Cuma, Haziran 15, 2018

Yeni düzen, yeni hayat, küçük kanatlar.

Wuhhhuuu. Balık yağı kafası çok güzel sen de içsene... :) Gün gelir kefirle, gün gelir balık yağıyla kafayı bulurum. Her yiğidin bir yoğurt yiyişi misali. Şu an kafayı mı buldum ne mi oldu bilmiyorum tam olarak da, işte olanları anlatmaya geldim azıcık. Kap çayını, gayfeni, kurabiyeni.

İyiye evrilmeye devam güzelcim. Böyle milim milim seyrediyor gün içinde, fakat ertesi gün kendini başka bir hayatta buluyorsun.

Lafı çok dolandırmadan söyleyeyim, ev işlerini hallediyorum ufaktan. Ama asıl ruh işleri halloluyor. Yani biraz o, biraz bu. Bazen de birbirini besliyor. Plan program hedef yapmadım bu sefer. Bir listem var yapılması gerekenler diye. Biraz ona bakıyorum, biraz da kafama göre takılıyorum.

Mesela bugün ayakkabı dolabının üstünü iki arada derede hallettim. En son ne zaman el attığımı hatırlamıyorum. Sepetteki kullanılmış pilleri geri dönüşüm kutusuna attım, ne zamandır veririm diye tasarladığım ( ay? yıl?) oraya bıraktığım pişik kremini, aklımı kullanıp, çantaya attım ve bu akşam dışarı çıktığımda karşıma çıkan ilk bebekli dilenci kadına verdim.

Mari Kondo'yu elime aldım, okumaya başladım. İki sayfa filan okuyunca, gaza geldim, hemen kitabı bırakıp, en göze görünen gereksiz eşyaları çöpe attım.

Mesela salonun köşesinde gitarın ve orgun dikine durduğu yerde, bir de kartondan gereksiz kutusu duruyordu. O kadar alıştım ki kanıksadım. Birden gözüme çarptı, ben bu kutuyu niye saklıyorum dedim. Org zaten çin yapımı oyuncak bir org. Profesyonel filan bir şey değil. Makamları anlamak için annemin evinden getirmiştim. Sanki burdan taşınsam kutusu lazım olacak.

Sonra, evi dolaşıp gözüme çarpan kullanmadığım ya da sevmediğim, ya da sevmediğim bir insanı hatırlatan, ya da aslında hiçbir bağımın olmadığı ve ne demeye evimde yer kapladığını anlamadığım, ne varsa bir torbaya attım.

Sonra aklıma meyve bıçakları geldi. Çok ucuza almıştım onları on sene önce ve çok kullandım çok da keskinler ama artık ömürlerini doldurdular. Kötü görünüyorlar. Onları atmadan, kendimi garantiye almak için, dışarı çıkıp aynı tip keskin ama daha güzel meyve bıçağı aradım. Ve buldum. Ama o arayış bile...güzeldi. Sanki özgürlük dolaşıyordu damarlarımda.

Fakat bugünün asıl olayı: psikoloji kitaplarım. Aslında çok yok. Kitaplığımın bir rafı. Üniversite okurken dört kütüphaneye birden üyeydim ve faal olarak dördünü de kullanıyordum (kampüsün dört katlı dev kütüphanesi, evimin oradaki muhteşem dört katlı kütüphane, Lyon şehrinin kütüphanesi ve bir de şehrin az dışındaki daha küçük bir kütüphane). Satın aldıklarım ve yanımda getirdiklerim de bazı referans kitaplar. Üç dört Freud. Neyse işte. Bunlar yirmi senedir o rafta duruyorlar. Yirmi senede kaç kere açıp okudum? Benim hatırladığım: üç. Bundan sonra kaç kere okurum? Hah. Orada durunca bana hangi duyguları hissettiriyorlar? Hah. Oldukça karmaşık duygular. Ayrıca, bu psikoloji kitaplarının kitaplıkta durdukları yer, canım, sıkı dur, (bunu bugüne kadar farkında mıydım acaba) babamın yüksek mühendis olmak için gittiği Amerika'dan dönüşte getirdiği kitapların, kendi kitaplığında durduğu yerle aynı. En üst raf. Bütün raf. Ben kendimi bildim bileli orada durdular, yani elli seneye yakın. Babam bu dünyadan göçtü gitti, mühendislik kitapları hala orada. Ve babam da yüksek mühendis olduktan sonra Türkiye'ye döndüğünde mühendislik filan yapmadı. Ne olur bana "peki neden psikologluk yapmıyorsun" diye sorma. Kendimce geçerli sebeplerden dolayı yapmıyorum. Ama kalbim bu konuda çok kırık.

Mari Kondo'nun söylediğini yapıp, önce onları raftan aşağı aldım. Halıya. Ben de halıya. Kağıt kalem. Onları neden saklıyorum, saklamamam için sebeplerim neler? Yaz babam yaz. Of blog. Of. Bayağı bir malzeme çıktı oradan bana. O Cinq Psychanalyse'le (5 psikanaliz ?) bakışmamızı görsen. Issız adam'daki final bölümü gibi. Dile kolay, elime aldığım ilk psikanaliz kitabı, saydım, 33 sene geçmiş üstünden. Ortaokuldaydım, okulun kitaplığında bulmuştum, ödünç almak isteyince zeka gerisi kütüphaneci kadın, onlar son sınıf öğrencilerinin deyip bana vermemişti, ben de o yüzden gidip gelip, kütüphanede okuyup bitirmiştim (ahahaha o zamandan belliymiş bu yolun çileli olacağı). Sonra da diğer kitapları okumaya çalışmıştım. Fransa'ya gidince de bundan bende bir tane olmalı deyip, çok para olmasına rağmen (bir haftalık paramın yarısı), satın almıştım.

Fakat gerçekte mesele kitaplar değil. Kitapların temsil ettiği bilgi birikimi. Artık bir karar vermem gerekiyor. Bundan sonra bunlarla ne yapacağım? Hayır görünürde bir daha psikologluk yapmayacağım belli. Fakat gerçekte içim karman çorman. Bir yanım bu kayıbı hala kabullenemiyor. Yani geride bırakamıyorum. Kitaplar orada, yukarıda, (asılı) duruyorlar. Sanki bir gün kullanılabilirlermiş gibi. Sanki öyle bir ihtimal varmış gibi. Dursun. Lazım olur. Bu işte, tam olarak bu. Bunun netleşmesi gerek. Ortada bir kayıp var ve ben bunu bunca sene sonra bile hala kabullenemiyorum. Bir organ kayıbı gibi bir şey.

Hani demiştim ya ben sana Amypurdy'den bahsetmek istiyorum diye. Bugün bunu da anladım. Amypurdy'de beni bu kadar etkileyen ne diye. Amypurdy ve Ted Talk dinlerken denk geldiğim Bj Miller. İkisi de uzuv kaybına uğramış insanlar. Fakat hayattan kopmamışlar. Aksine. Sımsıkı tutunmuşlar. Yollarına devam etmişler. Edebilmişler. Ve bu bir filmdeki, kitaptaki bir kurgu değil. Gerçek. Bana da devam etmek için ilham oluyorlar, örnek oluyorlar.

( 16/6/18: ekleme yapma ihtiyacı duydum: uzuv kaybından bahsederken henüz o sapancadaki olaydan haberim yoktu, geceleyin öğrendim :((((((( )

Bundan sonra bunlarla ne yapacağım? Kendime zaman tanıyacağım bu sorunun cevabını bulmak için. Fakat tahminim çok uzun sürmemesi.

Mari Kondo kitabının başında onun sistemini kullanan insanlardan alıntı yapmış. Kimi evi KonMari sistemiyle düzenledikten sonra kocayı boşamış, kimi işten istifa etmiş, kimine beklediği iş teklifi gelmiş filan. İlk okuduğumda kahkahalarla güldüm. Kıymeti kendinden menkul birinin gülünç abartmaları filan sandım. Ama şimdi çok net. Evini düzenlerken, aslında eşyaların nezdinde tüm duygusal yaşantını elden geçiriyorsun. Seçimler yapıyorsun. Neyin sana iyi geldiğini, neyin kötü geldiğini tartıp değerlendiriyorsun. Bu beni mutlu ediyor mu? Diye bin kere kendine soruyorsun. Etmiyorsa aktif bir şekilde ondan kurtuluyorsun. Bu soruyu kendine 5 kere, 10 kere, 15, 30 kere sorduktan sonra ruhunda yerleşmeye başlıyor. Otomatikleşiyor. Her şeye o gözle bakıyorsun. Tabii en son kocayla başbaşa kaldığında, aklından, "peki ben bu adamla mutlu muyum diye sormak aklından geçebilir". Euuuuuuu, değilim!!!! O zaman ne yapıyoruz? Geri dönüşüme veriyoruz.

---------------------

Ertesi gün oldu. Dün biraz korktum acaba bu olumlu ruh hali geçici mi diye. Ama değil. Düzenlemeye devam. Hem de düzensizce. Programlamadan. Mesela bu sabah yine 5:30'da uyandım. Telefonumu elime aldım ve başladım içini düzenlemeye:

+ zibilyon tane sms birikmiş. Hepsini tek tek okudum önemli değilse sildim. Geriye önemli olan üç beş tane kaldı. Çoğunun içinde önemli bir telefon numarası. Bir tane resim. Arasam bulamam zaten o karışıklıkta. Annem böyle durumlar için "kedi yavrusunu bulamaz burada" der (genelde sinirlidir bu söz sarf edilirken, gerilirsin). Azıcık uğraşıp, çok değil, onları rehbere kaydettim. Resmi galeriye gönderdim. Saat 06:00'ya geldiğinde sms leri boşaltmıştım ki Mustafa Sarıgül sağolsun, hiç unutmaz, bayramımı kutladı sms'le. :DDD.

+ Sonra telefonu kolay moddan çıkarıp eski moda getirdim çünkü kolay modda takvimin içeriğini göstermiyor. Ama kendim kolaylaştırdım. Duvar kağıdı blok bir renk. İki sayfası var (eskiden 7 sayfa filandı). Biri takvim ve üstüne yazılanlar, diğeri anasayfa ve üzerindeki saat hava durumu şeysi dışında, tek uygulama fotoğraf makinesi (eskiden 15-20 uygulama). Aşağıda da zaten standart arama, rehber zarttı zurttu var. Önce ve sonra ekran resmi almak gerekirdi, ama malesef düzeltmeden önce akıl edemedim.

+ gözüm arama kayıtlarına gitti. niye duruyorlar burada dedim? sildim hepsini. 8 aylık arama kayıtları.

+ whatsapp: of herrrrr  yazışmayı saklamışım. Hatta, bazılarında isim yok, resim yok, kim olduğunu bilmiyorum, konuyu hatırlamıyorum, yine de duruyor. Bir tane grup var, herkes terk etmiş, bir ben kalmışım. Dursun tabii orada. Lazım olur. Neden bebeğim nedennnnnnn?

Sırada galeri resimleri var.

Ama kasmıyorum. O an ne yapasım varsa onu yapıyorum. Süper sistem. Elbet bir gün sıra galeri resimlerine de gelir.

Bugün: orta sehpa, beyaz üçlü koltuk ve koltuk arkasındaki rafi topladım, toz filan aldım. Bazen bölgesel gidiyorum.

İki tane eskimiş, işe yaramaz cüzdan attım. İçinde duran kartları kağıtları ayıkladım.

Bir tane kurumuş menekşe, saksısıyla.

Menekşenin yanında 2013 senesine ait film festivali biletleri duruyordu (yer: yemek masasının sandalyesi, salonun ortası). Yazıların yarısı gitmiş. Muhtemelen beş senedir ortalıkta oradan oraya seyrediyor. Kuvvetle muhtemel. Utanç...Yer dibi...

Psikoloji kitaplarına muhtemel bir talip buldum bile. Kitaplara talip ararken, bu yaz için bir iş buldum: ahah, hayat, yerim ben seni. Şimdi karar vermem lazım, istiyor muyum istemiyor muyum. Neyse birkaç gün sürem var.

Asıl yapmaya karar verdiğim, eski günlüklerimi imha edip, onlardan kurtulmak. Bak onlardan ayrılmak sorun değil benim için. Sorun, kimsenin okuyamayacağı şekilde imha edildiğinden emin olmak. Aslında hep içimde, ya ben aniden ölürsem ve o günlükleri birileri okursa diye ölümden korkmadığım kadar büyük bir korku var. Gerçi kardeşim sağolsun, ben evden ayrıldığımda, almış onları okumaya başlamış. Mahrem defterlerimi izinsiz karıştırdığı yetmezmiş gibi, (pardon anlamadım, ne yaptım dedin?), bir de çemkiriyor: "çok sıkıcı yazıyorsun ama, bırakmak zorunda kaldım". Ama olmaz ki, böyle de yazılmaz ki.

Ha. Sonuç. Günde belli bir süre ayırıp, elle tek tek yırtma yoluyla imha. Hep yakacağımı düşünürdüm ama yakmayı beklersem, ben tahtalıköyü boylayacağım. Yakabileceğim bir yer yok. O yüzden bekliyor bunca zamandır. Ve artık buna bir son vermeye kesin kararlıyım.

Saat akşam 06.00'ya geliyor. Pillerim tükendi. Haydi o zaman yolladım bu gönderiyi. Arkası yarın.












Salı, Haziran 12, 2018

Yeni tarif ve hayatı kolaylaştıran diğer küçük şeyler.

Biraz açıldım blog. Balık yağı takviyesi aldım Pazar günü, bir de adaçayı demleyip içtim.

Bunun sonucunda birkaç kalem iş görebildim dünden beri. Kimyanın bu kadar fark ettiğini bir kere daha bünyemde deneyimleyince, bu sefer gaza geldim, ve acayip bir çorba hazırladım öğlen. Besleyici gıda komasına girebilirim şu an. Aslında amacım sadece 15 dakikada besleyici bir yemek hazırlamaktı. Şu soğuk çorba tarifini buldum. Sonra malzemeleri uyarladım kendime göre ve başka bir şey oldu. Uyarı: evde ne kadar antin kuntin, entel dantel malzeme varsa içine hepsinden kattım. Ama güzel oldu, ben yaptım diye demiyorum. Yarım saat sürdü toplam. Neden bilmiyorum. Benim yavaşlığım olabilir. Bir de kuru malzemeleri ayrı kaseye koyup buzdolabına kaldırdım, bir iki porsiyon daha çıkar, yarın tekrar yoğurdu sulandırıp sarımsaklayıp içine katınca 5 dakikada hazır olacak. Sende bu antin kuntin malzemelerin hepsinden veya hiçbirinden olamayabilir. Bence alternatifleri ile de güzel bir tat yakalarsın. Fotoğrafın kalitesi kötü çıkmış. :((( Ama bir fikir verir.

--------------


Soğuk Ayran Çorbası.

Kuru malzemeler:

* Maş fasulyesi (buzdolabında hazır pişmişi vardı diye kattım) / herhangi bir bakliyat (nohut, fasulye) ya da hiçbir şey, orijinal tarifte bakliyat yok.

* Kinoa / orijinal tarifte haşlanmış ince bulgur diyor. Bence evde bir gün önceden artmış pilav varsa değerlendirmek için süper olur.

*Chia tohumu / tamamen atlanabilir, orj. tarifte yok.

*1 Salatalık

*Haşlanmış mısır.

Baharat: ( bence bu çorbanın püf noktası burada)

*Kuru nane / dereotu, hatta kekik bile olabilir.

*Zerdeçal

*Zencefil

*Tuz

Sıvı:

*Manda yoğurdu (evde vardı)/ normal yoğurt. Sarmısaklanmış.

*Azıcık zeytinyağı.

*Normal su (ben yoğurdun suyundan da koydum).

Yapımı:

Yoğurdu sarmısaklayıp azıcık su kata kata sulandırıp sulu cacık kıvamına getir. Diğer malzemeleri göz kararı içine kat. Hepsi bu kadar.

---------------

Aslında dün hayat kaliteme olumlu etki eden çok basit birkaç şey yaptım. Biri facebook'u telefondan tamamen kaldırdım.  Hesabı kapatmadım. Böylece erişmek istersem bilgisayardan açabilirim. Ama bildirim filan gelmiyor telefona (sesli ve ışıklı) ve bu herşeyi değiştiriyor. Bundan önce önlenemez bir facebook trafiğim vardı oysa listemdekilerin %99'unun bildirimleri uzun süredir kapalı. En fazla beş kişiyi filan takip ediyorum onlar da çok sık güncellemiyor. Ama siteye girmekten kendimi alamıyordum. Messenger duruyor ama çok az insan bana gün içinde messenger'dan ulaşıyor o yüzden rahatım. İkincisi telefonu "kolay kullanım" moduna getirdim, ve off ... sanki yarım saattir çalışan matkap aniden sustu. Sonra facebook'un bildirimlerinden kurtulmanın asıl farkı yarattığını görünce instagramı da kaldırmadan, sadece bildirimini kapattım. Facebook-İnstagram, Instagram-Facebook diye diye günü çarçur ediyordum. Şimdi kafam rahat. Twitter'ı zaten çoktan telefondan kaldırmıştım.
Celes'in bir makalesinden uyandım aslında. O da 7000 takipçili twitter hesabını kapatmış. Diyor ki, "bu tür siteler bağımlılık yaratmak için özel stratejiler geliştiren ekipler çalıştırıyor". Bu cümle bana yetti.

Bugün de etkinlik günlüğü tutuyorum öğlenden beri. Saatli. Ne yaptım, saat kaçta, deftere not alıyorum. Verimlilik filan meselesi değil. Gerekli bir şeyler yapıyorum, sonra onları bittikten sonra önemsemeyip, unutuyorum sonra da bütün gün hiçbir şey yapmadım diye kendimi yiyorum. Mesela annemin tamircisini arayıp, çıkan krizde (tabii ki dramasız günümüz yok) gerçekte olan biten ne onu anlamak için bir de tamircinin versiyonunu dinlemek, ilerdeki olası krizleri asgariye indirmek için önlemler düşünmek, bu bağlamda tamirciye bazı direktifler vermek, borcumuz var mı öğrenip, (annem kadın ödedi diyor, kadın kesinlikle ben bir şey ödemedim diyor), borcumuzu ne şekilde ona ulaştıracağımızı organize etmek ve unutmamak için ödemeyi not almak. Bu arada ben eve tamirci geldiğini tamamen tesadüfen, kapıdan çıkarken kapıcıyla karşılaşmam sonucu, kapıcıya hatırını sorarken, lafın arasında öğreniyorum. Sonra kadına sorunca aslında koca bir kriz patladığını ve kaç gün sürdüğünü öğreniyorum. Filan. Ve bu telefon konuşmasını işten saymayıp, unutabiliyorum.

Şimdi gidip biraz daha iş göreyim. Belki öncesinde biraz meyve atıştırır bir de türk kahvesi içerim. Hadi bakalım.

Cumartesi, Haziran 09, 2018

Asap ve sinir ve ailevi durumlar.

Asabım bozuk blog.

Gene twitter okudum. Gene doldum. Doldum. Gerildim. Nasıl olabilir dedim, böyle mantık yürüten, böyle düşünen, böyle tepki veren insanlar gerçek mi? Biz bu ülkede bunlarla mı yanyana yaşıyoruz? İnsanlığa bir faydamız olsun diye düşünürken bunlara da mı faydamız olacaktı olsaydı? Faydalı mı olacaktık gerçekten?

Zaten sabahın köründen beri kişisel binbir sorun yüzünden tepem atık. Doldum doldum ve en son çok alakasız bir resimde, hiç yoktan içimi çeke çeke ağladım. Resimde Obama mavi plastik bir taburenin üstünde, salaş bir mekanda dün intihar eden şefle karşılıklı bira içiyor. Resmi de Obama kendi hesabında yayınlamış, taziyesini bildirmek için. Banane halbuki değil mi. Şefi zaten bu haberden önce tanımıyordum. Obama da babamın oğlu değil. Sanırım Amerika başkanını o salaş mekana götürebilen adama, kendi kariyerlerinde en tanınmış iki insanın şekillere takılmayıp, en kral mekandaymış gibi keyifle bira içmelerine ve Obama'nın taziyesinin o resim kadar sade ve samimi olabilmesine ağladım. Bu b.mbok dünyada biraz insanlık, biraz güzellik, en çok resmiyet bekleyeceğin yerden samimiyet, sıcaklık gelmesi içime dokundu.

Oturup saatlerce, günlerce analog günlük yazmam gerek. Halletmem gereken çok konu var. Ama yapamıyorum. Çünkü sonu hiç gelemeyecek gibi. İşi gücü yeterince saldım zaten. Halletmem gereken onca iş varken bugün anneme gitmem gerek. İstemiyorum gitmek. O da benim gelmemi istemiyor zaten. Geçen hafta mutfakta söylenirken duydum istemediğini, açık açık "gelmesin artık bu eve" dedi. Bir de ben ordayken, telefon açan bir arkadaşına söylemişti. "Niye geliyor ki, ben ondan öyle bir şey istemiyorum" diyor. Çok sıkıldım artık. Bir buçuk senedir her hafta bir günümü komple ona ayırıyorum. Evin her işine koşturuyorum. Çıkardığı her arızaya günlerce kafa patlatıp, uğraşıp, didinip, sağa sola koşturup bir çözüm üretiyorum. Ve çıkardığı arızaların absürtlüğünü bilsen için şişer. Ayda bir gün olsun gelip de yükümü hafifletmesini rica ettiğimde, programıma uymuyor deyip telefonu yüzüme kapatan kardeşimin de allah belasını versin.

Tati Daniel diye bir film vardı. Yaşlı bir kadın, bir ailenin yanında yaşamaya başlıyordu. Yani aile, kadın yalnız kalmasın diye, belki uzak bir akrabaları mıydı neydi şimdi hatırlamıyorum, ona evlerini ve kalplerini açıyorlardı. Fakat büyük küçük, ne yapsalar, yaşlı kadına yaranamıyorlar, üstelik kadın bunlara kan kusturup bütün düzenlerini altüst ederken dışarıdaki insanlara karşı hep mağduru oynuyordu, sanki tam tersine aile buna kan kusturuyormuş gibi. Herkes bu aileyi ayıplayıp, kınayıp, yaşlı kadına sempati gösterirken, olayların içyüzünü ve gerçekte olanı biteni sadece eczacı bir kadın anlayabiliyor ve manevi olarak aileye destek oluyordu.

Beni de aynı şekilde gerçekten anlayan tek bir kişi var. Geçen gün telefonda yirmi dakika sadece annemi konuştuk. Onu hiç böyle görmemiştim dedi. Dedim doktoru başka bir ilaç verdi bu sefer ama almıyor.

Doktora mesaj atıyorum, "ilacı almıyor, telefonda görüşüp konuşabilir misiniz, ya da sizden randevu alalım karşılıklı görüşün" diye alternatif çözüm önerileri ile gidiyorum, fakat doktor mesaja dönmüyor. Ne var yani, randevu alsanız daha iyi olur dese. Hani telefon etmek istemiyorsa. Ne var? Zaten hastanın çevresini yıpratan bir hastalığı olduğunu biliyorsun. Zaten bütün işin benim üstüme kaldığı da belli. Daha beni ne zorluyorsun?

Böyle işte. Yani asabım haklı olarak bozuk. Yanıma kitap defter filan alacağım ama o ortamda hiçbir şey yapılmıyor. Neyse senin de içini şişirdim kesin. Ben gideyim bari. Sıcak suyun altına gireyim. Belki biraz iyi gelir.







Perşembe, Haziran 07, 2018

Kayıp yorumlar.

Yaaaaa bir şey demek istiyorum! Çok tatlısınız!!!!!! Herkese tek tek cevap yazacağım ama hepsini bugün yetiştiremem diye buraya toplu teşekkür etmek istedim peşin peşin.

Bir süredir bloga hiç yorum gelmiyordu. Garip bir durumdu çünkü bunca zamandır blog yazıyorum, bildiğim ortalama bir yorum trafiği var bu blogun ve bazen beklediğim halde hiç yorum gelmese bile illa ki bir iki yorum alacak postlar var, doğumgünü postu gibi. Sıfır yorum alınca biraz şaşırdım doğrusu. Dedim ki herhalde insanlar bir sebepten meşgul. Ama sonraki posta da hiç yorum gelmedi, ondan sonrakine de. Hiç ihtimal vermediysem de acaba herkesi birden küstürdüm mü diye düşündüm.  Ama okunma sayısında bir eksilme yok. Yani ayrıca ne yapmış olabilirim? Bir şey yapmadığımı biliyorum, ama yorumların birden bire sıfıra indiği de bir şey yapmadığım kadar gerçek. Üstelik istatistiklerde birilerinin yazının yorum kısmını tıkladığı gözüküyor, genelde yorum yazılırsa tıklarlar ya da okumak için, ama boş yorum sayfası tıklanmaz. Ya da tıklanmış yorum sayfası boş kalmaz. Açıyorum denetlenmemiş yorum var mı diye, hayır yok gözüküyor. En son bildiğim yerde kalmış.

Bu sabah Kahve'den mesaj geldi, facebook üstünden. Bir video yollamış ama başında dediğini hiçbir şeyle bağdaştıramıyorum. Neden bahsettiği hakkında hiçbir fikrim yok. Benim ona yazdığım en son yorum olmalı ama konuya uymuyor. Sana yorum bıraktım ya bu sabah dedi. Yooo ne mail kutusuna geldi, ne de açıp bakınca denetleme bekleyen yorumlarda. Sonra spam yorumlara da baktım, ne olur ne olmaz diye ama orası da bomboş. Allahallah, yorumlarımı yutuyor mu yoksa ne yapıyor bu blogspot adisi diye düşünürken birden sayfada neredeyse bir haftadan fazladır hiç görmediğim yığınla yorum belirdi, ta doğumgünü kutlamasından kalan ve sonrasında da, sıcacık mini mektuplar gibi. Nasıl güzel nasıl tatlı geldi anlatamam. Hepinize çok teşekkür ederim. <3 <3 <3

Çarşamba, Haziran 06, 2018

Demlenme.

Dışarıdan günlerimi boş boş otururak geçiyorum zannedilebilir. Oysa gerçekte şema terapinin hayatıma kattığı yeni bakış açısını benimsemeye çalışıyorum. Bu da zaman alıyor. Aslında şema terapi okumaya ara verdim. Şimdi İkigai okuyorum. O da çok güzel. Sonuçta sözün özü hep o çok sevdiğim deyişe geliyor: mutluluk, sevecek biri, yapacak bir iş, umacak bir şeyin olmasıdır.

Dün hayaller kurdum. Aslında ilk başta derdim şu gürültüden kurtulmaktı. Sokağın patırtısı bazen çekilmez oluyor. O yüzden bahçeli basit bir ev bakayım dedim. Yazın şezlongumu atar kitap okurum. İki tane sebze yetiştiririm. Klasik şeyler. Sahibiden.com u açtım. Satılık müstakil evler diye arattım ve filtreyi en ucuzdan en pahalıya ayarladım. Tabii ki en ucuz evin halinden bir beklentim yoktu ama bu kadar kötüsünü beklemiyordum. Beklemiyordum dediğim, en ucuzları geçtim, hatırı sayılır bir parayı gözden çıkarsan bile evler yine o en ucuz gecekondu evlerden daha kaliteli değildi. Kesenin ağzını daha da açtığında ya kuş uçmaz kervan geçmez bir yere kondurulmuşlardı, ya da diplerinde, şöyle kol uzatmalık mesafede diğer evin duvarı vardı. Bahçe dedikleri alan sadece evin çevresini kuşatan bir, bilemedin bir buçuk metrelik toprak alandı. Mimari olarak berbat evler. Ben çizsem daha güzel olur. Bence bu ülkede bir gün bir değişim olacaksa bir zahmet evlerin mimari yapılarından başlasın. Bıktım çirkin çirkin evlerden. Moralim bozuldu. Sonra harita araması yaptım. Istanbul'un kuzeylerinde hala yeşil gözüken alanlardaki evlere baktım. Abuk subuk fiyatlar. Mesela Bulgaristan sınırına doğru fakat sınırla Istanbul merkez arası yeşil bir bölge var Karadenize kıyısı olan. Dedim belki oradan arsa alınsa, tam deniz kıyısına bir ev yaptırılsa maliyeti ne kadar olur. Haritayı yaklaştırınca orasının aslında yerleşim bölgesi olduğunu gördüm. Ve denizin kıyısında bile olmayan fakat en yakın yerdeki evin fiyatı, ki daha evin neye benzediğini görmedim ama görmeye gerek de görmedim, 3,5 milyon dolar. Onu gördükten sonra bende ipler koptu. Bu sefer google'dan uluslararası emlak fiyatlarına baktım. Ve Cancuun'da (Meksika'nın Karayip denizlerine kıyısı olan cennet gibi yerde) dört yatak odası, altı banyo, havuzlu, mis gibi denizin tam dibinde, istersen tekneni de bağlarsın, rüya gibi bir ev buldum: 2,5 milyon dolar. Ah dedim, paran olacak topla pılını pırtını kaç git. Hem şu Türkiye'nin berbat gündeminden de kurtulursun.






Ah. Ve şimdi kontrol ettim. Ehuehehe. Küçük bir yanlışlık yapmışım. Yalıköydeki ev 3,5 milyon dolar değilmiş, 350 000 dolarmış. Gene çok para. Ama aynı para değil.

Hadi o ev 350 000 dolar, sırf karşılaştırmak için bu da Emirgan'da boğaz manzaralı bir müstakil ev, fiyatı 2,900,000 dolar. Bahçe sanırım önde gözüken parmaklıkların iç kısmı. 


Bu da balkonu:


Ama ne? Boğazı görüyor. Bir de ilanda küstah küstah "abuk subuk teklifler etmeyin" diye yazmışlar. Etmiycez zaten. Aman. 

Bu karşılaştırmaları yapınca ve bir an için aslında param olsa o evi alabilirim diye düşününce, burada kendimi çok sıkışmış hissettim. Sonra civardaki, yani Karayiplerdeki diğer evlere de baktım. Daha pahalıya aynı benim bereket meditasyonunda hayal ettiğim kumsaldakine benzer yerler gördüm. 



Başta dediğim gibi tek istediğim bahçeye şezlongumu atıp gece de yıldızları seyretmek, kafa dinlemekti. Ama allahaşkına şu evlerin haline bak. Milyon dolarlık ev olsa, param olsa bile daral geliyor Türkiye'deki seçeneklerde. Çirkin! Zevksiz. Yalansa yalan de.

Sonra mesela bu Karayip evlerini hayal ettiğimi bile duyan çekirdek ailemden birileri olsa, bana hemen şunu derler: sabah kalkıp işe bile gitmiyorsun, sonra da milyon dolarlık karayipte evler, yok ispanya'da şatolar. Onları dinlesen hiç hayatımda erken kalkmadım, hiçbir işte çalışmadım, hep boşta gezdim keyif çattım sanırsın. Çünkü daha geçen gün annemle konuştuğumuzda onun kafasındaki imajım ayan beyan ortaya çıktı. Boş gezenin baş kalfası. Sonra, sinirlenmeden, ona bir bir, çocukluktan beri aslında nasıl durmadan hep çalıştığımı anlattım. İki ilkokula birden gittim ben. Sabah yedide uyanıp akşam 11'e kadar ders çalışarak geçti ilkokul zamanlarım. İki okulun ödevini yetiştirebilmek için. Herkes arkadaşlarıyla buluşup etkinlikten etkinliğe koşarken, ben ders çalışıyordum. Sonra 18 yaşında işe girdim. Sonra tıp fakültesinde geçen iki ağır sene. Burada nasıl bilmiyorum ama Fransa'da tıp fakültesinde okuduğunda değil kimseyle muhabbet etmek, kahve molanı bile saati kurarak alıyorsun. Beş dakikayı geçerse paniğe kapılıyorsun. Öyle son dakikada sınava çalış filan yok. İlk günden tam zamanlı çalışmazsan ipini ucunu kaçırırsın. En ağır okullardan biri. Dahi olsan gene yetmez, gene silkeler seni. Sonra psikoloji. O üniversiteden sağ olarak çıkmak bile ayrı bir başarıydı, abartmıyorum, stajlarda yaşanan olaylar yenir yutulur cinsten şeyler değildi ve üniversitenin vahşi orman başıboşluğu da hiç yardımcı olmuyordu. Sonra da Türkiye'de bulduğum işlerde komik paralara çalışma. Bütün o çalıştığım işleri saydım ona, son 20 senede. Hep şöyle dedi. Ha evet tamam orada çalıştın. Ha doğru orada da çalıştın. Ha bak onu hatırlamıyordum. Orda da mı çalıştın. 2005 sonrasında yaptığım işleri saymaya gelince sıra ağzı açık kalmıştı: ve sonra bunu yaptım yıllarca ve ondan sonra da bunu. Çünkü onları hiçbir zaman işten saymamıştı ama aslında bir dolu işti. 2011'den sonra bile kitap çevirdim mesela. Gene komik paralara. Komik para dediğim de yanlış anlaşılmasın beğenmediğim bir maaş filan değil. Asgari ücretin altı. Bazen yol parasını bile karşılamayan bir iş. Ve en sonunda annem lafı şuna bağladı ve ben pes ettim: ama sen zaten çalışacaktın, evli değildin çünkü, çalışmasan ne yapacaktın. Böyle absürt argümanları var bu kadının, böyle bir kafa. Fakat eminim "çalışacaktın tabii mecburdun" dedikten sonra bile hala onun gözünde boş gezenin baş kalfasıyım, biliyorum, böyle başa sarıyor. Ve ben hala onunla tartışıyor, ona laf anlatmaya çalışıyorum. Çünkü onun tek ve biricik derdi oturduğu yerden "benim kızım bilmem nerede bilmem ne" diye bir cümle kurabilmek ve o sayede bir anda karşısındaki insanın gözünde yükselmek (karşısındakinin umurundaysa elbet). Bu basitlikte bir insan maalesef. Yoksa ben emek harcamışım, yorulmuşum, yaptığım işin hakkını vermişim, onu ilgilendirmeyen önemsiz konular bunlar.

Geçenlerde birisi bana "psikolog olurum, köşeyi dönerim diye mi düşündün" dedi. Çok ağırıma gitti beni iyi tanıyan birinin benim hakkımda böyle düşünmesi. Başka bir görüşmemizde, onun bu sözünü hatırlattığımda ve kırıldığımı söylediğimde öyle bir söz ettiğine kendi de şaştı ve üzüldü. Sonra da açıklama olarak "hani hep işler kurmak peşindesin ya" dedi. Peki ne yapayım? Beni kesinlikle geçindiremeyecek bir maaşa kaderimmiş gibi razı mı olayım? İş kurmak peşinde olmaktansa zengin bir koca peşinde olsam daha mı makbul olacaktı? Ve ben psikologluktan köşeyi dönme hesapları yapsaydım, o üniversitede neredeyse otuz yaşıma kadar kendimi paralamazdım. Kısa yoldan bir şekilde çabucak mezun olurdum. O kadar basit ki, istesen hiç bir şey öğrenmeden mezun olabilirsin üniversiteden. Ödipus'u aşağılık kompleksi gibi olumsuz bir şey sanan, süperegoyu olmaması gereken bir şey sanan Boğaziçi psikoloji mezunu birini tanıyorum örneğin. Hem annesi de psikolog. Aynı bağlamda karşıaktarımı da olmaması gereken, hatta klinik görüşmeyi kesme sebebi sayan yılların psikiyatrları var, şu ülkedeki en yüksek puanlı tıp fakültelerinden mezun. Karşıaktarımı idare edemeyenini demiyorum elbet. Aktarımı iliğine kadar sömüreni hiç söylemiyorum bak, o ahlaki bir mesele. Ve evet bir seansa aldıkları paralarla kaç köşe dönülür. 

Nasıl dolmuşum. Laf gürültüden nereye geldi. Bak şu an matkap çalışıyor dışarda misal. Birileri yere ağır bir şeyler düşürüyor. "Tüm halkımız davetlidir" diye bir duyuru geçiyor caddeden bangır bangır. Aralara da korna ve motosiklet sesleri serpiştir. Hepsi bir anda değil ama. Biri bitince biri başlıyor. Öyle düşün. Boş yok. Duyuru-korna-matkap-korna-çekiç-motosiklet-matkap-korna-seyyar satıcı vs.

Bilmiyorum blog. Şu ara dönem bir geçsin hele. Aklımda hiçbir şey yok henüz. Sadece daha iyisine layık olduğumu düşünüyorum. Çevremdeki insanların üstümdeki olumsuz etkisinden arınmam gerek. Çok saçma sapan insanların etkisinde büyümüşüm. Gerçekten. Kimi tutsan farklı bir sebepten elinde kalır. Her şey çok farklı, çok daha konforlu ve güzel olabilirdi fakat aynı zamanda tüm bu olumsuzlukların üstesinden iyi kötü gelebilmiş olmak da bana ayrı bir güç katıyor. Beni ben yapan bir şey bu saçma salak rezil geçmiş ve başedebildiğim her sorun. Öbür hayatı herkes yaşardı. Öbür hayatta herkes başka bir yerde olurdu. Yaşımın neredeyse elliye yaklaşması beni düşündürüyor fakat İkigai'de okudum, 89 yaşında ilk resmini satmış bir kadın varmış. Ve şu an bilmem hangi müzede eserleri kalıcı eserler arasında sergileniyor, Amerika'da. Herkes farklı bir zamanda açan bir çiçek. Hem yapmasam ne yapacağım? Oturup duvarları mı seyredeceğim? Artık elli yaşına geliyorum, herhangi bir şeye başlamaktansa evde boş boş oturup zaman öldürürüm mü diyeyim? Nö, nö, nö. Mesela başarısızlığı göze alabilirsen, o zaman girişimde bulunman daha kolaylaşır. Aynı şekilde reddedilmeye hazır olursan, insan ilişkilerinde de daha girişken olursun. Bu ikisi üstünden yağ gibi kayıp gidebilmeli başına geldiklerinde. Ben reddedilme korkusunu erkekleri ilgilendiren bir konu gibi gördüm hep bugüne kadar. Oysa öyle değil. Of şu ara dönem geçsin. Güzel şeyler olacak sanki bundan sonra. Ama bu ara dönem biraz sürebilir. Bol arayış. Bol düşünme. Kuluçka dönemi gibi bir şey. Gözle görülen bir şey yok ama içten içe koca bir hayat oluşuyor. Haydiiiiiin. Artık çıkmam gerek.




Salı, Haziran 05, 2018

Kısacık.

Güzel bir gündü blog. Hatırası kalsın diye kısacık yazayım. Aslında günü güzel kılan şey çok basit: gidip teslim almam gereken bir kargom vardı ve normalde olduğu gibi içimden gidip almak da gelse önce duş alayım filan falan diye işleri sıralamaya başlayacaktım. Sonra beynimin kıvrımlarında nasıl bir kimyasal tepkime olduysa, "basitleştir işleri bebeğim" dedim kendime. Yokuşa sürme. Duşu sonra da alsan olur. O kadar vahim bir durum yok. Eeööööh deyip üzerime ne bulduysam geçirdim ve arka yollardan yürüyüp çabucak kargo şubesine vardım.

Kargo aslında bir doğumgünü hediyesiydi. Eve kadar açmadım. Suratımda kocaman bir gülümsemeyle aynı yoldan geri geldim. Eve gelince paketi açtım ve içinden bir kart ve iki tane şahane, tam benlik kitap çıktı: ikigai ve hygge. Aslında paketten iki kuru çiçek de çıksa yine sevinirdim ama birinin benim beğenimi bu kadar tutturması beni ayrıca mutlu etti. Bu güne kadar aldığım en güzel hediyeler sıralamasında en üst sıralarda desem abartmış olmam. Hemen oturup okumaya başladım.

Sonrasında yapılması gereken işleri aynı sabahki tertiple yaptım. Bir kağıda sıralamadım her zaman yaptığım gibi. İçimden azıcık gelmesi ile ikiletmeden yapmaya koyuldum. Önüne arkasına başka iş koymadan. Galiba günün sırrı buydu. İçimden geldiği an yapmak fakat sel gibi bir motivasyon beklemeden. Ve o kadar önemli işler gördüm ki. Ve günün sonunda damağımda kalan tat: keyif. Yürüyüşe bile çıktım. Ne zamandır ara vermiştim. İşlerin tamamını halledemedim elbet ama zaten hiçbir zaman hepsini yapamıyorum. En önemlileri yaptım gene.

Bu arada Joan Baez Istanbul'a geliyormuş az önce öğrendim. Önce çok heyecanlandım, kesinlikle kaçırmam diye düşündüm, ama şimdi o kadar heyecanlı değilim. Gittim zaten bir sefer. Ve evet muhteşem bir deneyimdi. Ama o kadar. Galiba gitmiycem. Bir de bilet fiyatları çok uçuk. Hadi o neyse de. Yok. İlk gittiğimin hatırası bana yeter.


Cuma, Haziran 01, 2018

Ağır post.

Koskoca bir Mayıs ayını devirmişiz. Zor geçti, yalan yok. Ama çok şey getirdi zorluklar beraberinde. Hala onları sindirmekteyim. "Hayatı yeniden keşfedin" kitabını yarıladım. İsmi hala çok iddialı gelse de, aslında sözünü tutuyor, haydi, eğri oturup doğru konuşalım. İçimde o kadar çok "eşya" yer değiştirdi ki, biraz başımı tutuyor bu değişim. Sanki bu kitaptan sonra uzun süre kitap okuyamazmışım gibi. Gerek duymazmışım gibi. Zaten kurgu okuyamıyordum. Hep internet makaleleri. Ama şu an sular seller gibi okuduğum birçok kişisel gelişim makalesi gereksiz geliyor. Hatta Tony Robbins'e bile yüz vermiyorum. O da okusa keşke şema terapiyi. Eminim kendine biraz pay çıkartırdı. Kafedeki garsona, taksideki şoföre tavsiye edesim geliyor ve tabii ki tutuyorum kendimi.

Bunun dışında twitter'ı ekşisözlüğü daha sık okur oldum ve okuduklarım hiç hoşuma gitmedi. Dünya çok acayip bir yer. Günaydın desene, Üsküdar'da sabah oldu. Bilmiyorum blog. Ben her insanın özünde iyi olduğuna inanırım, kimse kötü doğmaz. Ve en kötünün içinde bile iyilik hep vardır. Hep böyle baktım dünyaya. Ama şimdi o en kötünün içindeki iyiliği arayacak enerjim yok. Hep affedici olmaktan da yoruldum. Şu an aklıma Pucca geliyor, Mali'li o genç ve bir de bambaşka bir bağlamda Urfa'da köle olarak satıldığı söylenen Suriye'li kadınlar ve çocuklar. Sonra gene çok alakasız şekilde ekşisözlük'te açılan "erkeklerin araba alma motivasyonu" ile ilgili açılmış başlık ve benim başıma gelmiş birkaç olay. Bunların hepsini ip gibi aynı önem sırasına dizdiğim yok elbette. Hepsini aynı paragrafa yazmak bile kötü. Ama kafamın içinde karamsarlık yağmurları yağdırıyorlar bir araya toplanınca.

Pucca'dan başlayacak olursam, birkaç gün önce eşinden boşanacağını duyurdu sosyal medya hesaplarında. Ve kendisine bu hassas dönemde nazik davranılmasını rica etti. Onun bu duyurusunun altına insanlar destekleyici yazınca biraz rahatladım ama sonra orada burada o kadar sert sözler okudum ki içim acıdı. En kötüsü ise, twitter'da bir tweet atmış bu duyurudan birkaç gün sonra, kendi arkadaşına yaptığı bir düşüncesizliği ile ilgili, altına boşanmasına gönderi yapan çok alaycı ve çok yaralayıcı tweetler atmış insanlar. Ne gerek var bu kadar kötü olmaya? Bu kadarı çok fazla değil mi? Seversin sevmezsin ama ...

Mali'li göçmen gencin videosu ne kadar yayıldı bilmiyorum, en son Cnn ve alman televizyonları o videonun yayın iznini istiyorlardı birkaç gün önce, bence yayılmıştır. Özetle 4. kattaki balkonun dışına tek koluyla asılarak tutunan dört yaşlarında bir çocuğu kurtarmak için (kurtarıyor da) balkon katlarına tırmanan Mali'den kaçan ve Fransa'da yasadışı göçmen statüsündeki bir genç söz konusu olan. Videoyu görünce ben zırıl zırıl ağladım, kendimi tutamayıp. Neyse ki çocuk kurtuluyor sonunda ve Mali'li genci de Fransa Cumhurbaşkanı sarayında kabul edip ona vatandaşlık ve itfaiyenin kurtarma biriminde iş veriyor. Buraya kadar her şey güzel ama ya o videonun altında yazan fransızların yorumları? (benim verdiğim linkin altındakiler değil). Birkaç tane normal yorum var geri kalanların tamamı falsolu. Bazısı açıkça ırkçı, bazısı açıkça salak, bazısı da iyi niyetli olayım derken bile mide bulandıracak kadar küstah. En kötüsü sanırım şuydu benim için:" bu genç Fransız Vatandaşı olmayı Hak ettiğini kanıtladı." Çünkü fransız vatandaşlığı hak edilerek elde edilen bir şey. Çünkü fransız vatandaşı olmanın şartı zor durumda olanı kurtarmak. Değil kendi hayatını tehlikeye atmak, adamı sokağın ortasında öylece bırakırlar tek yapacağı ambülans çağırmakken, bırakıp gitmemeleri için caydırıcı yasa çıkarılmış bir ülkeden bahsediyoruz.

Urfa'da eşya gibi satılan kadınlar ve çocuklar için ise diyecek sözüm bile yok. Gaziantep'te de yaygınmış, Suriye'li kuma. Hani öyle bir haber ki bu, o kadar ağır ki, neredeyse kadınlar hadi satılsın diye bir cümle kurası geliyor insanın çünkü çocuklar!!!!! Bilmiyorum blog. Elimden hiçbir şey gelmiyor. Ne yapayım? Çekip gideyim mi bu dünyadan? Ben çekip gittim diyelim. Ne değişti? Hiç. Böyle bir dünyada yaşamak zorundayız. Devletin müdahale etmesi gerek. Birey olarak ne yapabiliriz ki? Ama hükümet kendi derdinde. Ve demokratik dediğimiz gelişmiş ülkeler de silah satma derdinde. Hadi bakalım geliştir şimdi kendini. Kitap oku. Sinemaya git. Restoranda iki lokma yemek ye. Boş boş konuşuyorum işte.

Erkeklerin araba alma motivasyonu alma konusunda yazmayacağım. Boşver. Gerek yok.

Böyle bir dünya burası. Kötülüklerin ortasında kendimize yaşanabilir bir alan yaratmaya çalışıyoruz. O yüzden çocukları ne kadar sevsem ve şirin bulsam da bazen çocuk yapmadığıma seviniyorum.