Perşembe, Nisan 19, 2018

Errare humanum est.

Hafif sakin bir müzik açtım. Kahvaltım bitti. Ama bir kupa daha çay alabilirim. Daha öğlen olmadı ve bugün yapacak önemli bir işim yok. Bir ara bankaya gitmem gerek gerçi.

Bu saatleri seviyorum. Önümde koca bir gün olmasını. Akşam da yazarlık atölyesi var. Hava burada güneşli.

Dün Göztepe'den Kadıköy'deki vapur iskelesine kadar yürüdüm. Ondan önce de toplamda 25 dakika yürümüştüm. Yani iki saat yürümüş oldum.

Bugün de yürüyeyim bari. Yanıma defterimi kalemimi alayım. Yorulunca bir yere oturur yazarım. Düşünmek istediğim konular var. Mesela M.. Mesela dünkü yazıda bahsettiğim dünya turuna çıkmış çift. Hala aklımda dönüp duruyorlar. Mesela gerçekte ne kadar özgürüm? Benim hareket alanımı sınırlayan gerçek sebepler ne? Yani ne kadarı gerçek sınır, ne kadarı bahane? Gerçek sınırlar olmasa, tam olarak şu an nerede olurdum? Ne yapardım? Ve o sınırlar aslında işime mi geliyor? İstesem ve uğraşsam ne kadarını ortadan kaldırabilirim? Vazgeçilmezlerim dediklerimin bana maliyetini biliyor muyum?

Ve M.: artık yuvasına yapışmış bir anahtar değil. Kilitte dönmeye başladı. Çıkarmama az kaldı. Fakat yerinden çıkarınca bir boşluk oluşacak. Sanırım önce o boşlukla yüzleşmem gerek. Biraz sancılı bir yüzleşme bu. Belki her yüzleşme gibi. Hayatta en çok önemsediğim şey aşktı. En büyük zenginliğim yaşadığım aşklardı. Çok büyük aşk yaşadığımı sanıyordum. Çok güzel ilişkilerim olduğunu. Kendimi kandırmışım. Aşk filan yaşamamışım. Ne de ilişki. Yoğun duygular beslemişim sadece insanlara. Ama o türk filmindeki replik gibi:

"-Nabzı hala atıyor doktor...
-O sizin nabzınız."

Gerek yokmuş. Bir kaşık suda fırtınalar koparmışım. Ne israf ama. Hem zaman hem enerji.

Bu fikre alışmam biraz zaman alacak. Fakat en azından başedilmez değil. İşte insan her yaşta büyüyor. Errare humanum est. Hata yapmak insanidir. Perseverare diabolicum. Israr etmek şeytani.

Evet. Güya dışarıda yürümekten yorulduğumda yazacaktım. Buraya da biraz dökülmeden duramadım. Saat da ilerlemiş.

Şimdi üstümü değişeceğim. Önce bankaya kısa bir ziyaret. Sonra nefis kinoalı salata yapan yerde yemek. Sonra parkta örtümü yere serip biraz klasik müzik dinlemek. Sonra belki yürüyerek Sultanahmet'e giderim. Aslında manzaralı bir yer bulsam kendime. Belki Beşiktaş'a yürür oradan Salacak'a geçerim. Kız kulesine karşı oturur hayatımı yeniden gözden geçirir, yeni ufuklara açılırım.

Haydin o zaman, ufaktan ufaktan kımıldanayım.



 





Çarşamba, Nisan 18, 2018

Ortaya karışık.

Bu akşam kabaklı kıymalı uyduruk bir yemek yaptım. Hazır kıyılmış soğan vardı dolapta. Onu da ekledim. Bir de bulgur. Belki de bunca gün bu yüzden süründüm diye düşünüyorum ben şimdi. Şekeri kestiğimden bu yana kırmızı eti de yok denecek kadar az yedim. Hep balık. Bir saat filan önce nasıl bettim. Nasıl karamsar. Nasıl mutsuz. Nasıl bezmiş. Şu an desen canavar kesildim. Bir maç yapsam kesin alırım. Biri sataşmaya kalksa yere yıkarım.

Günlerdir M.'ı düşünüyorum. Sanki Ocak ayındaki karşılaşmamız geçen haftaymış gibi. Sanki dondurmuşum da üç aydır, o olay şimdi çözülüyormuş gibi. Hani öfke meditasyonunda öfkeni yaklaşan bir balonun içine koyup tekrar gökyüzüne salıyorsun ya. Bütün hafta o olayı düşündükten, ve yemekten sonra canavar kesildikten sonra dedim ki kendime "sal". "Sal gitsin". "Kırıntısı dahi kalmasın". Zaten eski bağlılığım, duygularım çoktandır yok. Fakat hala içimde bir hacim kaplıyor. Niye tutuyorsun? Ne işe yarıyor? Bir vefa borcun mu var? Sana bir hayrı mı dokundu? Nedir yani? Ancak dengesiz hareketler. Sevdin de ne oldu? ... hiç. Bundan sonra ne olacak? Hiç. Hadi canım. Aç kapını pencereni bacanı. Bir güzel havalandır ruhunu. Gereksiz bağları kopar at. Bahar temizliği. Gerçek sevgi böyle olmaz. Büyük aşk diye alıp oturmuşsun saf gibi. Sal ki daha güzeli gelsin yerine. Gelmezse de çay demleriz.

Bugün Salı mesela. Geçen hafta erteleye erteleye yapamadığım işleri iki gündür yapıyorum. Bugün nihayet kuaföre gidebildim. Dün de önemli başka bir iş gördüm. Bu ikisini yapmış olmak epey ferahlattı beni.

Kilom desen saçmalayıp duruyor. Pazartesi normal inişe geçmiş ve beni umutlandırmışken bu sabah durduk yerde artı 600 gramdaydım. Akşam üstü gene durduk yere gitti. Hem de dün yürüyüş yapmıştım. Artı 600 gramın mantıklı bir açıklaması yok. Bakalım yatmadan kaç çıkacak. Ve bugün canım çok feci tatlı çekti. Bir aydır ilk defa. Hani muzlu kakaolu çikolatamsıların telafi edemeyeceği bir tatlı isteği. Direndim. Bir ayda iki kilo verebildim toplamda. Ama dut pestili işi bozdu. Yine de 70 kiloda bir direnç varmış gibi.

Bir de işte şu yazı var beni sabahtan beri düşündüren. Tekneyle dünya turuna çıkmış bir çift. Gerçi şimdilerde Uruguay'da bebeklerini büyütüyorlarmış bugün öğrendim. İkisiyle de yollarım ayrı ayrı ve çok kısa kesişti. Ama onlar beni hatırlamaz. Yazının başlığı "yaygın kanının aksine". Maral yazmış. Sanki yolculuk onu çok olgunlaştırmış, çok pişirmiş. Ya da yolculuktan çok teknedeki hayat mücadelesi. Hayır öncesinde nasıl biriydi çok bildiğimden değil. Ama okursan ne demek istediğimi anlayacaksın. Ermiş gibi yazmış. Alternatif hayat yaşayanlara hastayım zaten. Yazılara fotoğraflara bakmak neredeyse acı verdi, itiraf ediyorum. Ben ne yapıyorum bu koltuğun üstünde tek başıma dedim bir yanımla. Sonra da yerimden kalkıp kuaföre yollandım, hah. Aksiyona gel.

Son olarak, İnstagram'da birkaç kitap meraklısı bir süre önce Kaddafi'nin son gecesi hakkında yorum yapmışlar. Biri adrenalin dolu satırlar demiş, bir başkası koltukta kitabı okurken şekilden şekle girmiş heyecandan, kendini fotoğraflamış, biri de çevirinin akıcılığını övmüş. Seviniyor insan haliyle. Demek ki o heyecanı türkçede verebilmişim. Tabii ki asıl marifet yazarın, çok güzel yazılmış bir kitap, kurgusu dili, ona şüphe yok. Ama işte kendime pay çıkardım biraz.

Haydi saat çok geç oldu. Tekrar görüşmek üzere.

Cumartesi, Nisan 14, 2018

Yavan.

Nasıl yavan bir haftaydı. Nasıl harcandı istemeden, çarçur oldu. Yazık. Sanki önünde yokuş aşağı yuvarlanan bir tekerlek gibi, bir türlü azıcık daha hızlı koşup önüne geçemediğin. Ha şimdi, ha birazdan derken elinden kaçırdığın.

Mesela romanın başına hiç oturamadım. Halletmem gereken işlerin peşinden koşamadım. Önemli bir toplantım vardı, katılacak enerjiyi kendimde bulamadım. Çamaşırlar geçen haftadan beri asılı. Toplamadım. Makineye attıklarım öylece duruyor, yıkamadım. Evi karıncalar bastı.

Fakat, bunda benim suçum ne kadar. Pazartesi bütün güne baş dönmesi mührünü vurdu. Salı beş dakikalık bir iş için anneme uğradım, ani bir ölüm haberi aldık. Annem alt üst oldu. Ertesi günkü cenaze için onu kuaföre götürmek zorunda kaldım. O toparlanana kadar yürüyüşümü yaptım döndüm, sonra acele acele gittik kuaföre, çıkışımız 19:30. Benim kendi evime varışım 20:00. Yemekti, duştu derken. Gün haşat oldu. Halbuki kuaföre ben gidecektim. Bütün haftanın işlerini ona göre ayarlamıştım. Sonra geceleri uyuyasım gelmedi. Sabahları kalkamadım. Perşembe yazı atölyesi vardı. Kendimi itekleye itekleye oraya gittim. Cuma günkü Robotel toplantısı yattı, çok üzgünüm bunun için, çok da beklemiştim ama halim yoktu. Yarın gene anneme gidiyorum. Bugün de işte pinekleyerek geçiyor. Çıkıp yürümem gerek. Ama halim yok. Zaten bu hafta kilo da veremedim. Bir ara yarım kilo gitti ama sonra geri geldi. Geçen hafta ile aynı kilodayım. Üstelik bugün de başka bir cenaze vardı. Katılabilirdim. Katılmadım.

Bu hafta balık almayacağım. Tavuk alacağım. Belki de kıyma alır köfte yaparım. Balıktan çok sıkıldım.

Satrançta üst üste altı oyun mu ne verdim. Neyse ki son üç oyunun ikisini aldım. Ama birini gene verdim.

Peki.

Sızlandım.

Bitti mi?

Geçen haftayı geri getiremez hiç kimse. Belki çok bir suçum da yoktu. Elimde olmayan sebeplerden ipin ucu kaçtı bir kere. Ama kendi haline terk edersem, bu böyle kim bilir ne kadar süre devam eder. Zararın neresinden dönsen kardır derler ya. Ama kimse demez o dönemeci yakalamak ne zordur. Nasıl battıkça batası gelir insanın.

O zaman hedefimiz küçük adımlar. İvme kazanmak için. Ya da satrançta olduğu gibi inisiyatifi ele geçirmek için. Yani hedefimiz ivme kazanmak, inisiyatifi ele geçirmek. Bütün kalan işleri ufak ufak halletmek değil. Haydi o zaman ben kalktım.




Pazartesi, Nisan 09, 2018

Öyle işte.

Cumartesi gece:

Buna bir ad vermek istiyorum. Adlandırırsam belki kurtulurum. Aslında aklımda bir ismi var bile, ne var ki çok prezantabl değil: yazma kabızlığı. Söyledim gitti. Çünkü yazmak istiyorum. Ama olmuyor. Roman filan değil. Bildiğin blog yayını.

Dün bütün gün işlerimi halledeyim, duşumu kahvemi alayım, koltuğuma kurulayım, blog yazayım derdindeydim. Yazdım da nitekim. Fakat, beğenmedim. Kim ne yapsın bunu deyip sildim hepsini. Neden hayatımı anlatıyorum ki. Hani bazen keyifli hissediyorum, keyfimi paylaşıyorum, hadi o tamam. Bazen hayatla ilgili bir tespitim oluyor, bir şey öğrenmiş oluyorum, onu paylaşıyorum, hadi o da tamam. Ama bazı içerikler hiç tamam değil. Kötü bir alışkanlık gibi, kurtulmam gerek.

-------

Pazartesi sabahı:

Bleh. Bir günde 700 gr aldım. Ve ne pasta, ne şeker, ne kaçamak. Aksine brokoli, kabak, brüksel lahanası, karnabahar...Yalnızca şu oldu. Bir saat yürüyüşümü birkaç gündür aksatıyorum. Bir de bir ufacık kase kuruyemiş: 1 hurma, 1 kuru kayısı, belki 10 yaban mersini, belki 30 kuru dut, belki 30 fındık (tamam iki avuç yedim bu mudur yani?). En son hurmayı yediğimde itiraf ediyorum içimi aldı. Ay ben kaymaklı ekmek kadayıfı yiyordum bundan bir ay önce! Çaya kahveye şeker atıyordum! Meyveli yoğurt yiyordum. Puding yiyordum. İki porsiyon beyaz pirinç pilavını bir oturuşta yiyordum. Belki hepsini bir günde yapmıyordum ama hafta içine bu şekilde yayılıyordu.

Tamam belki her zamanki karbonhidrat kotasını da aşmış olabilirim, ama ne kadar? İki kaşık bulgur yedim öğlen, yanında 3 etli sarma (yoğurtlu), ve işte karnabahar. Akşam da yarım yufkadan yalancı gözleme, ve brokolili yukarıda saydığım sebzeler. Belki gözlemeyi yemeyecektim. Sadece sebze yiyecektim. Ama 700 gr. biraz haksızlık olmuyor mu? Yuh ama ya.

Hmffff. Evet zor verip kolay alıyorum kiloları. İnsülin direncinin semptomlarından biri bu zaten. O yürüyüş aksatılmayacak kardeş diyor bünye. Kilo verirken doğru yaptıklarını değiştirmeyeceksin. Hem öğlen hem akşam karbonhidrat almayacaksın. Hadi aldın. Bir de üstüne kuruyemiş de olsa abartmayacaksın. Yoksa yağları toplarım göbeğine. Böyle oldu. Bünye hala hassas. Demek eski tertip gitsem 80 kilo olacaktım. Sıfır tolerans diyor beden. Sıfır. Şimdi yanlışlarını bir bir düzelt. Sana bir hafta ceza.

Peki. Bir haftalık çabam çöpe gitti.

Bu sonuçtan çıkardığım ders şu: kuruyemiş içinde işlenmiş şeker yok diye masum değil. Yarım yufka yarım olduğu için ve yufka incecik göründüğü için önemsiz ve masum değil. Onu avucunda topladığında yumruk kadar oluyor. Ve beyaz undan yapılıyor. Yürüyüşü aksatırsam bünyeye yağlar daha ertesi gün misliyle geri dönüyor. Yürüyüş çok. Çok. Çok. Önemli! En az 64 kiloyu görene kadar çok-çok-çok dikkat etmem gerekecek. Şakası yok bu işin. Brokoli yiyorsun, buharda kabak haşlıyorsun diye diğer günahların silinmiyor.

Bak şimdi aklıma geldi. Etli yaprak sarmayı ben ne zaman yesem hep ertesi gün kilom artardı. Halbuki ne alakası var değil mi. Yaprak yani ve et. O an çok güzel tok tutuyor, fakat kilo yapıyor.

-------

Bleh (devam). Bugün bir sürü önemli işim vardı. Hepsi kaldı. Yataktan yazıyorum şu an. Ayağa kalktığımda başım fıldır fıldır dönüp midem bulanıyor. Üşüme de var. Yürüyüş yattı en fenası. Virüs mü kaptım ne? Annemi doktora götürmem gerek bu akşam. Belki o saate kadar dinlenirsem geçer.

Ah. Ne oldu! Dün yayıncımdan mesaj geldi videolu. Açtım baktım: Oylum Talu Pazar sabahı "Bu haftasonu"programında çevirisini yaptığım Kaddafi'yi elinde tutmuş tanıtımını yapıyor!!! Çok tuhaf bir his o blog. Sevindim.

Böyle işte.

-------
Pazartesi akşam:

Şu yayını çeşnilendireyim istedim, şöyle anlatacak hoş bir şeyler olsun. Sanki mayasını tutturamadığım bir yoğurda benzedi. Sızlanmalı yayınlarımı sevmiyorum. Boş konuşmuşum hissi yaratanları da. İdare et blog.





Salı, Nisan 03, 2018

Bahar gibi günler.

Geçen postla apaynı girişi yapabilirim. Bu saatte romanın başına oturmak için başka bir işimi yarına erteledim. Ve şu an blog yayını hazırlıyorum (buraya devrilen göz emojisi eklendiğini düşün). Kısa yazıp gerisini akşam tamamlayacağım diye ayarttım irademi.

Büyüyorum, olgunlaşıyorum, kendimi gittikçe daha çok buluyor ve buldukça daha çok seviyorum. Yazı ile ilişkim tamamen değişti. Eskiden beni frenleyen bir şeyler vardı. Sanırım terapide bunun sebebi açığa çıkınca o frenler kayboldu ortalıktan. Artık iyi bir yazar olma ihtimali beni heyecanlandırıyor. Eskiden böyle değildi. Hiçbir şey yetmiyordu.

Geçen S. ile yolda tekrar karşılaştık. Biraz lafladık. S. beni çocukluğumdan tanır. Birbirimizin en kötü zamanlarına tanık olmuşluğumuz var. Ama uzun yıllardır da görüşmüyorduk. En son bıraktığı yerde ben iyi değildim. O arada ben çok yollardan geçtim, daha blog yazmadan önceki dönem yani milattan önce. Hayatla ilişkim değişti. S. değişimi fark etti. "Her nerede duruyorsan ben de oraya gelmek istiyorum" dedi. "Hadi gel" dedim, gülümseyip kollarımı kocaman açtım. Neler yapıyorsun diye sorunca,"roman yazıyorum" dedim ona. "Sen yaparsın, dedi, kafana koymana bakar". Bence de öyle. Artık kendime inanıyorum. Ve bu herşeyi değiştiriyor.

Romanın tarihiyle uğraşıyorum şu sıralar. Yani roman gelecekte geçen distopik bir dünyanın hikayesi. Ve o noktaya nasıl geldikleri kafamda netleşirse hikayenin tüm kurgusu ve onu anlatışım da rahatlayacak. Bazı unsurlar hala oturmadı, geçiştirmemem lazım. Tastamam yerine oturuncaya kadar sabırla düzeltmem, sorunları çözmem, alternatifler üretmem lazım. Şu an aşmam gereken huyum sabırsızlığım. Sabırsızlığımı yenmenin bir yolunu bulabilirsem, bu roman çok güzel bir yere gelebilir, bunu içimden hissedebiliyorum.

Hadi bakalım oturayım başına. Zor işlerle uğraşacağım. Bana kolaylık dile.

-----------

Şükürler olsun şu saate. Fırında şekersiz unsuz kurabiyelerim pişerken şuraya iki satır döşeyeyim.

Her şey yoluna girdi gibi. Bütün öğleden sonra romana çalışarak geçti. Zaman su gibi akıp geçti. Tarih çalışacaktım ama ana mekân hakkında araştırma yapmak ön plana geçti. Netten haldır haldır araştırdım, tezler, makaleler, yönetmelikler şunlar bunlar. 4 sayfa not çıktı. Bol malzeme. Birden aklıma geldi. Teknik bir konu ve benim hiçbir fikrim yok. Araştırabilir ve öğrenebilirim. O arada tarihçeye ufak eklemeler yaptım. Bir de şahane bir buluş, Scrivener diye yazarlar için geliştirilmiş özel bir yazılım var. Onda belgelere resim eklemeyi becerdim. Bunu mekân tasvirleri ve karakterler için bir casting yaparken kullanması çok zevkli olacak.

Sonra evi aradım. Annemin göz damlası gene alerji yapmış. Yani bunca gündür damlatıyorum diye bizi oyaladığı tasdiklendi. Neyse o konuyu da bir düzene bağlayabildim şükürler olsun. Gerekli her yere telefonlar ettim. Randevular aldım. Sıraya girdi. Bundan başka yapabileceğim bir şey yok.

Sonra hormonlarım gene eski güzel düzenlerine döndüler. Buna da ayrıca sevindim. Kilom da kontrol altında. Sadece bel çevrem astronomik hızda inceliyor. Herhalde ben yanlış ölçüyorum. İlk ölçtüğümün üstünden ne kadar geçti tam bilemiyorum, notlarım yanımda değil, fakat bir ay olmamıştır, ve 12 cm daha ince. Kesin en başta yanlış ölçtüm. Bu haftanın sonunda eksi 2 kiloyu görmüş olurum diye tahmin ediyorum.

Tüm bunların dışında anlaşılmaz şekilde satrançta yenilmeye başladım. Magnus trainer'dan beri böyle. İlk başta art arda yeniyordum. Sonra ne olduysa feci şekilde üst üste yenilmeye başladım. Halbuki kolay kısmını geçtim. Orta zorluğun ortalarına vardım. İki hafta sonra zor kısmını çalışacağım. Hatta dün kastırıp çok büyük taş avantajı sağladım ve en sonunda işin kolayına kaçmayayım zarif şekilde yeneyim derken pat olduk, yani berabere. Pisi pisine. Dur bakalım elbet onu da çözeceğim.

Kurabiyeler pişti. Ben ekstradan içine keçiboynuzu unu kattım tatlandırsın diye. Ama yine de çok tatlandırmamış. Biraz soğusun daha iyi anlaşılır.

Gidip bir el daha satranç oynayayım bakalım yenilecek miyim yine.


Cuma, Mart 30, 2018

Zor günler.

Şu saatte blog yazacağıma dizimi kırıp romana çalışmam gerekiyor fakat başına bir türlü oturamıyorum. Hep canım başka işler yapmak istiyor. Belki bir meta-roman yazmanın vaktidir. Meta-roman dediğim de, "romanın başına neden oturamıyorum" konulu yazılı düşünme işi. Sorunların yüzde 99'unu bu yöntemle çözerim. Fakat buraya kendime şunu söylemeye geldim. Sabah yedi olmamıştı uyandığımda, ve şu an saat 11:00, ki dört saat ediyor, kahvaltı dışında dişe dokunur bir iş yapmadım. Ve zamanı böyle çarçur etmeye devam edersem bana çok yazık olur. Çünkü çok güzel ve büyük hedeflerim var. Tamam robot gibi yaşamak ve tıkış tıkış bir program istemiyorum. Aralarda nefes alabileyim. Ama dört saat çok büyük ziyan. Bu konuyu enine boyuna düşünüp tartmam gerekiyor hatta öncelikli konu yapsam ve ne kadar erken kafamda oturtsam kâr. Mesela önümüzdeki yarım saati bu konuya ayırsam. Sonra da hazır masa başına oturmuşken meta-roman yazsam. Öğle yemeğine kadar en azından bir şeyleri çözmeye çalışmış olurum. Evet kaçtım ben şimdi. Akşam görüşürüz. Çüs.

*****
Saat akşam 19:00 oldu. Bir saat boyunca romanı çalıştım. Bir saat daha çalışsam kaymaklar gibi olacaktı fakat acıktım. Yemek yedim. Sonra hemen işin başına dönemedim. Biraz satranç çalıştım. Sonra uykum geldi. Yattım uyudum. Uyandığımda saat 16:00'ya geliyordu. Keyifsizdim. Hiçbir işin ucundan tutmadım. Bir ara duşa girdim. Üstümü giyindim. Ve dışarı çıktım yürüyüşe. Günün en önemli işlerinden biriydi romanla beraber. Şu anda hayatımda düzgün giden bir roman var bir de beslenmeme ve sporuma dikkat edebildiğimden beri istikrarlı şekilde azalan kilolar. Tekrar geriledi. Hafta başından bu yana 1 kilo. İnanamıyorum. Ve çok seviniyorum. Artık gitmeyeceklerine, sürekli artacaklarına ve yollarda yuvarlana yuvarlana ilerleyeceğimden emindim. Geçen seneki kilomun 3 kilo üstündeyim. Ki geçen sene de vermeye çalışıyordum. Neyse. Bir haftada 1 kilo gidebiliyor. Bunun artık formülünü yakaladım. Bu akşam kinoalı salata yapacağım. Şu an nar ekşisi sosunu tartıyorum kafamda. Onda eklenmiş şeker var mıdır diye. Etiketi okumam gerek. Ben vardır diyorum. Dut pestilinde varsa nar ekşisi sosunda da vardır. Belki has nar ekşisi olsaymış. Onun yerine nar var onu eklerim. Mayıs sonunda 64 kilo olsam büyük zafer. Çok büyük zafer. Haziran sonu 62 desek. Temmuz sonu 60 olur kötümser tahminle. Ağustos'a artık şişman olmayan bir vücutla girmiş olurum. Sonra da yavaş yavaş ideal kiloma yaklaşırım. Ya. Düşünüyorum da. Ben bundan üç hafta önce kaymaklı ekmek kadayıfı yiyordum. Ama arada sırada yiyorum diye onu kilo yapan kategorisine sokmuyordum. Şimdi iki kaşık nar ekşisindeki şekeri hesaplıyorum. 60 kilo olmak!!!! Çok senedir ulaşamadığım bir kilo. En son 2010'da sanırım 56 kiloyu görmüştüm. Üstünden sekiz sene ve nice olaylar geçmiş. Olacak olacak. Hadi bakalım. Şimdi kinoayı hazırlamaya gidiyorum.

*****

Kinoa nefis oldu. Nar çok yakıştı. Balsamik sirkeyle beraber hiç nar ekşisi sosunu aratmadı.

Ama moralim düştü. Bir sürü maç kaybettim üstelik. Hadi o neyse. Asıl çok büyük bir kavga ettim dün. Aklıma geldikçe sinirden başıma ağrılar giriyor. Yaptıkları yanına kar kalıyor şimdilik çünkü bazı şeyleri vicdanım kabul etmiyor ve o da bunu tahmin edebiliyor ve ona güveniyor. Ama çok beddualar ettim blog. Bir gün ahım tutacak. Çünkü hayat zaten böyle bir şey. O gün işte vicdanıma güvenmesin. Aheste aheste çıksın o gün tüm yaptıklarının acısı. Misliyle çeksin. Budur en içten temennim bu Paskalya haftasında.





Salı, Mart 27, 2018

Kilolar, yazılar.

İşte yine geldim. Evde sakin bir müzik çalıyor. Salonun abajurlarını yaktım. Karnım basit fakat nefis bir diyet yemeğiyle doydu: yalancı gözleme ve söğüş salatalık domates. Canım bloga yeni yazı yazmak istiyor. Hem hayat da fena gitmiyor.

Mesela kilolar geri gitmeye başladı. Sadece iki gündür spor yapamadım. Bugün yapmaya kesin kararlıydım. Fakat sokağa çıkacağım saatte gökyüzü karardı ardından feci bir sağanak bastırdı. Ben de sindim. Sağanağın geleceği çok belliydi. O yüzden bence olması gerekenden daha ağır gidiyor ama gidiyor.

Sonra roman. Bugün sabahtan başına oturdum. Dokuz buçuğu az geçiyordu. Akşama kadar da çalıştım. Arada molalar verdim elbet: yemekti, öğlen uykusuydu, telefon görüşmesiydi, yazışmaydı, blog okumaydı. Fakat her seferinde geri geldim romana bir iki fikir daha ekledim. Bir iki bölümün daha yerlerini değiştirdim. Toplamda rahat dört beş saat çalışmışımdır diye tahmin ediyorum. Hikaye biraz değişti. Şimdi daha güzel akıyor. En cılız kısmı son bölüm oldu. Sanırım o da zamanla palazlanır. Kabası var zaten. Mekânları çalışmam gerek. Bir de bazı karakterler olaya daha çok katılım sağlamalı. Bir kere görünüp kayboluyorlar. Belki planlama aşaması biraz daha sürer. Sürsün. Dert değil. Arkamdan koşturan yok zaten. Sonuç daha iyi olacaksa, sürebilir.

Yarın başka işlerin peşine düşeceğim. Yazı yazamam. Ancak Perşembe. Cuma akşam da annemi kontrole götüreceğim. Ama gün içinde çalışabilirim. Pazar paskalya bayramı. Cumartesi de çalışırım. Yani Perşembe, Cuma, Cumartesi. Güzel.