecek. Yarım ağızla iyi tamam yarılmaz dedi boynunu büktü. Deleceği zaman da intikam almak için mi artık ne, "canın sıkılıyor bence senin, enişteye Allah sabır versin" dedi. Yurdum marangozu. İltifat da etti ama sonra. Yani ben iltifat olarak aldım. Biliyorsun sen bu işi dedi. E beni yanına çırak olarak alırsın artık dedim. Dükkanı satmaya kalktı. İyi düşününce belki de iltifat filan etmiyordu. Dükkanı satacak adam arıyor. Çıkar dünyası. Peh.

İlk fotoğrafta yukarıdan birinci, üçüncü ve dördüncü kulplar, eski çirkin kulplar. Diğer resimlerdekiler de benim (marangozun da emeği olan) eserim. Aslında daha cilalanması gerek ve azıcık zımparalanması. Ama ben bu brüt, işlenmemiş haliyle seviyorum.




Sadece ev işleri değil elişlerinin de organize edilmesi gerekiyormuş. Bu hafta bunu öğrendim. Öncelik sırası. Zamanlama. Zamana yayma.

Bu koşturma bir gün biter mi acaba? Tam zamanlı işi olanlar nasıl yapıyor? Evli ve çocuğu olanlar? Hatta iki ya da üç çocuğu olanlar? Koca da yardım ediyordur belki. Ne bileyim alışverişi filan da o yapıyordur ara sıra. Ya da ampulü o akıl edip değiştiriyordur. Marangozla o muhatap oluyordur. Bu hafta bir ara Koçtaş'a uğramıştım ya, çift olarak gelen insanlar vardı. Özendim galiba. Ki tatilde B.'ye:"ben hayatımı kimseyle paylaşmak istemiyorum, böyle çok rahatım" demiştim.

Yayıla yayıla iki buçuk saat olmuş. Karnım da acıktı. Saat akşamın sekizi ve dışarısı 28 derece filan. Haydin ben kaçtım. İyi geceler küçük Joe.


Salı, Temmuz 30, 2013

Harıl harıl haldır haldır haller.



Yan tarafa bu blogun isminin hikayesini ekledim. İlk günden yapmalıydım aslında. Olsun.

Pestilim çıkmış durumda yine. Homo Scribus olamadım bugün. Domesticus'tan hallice. Sabah kalkamayınca bütün program rezil oldu. Ben de bugünü bari elişlerine ayırayım dedim.

Aklımda bir duvar saati projesi vardı. Suntanın üzerini karatahta boyasıyla boyayıp bir saat mekanizması monte edecektim. Sayıları da tebeşirle üzerine yazacaktım. Nette gördüm. Gitti gidiyor'da. Yapması kolay.

Fakat nasıl olduysa oldu olay gene döndü dolaştı temizliğe geldi. Bu sefer yerdeki taşların arası. Bütün suç Pinterest'te. Kadının biri fayans aralarını temizlemek için mucizevi bir formül bulmuş. Bir ölçü sirke, bir ölçü tuz, bir ölçü karbonat. Döküyorsun fayansların aralarına bir saat mi ne bekletiyorsun. Fırçalıyorsun. Fotoğraf filan koymuştu. Öncesi ve sonrası diye. Gerçekten inanılmaz. Fakat bu internetteki her temizlik işine karbonat denmesine feci sinir oluyorum. <<Karbonatın fiyatını merak ettim bir gün. Bir eczaneye sordum, bir de markette baktım. Kuş kadar şeye dünya para istiyorlar. Sanırsın kiloyla satılan sudan ucuz bir malzeme.>> Karbonat bozdu işi yani.

Derken şeytan dürttü. Dedim ben şu benim Mr. Muscle'la denesem gene? Bakarsın oluverir. Mutfaktaki yer taşlarının arası da kapkara olmuş farkında değilim. Fıslattım dört kere. Azıcık bekledim. Beklerken bir tepkime görür gibi oldum, dedim galiba olacak. Sanki gazoz gibi fışırdıyor. <<Yemin ediyorum Mr. Muscle'la herhangi bir sponsorluk anlaşması, hissem çıkarım neyim yok. >>Beş saniye beklemeden fırçalayınca yeni gibi yaptı taşların arasını. E tabi geri kalanını da temizlemek farz oldu. İşin kötü tarafı çok zevkli olması. İnsan yerdeki taş aralarını temizlemekten zevk alır mı yahu? Ara ara yabancılaşıyorum kendime. E kaptırdım duramıyorum. Bakalım şurası nasıl olacak diye diye. Sadece yoruldum. Leşim çıktı.

Dışarıda yazın en sıcak günü. Hadi dedim banyonun ampulünü de değiştireyim. Onun için de dışarı iki kere çıktım.

Sonra baharatların durduğu çekmeceyi boşaltmak farklı değerlendirmek istiyordum. Baharatlar için yuvarlak alüminyum mıknatıslı kaplar var. Üç yere de onları sordum. Yok. İkea'da var asıl ama onun için İkea'ya gidecek halim yok. Koçtaş'ın internet sitesinde buldum. Kalktım Koçtaş'a gittim. İnternet sitesindeki ürün aslında kıç kadarmış, üç tuz tanesi anca sığar. Mıknatısı da yokmuş. Var da aynı fiyata değil filan ooof. Almadım. Hevesim kursağımda kaldı. Ne güzel onlardan on iki tane alıp buzdolabına yapıştıracaktım. Bir çekmeceme de rahat rahat başka malzeme koyacaktım. Olmadı.

Koçtaş'tan çıktığımda saat yediyi geçiyordu. Yorgunluktan ölmüştüm. Hani metroya kadar sürüne sürüne gidersin de güç bela kendini üç kişilik bankta iki kişinin arasına sıkıştırırsın ya, tam kıçını dayarsın banka, yorgunluk kemiklerinden kaslarından süzüm süzüm süzülüp sanki altındaki bankın tahtasına geçer. O usul usul geçişin her anını hissedersin. Öylesine bir yorgunluktu işte.

Daha daha hurç alıp kışlık botları ve ayakkabıları içine koyacak, salondaki sepetlere de marangozda tabla yaptıracaktım.

Daha daha neler neler. Her yere koşturdum ve duvar saati yalan oldu. Elişi projeleri olduğu gibi kaldı. Neyse o da olur bir gün.

Bütün suç Pinterest'te. Orda gördüğüm herşeyi yapmak istiyorum. Hemen. Bir günde.

Neyse bu akşam erken yatayım bari. Yarın biraz yazı yazarım. Bir iki konu belirdi. O kadar ümitsiz değilim geçen haftaki gibi yani. Ama zor konular. Dur bakalım.



Pazar, Temmuz 28, 2013

Hafta sonu: kasırga gibi geçti.

Geldim gene blog. Çok yoruldum, çok iş gördüm.

Bütün hafta sonu Homo Domesticus oldum gene. Hafta içi Homo Scribus olabilmenin tek yolu bu benim için.

Neyse ki Cumartesi akşamı Ş. ile buluştuk da biraz dışarı çıkmış oldum. Beşiktaş'tan motora atlayıp beş dakikada Üsküdar'a gelmek çok zevkli. Boğaz'ı geçmeyi çok seviyorum. Tekneyle geçmeyi daha çok seviyorum. Ucunda bir arkadaşımla buluşmak ise en güzeli.

 Istanbul'un sabah tenhası ne güzelmiş hem de yazın. Yürüyüş güzergahımı değiştirdim. Aynı yolu sırf düz diye senelerdir yürüyorum yetmiş demek ki artık. Sabah saatlerinde Istanbul sokaklarında kimsecikler yokken yürümenin keyfi bambaşkaymış. Tek tük benim gibi yürüyüşçüler, sabah koşanlar filan oluyor o da daha çok hoşuma gidiyor.  Hava da daha serin oluyor.

Bu sabah hadi dedim bugün Pazar, kendime bir kıyak yapayım gelmişken Görgülü'ye uğrayayım, bir çikolatalı kruasan alayım kendime. Fikir çok hoşuma gitti gitmesine de uygulamada sorun çıktı. Görgülü yok. Kapatmış! Yerinde alakasız fazla janjanlı bir dükkan. O sokak da kokoş oldu. Çok sinir bozucu.

Dün kafayı dolap kulplarına taktım. Kendi kulplarımı yapmayı deneyeceğim. Bütün iş tutkalda, bir tane sağlam tutkal bulayım bak neler yapıyorum. Mutfak çekmecesinin bir kulpunu ahşap kaşıktan yapmayı düşünüyorum. Güzel olmazsa ahşap kalın tahtalarım var. Off bin tane projem var. Onların içine bir girdim mi çıkamam. Havluların olduğu çekmeceyi boşaltıp yer açmak için pinterest'te banyodaki kapının üzerinde kalan kısma raf koyup değerlendirmeyi öneriyordu.



Bugün alıcı gözüyle baktım, olmaz orası, fayans filan, ııh. Sonra banyo lavabosunun üzerindeki dolabın tepesinde yer olduğunu gördüm. Tabii dört senedir filan ben oranın tozunu almadım, öyle bir yeri farketmediğim için. Benden önceki kız da kesin almamıştır. Neyse bir çıkıp bakacağım yarın filan. Üstüne tozlanmasınlar diye bir şey örterim tamamdır.

Sonra nefis bir elbise patronu buldum. Dikeceğim inşallah yaz bitmeden.



Günün en güzel buluşu tam iki adet. Chrome'un bir uzantısı var üzerini çizdiğin sözcüğün çevirisini veriyor. Ya da sözlükte anlamını buluyor. Feedly'i okumak güzel de ingilizce haber dili normal konuşma dilinden farklı. Zor oluyordu. Şimdi çok rahat oldu. İkinci buluş ise youtube videolarını mp3 e çeviren uzantı. Bayıldım. Fakat link veremeyeceğim şu an affedin. Çok uykum var. İyi geceler küçük Joe.

Psst: Geçen gün çok heyecanlı çok hoş bir şey oldu. "Tatil notları" isimli blog yazıma çok özel bir yorum aldım. O yazıda en sevdiğim üç Türk yazarı arasında saydığım yazardan. Bir bak da bak.

Çarşamba, Temmuz 24, 2013

Yeni hayat düzenimde sıradan bir gün.

Aslında biraz alkole meyilim olsa şu anda orta sehpanın üzerine bir kadeh buz gibi beyaz şarap yakışırdı. Çalışarak geçen bir günün sonu. Ne var ki alkolü hep sosyal zorunluluklardan içerim. Bir de o alkolik yazar imgesi beni dehşete düşürüyor. En son benim başıma gelmeli.

Yani kuru kuruya yazıyorum bu satırları. İki gündür sabahın körlerinde kalkıp işe koyuluyorum. Gene sallana sallana saati 9.30 ediyorum ama 9.30 da çalışmaya başlamak için fena bir saat sayılmaz ( bundan sekiz ay önce güne öğlen başlayan bir insandım ben). Ve öğleden sonra aynen şimdiki gibi pilim bitmiş oluyor. Dün daha beterdi sabah yazmadan önce tam bir buçuk saat spor yapmıştım. Bir saati açık havada yürüyüş, dönüşte yoga. Üstüne ilk kez denenen bir evvelki postta bahsettiğim pomodoro tekniği. Şu an bana işkence adı gibi geliyor desem?

Ama hoşuma gidiyor öğleden sonra pilimin bitmesi. Mesaimin bitmesi daha da hoşuma gidiyor. (Blog yazmayı yazmaktan saymıyorum. Kurgu değil çünkü.) Hem kendimi normal çalışan insanlar gibi hissediyorum. Hem de mesaili çalışırken mesai sonrası artık iş düşünmezsin ya öyle bir özgürlük veriyor. Suçluluk duymadan pinterest'te sürtebilirim mesela. Pinterest kendiliğinden düzeldi bu arada. Çok şükür baştan yüklemek zorunda kalmadım.

Üçüncü hikayenin konusu bugün de çıkmadı. Canım fena sıkılıyor bu işe. Elimde bir sürü hikaye başlangıçları birikti. Hepsi devamsızlıktan kaldılar.

Pomodoro tekniğini uygularken çok acı ve eski bir gerçekle yüzleşmek zorunda kaldım. Ciddi bir konsantrasyon sorunum var. Hafif patolojik olduğunu düşündüğüm bir dikkat sorunu. Nasıl onca ders çalışabildim bilmiyorum şu an. Ama toparlanacak diye bir ümidim var. Bakalım.

Evin bu toplu ve düzenli hali (çok şükür) devam ediyor ve çok hoşuma gidiyor. Tezgahlar her daim boş. Bir de geçen hafta tam beş saat filan uğraş verdiğim menü organizasyonu tam bir başarıyla sonuçlandı. Hesaplayarak aldığım herşey şu anda bitmek üzere ve buzdolabı kendiliğinden boşalıyor. Hiç bir sebze meyve çürümeyecek ve çöpe gitmeyecek. Bugün artan yemeklerle idare edebilirim.

Annemin evindeyken yüzüne bakmadığım yemekleri kendim yapınca neden kıymete biniyor anlamış değilim. Örneğin patlıcan salatası. Ağzıma sürmezdim ve tabii bir gün patlıcan salatası yapabileceğimi hayal bile edemezdim. Geçen hafta ortalığı toplarken kaşla göz arası yapıvermiştim, yapması artık o kadar kolayıma geliyor. Başka örnek de vişne kompostosu. Yazın dolapta dururdu. Yüzüne bakmazdım. Kendim geçen gün vişne alıp yaptım. Bir kere yapması ultra kolaymış. Bir de evde hazır bir tatlı oluyor ferah ferah. İçtikçe o kadar büyük bir tatmin hissediyorum ki. Sanki yetişkinlik diploması almış gibi. Ev sanki o zaman gerçek bir ev oluyor. Bir de babamı hatırlıyorum. Çok severdi. Nasıl iştahla içerdi. Işıklar içinde yatsın.
Bu akşam sebze yoğurtlamasından artan pişmiş sebzelerle sebzeli tart yapacağım (Sibel'in Kahvesi). Artanlarla idare etmekten kastım bu. Tek kişilik. Ufak güveç kabına. Yanına söğüş domates. Üzerinden karpuz. Güzel de filmlerim var: Running with scissors ve What the bleep do we know. Sonra vakit kalırsa Rollo May Yaratma cesareti. Başladım ama pek sarmadı.

Karnım zil çalıyor. Gideyim ben. Haydi bakalım. İyi geceler küçük Joe.






Salı, Temmuz 23, 2013

Homo Scribus

Evet level atlamalara devam. Bu sefer yazı konusunda. Dün uğraştım yazdım çizdim sildim karaladım. Bir şeyler çıktı ama oturmadı. Olsun dedim kendime. İlk gün olur böyle. Araya araya bulacağım. Bu sabah aklımda bir temayla uyandım. (bir gün önce çalışmış düşünmüş olmanın doğrudan meyvesi işte).Gene geçtim masanın başına yazdım çizdim derken birden tema beklenmedik şekilde serpildi, bir tane ilginç karakter çıktı ortaya >>ki şimdiye kadar hiç böyle karakter çıkartamamıştım>> arkasından diğer karakterler kendiliklerinden şekillendi, yazdım yazdım yazdım. Notlar aldım. Fakat bir sorun var. Konu bir öyküye sığamayacak kadar geniş. Eeee? Bunun adı ne biliyor musun blog? Roman taslağı. Evet! Demek ki böyle oluyormuş. Şaşırdım valla benim başıma gelmesine. Şaşırdığım başka bir nokta da kendimi teknik olarak hazır hissediyor olmam roman taslağı üzerinde çalışmaya. Sadece önce öykü yayınlatmam lazım. Planım öyle. Belki ikisini beraber götürürüm. Bir yandan öyküleri yazar yazar yayınlanmak üzere gönderip durur bir yandan da romanı yazarım. Öyküyü en çok on günde çıkartabiliyorum. En kısa iki-üç günde filan.

Level atladım derken sadece öyküden romana geçişi kastetmiyorum, çalışma şeklinde bugün yeni bir yöntem denedim. Pomodoro technique diyorlar. İlk okuduğumda bu bana kesinlikle uymaz diyordum. İkinci kez gene karşıma çıktı. Gene yok olmaz bu bana dedim. Nedense denedim. Oldu. Çok güzel oldu hem de. Aslında atla deve değil. Özetle saat kuruyorsun. 25 dakika. Bu süre zarfında kesinlikle yazmaktan başka hiç bir şey yapmıyorsun. Tavanı seyretmiyorsun mesela. Yazıyorsun. Ellerine krem sürmüyorsun. Yazıyorsun. Kremi molada sürersin. Sonra üç dakika mola. Sonra gene 25 dakika. Dört tane 25 dakikanın sonunda büyük mola. 15-30 dakika. Altı sayfa taslak çıktı böyle. İki buçuk saatin sonunda. Dolu dolu çalıştım.

Bir de yeni bir oyuncak buldum kendime. Feedly. RSS feed'leri topluyor bir yerde. Biliyorum Üsküdar'da sabah oldu ama çok güzel. Sonunda istediğim tüm haber ve bilumum siteleri bir yerden okuyabiliyorum. Bir de pinterest'im sapıtmasaydı iyi olacaktı. Hata verip duruyor. Log out bile yapamıyorum. Beni uğraştıracak gibi ama dur bakalım olmadı kapatıp tekrar açarım.

Yarın sabah altı buçukta kalkmayı planladım. O yüzden gitmem lazım. Zengin kalkışı olacak ama iyi geceler küçük Joe.

Cumartesi, Temmuz 20, 2013

Homo domesticus.

Eğer ev işleri bir oyun olsaydı ben şu anda level atlamış olurdum. Tatilden döndüğümden bu yana, yani Pazartesi hariç Salı gününden beri nefes almadan evin işleriyle uğraşıyorum çünkü. Evet kendimi aştım hem de şaştım bu işe.
Ocak temizlemek mesela. Günlerce süründürdüm o işi, en sona kaldı. Listelere yazdım yazdım erteledim. Dün en sonunda başına geçince aklıma Mr. Muscle'ın etiketindeki kullanım kısmını okumak geldi. "Yüzeyin üzerine üç dört kez püskürtün." Robot gibi söyleneni düşünmeden yaptım (level atlamak böyle birşey). >>Normalde bir kere fıslardım. Ve ova ova canım çıkardı. Ve gene de tam olmazdı. Artık olduğu kadar deyip bırakırdım.>> "Bekletin". Beklettim. "Islak bir süngerle silin." Islak süngerin yeşil kısmıyla gene eski tertip ovaladım çünkü bir fark edeceğine inanmıyordum. Amanın! O da nesi! Mucize gibin. Vallahi temizlendi. Çıkmayan kısımlara bir daha püskürttüm dörder dörder. Çıkıyor valla! Minimum ovalamayla ocak ilk günkü gibi oldu. Sanırsın ayna.
Bugün en son yerleri sildim ve bitti. Gelecek haftaya kadar sadece yemek yaparken dağılan mutfak toplanacak. Yıkanacak çamaşır bile bitti. Ne pişireceğim de belli (excel dosyasında hazır) ve malzemelerin hepsini aldım (bir haftalık yemeğe göre hesaplayıp) yığdım temizleyip gıcır gıcır yaptığım buzdolabına. Market alışverişine bile çıkmak yok sadece son anda alınması gereken tek tük gıda hariç. Fiyuuuu....

Birazdan oturup asıl meselem olan üçüncü öyküye el atacağım. Yazı kursunda tanıştığım bir kurstaş ilk kitabını yayımlamış. Kıskanabilirdim. Ama Ernest Hemingway diyor ki sadece kendinle yarış. Sadece yazıda değil bence. Hayatta da öyle. Kimsenin şartları birbirinin aynı değil ki. Aile dinamikleri, maddi olanaklar, coğrafi farklılıklar, sosyal çevre ve kişisel farklılıklar bu kadar fazlayken bizi birbirimizle kıyaslamayı kim öğretti?

Yazı...Sanki malzemesi HER ŞEY olabilen bir heykel biçimlendirmek gibi. Hem de fiziken bulundurulması ya da satın alınması gerekmeyen malzemeler. Böyle düşününce çok heyecanlanıyorum.

Önümüzdeki haftayı yazı, bilumum elişi, boyama aktiviteleri ve "life skill" leri öğrenmeye ayırdım. Aklımda bir tablo var. Sırf zevkim için, boyama keyfi için. Sanki çocukmuşum gibi boyayacağım. Ne kadar amatörce olacağı hiç derdim değil. Gelsin güzel günler!





Pazartesi, Temmuz 15, 2013

Tatil notları.



Sana tatil dönüşü otobüsün içindeki internet bağlantısından ulaşıyorum blog. Kulağımda klasik müzik kucağımda bilgisayar yanımdaki koltukta B. oturuyor. Camdan bakınca çam ağaçları, virajlı yollardan geçiyoruz. Az önce yüreğimiz hopladı. Yola bir yavru eşek çıkmış. Ezmemek için fren yapınca bütün otobüs çığlık attı. Buralarda çok oluyormuş. Sonra ezmeden geçtik neyse ki. Geliş yolundakini anlatmiyim. Sabahın dördünde gecenin kör karanlığında uykumuzun arasında alt üst olduk. Şöförün dediğine göre fren yapsaymış otobüs devrilecek ve biz de her bir yana savrulacakmışız. Herkes kazayı ucuz atlattık diye sevinirken galiba ölen hayvan için üzülen bir tek bendim. :(



Klasik müzik dinleyerek otobüsle gitmeyi, giderken de yolu seyretmeyi çok seviyorum.

Datça cennet gibiydi. Özellikle yaşanan kriz öncesi. Keyiften ve mutluluktan ve etrafimdaki güzelliklerden (hatta fazla dini bulsam da nimet sözünü kullanmak istiyorum) ölebilirim gibime geliyordu. Şükredip durduk. Sağlıklı olduğumuza, bu keyifleri yaşayabildiğimize. Denizi ayrı güzel, yemekleri ayrı güzel, ortamı insanları manzaraları, lokma tatlısı. Denizin on, onbeş metre dibinin cam gibi göründüğünü başkalarından duymuş ve abarttıklarını düşünmüştüm. Hiç abartı yokmuş. Gözümle gördüm.

 Bir akşam denizin kıyısında güneş batmak üzereyken Hüsnü'nün yerinde rakı içtik ve yeni bir blogger ile tanıştım B. sayesinde: Z. Sohbet o kadar keyifli ve yemekler o kadar nefisti ki ve manzara ve ışık. Mükemmellik. Mis.

Sonra bahsetmek istemediğim kriz diye kısaca değinip geçeceğim olay oldu. Bir anda tatilin bütün keyfi kaçtı. Lokma bile yemedim o günden sonra. Canım istemedi. Evet insan insanı en güzel tatilde tanır ve tatilin başında da durmadan kendi kendime iyi ki B. ile yeni tanışmıyoruz bu kadar rahat edemezdik diye kendime söyleyip duruyordum. Fakat işte olan bir kere oldu. Ve yine de iyi ki B.'yi önceden tanıyorum. Gene durumu kurtaran bu tanıma oldu. Demek ki hatır bu demek. Hiç hatırım yok mu denir ya. Ne derin ne güzel bir söz. Yüzde yüz bu toprakların ürünü. Aynı kriz başka biriyle olsa sonu böyle bitmezdi. Gönül isterdi ki hiç olmasaydı.



Tatilde bir kitaba başladım. Hikmet Hükümenoğlu: 04:00. Tatil için alışveriş yaparken planlamadan aldığım bir kitap. Planlamadan derken Hikmet Hükümenoğlu'nu okumayı kafama koymuştum ancak ilk kitabından başlamaktı niyetim (Kar kuyusu). Onu da ısmarlayıp tatile denk getirmeyi ihmal etmiştim. O yüzden tatil için eksiklerimi alırken ani bir kararla kitapçıya dalıp bulunan son kitabını satın aldım. Daha önce blogunda yazarlık ve yüzme derslerinin benzerlikleri ile ilgili bir yazısını okumuş ve bayılmıştım. Son kitabı 04:00 ilk satırlarından beni ele geçirdi, keyiften dört köşe etti, kıskandırdı. Tek korkum ilerde fazla popüler olup insanların sırf "ben popüler yazar okumam" snopluğuna kurban ederek haksızlık etmeleri. Ustaca yazılmış. Kitap okumanın zevkini sonuna kadar yaşatan bir kitap. Hakkında çok az bilgiye sahiptim. Çok bahsedip keyfini kaçırmak istemiyorum. Hiç bir şey bilmeden keşfedilmesini öneririm. Az önce otobüste son iki sayfasını okuyup bitirip kitabı B.'ye devrettim. İstanbul'a gider gitmez diğer kitaplarını alacağım. En sevdiğim üç türk yazar listesinde Aslı Erdoğan ve Hakan Günday'ın yanında yerini aldı. Hem her yere kitabını taşıdım hem de denize girmek için okumaya ara verdiğimde attığım kulaçlarda salladığım bacaklarda suya verdiğim nefeslerde hep aklımdaydı.

Datça'da dikkatimi çeken şeylerden biri de yaşlı insanların ne kadar hayat dolu ve mutlu olduklarıydı. Hiç İstanbul'daki yaşıtları gibi değildiler. Hiç yaşlı insanlar gibi değildiler. Sıfır kasvet. Bol deniz. Bol neşe. Doya doya deniz temiz hava güneş. İnsan sırf bunun için oraya yerleşebilir.

Bu sene yapabilir de tekrar gidebilirsem rüzgar sörfü dersi almak istiyorum. Bakalım.




İki kere tekne turuna çıktım. Deniz çok temizdi. Biraz soğuktu ama temizdi. Ah! Aklıma gelmişken buraya not düşeyim. Yeni bir teknik geliştirdim soyuk suya kendini çabucak atabilme tekniği. En yapamadığım şeydi. Fakat tekne turunda molalar sadece yarım saat olunca ve merdivenden inerken arkanda sıra olmuş insanlar sabırsızlıkla bekleşince öyle yayıla yayıla yok önce omuzumu ıslatıyim yok sonra sırtımı alıştıriyim yok ben gene giremiyorum vazgeçtim geri gideyim olmuyor. Mike mike giriyorsun afedersin ya da giremezsen karşıdan bakıp içinin gitmesini göze alıyorsun. Niye geldim ki buralara kadar madem seyredecektim diye düşünüp. Benim gibi üşüngeçler için acil durumda gözünü karartıp nasıl bir an evvel buz gibi suya atlanır tekniğini açıklıyorum şimdi. Önce soğuktan kesilen nefesini normale dönüştürmeye çalış. Bir kaç kere nefes al nefes ver normal tempoda. Sonra nefesini normal hızına getirdiğine kanaat getirdiğinde nefesini al ve verirken suya atla. Burada işin püf noktası tam nefes vermeye başlamakla suya giriş anını denk getirmeye çalışmak. Nefesine konsantre olduğun için vücüt suya atlarken atlamamak için gösterdiği direncini bir an kaybediyor ve zaten suya girdikten sonra hemen alışıyorsun. En fazla bir kaç kulaç atıyorsun soğuk soğuk o kadar. Ama diğeri yani alıştıra alıştıra girmek gerçek işkenceymiş. Bir daha yapmam. Yoganın tatile uyarlanmışı böyle oluyor blog. Nefes.

Kendi adıma yol boyunca ve tatil boyunca gözümün hep bitkilerde ağaçlarda tarlalarda olduğunu fark etmem.

"B.! Tarlalara bak! Çok kıskanıyorum!"
B. den cevap:
"Onların tarla olduğunu nerden anlıyorsun?" Bu kadar ilgi alanının dışında. "Bu sence fıstık ağacı olabilir mi B.?" B. artık bezmiş ama gene de hani çocuğuna anlayış ve sabır gösterirsin ya..."Bilmem...Olabilir. Antep'te yetişiyorsa burada da yetişebilir."




Bal kabağı ekmişler Datça'nın merkezinde. Bir otelin kenarına (bkz kaktüsün altındaki resim). Sordum. Teyit ettiler. Doğru tahmin ettim diye nasıl sevindim.
Hatta sahile çıkan yolun kenarında karpuz bile gördüm! Hayatımda ilk defa karpuzu bostanda gördüm. Oteldeki oranın yerlisi temizlik yapan kadına, yol kenarına karpuz ekmişler diye heyecanla anlatırken o böyle biraz da acıyarak sanki: "Ya evet etrafını çevirip bahçe yapıyorlar." Ne yapsın garibanlar der gibiydi. Yani doğaya hasret şehirliler.

Çok uzun bir yazı oldu ve yarısında laptopun şarjı bitti benim de şarjım bitti. Evden devam ediyorum.
Kötü bir uykudan sonra sağ salim eve varabildim. Evimin çayını özlemiştim en çok. Sabah yapıp içtim. Sabahın köründe manava gittim alışveriş yaptım. Saat sekiz miydi ne. Daha malları yeni boşaltıyordu ve ben salatalık alacaktım. Bir baktım salatalık o kadar taze ki ucunda o dolmasını yaptıkları kabak çiçeğinin aynından sarkıyor turuncu turuncu. Aynı familya aynı çiçek. Palamutbükü'nde pazarda bir teyze satıyordu o dolmalardan. Her yerde satılıyordu da en güzeli o teyzeninkiydi. Doya doya yemiştik.

Evimi de özlemişim. Günlük hayatımı. Listelerimi. Kırmızı koltuğumu, bir işim gücüm olmasını. Amaç edinip peşinde didinmeyi. Şimdi biraz toparlanayım üçüncü öykümü yazacağım önümüzdeki hafta. Ve planlar programlar yapacağım kendime en keyiflisinden. Bu sene kondisyon çalışmak istiyorum belki böyle iki iş bitirdikten sonra helak halde koltuğa yapışmalarım biter. B. demişti. Neden bu kadar çabuk yoruluyorum deyince. Kondisyonsuzluktan olabilir demişti.


Eski Datça'da bir gece canlı müzik dinleyip yemek yemiş bira içmiştik. Keyifliydi. Cırcır böcekleri şarkıya eşlik ediyordu.