Salı, Ekim 27, 2020

İşler güçler ve çeviri

Kendime diyorum ki, nasıl atölyedeki koliler bittiyse, şu toplanacak derlenecek yerler de bitecek bir gün. Çeviri zaten bitmek üzere. Son 6 sayfa kaldı. Perşembe günü son sayfaları çevireceğim. Sonra tekrar bir okuması var ama onu da Kasım ayının başında yaparım. Çeviri önemli bir kalem. Gerçi çok zamanımı almıyordu. Ama yapılacak işler sıralamasında öncelikliydi. Ve çeviri yaptığım gün kendi yazıma zaman ayıramıyordum. 

Nasıl oluyor bilmiyorum, bugün sadece iki kalem iş yaptım ve gün bitti. Biri on sayfa çeviri biri spor. Güne geç başladım, kabul ediyorum. Uyandığımda saat 11.00 e geliyordu. Yoksa 12.00 mi? Bir ara köfte yaptım. O da zaman aldı. Bir de kinoa salatası. O da zaman. Ama mesela artık köfteler ve salata hazır. Yarın öğlen yemeğini şipşak yaparım. 

Gün bazında sürekli koşturuyorum ve çoğu zaman işleri bitiremiyorum. Ama hafta bazında bakınca işler yine de ilerliyor. En azından yerimde saymıyorum. Yoksa otur ağla.

Yani bu taşınma sonrası işler tabii. Biraz yorması normal.  Bir de taşınmayla bitmedi yılların eşyasını ayıkladım. Kıyafet ve defter. Bir nebze hafifledim ama etraf hala kaotik. Dağınıklık gitmeyinceye kadar rahat etmeyeceğim. Bir de büyük evden daha küçük eve geçince mecburen sıkışıyorsun, tersi olsa yayılırsın daha toplu görünür her şey. 

Bugün Gergedan kitabevine kadar yürüdüm. Amacım hem dışarı çıkmaktı hem de Atomik Alışkanlıklar kitabını sormak. Şu sıralar ona taktım. İzlediğim videolar iştahımı kabarttı. Kitabı edinmek istedim. Gene bir kişisel gelişim kitabı, evet. Gerçi alışkanlıklarımı sıraya soktum ama yine de bunu merak ediyorum. Yalnız geç kalmışım. Kitapçının kapanış saatine denk gelmişim. Belki yarın yine giderim.



Pazar, Ekim 25, 2020

Tıkır tıkır hayat.

 Bitki çayım yanıbaşımda: lavanta, yıldız anason, karanfil gibi çok da uymayan tatlar aslında. Yumuşak penye pijamamı giydim. Salondayım. Dışarısı hala aydınlık ama şu an bulutlu. Sonbaharlı bir Pazar. Biraz keyif yapmaya geldim. Biraz da bu hafta ile ilgili yazıp, düşünmeye. 

Sabah grafik tasarım kursumun ilk dersindeydim. Dönüşte Kadıköy rıhtımdan Göztepe'deki evime kadar yürüdüm. Yürüyüş yaklaşık 1 saat 15 dk sürdü. Bu hafta bu beşinci yürüyüş faslı. Ve son aldığım bir kiloyu yavaş da olsa vermeyi başardım. Galiba formülü sonunda buldum. Asıl gelecek hafta belli olacak. Bir kilo daha verecek miyim bakalım. Altmış sekize inersem sevinçten çıldırırım. Çünkü yolunu buldum demek olacak. Ben umutluyum. 

Bu haftayı hep Notion'da planladım. İşler tıkır tıkır yürüdü. Çeviri, yazı, ev düzeni ve en önemlisi spor. Spor yapma fikrinin itici geldiğini anlayınca, adını değiştirdim ve bir anda kafamda "zorunlu yürüyüşten", "dışarı çıkıp hava alma, gezme" ödülüne dönüştü. Ödül ve ilaç aynı zamanda. Çünkü yürüdüğüm zaman kandaki şeker miktarını azaltıyorum. O da insülin salgılanmasını yavaşlatıyor filan falan. Böyle zincirleme gidiyor. Her gün bir saat yürüyüş eşittir günlük şeker hastası olmamak için ilaç. Yürümediğimde şey dışarı çıkıp gezmediğimde yani, ilacımı almamış oluyorum. 

Atölyenin kolileri bitti. Son bir düzenleme yapmam gerek. Masanın yeri ve rafların yeri değişecek. Salonda bir tane son bir koli kaldı. Ama onun bir acelesi yok. İnanılmaz. Atolyedekiler hiç bitmeyecek sanmıştım. Asla bir düzenim olmayacak gibiydi. 

Yazı konusuna da işlevli bir yöntem ayarladım. Daha önce bahsettiğim Kemal Berk'in Tıp fakültesi'ne nasıl girdiğini anlatan videosu var, üniversite sınavına nasıl çalışmış. Ondan kendime uyarladım. Örneğin takvim yaptım bir tane. Geri sayımlı. Yani normal takvim, ilk gün ve son gün işaretli aradaki günleri de karalıyorum günler geçtikçe. Salmamak için birebir. Ve bir bitiş tarihine sadık kalmak için. Berk'in videosundan anladığım önemli başka bir şey de hiçbir sihirli bilginin artık bana bu romanı yazdırmayacağı. Dön dolaş herkes aynı şeyleri söylüyor zaten. Bildiğim şeyleri artık uygulamam gerek. Bu. Beni harekete geçirdi. Başka önemli bir nokta da kendini kimseyle kıyaslamamak. Kendinle yarış diyor Berk. Çünkü -işte burası kilit bence, yoksa hep bildiğimiz şey- kendinle yarışmadığında ya özgüvenin gereksiz tavan yapıyor ya da yerlerde sürünüyor. Bu gereksiz iniş çıkışları by-pass etmenin tek yolu karşılaştırmamak.

Grafik tasarım kursu hakkında bir şey dememişim. Bugün sadece Photoshop yaptık, çok keyifli işler. Kursun sonunda staj olacakmış bir reklam ajansında. Ben sırf onun için seçtim o kursu. Gerçekten iş ortamında uygulayacağız öğrendiklerimizi. Sence de çok heyecan verici değil mi? 


Yürüyüşlerimin birinden bir manzara.


Çarşamba, Ekim 21, 2020

Spor, notion ve çeviri

 Evdeyim. Sakin bir jazz çalıyor salonda. Bilgisayar kucağımda soğumuş kafeinsiz kahvemi yudumluyorum zaman zaman. Dün gece bir uyku meditasyonu ile uykuya daldım. Dişlerimi özenle fırçaladım, üstüme iki kat battaniye aldım yatmadan. Odayı da sabahtan havalandırmıştım. Ve işte zafer! Sabah gözümü açtığımda, gene gecenin ortası sanıyorken saat 6.40'ı gösteriyordu. Gece uyanmaları böyle böyle bitecek zahir.

Bugün de yürüdüm: iki saate yakın. Dönüşte önceden düzenlediğim alışverişlerimi yaptım. Sağlıklı şeyler. Geçen gün haftanın başarılarını sütlaçla kutlama gafletinde bulundum ve hemen aldım boyumun ölçüsünü: yoksa belimin mi demeliyim. Hemen 70 kilo civarına dayandı kilom. 67 olayım derken...O yüzden birkaç gün ne hurma ne muz. Ne de yemekten sonra avuç avuç kuruyemiş. Of yazarken bile yerin dibine giriyorum. E tabi zayıflamazsın böyle deme bana. Yemek bitince ancak kahve. Ancak yanında sayıyla ceviz. O kadar. Tadı şekerli her şeyden uzak duracağım. Neyse biraz trendi aşağı çekebildim son 3 günde. Yarım kilo kadar. Bakalım ne olacak. Hala dr. la randevudan imtina ediyorum. En son çare. Benim hala umudum var.

Notion'la yatıp, notion'la kalkıyorum. Mecazi değil gerçek anlamda. Daha doğrusu hem mecazi hem gerçek anlamda. Gece en son elimde, sabah ilk elime aldığım. Günlük bazda değerlendirmeler yapıyorum çünkü. Ondan başka en son haftalık yemek listesi çıkardım. Alışveriş listesi çıkarmadan tam önce. Her şeyi oraya yazıyorum. Kafayı onunla bozdum. Eskisine göre daha düzenliyim. Ama yine de hala verimliliğim istediğim kadar değil. 

Atölye dediğim yerde son bir koli kaldı yerde. Bir tane de salonda duruyor. Atölyedekinin yarısı şeffaf kutu, gördüm. Yani yarısı iki dakikalık bir iş.  Bugün öğleden sonramı o koliyi boşaltmaya ayırmıştım. Fakat olmadı. 

Son olarak çevirdiğim kitaptan bahsetmek istiyorum: evet çok amatörce yazılmış, yer yer gülümsetecek kadar naif, çocuksu, fakat...fakat...iki tane babalar gibi olumlu özelliği var, en birincisi yazılmış ve bitirilmiş olması ki bu bence başlıbaşına bir başarı, çoğu yazar adayı bu aşamaya hiç gelemeden vazgeçiyor (Bkz. ben, yıllardır, kaç yıldır dersen o kızın yaşı kadar yıldır diyeceğim), ikincisi de en profesyonel yazar gibi merak ettiriyor. Şu an merak ediyorum neler olacak, nasıl olacak? Ki artık son 20 sayfaya geldik. En baştan merak ettim zaten. 

Bunların yanı sıra o kitapla ilgili bir şey daha söylemek istiyorum, beni tekrar yazmak için cesaretlendirdi. Çünkü bence o kitap daha önce elime geçmiş olsaydı ona derdim ki bu haliyle yayınlama, bu bir ilk taslak. Şurasını şurasını çalış. Elden geçir. Bunu adam et. Ve nasıl adam edebileceğini de biliyorum net olarak( bu da benim için çok sevindirici). O da beni şuraya getirdi: demek ki ben daha ilk taslağımı yazamadım. İlk taslakta neler olması gerek, neler olmasa da olur onu gördüm kızın romanında. Bir kere sahneleme diye öğrendiğimiz şeye gerek yokmuş. Oysa yer gök "göster, anlatma" cılarla dolu. Anlat gözünü sevdiğim, ilk taslakta anlat içinden geldiği gibi sonra gösterirsin. 100 sayfalık bir ilk taslak gerek önce. Benimkini bastırdım: 50 sayfa ediyor ve daha bitmedi. Fakat başına oturunca...neyse burada bir daha romanın yazı süreciyle ilgili bir şey paylaşmama kararı almıştım. Yani sorunlarım bitmedi. Özetle bunu diyebilirim şimdilik. Bunca şey öğrenmeme rağmen. Daha çok işim var.

Hadi ben kaçtım, daha çöpü çıkartıcam, koliyi boşaltıcam.


Cumartesi, Ekim 17, 2020

Eski defterler.

Müziği açtım, bir de küçük ışığı. Dışarıda usul usul bir yağmur yağıyor. Az önce bir kafedeydim, üşüdüm, eve geçtim.


Biliyorsun günlerdir kağıt okuyup ayıklıyorum, yani yırtıp yırtıp koca bir çöp torbasına atıyorum. Hatıralar salonumun ortasına hortluyorlar, onları gerçek sanıyorum bir süre, içlerine giriyorum, sonra bir bakıyorum, puf! Yoklar. Bir bakıyorum, o insanlar çoktan çıkmış hayatımdan, ya da aslında hiç girmemişler. Gereğinden fazla önemsemişim onları, olayları, bakışları, sözleri. 

Mirkelam geliyor sık sık aklıma: "geçip giden zamanı bir yerlerde bulsam, sonra üzülsem, üzüldüğüme üzülsem". Daha güzel ifade edemem. Üzüldüğüme ne üzüldüm şu son günlerde, ne kadar çok.

Bugünü yadırgıyorum sonra. Yok canım, diyorum. Olamaz. Ben ne zaman 50 yaşıma geldim. Çok uçuk. Ve hep bir ders çıkarmak istiyorum. Bir tane majör ders bana yeter. Az olsun öz olsun. Ya da yıllar içinde çıkarmış olduğumu görmek istiyorum. Ama yok oğlu yok. Kaç defter çıktı? 20? 30? 40? Yüzer sayfadan binlerce sayfa eder. Aynı hatalara tekrar tekrar düşmüşüm. Ufak sapmalar var tabii. Bıraksan bugün de düşerim. Ama akıllandığım konular da var. Olgunluk bir şekilde yer bulmuş bünyemde. Ne ara? Nasıl? Ne kadar da esrarengiz. Ama büyümüşüm. Bitmez sandığım ızdıraplarım, çıkmaz yollarım varmış. Bitmiş. Kurtulmuşum, bir şekilde hayat evrilmiş daha iyiye. Olmaz sandığım hayallerim, gerçek olmuş. Çok önemsediğim hayat biçimleri normalim olmuş.

Ben böyle geçmişle yüzleşe durayım, koca koca dersler bekleyeyim, daha sağlam yarınlar kurmak adına, dün hiç beklemediğim bir anda, bir ölüm haberi aldım. Yaşıtım sayılabilecek, hiçbir selamım sabahım olmamış birinin ölüm haberiydi bu. Sadece uzaktan bir iki defa görmüşlüğüm vardı. Bazı insanlarda böyle oluyorum. Hiçbir şekilde öngörülebilir değil. Özel bir bağım yok. Ama sanki çok yakınım göçmüş gibi bir duygu. B.'de de böyle olmuştu. Yıllar sürmüştü onun yası. O da o zaman yaşıtım sayılırdı. Bunu hiçbir zaman çözemeyeceğim. Boşuna düşünmenin anlamı yok. Ama hep "onun gözleri kapalı" ben de burda yaşamaya devam ediyorum, "haksızlık bu" duygusu. Türkçe'de çok sevdiğim bir söz imdadıma yetişiyor: "ölenle ölünmez". Bir de işte, yaşıtım bile olsa kimsenin hayatı kimseninkine eşit değil ki. Belki o kısacık yıllarına neler sığdırdı, bilemezsin. Bir de çok yaşlı ölmek istediğimden emin değilim. Neyse konum bu değildi.

Yıllarım bir yandan bomboş geçmiş duygusu. Diğer yandan en boş geçti sandığım, belli başlı bir olayını hatırlamadığım yılın ajandasını karıştırırken aslında ne çok koşturmuşum ortaya ayan beyan çıkıyor. Başka bir yandan, içimdeki doymak bilmeyen canavarla boğuşmam. Ne yapsam yetmiyor ona. Olimpiyat şampiyonu olsam, "evet şampiyon oldun bir kere ama antrenmanla geçen onca zaman ne oldu, yaşanmadan geçti gitti" diyecek. Olmuyor böyle hiç olmuyor. Huzursuzluk. Yaşanmadan ne demek. Yaşayarak geçen zaman ne o zaman? Her gün bayram sadece delilere. Ondan da hiç emin değilim. Bunu çözebilsem sadece.

Yıllar boşa geçti, o defterler yırtılıp çöpü boyladı, ortada belli başlı bir ders de yoksa, ne oldu? Gerçekten bo.u b.kuna mı yazdım yüzbinlerce satırı? Bir de sakladım yıllarca. Tavuğun yumurtalarının üstüne oturması gibi. Bence boş değil o kadar. Bir kere yazdım rahatladım. İhtiyacım vardı. İkincisi blogumun altyapısı oldu. Blog yazmayı da çok sevdim. Ya. Büyük resme bakınca...İşler değişiyor. Tekrar okunmak için yazılmamışlardı o defterler. Ve belki tek hatam, onları onca yıl saklamış olmak. Beş on senede bir atabilirdim. Değerlenecek sandım,, kişisel bazda yani. Ne saflık.

Atmak iyi geldi. Sanki o yılların durağan enerjisinin kilidini çözdüm. Öyle bir özgürlük duygusu. Bir de yarın ölürsem gözüm arkada kalmayacak. Kardeşime bin kere tembihlemiştim, ben ölürsem ilk önce o defterleri imha edeceksin diye. O da tamam tamam diyordu ama hiç güven vermiyordu. Sanki biri oturup okurmuş gibi yüzbin ergen saçmalığını, endişelenmişim. Neyse şimdi endişelenmeme gerek kalmadı. 

Bu arada iki font çıkardım. Çok zevkli bir iş. 



Pazartesi, Ekim 12, 2020

Gelmeyen kargocu ve fikir listesi

 Canımın sıkkınlığını geçirmeye geldim. Sonuçta çok da önemli bir olay olmadı. Sadece kargo şirketi ikinci defadır beklediğim saatte gelmedi. Neden bu kadar sinirlendim ki, onu da anlamıyorum. Hiçbir acelesi olmayan kargolar. Sadece telefondaki çağrı merkezi çalışanının lakaytlığına kızdım. 15.00 e kadar gelip alacaklar doğru mu anladım dedim. Evet dedi. Ama evet dediğinde sesinde dalga geçer gibi bir ifade sezmiştim. O sırada neden öyle olsun ki diye kendime attım suçu. İkinci aramamda, 18.00 e kadar gelip alacaklar dediler. Hadi bakalım. Otur bekle.  Bence 18.00 e kadar da gelmeyecekler. İddiaya var mısın?

Sabah Kemal Berk'in yeni videosunu izledim. Çok özendiriyor beni. En son kolimin içinden 30 sene öncesine ait sınav notlarım çıktı. Hah bak. O iyi geldi işte bana. Ben sanıyordum ki iki sene boyunca kendimi kandırdım tıpta. İki sene boyunca çalışır gibi yaptım. Bunun için kendime çok ama çok  kızıyordum. Yara yapıyordu o kızgınlık içimde. Halbuki notlar öyle göstermiyor. Gauss eğrisine göre düzeltilmiş notlarda çoğu derste (neredeyse hepsinde) ortalama bir öğrenci kadar başarı sağlamışım. Ki bu ortalama başarı, hepsi sınıf birincisi kılıklı tiplerle yarışırıkendi. Yani aslında fena da öğrenmemişim. Sadece yetersiz gelmiş. O başka. Ayrıca ilk sene ve ikinci sene arasında çok fark var.

Hep şu geçmişi önce bir düzleştireyim derdi. Hep arkamdan koşarken popoyu ısıran kuduz zaman. 

Şimdilerde harekete geçmekte zorlandığımda, geç oldu, bu saate mi kaldı, şimdi olmaz diye kendimi durdurduğumu hissettiğimde, ŞİMDİ'ye odaklanmak iyi geliyor. Şimdi, diyorum. Şu an var. Geçmişi düşünme. Sabahı, öğleden sonrayı düşünme. Akşam yemeğinden sonrayı düşünme. Şimdin var elinde sadece. Ne yapacaksan yap. Koli mi boşaltacaksın, çevirinin başına mı oturacaksın, çamaşır mı yıkayacaksın.

Ne diyordum? Kemal Berk. Notion diye bir uygulamadan bahsetmiş. Onu indirdim bilgisayarlarıma. Planlama uygulaması. Bütün öğleden sonra ona takıldım. Boş işler aslında. O kadar zamanda 4 sayfa çeviri yapmıştım. Ama bugün çeviriden uzak durmak istiyorum. Mola. Fasulye ayıklamam gerek. Bir türlü  elime alamıyorum. 

Notion'a yaratıcı projelerimi listeledim mesela. Bunlar tam olarak yapılacaklar listesi değil. Fikir listesi. Wish list ingilizcesi. İstek listesi. Yapsam hoş olur listesi. Biri kaç gündür gündemimde. Kendi ısmarlama sesli meditasyonumu kaydetmek, ısmarlama derken kendi ihtiyaçlarıma göre hazırlanmış. Aslında her isteyen kendininkini kaydedebilir. Bir diğeri kendi elyazımı fonta çevirmek ve satmak. Biri de bir belgesel çekmek, kağıt toplayıcıları ile ilgili. Sonuncusu en güzeli bence ve en zoru. Yapabilirliği en düşük olanı aynı zamanda. Video çekme konusunda hiç tecrübem yok. Ekşi sözlüğü açtım. İnsanların kağıt toplayıcıları hakkında yazdıklarını okuyunca dehşete kapıldım ve tiksindim. Bu kadar duyarsızlık fazla geldi bünyeme.

Bugün FB'ta üye olduğum bir gruba bir kadın "içinizde ukde kalan bir şeyi yazın" demiş. Maddi olmasın. Birçok kadın cevap olarak aslında şu an bile yapabilecekleri şeyleri yazmışlar. Bana çok çarpıcı geldi. Ya şu an bile yapabilirler ya da şu an yapılması yolunda yardım teklif edildiğinde hiç de oralı olmuyorlar. Mesela İngilizce öğrenmek. Resim yapmak. Müzik aleti çalmak. Şarkı söylemek. Yemek kitabı yazmak. Bu devirde yemek kitabı yazmak diye bir ukde kalmasın lütfen kimsenin içinde. Daha kolay bir şey bilmiyorum. Bilgisayarda tarifleri yazarsın, cep telefonuyla resimleri çekersin. Bir şekilde düzenlersin, en kötü ihtimal ozalitçide bastırırsın, ciltletirsin. Yoksa bir yayıncıya gönderirsin. Amazon'da satarsın.

Şu fikir listesini genişletip, ciddiye alıp, peşine düşmeli. Senin fikir listende neler var?



Cumartesi, Ekim 10, 2020

Formül

 Şu hissi başka şeye değişmem: tenimde tertemiz sabun kokusu, spor sonrası duşumu almışım, koltuğa yayılmışım, elimde lavantalı yeşil çay kupası. Hem sıkılaşmış hem gevşemişim. Hem ruhum durulmuş hem bedenim tazelenmiş. Kendimi daha daha ödüllendirmek için sabahtan merak ettiğim birkaç videoyu dinlemişim. Mis. 

Ne yazık ki çabuk unutuyorum. Şu hissi hatırlayabilsem yürüyüşe çıkana kadar kendime o kadar diller dökmeme gerek kalmaz. Bir saat yirmi dakika yürüdüm bugün. Caddeye çıktım. Sonra da kestirmeden geri döndüm. Hava kararınca yürümeyi sevmiyorum aslında. Ama harekete geçene kadar saat geç oluyor.

Bugün yine bir bölüm çevirdim. Kolilere hiç dokunmadım. Yarın yaparım. Çevirdiğim kitap heyecanlı gidiyor. Sonraki bölümleri merak ediyorum. Bir de çevirmesi kolay. Bir cümleye üç saatimi vermiyorum. Bir de sıkıldığımı hissettiğimde bırakmayı öğrendim. Bu çok büyük bir lüks. Eskiden kendimi zorlardım ve hem doğru dürüst çeviremez hem de masadan kalkamazdım. Ama bir yerde şöyle bir formül buldum:

verimlilik= yapılan iş/ harcanan zaman

İş için harcadığın zaman ne kadar azsa verimlilik o kadar çok. İş görmeden zaman harcadığında verimliliğin düşüyor. O yüzden kesip başka iş görmek daha akıllıca. Aklın nerdeydi desene. Aslında bize hep kendimizi zorlamamız, tembellik etmememiz öğretildi. Yani bana. Kalkıp gidersen, yarım bırakırsan olmaz. 

Küçük ışıkları yaktım. Birazdan yatarım. 




Çarşamba, Ekim 07, 2020

Serinlik

 İki şimşek çaktı. Havada yağmur kokusu. Hafta başından beri söylüyorlardı ama yarın içindi. Biraz erken geldi. İstanbul hala 30 küsur dereceydi bugün. Tam olarak kaç bilmiyorum ama bunaltıcıydı. Oturduğun yerde sırf nefes aldığın için terlersin ya. Öyle. Şu an serinlik giriyor açık pencereden içeri. Nihayet.

Ev sessiz. Arada bir arka sokaktan bir araba geçiyor. Hala uyumamış bir iki martı ciyak ciyak seslerini salıyor. Bugün kızkardeşimle telefonda konuştuk uzun uzun. Bir kukla kanalı var youtube'da. Sadece 30 aboneli. Ona dijital pazarlama ve sosyal medya konusunda kendini eğitebileceği kursları önerdim.  Kendim çok bildiğimden değil. Ama ihtiyacım olsa oraya gideceğimden. Şimdi merak ediyorum, ne yaptı. Birkaç gün sonra anlatır. 

Grafik tasarım kursumun başlamasına birkaç hafta var. Sabırsızlanıyorum. O zamana kadar koliler ve çeviri biter diye umuyorum. Resim kursunu yarım bıraktım. Bu Cuma gider miyim bilmiyorum. Sarmadı sanki. Ya da zamanlama mı yanlıştı?

Kolilerden çıkan ve atmaya kıyamadığım kağıtlardan üçü yemek masasının üstünde günlerdir sürünüyor. Bunlardan biri “heuristics” : tüm matematik problemlerinin çözümü için yöntemler kitapçığı, biri lise öğrencilerinin konuşması için Paul Graham tarafından hazırlanmış bir metin, biri de Ermenice alfabe. Bir süre önce okumayı sökmeye yeltenmiştim. Fakat bu yöntem hiç aklıma gelmemişti: sabah öğlen ve akşam gözümün önünde durması. 

Paul Graham ın yazısını da baştan başa okudum. Tam şu an bana lazımdı. Günün önemli saydığım işleri, spor dışında, aslında kişisel hayatımda o kadar da önemli değil. Onlardan arttırabildiğim zamanlarda da fara tutulmuş tavşan gibi donakalıyorum. Başka bir şey yapıyor olmalıyım. Kişisel bir proje. Grahamın o yazısının linkini aradım. Yok. Diğer yazılarına göz atmak istersen...Ben bu hafta diğerlerini de okumak istiyorum.