Çarşamba, Aralık 13, 2017

Yeni yıla yeni alışkanlıklar (1): Mutfak tezgâhı sorununu çözmek.

 Az önce, meditasyon sonrası aklıma gelen kısık sesli fikirlerden biri geldi. Sadece uzun zamandır meditasyon yapmadım. Şu benim mutfak tezgâhı olayı. Bu blogu okuyanlar bilir. Hatta insanları bu konuyla bezdirdiğimi düşünüp artık yazmamaya çalışıyordum. Ama mutfak tezgâhlarını toplayamamak ciddi bir sorunum. Toplu olduğunda da çok büyük rahatlık hissediyorum. Bu böyle yıllardır sürüp giden bir çatışma, bir ızdırap. Hatta son yazının yorumunda aynı sorundan muzdarip Euphony kendi kendine bir çözüm üretmeye çalışmış: 5 parça bulaşık, uykudan önce. Denedim. Bende işe yaramadı. Ama kafamın içinde konu işlemeye devam etmiş demek ki.

Sabah sabah bulaşık makinesini boşaltmıştım ve asgari bir tezgâh düzenlemesi yapıyordum. Yani bulaşık makinesine girecekleri yerleştiriyor, geri kalanını gene dışarıda bırakıyordum: yemek siparişinden kalma ekmekler, kefiri evde mayalamak için satın aldığım plastik süzgeç, rondonun motoru, temiz mi pis mi bilmediğim tencere kapakları. Birden dank etti. Tezgâhların toplanmaması o kadar derinden yerleşik bir alışkanlık ki, yerleşiklik açısından sigara alışkanlığı ile yarışabilir. Eğer bu konuyu halletmek istiyorsam, sigara alışkanlığını değiştirmek için harcadığım enerjinin aynısını hatta belki daha fazlasını bu konuya ayırmam gerek. Tıpkı bütçe ayırır gibi. Yoksa bu ızdırap sürüp gidecek. Ve biliyorsun yeni yıl geliyor. Eski alışkanlıkları sorgulamak ve yenileri edinmek için şahane fırsat.

Bir gün öncesinden bardaklar kalmıştı salonda. Aldım tezgâha götürdüm. Ve orada mutlu mutlu yaşayacaklardı bir süre. Neden biliyor musun? Çünkü sittin sene bu böyle oldu. Eğer odamdaki bir bardağı alıp mutfak tezgâhına bırakırsam, görevini layıkıyla tamamlamış iyi evlat oluyordum. Gerisini annem hallediyordu. Bilincim artık arkamı toplayacak annemle yaşamadığımı çok iyi biliyor ama aklımın bilinçsiz işleyen bölümü hala bu sihire inanıyor: yeterince uzun süre orada beklerse, kendiliğinden ortadan kaybolur. Ve bu bilinçsiz işleyen bölüm bütün orkestrayı yönetiyor. Çünkü öylesi kolayıma geliyor o an. Çünkü öyle formatlandım. Çünkü hayatımın benim için kısa sayılmayacak bir döneminde, bırak tezgah toplamayı, kolumu kaldırmaya mecalim yoktu.  O yüzden kendimi hiç sıkmadım o konuda. Ay ne olacak tezgah da dağınık dursun. Tamam dursun da. Onu öyle görünce ben mutsuz oluyorum. Üstelik ev amerikan mutfak olduğu için, geri kalan her yer gıcır gıcır dahi olsa, o mutfak evi dağınık ve pis hissettiriyor.

Alışkanlık bu. Hayatımı olumsuz etkileyen. Bununla ciddi ve bilinçli bir mücadeleye girmem lazım. Zor ama imkânsız değil. Önce bilinçdışı tüm düşünceler ile yüzleşeceğim. Sonra da tezgâhları toplamamla arama giren o otomatik anahtar düşünceleri tek tek tespit edeceğim (örnek: "dursun şimdilik ziyanı yok"). Sigarayı bırakmamda bu düşüncelerin teki (fakat en stratejik noktada duruyormuş) ile savaşmak yetti: "bir tane yakabilirim, bir şey olmaz".

Altı senedir sigara içmiyorum. Gururluyum. En önemlisi de sağlığımı kendi elimle mahvetmediğimi bilmek.

Bunu tezgahlara uygulasam, hayatım epey bir değişirdi. Öyle evler var çünkü. Tezgahlar her daim boş ve temiz. Benimki de öyle olsun istiyorum. Haydi bakalım. Çalışmalara başlayalım.



Cumartesi, Aralık 09, 2017

Daha iyi bir hayat.


Sanki daha iyi bir hayat mümkün de ben beceremedim ya da hali hazırda beceremiyorum. Daha iyi bir hayat. Sanki beynim çekirdekken, içindeki ilk DNA bu proteini üretiyordu. Geri kalan herşey bunun çevresinde gelişti. Ve gelişmeye devam ediyor. Fakat artık yaştan mıdır nedir, yoruldum galiba bu uçsuz bucaksız arayıştan. Evet zaman içinde birçok şey gelişti fakat insan bir yerde de düzlüğe varmak istiyor.

*   *   *

İki aydır satranç maçı yapmıyormuşum. Sahalara bu kadar uzun aradan sonra geri dönünce site coşup zaferime her zamanki 3 puan yerine tam 16 puan birden verdi. Bir sonraki oyunu da alınca 15 puan daha. Yani 6 puan alacağıma iki oyundan 31 puan aldım. Sonra 8 puanı maç boyunca ezici bir üstünlüğüm varken tek bir hata ile kaybedip verdim. İçim bile kıyılamadı şoktan. Nasıl yani? Bir kale bir fil artı pozisyon üstünlüğüm vardı? Şahını köşeye sıkıştırmıştım. Bir hamleyi bir hamle sonraya erteledim ve bam! Ne oluyor derken mat olmuşum meğer. Peee... Ama olmaz ki ya...Ders çıkar Joe. Ders. "Zafer sarhoşluğuna kapılmayacağım ne olursa olsun" diye öğren iyice. Ki bu son olsun. Bir daha böyle olmasın. Acı bir ders. Sonradan bunun adı tecrübe olacak. Benimdi o oyun ama...

Ama daha iyi oynuyorum. Üstelik problem puanım ve maç puanımın arası açılmıştı, şimdi yaklaştılar birbirlerine. İkisi de yükselişte. Mesela şu andaki dünya şampiyonu Carlsen'in çocukluğu için yaşının üstündeki legolarla oynardı derler. Ben de alakayı kuramazdım. Lego ne, satranç ne, bize ne legodan. Var ama alakası. Şöyle: her bir şablon farklı bir lego parçası gibi aslında, sonra parçaları birbirine birleştiriyorsun, ve doğru parçaları tanıyıp birleştirebilirsen oyunu kazanıyorsun. Bunu şimdi anlayabiliyorum.

Abime dedim. 1800'lük problemleri çözebiliyorum artık bazen dedim. Yani çok sık değil. Zaten o seviyeyi her zaman sormuyor. Ama mesela 1790 filan sorduğunda çözdüğüm oldu. Ben normal sanıyordum, kendi seviyem için, ama abim önemsedi. Bir de artık dikkatsizlikten filan problem puanım düştüğünde, (dün 150 puan geriye düştüm mesela (sonradan ne yaptım ettim toparladım)), inatla bana 1500'lük 1600'lük problemler soruyor. Bir dur. Yok. Sanki "ben seni tanıyorum, sen başka zaman bunları çözüyordun" diyen iyimser ve yüreklendirici bir öğretmen gibi.

Hamle sırası da önemli. Problem çözerken bazen yanlış sıraladığım için kaybediyorum. Zaten bugünkü maçta da olan buydu. Onu da doğru yaparsam zaten 1700'lere filan varmama bir engel kalmayacak.

*   *   *

Yok işte. Düz ve pürüzsüz bir hayat yok. İlla ki inişli çıkışlı olacak herkese. Aralık ayı biraz da yıl sonu muhasebesi demek benim için. Ve yeni yıl planları. Ama işte acaba çok mu fazla plan yapıyorum? İşlevsiz planlar. Hiç plan yapmasam? Gelişine bıraksam? O da olmaz. Uykusuzluk mesela. Son üç ayımı yedi bitirdi ve hiç planlarımda yoktu, olan planları mahvetti. Ailevi zorunluluklar da aynısı. Bir de planları planlamak var. Sevmiyorum planlara bu kadar zaman harcamayı. Fakat mühendis bir tanıdığım vardı. Plan yaparsan zamandan yüzde en az 70 tasarruf edersin demişti. Hmf. Ben bu konuyu biraz düşüneceğim. Bir de şunu okumak var aklımda. Celes'in yıl sonu muhasebesi hakkında söyledikleri.

Haydi kal sağlıcakla.




Cuma, Aralık 01, 2017

Koşturmak.

Bu gece dolunay var galiba. Emin değilim çünkü camdan gökyüzüne baktığımda hava bulutluydu. Senenin son ayına girmişiz. Olabilir. Girmiş olabiliriz. İnanması zor ama ihtimal dahilinde.

Son birkaç gündür yeni bir şey deniyorum. Herkese açık olmadığı için ismini ve bağlantısını vermemin bir anlamı olmayan bir blogda, sanalda geçirilen süreyi azaltmak, hatta mümkünse tamamen kaldırmanın, zaman algısını ne kadar değiştireceğinden dem vuruluyordu. Gerçekten de sanaldan uzaklaşınca, zaman uzuyor. Bazen insanın içini hoş olmayan bir boşluk duygusu kaplasa da, daha doyurucu etkinliklere bol bol zamanı oluyor insanın. Çok şeye bol zamanı kalıyor.

Bugün örneğin, toplamda iki buçuk, belki de üç saat yürümüş olabilirim.

Bankaya gittim.

Oradan anneme uğradım.

Oradan seramik atölyesinden satranç taşlarımı aldım. Hepsi de sağlam çıkmış! Çok korkuyordum, içinde hava kabarcığı kalırsa fırında patlıyor çünkü taşlar. Henüz fotoğraf koymuyorum. Boyayıp vernikleyeyim öyle koymak istiyorum. Ama çok güzeller. Kırmızı kırmızı.

Atölyeden sonra uzun yürüyüşümü yaptım. Seçtiğim STK'ya kadar yürüdüm. Dedim ben gönüllü olmak istiyorum. Tabii dediler. Ne zaman gelmek isterseniz bizi gündüzden arayın. Pazartesi akşamı gitmek niyetim. Bakalım. Hiçbir zorlama, hiçbir bağlama, insanın yakasına yapışma ve bırakmama durumu olmamasına inanılmaz sevindim. Diğer türlüsü çok itici olurdu.

Oradan kendi semtime kadar geldim.

Büyük kırtasiyeden beyaz sprey boya ve vernik aldım, seramik taşlar için.

Sonra da kaç haftadır aradığım ev pantolonunu buldum. Hayatımın ev pantolonu olur şu an kendisi. Dünyadaki en rahat pantolon. Şu an vücudumun alt kısmı pembe pelüş bir ayıcığa da benzese, inanılmaz rahat. Çünkü içi de pelüş. Pembe evet. Hem de şeker pembesi. Beyazı da vardı. Ama canım  böyle bir şey istedi o an. Sanki bu daha ev için.

Daha sonra fırına uğrayıp ekmek de aldım ve nihayet evime ulaştım.

Yemek yaptım.

Bulaşık makinesini çalıştırdım.

Bir arkadaşıma mail yazdım.

Ve işte buradayım.

Yoruldum blog. Ama mutluyum. Dolu bir gündü. Asıl yapmak istediğim biraz kitap okumayı deneyip, kurgu metin üzerine çalışmaktı. Onu da belki yarın yaparım. Umarım yarına bir zorunluluk çıkmaz. Yarın bütün gün benim olsun ne olur... Pazar günü gene ailevi görevler beni bekliyor. Buraya entel dantel zürafa Danitello'nun bir resmini iliştirip, sanal alemden ayrılayım.



Perşembe, Kasım 23, 2017

Umutlu günler.

Kahvaltımı ettim. Cazımı ve kombimi açtım. Koltuğuma kuruldum. Kahvaltıdan kalma son çay yanımda. Canım deli gibi bloguma gömülmek istiyor. Dünyanın şu an daha zevkli bir işi yok. Bir de tığ. Onu da anlatırım.

Ruh halim feci halde inişli çıkışlı. Bir diplerde sürünüyor, bir yüzeye çıkıp umutlanıyor. Şu an umutlu  halde.  Terapistimin önerisiyle, dün gece internette katılabileceğim sivil toplum kuruluşlarını araştırdım. Tabii ki önce bu girişimin içimde biraz demlenmesi gerek. İki gün gidip, üçüncü gün "hadi bana eyvallah" demek kesinlikle istemem. Uzun vadeli olmalı. Gerçekten gönülden gitmeliyim her seferinde. Kendimi zorunlu hissettiğim için değil. O kadar çok seçenek buldum ki, bunlardan en az birine katılmazsam kasten gitmek istemiyor olmam gerek. Bu beni heyecanlandırdı işte. Bu hafta bir iki tanesiyle ayrıntılı görüşüp, kararımı verip, haftaya terapistime güzel haberler vermek istiyorum.

Bir de yarı zamanlı bir iş bul diyor bana. Yarı zamanlı bir iş bulmak tam zamanlı iş bulmaktan da zor. Ama haklı. Bunu biliyorum. Ruhuma iyi geleceğini biliyorum. Sadece ne tür bir işte çalışırım hiçbir fikrim yok. Galiba girişimciliğimden umudu kesti. Haksız sayılmaz. Yazarlığımdan da kesmiş aslında umudu, şimdi anlıyorum. Onda da haksız sayılmaz. Aslında ben de kestim ya. Sürdürülebilir kalkınmada kalmıştım en son. Onun da derslerine ilk haftada devamsızlık yaptım. Fakat suç bende değildi bu sefer, ne de istikrarsızlığımda. Yine de bu iş arama fikri bile şu an - üstüne bir kere daha bastırayım: şu an - için bana güzel bir heyecan veriyor. Sonra ne olur bilemiyorum. Biliyorum bin kere filan reddedileceğim. Neyse ki buna dayanıklıyım. Ne de olsa Lyon gibi memlekette psikoloji stajı bulabilmiş bir insanım geçmişimde bir yabancı öğrenci olarak. Bin kere reddedilmek bana koymaz. Ben yolumda yürümeye devam ederim. Bakalım neler olacak. Olacak mı? Yoksa ben "ay iş bulmak mı, bu saatten sonra mı, benim neyime" deyip, malak gibi koltuğuma devrilerek mi geçireceğim kalan ömrümü. Hmmmfff. Bir kolay yol var, bir de zor. Kolay yolun ucunda bir nane yok, zor yolun ucunda yenilikler, etkinlikler, yepisyeni bir hayat.

Bu arada seramik çamurundan satranç takımını -nihayet- tamamladım! Of. Son piyonu, ve dört atı bitirdim. Sanki çok zor işmiş. Neden bu kadar süründürdüm diye kızıyorum kendime. Şimdi yüzümü karartıp, seramik fırınına götürmem gerekiyor, "merhaba beni hatırladınız mı" demesi en zoru. "Hayır hatırlamadık" derlerse ben de geri döner pişirmeden kullanırım. Nasılsa sert. Önceden telefon açmak en garantili yöntem sanırım.

Tığa gelirsek. Geçen gün Ö.'le buluştuk. Almanya'dan blogumu yıllardır takip eder kendisi. Onunla güzel bir öğleden sonra geçirdik. Bir ara Mephisto'ya girdik Kadıköy'de ve bana raflarda duran oyuncak bir zürafa gösterdi tığla örülmüş. Amanın. Bu benim kaç sene önce yeğene ördüğüm zürafanın tıpkısının aynısı sadece ipleri daha uyumlu olduğu için bir tık daha profesyonel duruyor. Etiket fiyatını gösterdi Ö.. Yuh! Hakikaten satılır mı bu fiyattan? Onu bilmiyorum. Ama yapasım geldi işte. Sanki ben yaparsam o fiyattan satacak sonra da parasını cüzdanıma koyacakmışım gibi bir heves geldi. O ipler aklıma dolandı işte. Rengârenk. Şimdi çok yapasım var elimde kalan iplerle değil de aklıma dolanan özel alınmış olanlarla. Bak site burada, zürafanın yapım tarifi de burada.



I love buttons sitesinden alınmıştır.

Çayım bitti. Şimdi çalışma vakti! Haydin.

Pazartesi, Kasım 20, 2017

Asfalta çarpan yağmur damlalarını dinliyorum. Huzur veriyor. Bu iyiye işaret. Keşke sabaha kadar yağsa şıpır şıpır.

Bugün canım boza çekti. Sırf onun için dışarı çıktım. Çıkmışken, soda da aldım. Bir de ketçaplı çubuk kraker. Bir de cevizli dut pestili. Boza için yüz gram leblebi. Bir dolu abur cubur senin anlayacağın. Boza içince akşam saatinde tok tuttu. Yemek yemedim. O yüzden sağlıktan sorumlu vicdanım biraz rahatsız.

Dünden beri iki film izledim. İzleyebildim. Bu da iyiye işaret. Filmler iddiasızdı. Ama hafiftiler. İyi geldiler. Kafamı dağıttılar. Romantik türdeydiler. Biri yerli. Sıraya da bir iki film daha aldım. Artık ilgimi çeken film bulmak öyle zorlaştı ki. Biraz kitaplar gibi. Elimde çok güzel kitaplar var, ama onlara da ilgimi toplayamıyorum. Ne acı. En sevdiğim şeylerin başında gelirdi kitap okumak. Vızır vızır okurdum. Belki bir gün gene geri gelir o günler. Çok özlüyorum.

Şimdi baloya gidiyorum. Yatak balosu.


Cuma, Kasım 17, 2017

Fırından nefis kokular yayılırken eve, iki satır yazmak istedim. Birazdan yemeğe oturacağım. Bugün gece kaldım.

Değişik bir gündü. Rutinimin dışına çıktım ve çok iyi geldi. Sabah geç uyanmasaydım (gece o kadar geç yatmasaydım) daha da verimli bir gün olacaktı ama olsun. Öğlende başladım güne. Makinedeki ıslak çamaşırları serdim. Sonra nevresim değiştirdim. Kendime de biraz çeki düzen verdikten sonra, yeteri kadar iş gördüğüme kanaat getirip, gitmek için yanıp tutuştuğum yeni çalışma mekânıma yollandım. Aslında yürüyerek de gidebilirdim ama bir an önce varmak için çok sabırsızlanıyordum. Bir de ben tüm işleri halledip kendimi dışarı atana kadar saat beşe geliyordu. Bilgisayarımı, kağıdımı kalemimi her şeyimi yanıma almıştım.

Aslında en çok Writing down the bones ve The Art of Character'i okudum ama iki satır da ekleyebildim dün gelen ilhamıma ve fena da olmadı. Hayır amacım bir şaheser yaratmak değil. Sadece nereye varacak diye fikirlerin ardından gitmek merakla. Bir iki satır daha ekleyebilmek iyi geldi. Zaten toplamda iki saat bile kalmadım orada.

Eskilerin dediği doğruymuş, mekan değiştirmek ferahlatırmış. Günüm güzelleşti. Yarın da daha farklı bir yere mi gitsem. Alternatifleri bir bir denesem mesela.

Hafta sonu bu yerlerin çoğu kapalı. O gün evin birikmiş işlerini hallederim. Böylece kafam daha da rahat eder. Zaten fazla bir iş yok. Basit şeyler. Katlanıp kaldırılacak kıyafetler filan çoğunlukla.

Unutmamak için bu gece yaptığım fırında kanadın tarifini bırakıyorum buraya:

Önce bir sos hazırlayıp sonra bunu fırçayla kasaba çizdirdiğim kanatların üstüne sürüyorum. Alüminyum folyo serilmiş fırın tepsisine dizdiğim kanatları sosa buladıktan sonra 180 derece fırında 40 dakika pişiriyorum. Yanında pilav ve turşu çok yakışıyor. Üstünden de kuru kayısı hoşafını tavsiye edebilirim.

Sos: 3 yemek kaşığı yoğurt, bir yemek kaşığı biber salçası, bir yemek kaşığı hardal, bir kaç sıkım ketçap, bir diş ezilmiş sarımsak, biraz kırpılmış maydanoz, kekik, tuz, biberiye, bir tutam kimyon, biraz zeytinyağı, bir iki yemek kaşığı da sirke, yarım çay kaşığı pul biber. Hepsi karıştırılacak. Pişerken çıkan kokulardan mest oluyor insan.

Perşembe, Kasım 16, 2017

Yarın sabah olunca işler değişir mi onu şu an bilemiyorum. Fakat şimdi şahane bir denge yakalamışım. Şu andan itibaren yazmaya başlayabilirim. Şunu şunu okuduktan sonra, şunu şunu öğrendikten sonra, şu kursu bitirdikten sonra ya da atıyorum sanat tarihine hakim olduktan sonra değil. Şu an. Demin mesela ilham geldi. Oturup peşinden gidebilirdim. Yola çıkabilirdim. Bavulsuz. Çünkü yolculuğun ne kadar süreceğini kestirememek de başlı başına bir macera. Mutlak özgürlük? Belki. Son günlerde okuduklarımdan birinde karşıma çıkan en önemli benzetme şu oldu: yazı da aşk gibidir, başka birisi gibi davranarak kendini sevdiremezsin. Başka birisi gibi yazarak da. Böyle düşünmek işimi çok kolaylaştırdı.  Daha iyi yazmaya çalışmak başka, başka birisi gibi yazmaya çalışmak başka. Sınırlarla ilgili bir konu bu. Başkası gibi yazmanın sonu yok. Sonu olmayan her şeyde insanı hareketsizleştiren bir etki var. Oysa elimde olanla yazmaya hemen başlayabilirim. Kendim gibi yazarsam, yazmaya başlayabilirim. Belki mükemmel olmaz ama mükemmeli sonraya erteleyebiliriz değil mi? Zamana yayabiliriz en azından. Şimdi yazdıklarım daha farklı olacak. Belki daha güçlü. Kesinlikle daha kendimden emin öyküler yazacağımı düşünüyorum. Tam böyle düşünürken, posta kutumda yeni bir ileti olduğunu fark ettim. Cevap beklediğim son dergiden gelmiş. Ah...Olumsuz. Ne zamanlama ama. Galiba yenisini yazana kadar eskileri hiçbir yere göndermeyeceğim. Çalışma mekânımı da buldum. Hatta birkaç tane mekân buldum.

Yarın ısınma turlarına başlamak istiyorum. İşleri ilk günden çok sıkıya sokmadan. Elimdekileri değerlendirmeye çalışmak. Sanki keyifli olacak. Hadi bakalım.