Perşembe, Mayıs 25, 2017

Kırgın.

Harala gürele geçiyor günler blog. Geçen hafta ilk defa konsere çıktım diğer korist arkadaşlarımla beraber. Bundan bahsedemedim bile burada. Üst üste iki hafta boyunca haftada altı güne çıkmıştı müzik çalışmaları o günlerde. Şimdi üçe düştü yeniden. Birden hayatımın en ortasına kuruldu müzik. Bu ay bir öyküye daha başlarım diyordum, yalan oldu. Buna biraz canım sıkılıyor. Esasında biraz toparlanmam gerek. Kendime çeki düzen vermem. Hayatıma. Bak geldi suluboyalar fırçalar, öylece duruyorlar masanın üstünde, sanki biraz küskün. Eee bunun için mi teptik biz onca yolu, taa nereden geliyoruz biz haberin var mı senin diyorlar. Haklılar. En azından Lamy dolmakalemimi kullandım. Aşk yaşıyoruz zaten onunla. Uç kalınlığı tam olacak mı acaba bu sefer diye korkuyordum, tam oldu: F yani ince.

Haftaya Pazartesi doğum günüm. Hiç kutlayasım yok. Biraz kırgınım sanki. Belki PMS tir bilemiyorum. Sevdicekle tam birşeyler oluyor derken rüzgârlar tersten esmeye başladı. Ama bu konuyu hemen kapatmak istiyorum. Ona kırgınım biraz. Bu kadar gerilim fazla geliyor. Kaldıramıyorum artık. Bir de sırf onu düşünmekten sıkıldım galiba. Benim ondan önce de bir hayatım vardı. Hem de kendimce keyiflerim, mutluluklarım. Günlerdir ona kilitlenmiş yaşıyorum. Biraz durup soluklanmam lazım. Dengeme tekrar kavuşmam. Kendime kavuşmam lazım yeniden.





Pazar, Mayıs 21, 2017

Sevdaluk eyi şeydur (5- sabırsızlık)

Ay blog. Geç otur şöyle azıcık dertleşelim. Anlamıyorum ben olanı biteni. İleri gideceğiz derken nereye gidiyoruz hiç anlamıyorum. Belki de geriye gitme sandığım şey ileridir. Yerimizde saymıyoruz, belki en azından buna sevinebilirim. Harekette bereket vardır diye boşuna mı demişler?

Daha kaç gün önce uzaklardan bana hınzır hınzır bakarken, bugün yüzüme bakmıyordu, sonra kaçamak baktığını anlayıp, onu bana çaktırmadan bakarken yakaladım. Kafamı öbür tarafa çevirmiştim ama gözlerim ondaydı, o da nasılsa ben başka tarafa bakıyorum sanıp baktı, sonra da benim gördüğümü görünce anında kaçırdı bakışlarını. Niahahahohoho. Tamam, flört etmesini unutmuş olabiliriz ama bazı numaralar unutulmaz bebeğim. Bir de asıl ilk başta, o her şeyi başlatan ilk bakışmada olanın tersi oldu. Yani benim ona baktığımı farkedince gözlerinde bir sevinç bir heyecan ifadesi oluştu, istemsiz.

Sabırsızlanıyorum! Elimde değil. Biliyorum bunlar çok güzel ve artık  ilk başlarda olduğu gibi ızdıraplı geçmiyor en azından ama... ama işte çok uzun zaman oldu, somut durumlar gerek bana. Gerçi başlarda yeterince ilgili değildi ya da göstermiyordu. Şunun şurasında kaç gündür ilgisinden net olarak eminim ki? Bir hafta, bilemedin on gün. On gün nedir ki.

Evet blog. Artık durum ciddi. Galiba ben de artık bir sonraki moda geçsem yeridir. Bir tane kişisel gelişim kişisi var. İnstagramda her gün güzel motivasyon cümleleri giriyor. Genelde içinde bulunduğum duruma cuk oturuyor. En son: "her zaman bir planın olması gerekmiyor, bazen sadece nefes alıp, neler olup bittiğini izlemek yeterli" demişti. Fark ettim, kafamda şu olmalı bu olmalı diye kendimi şartlayınca hiç yaramıyor. Ama yine de fırsatı kollayacağım. Ne demişler, tango için iki kişi olmak gerek.


Cuma, Mayıs 19, 2017

Sevdaluk eyi şeydur (4)

Olaylarda az biraz daha ilerleme kaydedebildik çok şükür. Hayır hala da muhallebici faslına geçmedik. Ama kızkardeşimle tanıştı kendinden yanımıza gelip. Ve yeğenimle. Sonra da kalabalıkların içinden bana hınzır hınzır gülerek baktı. Birçok defa. Fiyuuuuu. Bu sefer yanılmış ya da abartmış olamam. Zaten geçende de uzunları şüpheye yer vermeyecek şekilde yakmıştı. Ay olacak galiba. Hem de az kaldı galiba. Dün gece sabahladım. Baya. Günün ağardığını gördüm. Ya bir düşünsene, ben en son ne zaman aşktan dolayı uykusuzluk çektim ki? Hiç bilmiyorum. Bu çok başka be blog. Çok başka. Valla.

Biliyor musun, hani ideal erkeği hayal edersin ya, ya da işte isteyen için ideal kadını, ben o kadar çok özellik isterdim ki yarısında yorgun düşüp hayal etmeyi keserdim, hiçbir zaman o ideal erkeği sonuna kadar hayal edememiştim bu sebepten. Ayrıca bu özellikler kesinlikle hiç kimsede bir arada bulunamazdı, sekizinci özellikten sonrası gereksiz yere hayal kurmaktı. Şimdi bir arada bulunması imkânsız sekiz özelliğin üstüne beş mi desem, on mu desem, kaç bilmiyorum, çünkü hala saymaya mecalim yok, hah, işte onların hepsi ve daha fazlası onda var. Tamam, hepsine eyvallah, ama asla anlayamadığım böyle birinin nasıl boşta kalabileceği? Hem de çevresinde bunca insan varken? Nasıl biri olmaz hayatında? Ay bir de geçenlerde tam her şey tıkırında gitmeye başlamışken, biri onun bir oğlu olduğunu ve evli olduğunu söyledi. Var ya...Oy annem. Değil elbet. Yanlış alarm. Ama şüphesi bile beni mahvetmeye yetti. Tahmin edersin.

Bugün değil ama yarından itibaren artık gerçek hayata dönüp halledilmesi gereken günlük işlere girişmem gerek. Dağ olmuş giysileri toplayıp kaldırmak, temizlik yapmak filan. Belli mi olur eve misafir filan gelmesi tutar, bu halde mi görsün evimi? Ama bugünün işi değil. Yarın. Bu arada Lamy dolmakalemim geldi. Mis gibi. Henüz denemedim.

Bugün son diyeceğim o ki, kendimi çok şanslı hissediyorum çünkü bir adım geriye çekilip bakınca hayatımda ne güzel insanlar var, onu fark ediyorum. Sadece H. değil. Sana galiba hiç bahsetmedim ama korodaki kızları da çok seviyorum. Her birini ayrı ayrı kalbime bastırasım var. Ve bu blog sayesinde tanıştığım insanları. Ve henüz yüz yüze tanışamadığım ama yine de hayatımda saydıklarımı. Başka hiçbir şey istemem şu hayattan. Hepimiz sağlıklı olalım bana yeter.







Pazartesi, Mayıs 15, 2017

Sevdaluk eyi şeydur (3)

Yok muhallebici filan bekleme. Peşin söyleyeyim de. Onu beklersek ben blogdan koparım. Ohooo. Zaten zor yazıyorum. Zaten içimden geçenleri türlü sebeplerden açık açık yazamıyorum.

Bazı günler kendi kendime bir bardak suda fırtınalar kopardığımı düşünüyorum. Sanki ortada hiçbir şey yok ve her şeyi abartan benim. En ufacık normal bir ilgi kırıntısını deve yapıyorum. Ve kendi kendime hikayeler yazıyor, hayal dünyasında yaşıyorum. Evet bazı gün böyle düşünceler ağır basıyor. Aptalsın kızım sen diyorum kendime. Neler zannettin. Zavallı saftiriğim diyorum kendime. O zaman çok kötü hissediyorum. Koca bir boşlukta yüzüyorum. Kenarsız bir boşluk. Bazı zamanlar ise iç sesim "şşşş her şey yolunda, merak etme, biraz sakin ol, sen sabret sonra yaslan arkana, gerisini bana bırak" diyor. Sonra benim inanmadığımı anlıyor: "bana güvenmiyor musun?" diyor. O kadar kendinden emin diyor ki bunu. Susuyorum, yalandan umutlanıp.

Bir yandan flört nasıl edilir, adabı, usülü nedir, ne zaman uzunlar yakılır, ne zaman ağırdan gidilir, ne zaman ileri. Tamamen uçmuş gitmiş. Yani gitmemiş. Beynimin kıvrımlarından birinde bohçalanmış halde buldum. Ama gene de uzun süre kullanım dışı kaldığından, lazım olduğunda şıp diye devreye giremiyor. Çoğunlukla onbir yaşındaki halimle tepki veriyorum. Sorma, sorma...

"Kalbim ince bir fidandır,
Kırma güzel, ne olursun.

Çok severim söyleyemem
Sorma güzel, ne olursun." *



Of blog. Bir yandan da korkuyorum galiba. Çünkü şimdiden beni bu hale sokuyorsa ilerde ne olur. Daha dizginleri köküne kadar çekiyorum, bir bıraksam...Ohooo, bir bıraksam var ya, buradan Çin'e kadar benzinsiz gider. 

Sana anlatmak istediğim neler neler var. Ama işte burası isimsiz değil eskiden olduğu gibi. Bir de günlüğümün ortalığa saçıldığını bir düşün: felaket. Tamam zaten ortalıkta, o kadarını biliyorum da, ortalıktan ortalığa fark var. Of. Elimin kolumun bağlanması çok can sıkıcı. 

Ne istiyorum biliyor musun? Bu ilişki başlasın ve ben doya doya onu yazayım, hiç kimseden çekinmeden. Ne kadar şahane biri olduğunu anlatmak istiyorum. Muhtemelen seni hiç alakadar etmiyor ama...

Bu arada su hazneli fırçalarım geldi, bir de suluboyam. Postacı kapıyı üç defa çaldı. Çünkü bu sefer zamanlamayı tutturamayıp ben duşun altındayken çaldı. Tabii ki bornozla kapıyı açmam söz konusu olmadığı için, üçüncü çalışta kapıya kadar gidip, düofondan, on dakika sonra gelmesini, rica ettim, müsait olmadığımı da ekledim. Sonra geldiğinde kafamdaki havluya bakıp içinden bir şeyler düşündü, biraz tuhaf bir durumdu. Zaten her gelişinde, çattık belaya, gene buraya paket getiriyorum, bir kurtulamadım der gibi bir hali var.

Ne olur benim için dua et. Onu gerçekten çok ama çok beğeniyorum.






Çarşamba, Mayıs 10, 2017

Sevdaluk eyi şeydur ( devam ).

Hiç sormuyorsun öldün mü, kaldın mı, ne yaptın? H. ne oldu, var mı bir gelişme, demiyorsun. Ay blog, sorma da zaten. Başka türlü hallerdeyim. Hiç kendimde değilim. Dışarıdan nasıl göründüğümü hiç bilmek istemiyorum. Çünkü normal göründüğümü sanmıyorum. Otomatik pilottayım. Bir sürü insanla konuşuyorum, ama nasıl konuşuyorum, ne konuşuyorum hiç haberim yok. Beynimin ön kısmı günlük etkileşimleri bensiz idare ediyor, edebildiği kadar, yani beynimin yüzde 3 ü. Geri kalanı paso H. derdinde. Şu sıralar her gün görüyorum. İçim her gün lunaparka götürülen çocuk gibi sevinçli ve inanamıyor. Lunaparka gittiğim yetmezmiş gibi bugün bir de elime pamuk şekeri tutuşturdu hayat. Bugünden itibaren artık bana ilgisi olduğunu düşünmeye hakkım var. Net olarak gördüm. Artık yalansa, oyunsa, ben karışmam, günahı boynuna. Onu zaman gösterecek. Ama değil gibi. Gene de temkinli olmakta fayda var her zaman.

Gidişat pek fena yalnız. Yani şöyle, buradan görünen şu ki, bu ilişki bir başlarsa, çok acayip bir şey olacak. Neyse dur bir başlasın da o zaman yazarız...

Bu arada evde pek yemediğim için, mutfak da dağılmıyor, ve ev işi asgari düzeye indi. Çok büyük rahatlık. Eve geliyorum, iş yok. Neyse bu akşam yemek yiyeyim de ben gidip. Biraz kafamı dağıtayım, yoksa devreler toptan yanacak.






Cumartesi, Mayıs 06, 2017

Sevdaluk eyi şeydur.*

Dışarısı yağmurlu. Ben kahvemi yanıma aldım. Bir de cici bebe bisküvilerini. Dün Barselona seçmeleri için çalışmaya başlamıştım. İyi de gidiyordu fakat sonra bunun bu sene için fazla stresli olacağını düşündüm. Evet Çanakkale seçmeleri yeni bitmişti ki, şimdi de Barselona seçmeleri açıldı. Eylül'de seçmesiz bir Prag festivali varmış zaten. Ona giderim diyorum. Ekim'de Barselona artık sanki fazla olacak. Hem de yarışma. Hem de hoca altın derecesini hedefliyor.

Bugün kıyafet bakacaktım ama hiç hevesim yok diye yarına erteledim. Hava da dışarı çıkmalık değil. Şu an sen duyamıyorsun fakat playlistimde çok sıkı parçalar çalıyor peşpeşe. Ruhumun aynası playlist. Ne çaldığını söyleyeyim mi? Tamam ama aramızda kalacak, söz mü? Bak şimdi, hem de bu sırayla:

- Resmen aşığım- Nil Karaibrahimgil.
-Hadi İnşallah- Hadi İnşallah film müziği- Nil Karaibrahimgil.
-Tencere kapak- Kenan Doğulu.
-Olmazsan olmaz- Güliz Ayla.
-Bağdatı iki gözüm kapalı bulabilirim.
-Sil baştan- Şebnem Ferah.

Şu altı parçanın sözleri sekiz postluk şey anlatıyor bana sorarsan. Ben neden doğrudan anlatamıyorum şu an onu çözmeye çalışıyorum. Neden çekiniyorum? Kimden? Bilmiyorum. Biliyorum da onu da söyleyemiyorum. Yok bilmiyorum. Karışık yani. Dün gece, uzun zamandan beri ilk defa birini düşündüğüm için uykusuz kaldım mesela. Bak bunu yazabilirim buraya. "seni sevmekten başka hiçbir şey yapmadım bugün" diyor ya şarkıda, ben de aynı o şekil, yedi yirmi dört onu düşünebilirim, kendimi bıraksam. Hatta sekiz otuz dokuz. On doksan beş. Yüz beş bin. Bak gün akşam oldu. Ben ne yaptım? Müzik koyup onu düşündüm. Ve bol bol kendi kendime sırıttım. Koskoca bir Cumartesi gününün icraatı bu. Neyse ki dün epey iş görmüştüm. Bütün yapılacaklar listesini bitirmiştim ve önemli maddeler vardı içinde. Neyse ki.

Ne istiyorum biliyor musun? Mesela şu bir türlü ne olduğunu göremediğim, anlayamadığım engelleri aşmışız, bir şekilde, misal, beraberliğimiz başlamış, ilk günleri filan, ve bana gelmiş film izleyeceğiz, misal, sonra beraber Hadi İnşallah'ı izliyoruz koltuğuma kurulup, böyle hem gülüyoruz hem romantiğiz, misal. Sonra ben ona Pucca'yı filan anlatıyorum, blogları anlatıyorum, blog arkadaşlarımı anlatıyorum. O da hiç sıkılmadan dinliyor, misal. Bunu çok istiyorum blog. Ama öyle dümdüz sopa gibi izlemeyecek, çok eğlenecek, rahat olacak yanımda, ben de rahat olacağım.

O günkü bakışı o kadar güzeldi ki, bin kere filan gözümün önüne getirebilirim. Bundan epey önce. Henüz ben ona bir şeyler hissettiğimi bilmiyordum.  Ama gözüm "gereksiz" gözlerine takılıyordu. Yani göz göze geldiğimizde araba farına takılmış tavşan gibi dona kalıyordum ama tam olarak bir flört bakışması değildi bu. Bence o da anlamlandıramıyordu. Normal. Neyse. Sonra bir gün, kalabalığın içinde onun beni izlediğini fark ettim birden, ve buna bir anda sevindim, ve sevincimi gizleyemedim. O da salisesinde sevincimi gördü, ve "şimdi yakaladım seni" dercesine baktı ama gözleri de parladı aynı anda, ve tatlı tatlı gülümsüyordu tüm bu bakış alışverişi sırasında. Of. Offf. Offffffff. İşte bin kere zihnimde tekrar tekrar görebileceğim bakış o. O benim artık inkâr edemeyeceğim an, onun buna gözlerinin parlaması, benim kendimi artık battı balık yan gider deyip, koyverip kendi halime gülmem, onun tüm bunları keyifle uzaktan izlemesi...Hepsi toplam kaç saniyede gelişti?

"Gücün var mı sevgilim, derin sularda inci tanesi aramaya?" diyor şarkı tam şu anda.

Aslında o bakışta hoşuma giden şey, o bakışın görsel ve duygusal güzelliği kadar onun bir ilişki "problemini" çözme becerisindeki kıvraklık. Böyle adamdan şa-ha-ne sevgili olur işte. Sevgilinin kralı olur. Ve sanki benden de ona şahane sevgili olur işin güzel tarafı.

"Olacak olacak olacak, mucize olacak, hadi inşallah, olacak olacak olacak, o benim olacak bak gör!".

Şu son günlerde tekrar ümitlendim. Aslında bu kadar uzun sürmemesi gerekiyordu. Çoktan olması gerekiyordu. Ben biraz sebebini çözebildim. Benim de hatam olmuş. Ona rağmen şu son günlerde tekrar bir hareketlenme var. Kesin var diyorum bak. Ben bu kadar net konuşmam aşk meşk mevzularında.

İçimde iki ters inanç yan yana duruyor. Bir tanesi "hayatta olmayacak" diyor, "nerdeeee". Öbürü "neden olmasın ki, hem şu başından beri olan gidişata bak" diyor, "şu son olanlara da bak bakmışken" diyor. O karamsar olanın defterini dürmem lazım. Yoksa kritik anlarda, sırf haklı çıkmak için bir çuval inciri kolaylıkla berbat edecek. Kesin eminim yapacak bunu. Sırf haklı çıkmak için. Defterini dürmenin en sağlam yolu da ne biliyorum. Kulak vermek. Ama sonuna kadar. Belki ondan öğreneceklerim vardır.

*Hayde şarkısından bir dize: playliste bu yazıyı yazarken eklendi.






Cumartesi, Nisan 29, 2017

Peru ve diğer şeyler.

Dün bir belgesel izledim. Peru'nun dağlık bir bölgesinde dünyanın geri kalanından uzak ve iletişimsiz yaşayan bir topluluk. Elektrik ve su şebekeleri yok. Et yemek için, besledikleri kobayları kesip yiyorlar. Hiç dışarıdan ziyaretçi onlara uğramıyor. Yakından geçenler var ama yolları bu adamların topluluğuna düşmüyor, kenarından dolanıp gidiyorlar. Doğduklarından beri oradalar. Hayatlarında ilk gördükleri yabancı, belgeseli çekmeye gelen adam. Adam onların hayatlarını gösterdikten sonra oranın bir yerlisine diyor ki, "bana sormak istediğin bir soru var mı?", yerli de sanki bu sorulsun diye bekliyormuş gibi "var" diyor. "Çok merak ettiğim bir soru var." Nedir diyor Amerikalı. "Senin ülkende hayat benimkine benziyor mu? Mesela aynı şeyleri mi yiyorsunuz?" Ve sonra Amerikalı bu sorunun cevabının kapsamı karşısında sessiz kalıyor ve kamera New York'u gösteriyor.

Dünden beri bu var aklımda. "Senin ülkende hayat benimkine benziyor mu?" Çok acayip. Dünyanın geri kalanından bu derece kopuk olmak. Başdöndürücü. Ve dünyanın bir yerinde dünyadan bihaber insanlar yaşıyor.



Sonra bugün iki tane kitap elime aldım: Murat Özyaşar'ın Ayna Çarpması ve Mahir Ünsal Eriş'in Olduğu kadar güzeldik. Neyse ki elime alabildim (bu bendeki okuma özürüyle). Son sipariş verdiğim kitaplardandı. Her ikisinin de ilk öyküsünü okudum. Açıkçası vurulmadım. Vurulurum sanıyordum. Çok başka numaralar bekliyordum. Gelmedi. Belki diğer öykülere de bakmak gerek ama genelde ilk sıraya en başarılı öyküyü koyarlar. Murat Özyaşar bu öyküyle nasıl çift öykü ödülü aldı anlamadım. Sadece şöyle bir durum var, öyküler çok inandırıcı. Gerçekten başına gelmiş gibi anlatılmış. Ne var ki benim iyi öykü kriterim bu değil.

Fakat asıl hayal kırıklığı Ursula Le Guin'inki. Peh. Resmen kazıklanmış hissediyorum. Başlığında yaratıcılık sözcüğü geçen, içeriğinde ilkokul derecesinde dilbilgisi dışında çok az şey barındıran, yaratıcılıkla uzaktan yakından ilgisi olmayan bir içerik. Resmen pazarlama şeysi. Nasılsa yazarı çok ünlü, başlığa da yaratıcılık ekledik mi peynir ekmek gibi satar demişler. Yazıklar olsun. Başlığa dümeni yaratıcılığa kırmak de, sonra da içerikte yok noktalama işaretleri çok önemlidir, yok gereksiz zarflar, yok cümleler uzun mu kısa mı. Bu mu yaratıcılık? Bir başlık sözünde durmuyorsa insan kitabı iade edebilmeli, çalışmayan bir çamaşır makinesi gibi. Alıştırmalar birbirinden sıkıcı. Bir de örneklerle doldurmuş, ne var ki kitap İngilizce'den çevrilmiş. Bütün anlamını yitiriyor. Tek kelimeyle: çöp.

Bugün biraz çalışayım dedim. Listelerimi gözden geçirdim. İçlerinden sözcükler seçtim. Bazıları bana daha uzun cümleler çağrıştırdı. Hepsini alt alta yazdım. Fakat ufukta ne bir karakter, ne bir öykü fikri var şimdilik. Ama bu ilk zamanların aylak hallerini seviyorum. Hatta bugün değişik bir his geldi bak. Masanın başına oturmuştum. Önümde kağıt vardı, silgili kurşun kalem ve silgi. Hepsi bu. Ve cam masa. His şu: "bu basit malzemelerden öykü yapabilirim." Yapmak ama yazmak değil, dikkatini çekerim.  Bilezik, kolye ya da satranç takımı üretir gibi, öykü üretebilmek. O an kendimi farklı hissettim. Hani çocukken büyük bir insanın başında durursun ya, ne yaptığını çözmeye çalışırsın, bir de nasıl yaptığını. Yaptığı sana ulaşılmaz derecede beceri gerektirici gelir. İşte o an sanki bir çocuktum kendime bakan. Yaptığım ulaşılmaz derecede beceri gerektiriyordu ama ben o ulaşılmaz beceriye mucize eseri sahiptim. Çok tuhaf bir histi. Bisikletin ilk defa dengede durması kadar büyülü.

Ve fonda hala E.'yı kaybetmenin şaşkınlığı. Anneme baksın diye çalışıyordu yanımızda. Annemden yirmi küsur yaş gençti. Meğer bizim ona bakmamız gerekiyormuş. Son zamanlarıymış... Çok acayip.

Dün anneme gittim de. Minikler de oradaydı. Yeğenler. Küçük bıcır bıcır konuşuyor. Büyükle de hasret giderdik. Bana bilmeceler sordu. Annesi sarı bir üst giydirmiş. Çok yakışmış. Beğenimi yüksek sesle söyleyince, küçük hemen önüme atıldı, kendi üstünü gösteriyor. Ay unutmuşum kardeş olmak nasıldı diye. Sana da çok yakışmış dedim hemen. Neyse ki kavrayabildim durumu o an. O kadar dışında kalmışım ki.

Spor işini kafamda hala oturtamadım. Hayatıma sokarım da iş kafaya sokmakta. Kafada hallettin mi sigarayı bırakmak gibi bir şey. Nasıl olacak bilmiyorum.

Bu gecelik bu kadar olsun blog. Sanırım epey bir gevezelik ettim. Biraz da başka gün yazayım. İyi geceler dünya.