Cuma, Aralık 02, 2016

Ve kurabiye günü kurtarır.

Başlangıçta biraz nemrut bir gündü. Zaten erken yatmama rağmen geç uyandım. Bir kere ona sinirim bozuldu. Sonra geceden kaloriferi en aza getirdiğim için uyandığımda ev soğuktu ve bir süre yorganın altından çıkamadım, çıkamadığım için kendime kızdım. Sonra bugün ne yapsam, nasıl değerlendirsem günümü diye düşündüm. Zorunluluklarım yoktu. Sadece keyifli fakat yine de faydalı geçmiş bir günüm olsun istedim.

Öyküm tıkandı mesela. Sebebini biliyorum. İstemediğim bir yere öyle bir saplandı ki geri adım atamıyorum. İleri gitsem belki sonradan ilk fikrime geri döneceğim ve onca "şahane" malzeme çöpü boylayacak. Yoksa kaç gün önce bugün öykü yazacağım diye yataktan fırlamışlığım var. Şükür öyle bir günüm oldu şu hayatta. En çok istediğim şeylerden biriydi.

Böyle yatakta o mu, bu mu, şu mu diye sıkıntı içinde debelenirken birden bir farkındalık kıvılcımı çaktı beynimde. İki uç model vardı bilincimde: biri aşırı aktif, biri aşırı pasif. Bunlar geçmişte tandığım insanlar. Pasif olandan nefret ediyordum (ona X diyelim) ve ona benzemekten ödüm kopuyordu. Fakat diğeri de sanki bir anı boş geçse ölecekti (ona da Y diyelim). Ve nedense onun bu davranışını kendime örnek almışım. Aslında tam olarak böyle değil. Daha beter. Sanki ne yaparsam yapayım Y kadar aktif olamayacaktım. Ki onu tanısan belki "yoo, Y hiç de o kadar aktif biri değil" bile dersin. Ve böyle ortası olmayan iki ucun arasında salınıyordum ve hiçbir zaman yeterince aktif olamadığım için hep o nefret ettiğim o boş insan oluyordum. Fark edince durdum. Zaten yataktaydım ama zihnen durdum. Biliyor musun bütün günün etkinlikli geçmek zorunda değil dedim kendime. Tek bir şey bile yapsan, etkinliktir dedim. Ayrıca sen X değilsin. X'in yaşadığı ülkede bile yaşamıyorsun. Yaşasan bile daha farklı geçer günün. Zamanını daha farklı değerlendirirsin.

Sonra kalktım yataktan. Kaloriferi açtım. Yatağı düzelttim sakin sakin. Ama bilmiyorum. Böyle bir düşünme biçiminden bu kadar rahat sıyrılabilir mi insan.

Neyse sonra kahvaltı filan ettim. Yulaf lapalı filan. Keten tohumu da koydum içine. Sonra satranç açtım. Dün eski rekorumun on puan üstüne çıkabilmiştim ama dün çok formdaydım. Bu arada şampiyonluk maçları bitti. Carlsen kazanmış. Ben sonuna kadar izleyemedim Çarşamba gecesi. Uykum geldi. Kesin olan bir şey varsa seneye gene izlemek istiyorum. Ne diyordum? Satranç. Oynadım. Çözdüm problemleri ama çok formda değildim. Gene de çok fazla düşmedi puanım. O yükseklikte tutabildim.

Sonra canım kaç gündür zencefilli tarçınlı kurabiyeden istiyordu. Baktım hazırlaması on dakika diyor. Hemen güzel bir müzik açıp hamuru hazırladım. On iki saat buzlukta bekleme süresini atlamak için elimle bastıra bastıra inceltebildiğim kadar incelttim. Kalanı rulo yapıp sarıp buzluğa attım. Yeterince ince olmamış ve belli ki o incelikte çok başka olacak. Yoksa benim her zaman yaptığım zencefilli tarçınlı kurabiye. Fakat yine de eve yayılan o koku bütün havamı değiştirdi. Keyfim azıcık yerine geldi. Hadi dedim. Bir posta daha pişireyim. Nasılsa on dakikada pişiyor. Buzluktakini çıkardım. Sertleşmişti. Tarifteki kadar ince dilimlemeyi başardım. Attım fırına. Yarısında baktım. Arkalar olmuş gibi önler biraz daha ister. Tepsiyi çıkarıp önünü arkaya çevirdim. Az daha pişsin şimdi olacak derken. Bloglara daldım ve az sonra kokular yayıldı eve. Ah dedim. Pişti bu. Fakat yanına gittiğimde dumanlar tütüyordu fırından. Kömür olmuşlar. İlk önce moralim diplere düştü. Sonra dedim, hayır. Bak. Carlsen gibi düşün. Bir önceki oyunda Karjakin'i yenme fırsatını değerlendirememişti. Ama "yapamıyorum, olmayacak" diye dövüneceğine, "bir sonrakinde olacak çok yaklaştım" diye düşünmüş ki zıpkın gibi geri geldi ve yendi. Artık ince dilimlemeyi öğrendin, bu kurabiyenin püf noktası bu. Bir sonrakinde hiç başından ayrılmazsın ve nefis kurabiyelerin olur. Bir daha bu hamurdan hazırladığımda içine portakal kabuğu rendesi de eklemeyi düşünüyorum. Artık bundan buzlukta bulundurup, canım her kurabiye çektiğinde dilimleyip on dakikada hazır kurabiyelerim olacak. Yarım ölçü yaptım. Ortalık da çok batmadı en çok galiba ona seviniyorum.

Bir de asıl ne oldu biliyor musun? Asıl bunu yazmak için gelmiştim bugün. Birisine bu blogu ve okurlarını anlattım. En son postlarda "kariyer de yapamadım yuva da kuramadım" yazdım diye beni hemen nasıl da pamuklara sarmalayan insanlar olduğunu. Tesadüfen gördüğüm bir postta, mutluluk sebeplerini sayan birinin benim blogu ikinci sırada yazmasını. Evet mutluluk sebebi. Daha ne isterim ki...Sabah işe gidip, bilgisayarı açıp ilk iş küçük Joe yeni post girmiş mi diye kontrol eden insanlar olduğunu. Ağzımın suları akarak okuduğum (defalarca) yayınlanmış bir roman yazarının benim blogumu düzenli olarak okuduğunu söylediğini. Tüm bunları ardı ardına saydıktan sonra ne kadar şanslı olduğumu bir kez daha anladım.

Böyle işte. Çok şahane bir gün değildi. Fena da değildi. Şimdi gidip bir maç yapayım ben. Maç puanlarım hala pek parlak değil. Geriye düştü.


Pazar, Kasım 27, 2016

Hissiyat ve düşünceler.

Ben gene geldim blog. Bugünle ilgili yazmak istedim. Bugün değişik bir hisle başladım güne. Sanki bir ödül almışım, ya da başarı kazanmışım, fakat ortada ne ödül var ne başarı sadece onun mutlu beklentisi. Olsun dedim. Ve öykünün başına oturdum. İki paragraf daha ekleyebildim öyküye, yeni fikirler geldi aklıma, not aldım.

Belki de dünkü yürüyüşten sonra ve kremalı makarnaya rağmen tartı yarım kilo eksik gösteriyordu, o sebepsiz başarı hissi belki oydu. Nitekim dedim ki kendime dün ne yaptıysan bugün aynısını yap. Yürüyüşe çıktım gene. Kremalı makarna yedim. Ve cacık. Bakalım yarın tartı ne karar verecek. Hiç sanmıyorum yarım kilo daha eksik tartacağını. Ama biliyor musun yürüyüş hiç yoganın yerini tutmuyor. Yoga çok başka. Haftada üç yürüyüş dört yoga ideal belki de. Yapabilirsem.

Böyle yuvarlana yuvarlana gidiyor günler. Yani günler yuvarlanıyor. Ben değil. Yani henüz değil.  Şu satranç şampiyonası bana hiç beklenmedik şeyler kazandırdı. Hiç hesapta olmayan. Hayatımın gidişatını seviyormuşum ben. Olaylar benim kontrolümde gelişmedi ama kazandığım becerilerden memnunmuşum. Mesela ellerimle bir şeyler üretebilmek: beni çok mutlu eden bir beceri. Mesela kurmaca bir metin yazabilmek. Çok sık yapabildiğim bir şey değil ama olsun, başına oturduğumda oluyor. Mesela iyi bir şiiri görünce tanımak. Çok çantada keklik saydığım fakat önemsemem gereken bir beceri. Olmasaydı eksikliğini çok hissederdim, çok hayıflanırdım, keşke öyle bir becerim olsaydı şu hayatta diye. Mesela bir çekirdekten bir ağaç çıkarabilmek.

Geçen gün Harvard'da ekonomi profesörü bir büyük ustayı konuk olarak çağırdılar yayına. En son 1978'de turnuvalara katılmış, sonra bırakmış. Sonrasında, "kimseye saygısızlık etmek istemem ama", diye söze devam etti, "(1978'de) hayatta satrançtan daha önemli şeyler olduğunu düşündüm". Ohh. Aynı benim birkaç gün önce demeye çalıştığım. Hani uzmanlık alanım olsun istemezdim dedim ya. İşte bunu demek istiyordum. Eskiden olsa bodoslama imrenecektim ben bu adamlara. Vay diyecektim. Keşkeler gırla gidecekti. Ama değil işte. Ve bu ilk defa başıma geliyor.

Bazen kendimi çok geri kalmış hissettiğim oluyor: ne kariyer yaptım, ne yuva kurdum. Evet şartlarım farklıydı. Tercihlerim farklıydı. Ama önemli olan en sonunda nasıl bir insan olduğun ve olduğum insandan memnunum. Mesela Judit Polgar. Satranç bilgisini, analizini, zekasını çok takdir ettim şu son birkaç haftada. Ama en çok olgunluğunu, insanlığını sevdim. En yukarıda olmasına rağmen kimseyi küçümsememesini sevdim. Kibirli kibirli gergin tavırlar yerine gayet rahat hatta neredeyse müşfik diyebileceğim açıklamalarını sevdim. Sanırım bütün hayatı satranca indirgememeyi başarabilmiş. Satranç dışında bir hayat kurabilmiş kendine. Büyük ustalık diye ben buna derim işte. Denge. Sık sık dilinde olan bir sözcük zaten.

Kendimi Carlsen'in yerine koydum yani. Belki diyorum, belki benim de belli bir yeteneğim vardı, belki de yoktu, ama diyelim vardı. Ve diyelim hayatımı satranca adadım küçük yaştan. Sadece kazanınca eğlendiğin bir oyun. İşte neyse. Gözümde canlandırdım. Ve şimdiki beni tercih ettim, az önce saydığım ve satrançsız büyürken geliştirebildiğim becerilerim yüzünden. Bu satranç şampiyonasının bana en büyük getirisi bu. Ve bir de şunu da anladım: dünya şampiyonu bile en doğru hamleyi bulana kadar kırk saat kafa patlatıyor. Dünya şampiyonu diye kolaycacık vahiy inmiyor kimseye. Hesaplayarak buluyor. Herkes gibi. Gerektiği kadar düşün. Gerekiyorsa otuz dakika düşün bir hamleyi. Vahiylerden medet umma. Daha başka şeyler de öğrendim, daha teknik. Mesela büyük ustaların oyunlarını incelerken, amacın bir sonraki hamleyi doğru tahmin edebilmek olduğunu sanıyordum, ve bunu yapamadığın sürece başarısız sayılıyorsun sanıyordum. Oysa bunu yapabilen kimse yokmuş. Polgar bile sadece gidişatı anlayabiliyordu. Ama bir sonraki hamleyi doğru tahmin etmek diye bir şey yok. Bu tıpkı Mozart'ın eserini incelerken bir sonraki notasını tahmin etmeye çalışmak gibi bir şey.

Saat çok geç oldu. Artık maçlardan sonra şu saatleri de biraz geri çekebilmeyi umuyorum. İyi geceler dünya.




Bu da geçen Salı gününden bir kare.





Cuma, Kasım 25, 2016

Hafta biterken.

Galiba güzel bir gündü bugün. Önemli olarak nitelendirebileceğim üç kalem iş gördüm: yazı, spor ve yemek. Hem de bonus olarak yüncüye uğradım ve bitmek üzere olduğu için yenisini örmeye girişemediğim battaniye karesi için beyaz ve lavanta rengi yün bile aldım.

Her kalem ayrı güzeldi ama en güzeli sanırım sabah kahvaltıdan sonra yazmak için ilhamlı bir gün olmasıydı. Kaç gündür gizemli gizemli ayrıntı vermekten kaçındığım iş buydu işte. Yeni öykü var tezgahta. Artık altyapısını tamamladığım için ve başını yazmayı başardığım için açıklayabilirim. Bu ilham şahane bir şey dostum. Garip şekilde satranç için de geliyor. Ve geldiğinde ve oynadığımda kesin ama kesin olarak kazanıyorum. Öykü, benim ölçütlerime göre çok da şahane olmayacak. Bilmiyorum. Belki de kimse tam istediği gibi yazamıyordur. Sonunu iyi kotarmam lazım, fikir hazır ama sonundaki etki böyle giyotin gibi inmeli. Bir de yazarken biraz daha gelişir palazlanır diye umuyorum. Bakalım. Ne olur yarın da ilhamlı bir gün olsun. İkinci kısmını yazayım ya da giriş kısmını biraz daha geliştireyim.

Saat öğleden sonra beş gibi yürüyüşe çıkmaya karar verdim. Çoktandır yürümüyordum. Hem hava da alırım diye düşündüm. Dönüşte de işte üç beş yere uğrar evin eksiklerini tamamlardım. Yürüyüş güzergâhında garip sesler duyunca kafamı çevirdim ve bir süre algılayamadım: kuyruğuyla beraber neredeyse boyumun yarısı kadar papağan, şehrin orta yerinde.



Yakın çekim yaptığım için net çıkmamış. Bir de ışık azdı, hava kararmak üzereydi. Aslında ilk gördüğümde iki taneydiler. Resimlerini çekmek için yaklaştığımda sahibi olduğunu sandığım kişi yanaşıp papağanı koluma kondurmak istedi, neredeyse zorla. Ben sadece resim çekmek istiyorum dedim. Beraber resminizi çekeyim dedi. Hoşuma gitmedi. Çektim gittim. Dönüşte papağanın teki yoktu. Sahibini de ortalıkta göremedim. Ben de böyle çarçabuk bir resim çektim. Aslında gene yürürken, papağanlardan az evvel, papağanlarla neredeyse aynı renklerde giyinmiş bir palyaço yolda gelene geçene el sallayıp bir kağıt uzatıp konuşmaya girmeye çalışıyordu. İlk önce komiğime gitti. Sakallı bıyıklı böyle mahalle esnafı tipli koca koca adamlar palyaçonun el sallamasına el sallayarak karşılık veriyorlardı. Bir gülme tuttu. Bazıları da gözlerini kaçırıp palyaçodan uzaklaşıyorlardı. Biz mi çok kuşkucu olduk, insanlar mı çok çakal hala kararsızım.

Sonra işte eve geldim. Karnım çok acıkmıştı. Köfte ve makarna yaptım kendime. Ama makarna çok kral bir şey oldu. Bak şimdi çok basit bir tarif vereyim sana, ama tek bir malzeme bile eksilmeyecek: yüksük ya da fiyonk makarnayla da olur ben pastavillanın renkli junior salyangoz biçimli makarnasıyla yaptım. Makarnayı bol tuzlu suda haşlayıp süzüyorsun. Aynı tencereye makarnaları geri koyuyorsun, tencerenin altını en hafife getirip, üstüne iki yemek kaşık krema, karıştır. Bir yemek kaşık eritme peynir, karıştır. Bir tatlı kaşıktan az sarmısak püresi, ya da iri bir diş sarmısak ezilmiş. Bir iki çimdik tuz. Karıştır. İki yemek kaşığı kadar beyaz şarap ve son olarak bol karabiber. Karıştır. Şarap biraz uçsun. İşte bu kadar. Ölçüler tek kişi için ama kaç kişiysen o kadarla arttırabilirsin ölçüleri. Tabii sırf bu tarif için koca bir şişe şarap açmayacağın için beyaz şarap alıp da arttırdığında yapılacak bir tarif bu. Buzdolabına bunu yazıp as bence bir magnetle filan. Dursun. Beyaz şarap açıldığında diye not iliştir üstüne. Biraz kıyılmış maydanoz hatta varsa fesleğen de dehşet yakışabilir. Ben yapmadım ama bir daha sefere.

Dünkü oyunu Carlsen kazanmış. Tam izlemekten yorulduğumda. Belki de Karjakin de oynamaktan yorulmuştur. Fakat şampiyonlar yorulmaz demek ki almış oyunu yakışıklı Carlsen. Berabere oldu gene puanlar. Bir sonraki oyun da birinin galibiyetiyle biterse çok fena kıran kırana geçecek demektir bu. Bak Karjakin şu:



Carlsen kadar seksi olmadığı gerçek, üstelik garibim kekeme, ama daha sempatik, basın konferanslarında hep güleryüzlü. Carlsen kaybettiği oyun sonrasında basın konferansında iki dakika beklettiler diye konferansı terk etti. Ayyyy. Tam mızıkçı çocuklar gibi. Zaten her basın konferansında öfleye pöfleye cevap veriyordu sorulara. Fakat neymiş. Öfkeyle kalkan zararla otururmuş. O hareketinin anlaşmalarına aykırı olması sebebiyle satranç federasyonu Carlsen'in şampiyonluk ödülü olan bir milyon yüz bin dolarlık ödülün yüz bin dolarını çat diye gömdü. Yaaa. Beyefendi. Yok öyle beni bekletemezsiniz, ben dünya şampiyonuyum halen havaları.

Diğer yandan kilolar aldı başını gitti. Çok fena haldeyim. Görüntüde değilse de tıbben obez sayılan kilodayım artık. Acilen bir eylem planı geliştirmem lazım. Ama hala kremalı makarnalar yiyorsun diyeceksin bana. Ne olur deme.

Hafta başında başladığım ve beni strese sokan kıyafet alışverişinin önemli kısmını bugüne kadar hallettim. Geriye en kolay ve aciliyeti olmayan parçalar kaldı. Onları da önümüzdeki hafta alırım belki. Bu "en önemli iş" düzeni şimdilik iyi gidiyor. Bütün gün az ama öz iş görüyorum. Ve günün/haftanın sonunda işler ilerlemiş oluyor. İyi oluyor.

Son havadisler bunlar. Fena değil sanki. Haftaya da güzel haberler bekliyorum. Bakalım.



Perşembe, Kasım 24, 2016

Ondan bundan.

Onuncu maç az önce başladı bir göz atıp sonra hemen kapattım. Benden hiçbir şekilde dünya satranç şampiyonu olmayacağı böylelikle kesinleşti. Sıkılıyorum bu kadar uzun süre. Dün akşam da iki buçuk saatin sonunda kapattım. Yeter dedim. İki buçuk saat satranç tahtasında, yok fildi yok attı yok kaleydi yok vezirdi. Eöööf. Kafadır bu. Kaldırmıyor annecim. Bir de, parayı da ünvanı da bana vermeyecekler en sonunda. De mi? Arada bir açar bakarım belki.

Aslında az sonra yatmayı planlıyorum. Karnımı da püre ve cacıkla doyurdum. Vallahi güzel oldu. Artmış tatlı patatesim vardı az. Normal patatesle buharda pişirdim yumuşayana kadar. Sonra biraz krema, biraz taze kaşar, bir iri dış sarımsak, hooop hepsi robota. Vız vız. Tamamdır. Normal patates tatlı patatesin tatlılığını aldı biraz dengeledi. Üstüne de dolapta var diye kapari turşusu serptim. Misafire bile çıkar. Daha şık olsun diye biberiye koyarsın bir kaşık. Oldu sana etin yanında en gurmesinden garnitür. Sadece robot tam kapasiteyle çalıştığında bile benim aletlerle maksimum iki kişilik çıkıyor. Belki iki seferde yapılabilir. Dört kişiye.

Bugün sırf o yoga artı duş sonrası o mis gibi duyguyu tatmak için duşa girmeden hafif bir yoga yaptım. Yeni duş jeli de almıştım: vanilyalı. Böyle duştan çıkıp temiz temiz giyiniyorsun, parfümleri sıkıyorsun, bütün kasların gevşek gevşek ama sırtın filan yenilenmiş gibi, zımba. Oyh.

Bugün en çok o geçen günkü işe çalıştım. Biraz ilerletebildim. Sanıyorum yarından itibaren artık final  koşusu başlar.

Bugünlük hepsi bu kadar. İyi geceler dünya.










Salı, Kasım 22, 2016

Koltuklar hala beyaz yazlık kılıfla. Belki böyle bırakırım kimbilir. Güzel oldu bu köşe, raf, tablolar ve ışıkla. Geceyarısı, dışarısı nispeten sessiz, ve hafif hoş bir caz. Geceleyin bu salona bayılıyorum.

Bu akşam gene koltuğa yayılıp, satranç şampiyonası izledim. Maç hala devam ediyor ama biraz sıkıldım. Polgar her zamanki gibi muhteşem. Yine de iki saat derin satranç bana yetti. Günlere yayılması da güzel. En son çocukken dünya çapında bir spor karşılaşması izlerken bu kadar zevk almıştım. Sanki çocukken her şey daha zevkli. Seneye de izlemeye niyetliyim.

Bugünün en önemli işlerinden biri alışverişti. Benim için sevimsiz bir iş. Ama yaptım. Sonra mağazadan çıktığımda canım kahve çekti ama bir dükkana gidip içmek istemedim. Eve gitmek istiyordu canım. Dedim, kim mecbur ediyor? Canın eve gitmek istiyorsa git. Devamını başka gün alırsın. Diğer alacaklarımı başka güne attım. Zaten eve gelene kadar çok yorulmuştum. Geldim kahvemi içtim. Sonra uzun uzun yoga yaptım. Bazı hareketleri kendi kendime uydurdum. Sırtım berbat haldeydi. Rahatlatacak hareketleri insan bir süre sonra tahmin edebiliyor. Galiba toplamda bir saat sürdü. Sonra buharı tüten sıcacık bir duş. Tertemiz çamaşırlar. Pambuk gibi bir vücut. Sonra canım hafif bir yemek istiyordu. Maydanozun neredeyse sapları kalmıştı. Buzdolabında taze biber. Selofana sarılmış yarım soğan. Biraz beyaz peynir. İki yumurta. Omlet yaptım. Kızarmış ekmekle.

Yemekten sonra ne yaptım hatırlamıyorum. Ah. Tamam. Satranç oynadım. Son yazıdan sonra oyunuma nazar değdi. Kayıplar verdim. Ama Polgar bunun sebebini açıkladı: eğer "bu oyun cepte" dersen, bu hiç iyi bir şey değilmiş. Ve ben artık Olivia'yı rahat yenerim demeye başladığım noktada yenilmelere başladım nitekim. Bugün iki oyundan ilkini verdim, ikinciyi neyse ki aldım.

Sonra da maç başladı.

İşte bir günüm böyle geçti. Tatmin ediciydi.

Yarın erken kalkacağım. Karşıya geçeceğim. Karşıda biraz alışveriş yaparım belki. Akşam maç yok. Belki sinemaya giderim.

Şimdi yatma vakti. İyi geceler dünya.


Bu yakışıklı dünya satranç şampiyonu Magnus Carlsen. Liv Tyler'ın yanında Hollywood yıldızı gibi durmuyor mu sence de? Kızlar bundan sonra satranca daha çok ilgi duyacak sanki, içime öööööyle bir his doğdu. Ama genelde somurtkan onu da söyleyeyim. Suratsız yani maç sırasında. Çekilmez bir adam havası var. Ben söyleyeyim de sonra yok şöyle yok böyle diye şikayet dinleyemem.









Cuma, Kasım 18, 2016

Satranç şampiyonası.

Wuhuuuuu... Biliyor musun ne oldu? Ezdim geçtim benden 100 puan üstün Olivia'yı. Hem de kaç kere. İnanamıyorum. Hem de son iki oyunda neredeyse oyunun başında, biri 13 biri 17 hamlede. Vay anasını... Hepi topu kaç tane şampiyonluk maçı izledim ki ben? Onların da başını kaçırdım, sonuna kadar da bekleyemedim.  Kaç tane ama? Saysan maksimum üç tane. Çok inanılmaz olan bu işte. Hani ben diyordum ya Polgar çok acayip güzel yorumluyor ders gibi dinliyorum diyordum. Ay işte o dinlediklerim gerçekten dersmiş yani. Öğrenmişim bir şeyler gerçekten de. Dahası da var. Polgar dün akşam yoktu. Yerine salak bir herif getirmişler. Nasıl ukala. Nasıl bilmiş. Göya büyük usta, ama maçı anlamıyor. Ne yaptığı tahminler tutuyor, ne de yorumları aydınlatıcı. En komiği neydi biliyor musun? Herkes, ama dünyadaki herkes, benimle aynı şeyi düşünmüş, ekşi sözlükten başla, dünya şampiyona sitesinin chat penceresine varıncaya kadar herkes "Polgar nerede" diyor (ekşi sözlükte biri tam olarak "Polgar nerede Allahsızlar" yazmış :)))))) ), "onsuz izlenmiyor" diyor, "ben sırf Polgar için para verdim bu siteye" diyor, "Polgar yoksa geri istiyoruz paramızı" diyor. Sanki maçı Polgar oynuyor. Bir buçuk saat sonra chat penceresine göz attığımda hala Polgar'ı soruyorlardı. Yedinci maçta geri gelecekmiş. Yani Pazartesi galiba. O daha önce linkini verdiğim bedava siteyi kapatmışlar. Dün akşam ikilemde kaldım. Versem mi para? Polgar'ın olmadığını biliyordum neyse ki, yoksa içime otururdu. Ona rağmen baktım çok merak ediyorum. Dedim, atla deve değil neden böyle hesaplara giriyorsun, cimrilik yani bu tavrın. Parası neyse ver izle işte sonuna kadar rahat rahat. Aldım şarabımı. Yumurtalı ekmeklerimi. Kuruldum ekranın karşısına. Az sonra ağbim mesaj attı. O da izliyormuş, yorum yapıyor. Laf aramızda, ağbimin yorumları o dangalak büyük ustadan daha güzel. Ama ertesi gün işe gidecek diye gidip yattı az sonra. Bana gönderilen üyelik mailinden sorularınız olursa şuraya yazın diyordu. Hemen mail attım, dedim "ben o Polgarlı yayınları tekrar (ve tekrar ve tekrar) izleyebilmek istiyorum, mümkün mü?" dakikasında linkli bir cevap geldi. Helal olsun adamlara. Evet verdiğim parayı helal ettim. Polgarsız da kalmış olsak.

Hep söylerlerdi. Açılış öğrenmenin en garantili yolu çok iyi açıklanmış üst düzey bir karşılaşmayı çalışmak. Ama bütün mesele o açılışı yapan karşılaşmanın açıklanmışını bulmak. Bulabilirsen bul. Gene de bu kadar kısa sürede bu kadar fark edeceğini asla tahmin edemezdim. Bir de kitaptan takip etmek zor be. Halbuki o yayında öyle mi? Canlı izlediğin için, ne kadar süre düşünüyorlar, ne kadar sıkıntılara girip çıkıyorlar, o sırada akıllarından geçenler ne hepsine şahit oluyorsun. Halbuki kitaptan okuduğun zaman, sanki tereyağından kıl çeker gibi oynuyorlar yanılgısına kapılıyorsun. Hatırlıyorum ben küçükken lafı geçmişti, Karpov şampiyonluk maçlarından birinde karşılaşma sırasında harcadığı zihinsel çaba sonunda on kilo kaybedip hastaneye kaldırılmıştı. Ama kitapta o bilgiyi verir mi sana bakalım? Bence vermez.

Bu arada bütün dünyada sadece 33 kadın büyük usta varmış. Geri kalan 1500 küsur hep erkek. Türkiye'den 5 tane büyük usta sayabildim. Hepsi erkek.

Ama zevkli ya. İlk defa bir dünya şampiyonluk karşılaşması izliyorum hayatımda. Güzelmiş.

Bir maç daha oynayacağım şimdi Olivia'ya karşı. Bakalım altı oyun boyunca namağlup olabilecek miyim. Haydin kaçtım ben.

Çarşamba, Kasım 16, 2016

Misafir.

Şu an hava aydınlık. Saat göreceli olarak erken. Tütsümü yaktım. Müzik hafif hafif salınıyor salonda. Yetiştirmek zorunda olduğum bir işim yok. Bulaşıkları dün akşam yatmadan topladım. Dört gün sürünür bunlar şimdi diyordum halbuki. Öyle olmadı. Koltuğa yayıldım. Bilgisayar kucağımda. Bu anın keyfini çıkarmanın en güzel yollarından biri: blog yazmak.

Dün akşam ağbimler geldi yemeğe. Misafir kabul etmek konusunda çok tecrübeli değilim. İki kişiye yemek yaptığım gene sık olmuştur da dört kişinin organizasyonu daha farklı. Ama güzel kotardım. Menüyü neredeyse bir hafta öncesinden kararlaştırdım. Basit tuttum, garantili tarifler seçtim ve tatlıyı bir gün önce hazırladım. Balık dışındaki bütün malzemeleri de bir gün öncesinden alıp buzdolabına koydum. Ev temizliğini de aynı gün hallettim. Son gün, salatayı sossuz olarak kasesine hazırladım. Tezgâhta durdu üstünü selofanla kapattım. Balıkların sosunu öğleden sonra hazırlayıp borcama dizdim. Buzdolabına kaldırdım selofanlayıp. Tabakları, kadehleri ve çatal bıçakları da onlar gelmeden sayarak tezgâha dizmiştim. Çok pratik oldu. Onlar geldikten sonra sadece pilavı pişirmesi kalmıştı. Balıkları dolaptan alıp doğrudan fırına verdim. Hatta salatanın sosu için gerekli mandalina ve limonu bile tezgâha çıkarmıştım. Sonra ocaktan alıp servis tabaklarına.

Yemeklere defalarca iltifatlar aldım. Pilav dahil. Ağbim cheesecake'in her bir katını ayrı ayrı beğendiğini söyledi, ve en sonunda da "bu da demektir ki sen bu işi biliyorsun" dedi. Dedi bu lafı yani. Aldım diplomayı :)

En güzeli her şeyin hazır olduğu, masanın etrafında oturduğumuz ve kadeh kaldırdığımız andı. Çok mutlu hissettim kendimi o an, o sofranın etrafında. Tam keşke resmini çeksek dedim şu anın. Ve ağbim benim yerime söyledi. Bir resim çekilelim şimdi diye. Ve yakışıklı yeğenim güzel bir resmimizi çekti.

Bugün kitap fuarına gidecektim ama olmadı. Zaten pek evden çıkasım da yoktu. Belki akşam sinemaya giderim. Güzel olabilir. Şimdi de biraz geçen günkü işe el atayım. İçimde türlü hevesler var.