Pazartesi, Haziran 19, 2017

Kırık dökük.

Parçalarımı toplamaya geldim blog. Bugün nispeten daha iyi hissediyorum kendimi. Gerçeklerle yüzleştim. Yere iniş sert oldu ama gerekliymiş. İçimden buraya yazmak da geliyorsa şu an, tamamdır. Yapmam gereken zorunlu işler var. Ama bekleyecekler. Mandala boyayacağım onların yerine. Yoksa o zorunlu işler de yanlış yapılacak. Biliyorum kendimi. Sonra başıma daha büyük işler açacağım.

Gene kendi hayatıma döneceğim. Kendi hedeflerime. İyi ki öyle bir altyapım var. İyi ki altım boş değil. Yoksa uçuruma yuvarlan dur. Mesela Rafinera'dan altı paket satın aldım. Evine diyet yemek getiriyor beş öğün. Çarşamba günü başlayacak. Haftada bir kilo vermeyi vaat ediyor. Haftada bir kilo verebilsem ne muhteşem olurdu. Üstüne de spor yapabilsem. Eski formuma kavuşmayı her zamankinden daha çok istiyorum. Eski görüntüm artı sağlıklı, güçlü, zinde bir beden. O zaman on kiloyu on haftada versem... yaz sonuna kadar oldukça farklı görünürdüm. Pek ummuyorum ama, dur bakalım, sporla beraber götürsem bir ihtimal, on kilo olmasa da beş kilo gidebilir, dedikleri doğruysa. Beş kilo da kabulüm.

Sonra bu öykü projesine yüklenmek istiyorum. Bütün gücümle yazmak. Elimden gelenin en iyisini yapmak. Aklımda bir öykü çekirdeği var. Onu işlemem gerek. Ama son yazdığım öyküye o kadar uğraştım ki artık ne olsa yazarım sanki, üşenmem. Bu haftanın sonunda Notos'tan haber gelmezse, ilgilenmiyorlar demek olacak. Bence haber filan gelmeyecek. O yüzden ikinci tura başlayacağım. Başka bir öyküyü önce Kitap-lık'a, sonra Notos'a. Kimsenin ilgilenmediği bir öncekini başka bir dergiye.

Çanakkale festivali bitsin, yazın yoğun olarak bunlarla uğraşmayı düşünüyorum. Bir de şu iş kitaplarına bakacağım. Deyip deyip bırakıyorum kenara. İş kitapları ve edebiyat kitapları.

Bir de üst baş alışverişi yapmak istiyorum. Eskileri ayıklamam gerek.

Ne zamandır çaydan kötü bir tat alıyordum. Bugün üşenmedim su kaynatıp boş demlik süzgecini kaynar suda beklettim. Baktım sarımtrak bir renk almış su. Dedim tamamdır. Kaynar su işini gördü. Nitekim tadı da düzeldi sonra içtiğim çayın. Bugünün küçük sevinci. Aslında haftada bir tekrarlamalı bu işlemi.

Kaç gündür müzik açmıyorum evde. Kafam şişmiş. Dinlendiğimi hissediyorum. Galiba yazın koroya ara vereceğim. Galiba dediğim kesine yakın.

Şimdi artık kalkmalı bilgisayar başından. Ufak ufak başka işlerle uğraşmalı.




Cumartesi, Nisan 29, 2017

Peru ve diğer şeyler.

Dün bir belgesel izledim. Peru'nun dağlık bir bölgesinde dünyanın geri kalanından uzak ve iletişimsiz yaşayan bir topluluk. Elektrik ve su şebekeleri yok. Et yemek için, besledikleri kobayları kesip yiyorlar. Hiç dışarıdan ziyaretçi onlara uğramıyor. Yakından geçenler var ama yolları bu adamların topluluğuna düşmüyor, kenarından dolanıp gidiyorlar. Doğduklarından beri oradalar. Hayatlarında ilk gördükleri yabancı, belgeseli çekmeye gelen adam. Adam onların hayatlarını gösterdikten sonra oranın bir yerlisine diyor ki, "bana sormak istediğin bir soru var mı?", yerli de sanki bu sorulsun diye bekliyormuş gibi "var" diyor. "Çok merak ettiğim bir soru var." Nedir diyor Amerikalı. "Senin ülkende hayat benimkine benziyor mu? Mesela aynı şeyleri mi yiyorsunuz?" Ve sonra Amerikalı bu sorunun cevabının kapsamı karşısında sessiz kalıyor ve kamera New York'u gösteriyor.

Dünden beri bu var aklımda. "Senin ülkende hayat benimkine benziyor mu?" Çok acayip. Dünyanın geri kalanından bu derece kopuk olmak. Başdöndürücü. Ve dünyanın bir yerinde dünyadan bihaber insanlar yaşıyor.



Sonra bugün iki tane kitap elime aldım: Murat Özyaşar'ın Ayna Çarpması ve Mahir Ünsal Eriş'in Olduğu kadar güzeldik. Neyse ki elime alabildim (bu bendeki okuma özürüyle). Son sipariş verdiğim kitaplardandı. Her ikisinin de ilk öyküsünü okudum. Açıkçası vurulmadım. Vurulurum sanıyordum. Çok başka numaralar bekliyordum. Gelmedi. Belki diğer öykülere de bakmak gerek ama genelde ilk sıraya en başarılı öyküyü koyarlar. Murat Özyaşar bu öyküyle nasıl çift öykü ödülü aldı anlamadım. Sadece şöyle bir durum var, öyküler çok inandırıcı. Gerçekten başına gelmiş gibi anlatılmış. Ne var ki benim iyi öykü kriterim bu değil.

Fakat asıl hayal kırıklığı Ursula Le Guin'inki. Peh. Resmen kazıklanmış hissediyorum. Başlığında yaratıcılık sözcüğü geçen, içeriğinde ilkokul derecesinde dilbilgisi dışında çok az şey barındıran, yaratıcılıkla uzaktan yakından ilgisi olmayan bir içerik. Resmen pazarlama şeysi. Nasılsa yazarı çok ünlü, başlığa da yaratıcılık ekledik mi peynir ekmek gibi satar demişler. Yazıklar olsun. Başlığa dümeni yaratıcılığa kırmak de, sonra da içerikte yok noktalama işaretleri çok önemlidir, yok gereksiz zarflar, yok cümleler uzun mu kısa mı. Bu mu yaratıcılık? Bir başlık sözünde durmuyorsa insan kitabı iade edebilmeli, çalışmayan bir çamaşır makinesi gibi. Alıştırmalar birbirinden sıkıcı. Bir de örneklerle doldurmuş, ne var ki kitap İngilizce'den çevrilmiş. Bütün anlamını yitiriyor. Tek kelimeyle: çöp.

Bugün biraz çalışayım dedim. Listelerimi gözden geçirdim. İçlerinden sözcükler seçtim. Bazıları bana daha uzun cümleler çağrıştırdı. Hepsini alt alta yazdım. Fakat ufukta ne bir karakter, ne bir öykü fikri var şimdilik. Ama bu ilk zamanların aylak hallerini seviyorum. Hatta bugün değişik bir his geldi bak. Masanın başına oturmuştum. Önümde kağıt vardı, silgili kurşun kalem ve silgi. Hepsi bu. Ve cam masa. His şu: "bu basit malzemelerden öykü yapabilirim." Yapmak ama yazmak değil, dikkatini çekerim.  Bilezik, kolye ya da satranç takımı üretir gibi, öykü üretebilmek. O an kendimi farklı hissettim. Hani çocukken büyük bir insanın başında durursun ya, ne yaptığını çözmeye çalışırsın, bir de nasıl yaptığını. Yaptığı sana ulaşılmaz derecede beceri gerektirici gelir. İşte o an sanki bir çocuktum kendime bakan. Yaptığım ulaşılmaz derecede beceri gerektiriyordu ama ben o ulaşılmaz beceriye mucize eseri sahiptim. Çok tuhaf bir histi. Bisikletin ilk defa dengede durması kadar büyülü.

Ve fonda hala E.'yı kaybetmenin şaşkınlığı. Anneme baksın diye çalışıyordu yanımızda. Annemden yirmi küsur yaş gençti. Meğer bizim ona bakmamız gerekiyormuş. Son zamanlarıymış... Çok acayip.

Dün anneme gittim de. Minikler de oradaydı. Yeğenler. Küçük bıcır bıcır konuşuyor. Büyükle de hasret giderdik. Bana bilmeceler sordu. Annesi sarı bir üst giydirmiş. Çok yakışmış. Beğenimi yüksek sesle söyleyince, küçük hemen önüme atıldı, kendi üstünü gösteriyor. Ay unutmuşum kardeş olmak nasıldı diye. Sana da çok yakışmış dedim hemen. Neyse ki kavrayabildim durumu o an. O kadar dışında kalmışım ki.

Spor işini kafamda hala oturtamadım. Hayatıma sokarım da iş kafaya sokmakta. Kafada hallettin mi sigarayı bırakmak gibi bir şey. Nasıl olacak bilmiyorum.

Bu gecelik bu kadar olsun blog. Sanırım epey bir gevezelik ettim. Biraz da başka gün yazayım. İyi geceler dünya.






Perşembe, Nisan 27, 2017

Nisan biterken.

Fark ettim artık eskisi gibi yazamıyorum. Bir tutukluk çöreklendi klavyeme. Bu iyi bir şey değil. Sebebini biraz tahmin edebiliyorum. Eskiden buraya yazılanlar şişenin içine konmuş mektuplar gibiydi, kime ne zaman ulaşacağı belirsiz. Oysa şimdi ekranın öbür tarafında Güneş var, Ceren var, Ayşe var, Sibel var, Anıl var. İyi ki de varlar, elbette, o ayrı. Onlar ve daha saymadıklarım. Ama işte aynı şey değil. Geçen akşam rüyama girdi zaten. Hikmet bey'i gördüm rüyamda (Hükümenoğlu), Körburun'un yazarı. Çok büyük bir kusur işlemişim blogumda, ve artık beni takip etmeyeceğini söylüyor. Sonra da kendimi daha da kötü hissedeyim diye, zaten 26 kişiydik diyor. Ve dünyam başıma yıkılıyor. Gülme. Kaç gündür bu rüyayı düşünüyorum. Anlamını. Blogun ve ziyaretçilerinin ve düzenli takipçilerinin hayatımdaki yerini. Bir yandan son nefesime kadar yazacağımdan korkuyorum, bir yandan bir gün bu blogun bitmesinden. Hayatımda zamanla kapladığı yerin büyüklüğünden de korkuyorum. Sanırım kaybetme korkusu, rüyanın anlattığı. Gerçi bir günlüğüm daha var. Kağıttan. Oraya çok sık yazmıyorum. Bazen buraya yazamadıklarım oluyor. Herhalde bir sebepten burası biterse bana orası kalır yine. Oraya yazmaya devam ederim. En azından.

*   *   *   *   *   *

Artık yavaş yavaş yeni öyküye çalışmam lâzım. Biraz boşladım şu son haftalarda. Çeviri almamak tabii çok rahatlattı günün seyrini. Ama işte bu sefer de yayıldım. Koca bir ay, öykü yazmadan devrildi. Nisan bitiyor üç güne. Mayıs ayı hedeflerimden biri öykü yazmak olsun. Diğeri de kesinlikle ama kesinlikle zayıflamak. İki koca hedef yeterli bence bir ay için. Satranca gelince... Galiba kabul etmem gerek, her ne kadar son bir senede çok şey öğrenmiş de olsam, seviyem uzun zamandır duraklamada. Sırf problem çözmekle olmayacak. Ya da sırf maç yaparak. Biraz teori öğrenmek gerek, eğer ilerletmekse amacım. Ama bilmiyorum. Henüz başka türlü uğraşmak istediğimden emin değilim. Belki böylesi de iyidir. Mayıs ayında müzik de olacak hayatımda. Hem dönem sonu konserine çalışacağız, hem de Çanakkale festivaline hazırlanacağız. Müzik, edebiyat ve spor. Yeterli bence. Satranç da varsın duraklasın. Bugünlük bu kadar. İyi geceler dünya.



Pazartesi, Nisan 24, 2017

Seçme sonuçları -final-

Az önce haberi geldi: "Çanakkale Korolar festivaline seçildiğiniz için bu mesajı yönlendiriyorum". Hiç beklemiyordum. Hayatta olmaz diyordum. Daha günlerce sürünecek diyordum. En sonunda da olumsuz çıkacak diyordum. Küt diye "of gene birisi gereksiz bir paylaşım yaptı whatsapp grubunda" diye düşünürken beni hazırlıksız yakaladı. Ka-tı-lı-yo-rum FESTİVALE!

Sevindim tabii birden.

Ama aslında 4 Düğün Bir Cenaze modundayım doğruyu söylemem gerekirse. Çok kötü bir haber aldım sabah. Yedi sene yanımızda çalışan, hastalığında babama bakan, sonra da annemle kalan yardımcımız, iki ay önce rahatsızlanıp memleketine dönmüştü apar topar. Apar topar anneme yeni yardımcı bulmuştuk. Bulabilmiştik. Dün hastaneye kaldırıldığını öğrendik. Bugün de vefat etmiş. Bir günde rahatsızlandı. Doktor depresyon demişti. Ben inanmamıştım. Depresyon böyle olmaz. Sonra beyninde tümor olduğu ortaya çıkmış, ameliyat edilemeyen cinsten. Bugün tam tarihlere bakmak için blogu kurcaladım ama o zaman yazdığım tüm yazıları taslağa kaldırmışım, buldum ama sonuçta tarihleri. Kendini kötü hissediyor diye onu tanıyan komşu yanında durmamı önermişti. Beş gün annemde kalmıştım, beşinci gün de evine dönmek istiyor diye zar zor uçağa bindirip göndermiştik. İyi olmadığı belliydi, ama iki aylık ömrü kaldığını hiç tahmin etmiyordum. Altmış küsur yaşındaydı, torunları vardı. Doyamadı onlara...

Biraz karanlık bir gün o yüzden. Sevinç ve üzüntü yan yana. İyi ki güzel bir haber de geldi, bu kötü haberin yanı sıra. Tabii ki orantısız. Hiç bahsetmeyeyim diyordum ama duramadım. Daha başka şeylerden bahsedecektim ama şimdi çok gereksiz, çok küçük kalıyor...Bu post böyle oldu blog. Haydi. Kal sağlıcakla.


Cumartesi, Nisan 22, 2017

Seçme sonuçları -1-

Açıklandı sonuçlar blog. Aynı tahmin ettiğim gibi fakat bir tık daha iyi. Meali: yedeklerdeyim evet ama galiba yedeklerin üst sırasında. Çünkü hoca üzgün geldi, ve katılımcı sayısını yükseltmeye çalıştığını söyledi, her bir ses grubundan (alto, mezzo, soprano) birer kişi daha katılabilecek kadar ve bunu bana öyle bir dedi ki sanki kabul edilirse ben de gidebilecekmişim gibi anladım ben. Şimdi festival organizasyonundan haber bekliyor. İdaredeki asistan da Pazartesi tam olarak belli olacağını söyledi, hoca Pazartesi filan diye tam bir tarih söylemedi ama, o yüzden tam olarak bilemiyorum. Asistan kız o kadar şeker ki, sonuçları ondan öğrenmeye gittiğimde, lafı dolandırdı dolandırdı, ben en sonunda: "yedeklerdeyim yani" diyince, hani netleşelim gibisinden, "evet" derken yüzünden düşen bin parça, sesi de titrekti. Kıyamam ya. Söyleyemedi kırk saat. Böyle işte.

Onun dışında bugün müzik teorisi dersinde sadece üç kişiydik. Özel ders gibiydi. Bol solfej, biraz da kulak çalıştık. Eğlenceliydi. Keyifliydi.

Bugünlük bu kadar. Kısa kısa. Bir dahakine illa ki çenem düşer. Haydin kal sağlıcakla.



Cuma, Nisan 21, 2017

Küçük zaferler, küçük sevinçler.

Tam blog yazma ortamı. Yapılmayı bekleyen bir iş yok. Anlatasım var. Dışarısı kapalı ve soğuk. Sırtıma bir hırka giydim, ayağıma çorap, koltuğa popoyu yaydım. Oh. Kebap. 

Birazdan Çanakkale seçmelerinin sonucu açıklanacak. Çarşamba akşamı seçmelere katıldım. Ve başardım. Ama başaranların hepsi Çanakkale'ye koro yarışmasına katılamıyor, bazıları yedekte duracak. Ve belki hiç katılmayacak. Ama olsun. Öyle de olsa, birkaç gün zaferimin tadını doya doya çıkardım. Sopranoymuşum. Tescillendi. Ve kulak sınavını geçtim. Pek bir beklentiyle girmemiştim sınava. Bir de en zoru olan üç sesi birden basıp, tek tek sesleri söylememi istedi hoca. İki sene önce büyük bir hüsranla çıktığım başka bir koro seçmesi için bu üçlü seslere çalışmıştım, ve hiç onu sormamıştı şef. İki sene sonra hala sesleri söyleyebildiğime şaştım. İşte iki gündür "başardım, başardım" diye dolanıyorum mutlulukla. İçten içe yedeklere kalacağımı düşünüyor olsam da. Dün bir ara yedekler de Çanakkale'ye gidiyor sandım, fakat bugün sordum, öyle değilmiş. İlk düşündüğümmüş. Dur bakalım.

Öykümle ilgili çok güzel geri dönüşler aldım. Mesela yazı konusunda beni en çok üzen şeylerden biri, burada kullandığım dille, öyküde kullandığım dilin hiçbir ortak noktası olmamasıydı. Bazıları bloga yazar gibi öykü, hatta kocaman roman yazıyorlar ve enfes oluyor. Ve o tutarlılık beni çok özendiriyor. Bu hafta birisi bana, blogdaki sıcaklığı, öyküde de bulabildiğini söyledi. Sıcak yazmak. Hiç bilinçli olarak yaptığım bir şey değil. Ama öyle olduğunun düşünülmesi bana çok iyi geldi. Hani aklına geldikçe kalbini ısıtan bir sevinç gibi. Varmış benim de tutarlı bir tarzım.

Fonda da N.'nin onarıp pansumanladığı insan ilişkileri şeysi var. İçimde bir kırıklık varmış. Çok diplerde, eskilerde. Kendime duyduğum güveni de kapsayan. Bundan sonra herşey daha farklı olacak, biliyorum.

Bir de işte, alışveriş yaptım ben yine internetten. Lamy dolmakalem, o su hazneli fırçalardan ve bir kutu suluboya. Ege'nin önerdiği Güven Sanat'a uğradım Çarşamba günü Kadıköy'de. İnternette posta ücreti ile beraber bir buçuk dolara bulduğum fırçaları, elli teleye satıyorlardı. Çok açık fark var. Postacı geçen gün satın aldığım saati getirdi, nasıl bezmişse iki günün birinde bana paket getirmekten "daha bunların devamı var mı, daha gelecek miyim ben buraya" diyor. Zevzek.

Hepi topu anlatacaklarım bu kadarmış. Ben susmam sanıyordum. Gidip biraz Ursula Le Guin okuyayım bari. Biraz da Çanakkale hayalleri kurayım. Ama çok değil. Kararında. Haydin kal sağlıcakla. Sonuçlar açıklanınca buraya dip not olarak eklerim.






Salı, Nisan 18, 2017

Dostluk.

Hiç bu kadarını beklemiyordum blog. N. geldi yurtdışından, evimde kaldı birkaç gün. En eski arkadaşlarımdan, en çok sevdiğim. O gittikten sonra yıllarca mektuplaştık. Bir de Z. var. Üçümüz. Gerçi o ikisi okul dışında daha çok görüşürdü filan. Ama ben en çok o ikisiyle anlaşırdım sınıfta.  Beşinci sınıfın sonunda ikisi birden küt diye ayrıldı okuldan. Ve ben sap gibi kaldım orta birde. Ve bir daha onların yerine kimseyi koyamadım. Tabii bu beşinci sınıftan bu yana ilk karşılaşmamız değil. Ama öncekiler böyle değildi. Sebeplerine girmeyeyim, gereksiz.

Çok güzel geçti. Çok konuştuk. Bir türlü susmadık. Çok güldük. Ne kadar çok ortak noktamız ve merakımız varmış, şaşırdık. Mesela sabah yumurtası. Aynı şekil sevip aynı şekil hazırlıyoruz. Yoga gibi genel geçer şeyleri saymıyorum bile. Mesela ikimiz de kırışıklarımıza bayılıyoruz. İkimiz de kırklı yaşlarımızı çok seviyoruz. Çok güzel ve dengeli geçti günler. Evet dengeli. Yani etkinlikten bayıltacak kadar yorucu değil fakat sıkıntıdan patlayacak kadar boş da değil. Adaya gittik. Bisiklet kiraladık. Ada turu attık bisikletle. Hava çok güzeldi. Beğeneceğini düşünerek teklif ettiğim her şeye bayıldı. Çağla yedirdim. Ona çok bayılmadı mesela ama ilginç geldi. Çocuk olduk galiba yeniden, en çok da gülerken. Karaköy'e de gittik. Galata kuledibine de. Nevizade'ye de. Eski Bomonti bira fabrikasına da. Kapalıçarşı. Tahtakale. Marpuççular handan boncuk baktık. Benim bir zamanlar içine girince kendimi kaybettiğim dükkâna götürdüm. O da orada kendini kaybetti. Bazen derin konulara girdik. Mutlaka gitmemiz gereken bir yer olmasa bütün gün evde durup konuşmaya devam ederdik eminim. Benim apartmanın asansörü dandik, her an içinde kalabiliriz. Dedim ki ister misin kalalım içerde (saatlerce)? Ne dedi biliyor musun? Dert değil, eminim çok eğlenceli/ ilgi çekici olur.

Böyle işte. Çok ihtiyacım varmış, konuşmaya, gülmeye, anlaşmaya. Ama en çok anlaşmaya. Meğer gevezenin tekiymişim. Meğer sandığım gibi değilmişim... O kadar iyi geldi ki...Samimiyet, incelik ve daha nicesi...tek kelimeyle dostluk.