Salı, Eylül 27, 2016

Taşınma.

Hala tam forma giremedim blog. Ama az daha iyiyim. Bugün nihayet içime çok dert olan mutfak tezgahlarını boşalttım. Şu an bulaşık makinesi çalışıyor. Bir de yerdeki ayakkabıları ve poşetleri kaldırdım. Yarın da yerleri temizlerim ve toz da alırsam ev gene eve benzer. İçinde insan yaşayan cinsinden. Yarın elektrikçiye de uğrasam iyi olur. Duylara kabloları ve açma kapama düğmesini taksınlar, bir de fiş işte.

Bugün ev sahibi aradı. Kiraya zam yapıyor. Yani normalde zam zamanı ama bu sefer biraz fazla yapıyor. Ben de başka ev aramaya başlayacağım. Burası iyi güzel ama ciddi kusurları da var. Daha güzel bir ev düşleri kurmaya başladım. Burayı altı ay gibi bir süre aradıktan sonra bulmuştum. Aslında daha aşağıda bir mahallede bulmuştum bir tane cırlop gibi bir ev. Tam istediğim gibiydi. Kardeşime bulduğumu söyleyince, eniştem "mutlaka evi tutmadan ev sahibiyle bir tanış" demişti. Ev sahibiyle tanışmaya gittiğimde, sadece amerikan filmlerinde görülen bir şey oldu, benim tutmak istediğim dairenin karşısından dünyanın en hoş adamı çıktı. Ben yerimde çakılıp kaldım. İşin daha güzel tarafı, o da aynen beni görünce çakılıp kaldı. Bir süre öyle çakılmış kaldık. Sonra birimiz konuşmaya başladı. Hangimiz şimdi hatırlamıyorum. Neyse. Sonra benim ev sahibini bulmam, onun da gideceği yere gitmesi gerekti. Ev sahibi berbat ve terbiyesiz bir kadın çıktı. Orayı yatırım amaçlı yaptırmış, bana hiç mecbur olmadığım kağıtları mecburmuşum gibi imzalatmaya kalkınca işin rengi döndü. İçim parçalanarak orayı tutmadım. O hoş adamı da bir daha görmedim. Bir sonraki gezdiğim ev burasıydı. Ve sonradan aşağı mahallenin hem merkeze daha uzak hem de semt olarak buradan biraz daha kötü olduğunu öğrendim buraları tanıyınca. Neyse ki burasının içi de öbürsü kadar güzeldi. Sadece o hoş adam yok. Onun yerine dünyanın en manyak komşuları. Kısmet. Ama işte altı ay arayıp tam oturulabilecek, istediğim gibi bir evi bir daha nereden bulurum derken, burayı buldum. Sekiz senedir de oturuyorum.

Annemle konuştum. "Anne ben taşınmak istiyorum buradan" dedim. "Kızım sen mantıklı, aklı başında insansın, en doğrusunu sen bilirsin" dedi. Doğru. Yalan mı şimdi? :) Annem böyle laflar etmezdi. Hoşuma gitti. Aslında taşınmanın ne büyük stres olduğunu yaşayan bilir. Ama nedense içim darlanacağına, aksine ferah mı ferah. Hep böyle gitse keşke. Sanki sıkıntılardan sıyrılıyorum. Ev sahibiyle pazarlık bile yapmadım. Burası süresini doldurdu herhalde. Daha önce de ev aradım. Bu yaz filan biraz ev baktım. Zor tabii istediğin gibi bir ev bulmak. Ama bir tane bulsan yeterli.

Gerçekten tatildeymiş gibi hissedememek kötü. Çalışırken, çevirinin sonunu böyle hayal etmemiştim.  Cennet gibi gelmişti bana. Keyif çatmak. Kokteyl yudumlayıp yemiş yemek gibi olacaktı her gün. Halbuki günlerce berbat durumdaki eve canım sıkıldı. Bundan sonra yavaş yavaş düzelir herhalde. Bu akşam yemek yedikten sonra japa mala meditasyonu deneyeceğim tespihimle. Güzel şeyler hayal edeceğim. İçimdeki olumsuzlukları ayıklayıp atmaya çalışacağım. Belki güzel beklentilerle dolu gelecek listesi yaparım. Noel babaya sipariş verir gibi. Şundan ve şundan istiyorum önümdeki zaman için. Haydi ben yemek yapayım kolay bir şey olsun. Sonra da güzel hayallere dalayım.


Pazar, Eylül 25, 2016

Sinema ve battaniye.

Yazasım var gene blog. Ama çok bir konum yok. Günler pek istediğim gibi geçmiyor. Bitkinim. Bilmiyorum mevsim geçişinden mi, yoksa birkaç gündür beslenmemin düzensizliğinden mi, yoksa başka bir sebep mi. Bugün öğleden sonra koltukta içim geçmiş mesela. Sızmışım. Kahvaltıdan birkaç saat sonra. Normal değil. Uyandığımda karnım açtı. Yemek yaptım. Yedim. Sonra canım deli gibi çikolata çekti yemeğin üstüne. Dışarı çıktım marketin bütün abur cuburunu alıp eve doldurdum. Beslenmede bir sorun olduğunun en birinci belirtisi: abur cubur çekmesi canın. Neyse ki aldıklarımın hepsini yemedim. Sanırım yarın daha iyi olurum. Bir öğün et yemezsem günde, böyle sapıtıyor bünyem. Bu akşam yedim.

Bu hafta biraz evin dışında zaman geçirmek için çaba harcadım. Bir gün dışarıda yemek yedim. O gün sinemaya gidip film izledim: Hayat Işığım. Fena bir film değildi, ama illa gidin görün, sakın kaçırmayın diyeceğim bir film de değil. Duygusal bir filmdi. Ağlamak istedim. Tuttum kendimi. Film bu, böyle ota boka herşeye üzülüp ağlama diye durdurdum kendimi. Sonra yanımda oturan kızın mendiliyle burnunu sildiğini fark ettim. Bu sefer de, bak insanlar duygularını ne rahat yaşıyor, sen de ağlasaydın madem içinden geçiyordu ne vardı sanki dedim. Böyle saçma sapan çelişkiler.



Ertesi gün editörlük kursum vardı. Hoca gözüme yaşını almış biri gibi gözüktü. Yeni bir hocaydı. Her zamanki hocamız değil. Yaşını almasında bir sorun yoktu. Sorun, o yaşını almış gözüken kişinin benden topu topu bir yaş ( sayı ile 1) büyük olduğunu öğrendiğimde başladı. Yaaa...yaa...

Sonra nasıl alaylı olduğunu anlattı. Bir öyküsünü bastırmak için bir edebiyat dergisine gitmiş, neredeyse çocuk denecek yaşta, ve onu orada hazır bulmuşken, şuraya şunu götürür müsün, bunu buraya teslim eder misin diye bu çocuğa ricalarda bulunmuşlar, o da yapmış. O yaptıkça, daha çok iş vermişler, arada bir de ceplerinden çıkarıp para vermişler. Bu velet kendini orada kadrosuz çalışan olarak çalışırken bulmuş. Bir kaç sene sonra da kadrolu olmuş. Şimdi öyle bir sistem yok diyorlar. Ben işlerin öyle yürütüldüğü zamanları hatırlıyorum mesela. Düşündüm. Bana öyle iş verseler, tepkim ne olurdu? Kesinlikle çok tersime giderdi. Aaaa bu ne ya, beni çocuk gördüler, bütün angarya işleri bana yaptırıyorlar derdim. Kullanılmış hissederdim. Hiç hoşuma gitmezdi. Herkesin huyu merakı farklı işte.

Cuma akşamı da sinema gösterimine katılacaktım. Katıldım nitekim. Fatih Akın'ın Solino isimli 2002 yapımı bir filmini izledik topluca. İşte bu filmi gerçekten beğendim. Kaçırsaymışım, izlemeseymişim yazık olacakmış. Filmde İtalyan bir ailenin Almanya'ya göç edişini, ailenin sinemaya fotoğrafa meraklı küçük oğlunun gözünden anlatıyor. Altmışlı yıllarda başlıyor film seksenlere kadar devam ediyor. İçinde çok konular işlenmiş, kardeşler arası ilişki, karı koca ilişkisi, anne-çocuk ilişkisi, göç etmenin zorlukları, sinema ve genel anlamda hayat. Başkalarıyla beraber izlemek ve filmin sonunda başkalarının yorumlarını dinlemek de güzeldi. Akşam eve geldim, ve ilk iş domatesli bir spaghetti pişirmek oldu kendime.



Arada bir battaniye örmeye başladım. Yatak örtüsü de olabilir. Henüz kararımı vermedim. Modeli ve açıklamalı videosu şurda. Bir de salon yer lambası yapımı için çoktandır alışveriş listemde olan teneke makasını satın aldım nalburdan. Ben aslında yan keski almak istiyordum, ama nalbur neye kullanacağımı sorunca, sana teneke makası lazım, yan keski ile çok zorlanırsın, o kablo filan kesmek için dedi. Nitekim zorlanmıştım bundan önce. Bununla kağıt gibi kesersin kafesi şimdi dedi. Biraz gücümü toparlayayım o işe girişeceğim. Ama yapı market yerine biraz daha para verip böyle şeyleri nalburdan almak daha iyi. Hem yeri bana daha yakın, hem de yapı markette konudan anlayan adamı gidip bulmak, konuya hakimse o da tabii, daha zahmetli.

Dün akşam spaghetti den sonra Böyle şeyler olabilir blogunda okuyup gözüme kestirdiğim elmalı "abart tatlısı" tarifini denedim. Sonuç gayet başarılıydı. Tek yumurta, tek elma, dört beş hurma ve üç tepeleme kaşık unla, iki ufak güveç kabında pişirdim.

Sanırım, evin dışında vakit geçirmek için harcanan çabaya değer. Sonra evin keyfi daha çok çıkıyor. Ekim ayı için bir konser buldum mesela. Lena Chamamyan İstanbul'da konser veriyormuş. Zamanında haberim olmasına mı sevineyim, konser mekanının ulaşımının kolay oluşuna mı, hangisine. Daha önce bir şarkısının videosunu paylaşmıştım buradan. Mardin'i gezerken rehberimiz dinletmişti bana jest olarak. Ermeni olduğum için. Çok makbule geçmişti jesti, hiç beklemiyordum, çok duygulanmıştım, evimden onca kilometre uzakta anadilimde bir şarkı dinliyordum, üstelik şarkı da yorumu da olağanüstüydü, ve değişik aidiyetteki insanların hoşgörü içinde beraber yaşadığı kenti gezmeye başlamadan. Ben de karşılık olarak, gezinin en sonunda doldurulan anket formuna rehber ve hizmeti hakkında alabildiğine döktürmüştüm. Özellikle tur şirketinin en çok dikkat ettiği yer diye belirttiği yere. Ama ona çaktırmadım. Sanırım formları okudu. Çünkü Istanbul'a geldiğimizde gözlerinin içi parlıyordu.

Gece ve gündüz eşitlendi. Artık günler kısalacak, sonbahara girdik. Melankoli mevsimi. Kırtasiye mevsimi. Tütsü yakma mevsimi. Ve battaniyenin altına girip, sıcak bir içecek eşliğinde kitap okuma mevsimi.




Salı, Eylül 20, 2016

Sakin ve keyifli.

Galiba yağmur yağıyor. Kolumu camdan uzattım emin olmak için. Evet yağıyor. Yarın yağacak demişlerdi. Beklediği kargo bir gün erken gelen biri gibi hissediyorum şu an. Bu yağmur sevdası ne vakit peydahlandı ruhuma? Hem yağmuru seviyorum, hem yağmuru sevmeyi. Sanırım depresyon gidince, yerini yağmur sevgisine bıraktı. Uzun zaman oldu aslında. Ama hala ensemdeymiş gibi korkuyorum.

Bugün de fena bir gün değildi. Yoga yaptım. Gevşemenin ikinci gününü. Satranç problemi çözdüm. Eski rekorumun yirmi puan üstüne çıkabildim. Dersler yaradı sanki. Ama shredder'da hala yeniliyorum. Shredder'a yansımaması canımı sıkıyor biraz. 1520'lik problemi yarı zamanda çözebildim ama hala 1380'lik Paula'ya yeniliyorum. Ne işse artık. Sonra günlerdir - belki haftalardır - masanın üstünde bekleyen japa mala tespihinin boncuklarını dizdim. Artık bir meditasyon tespihim var. Ben ve tespih. Komik ve tuhaf bir ikiliyiz.

Yoga ile ilgili yeni bir ritüel edindim: bitki çayı. Elimin altında ne varsa demliyorum kafama göre yoga bittikten sonra. Rezene, kakule, papatya, biraz da yeşil çay bugünkü çayımdı. İlla ki şekersiz. Bir tane yoga stüdyosu açsam, bitki çaylarını bedava dağıtırdım seans sonrası. İnsanlar mesela duştan çıkardı, seans sonrasında, havuz ya da spor salonu gibi, ve onlara tertemiz kokan yumuşacık battaniyeler, rahat koltuklar sunup bitki çayları ikram ederdim. Tütsüler yakardım. Sakin bir müzik çalardı fonda. Bir tabakta biraz hurma, kuru kayısı, kuru erik, dut kurusu olurdu biraz da mevsimin taze meyvesi. Ve hayal bu ya, stüdyonun o ikram ve dinlenme odasının Topkapı sarayı ve Haliç'e bakan nefis bir panoramik manzarası olurdu. Orada çalışan da, oraya yoga dersi almaya gelen de kendini güvende ve huzurlu hissederdi.

Yarın sabah kahvaltıda yemek için ekmek fırınından hamur aldım. Taze ekmeğin yerini hiçbir şey tutmuyor. Yarın sabah kalkar kalkmaz ilk iş yarısını fırına atmak olacak. Geçen sene bir patik örmüştüm. Öbür tekini örmek istiyorum yarın. Elişiyle uğraşasım var. Tabanı bordo, üstü krem rengi. Aslında erkek terliği. Ama ben kendim için yaptım. Yarın onunla da uğraşırım canım hala istiyorsa. Perşembe günü editörlük kursu var. Ve şimdi, dişleri fırçalayıp yatağa ve güzel düşlere kendini bırakma saati. Yarın güzel bir gün olacak. İyi geceler dünya.







Pazar, Eylül 18, 2016

Günlük işler, küçük mutluluklar...

Bir haftadan fazla zaman geçmiş son posttan bu yana. Beni özledin mi? Ben seni özledim blog. Güzel bir gün geçirdim bugün. Onu yazmaya geldim. Öyle özel bir şey yapmadım. Bildiğin şeyler. Ama güzeldi. Şu an da güzel. Yaz için beyaz kılıfını kuşanmış üçlü koltukta bağdaş kurdum. Kucağımda bilgisayar. Çalışma ışığını köşeye koydum. Müziği kapattım. Salon sessiz. Sadece klavyenin tuşlarına basınca çıkan yumuşak ses duyuluyor bir de caddeden geçen arabaların asfalta sürttükleri lastik sesleri. Sessiz sayılabilecek sakin bir ortam.

Bugünü bu kadar güzelleştiren şey sanırım sığdırdığım iş sayısıydı. Çok iş gördüm. Kendimce elbet. Kahvaltıdan iki saat sonra yoga yaptım mesela. Bundan sonra böyle yapmayı düşünüyorum. En azından çalışmadığım günler. Kahvaltıdan iki saat sonrasına alarm kurmak spor hatırlatıcısı olarak. Çünkü aç karnına spor yapmak bana sağlıksız geliyor. Muzdu, cevizdi denedim. İdare etmesine ediyor, yalan yok. Ama depoyu tam doldurmadan yola çıkmak gibi bir şey. İlke olarak aç karnına spor yapmaktan hallice. İstemem ben öyle uyduruk işler. Tok karnına da yaptım bir sefer. Bütün gün midem bulandı ve ağrıdı. E tam hazmetmişken de aklıma gelmiyor spor yapmak. Çareyi saati kurmakta buldum. Galiba en temiz çözüm bu.

Sonra buzdolabı ile cenkleştim. Çok uzun zamandır boşaltmamıştım. Tek tek rafları boşalttım. Dinlene dinlene. Her zamanki gibi üç poşet çöp çıktı. Ama çooooook iyi geldi ruhuma. Tabii ne oldu bu sefer? Mutfak battı. Ama batsın. Onu da yarın hallederim artık. İkisini aynı gün halletmek çok yorucu. Hele önden yer açılsın diye mutfağı toplamak...Yapmadım bu sefer.

Sonra, evin büyük kalem işleri bitince kendime ödül olarak yaseminli yeşil çay hazırladım ve ne zamandır sakin ve keyifli bir anımı bekleyen Körburun'u aldım elime. Bir oturuşta yirmi sayfa su gibi akıp gitti.


Okumaya ara verince, gideyim de şu evin eksiklerini tamamlayayım dedim. Neyse ki kaç gündür eksikleri listeliyordum. Kolay oldu o yüzden. Akşam için domatesli bulgur pilavı istiyordum. Onu da pişirdim. Yedim. Doydum. Mutfak bir, bir daha battı. Ama bulgur şahane oldu.

O arada yayıncımdan mail geldi. Mizanpaj bitmiş. Pazartesi kitap matbaaya girecek.

Ve satranç: chess.com'un problemlerinin yanı sıra bir de ders özelliği var. Aboneliğim günde beş derse kadar imkan tanıyor. Bugün derslere de göz attım. Fena değil. Galiba seviyemi ilerletmemde etki edecek. Bu arada ben kendimi çok hor görüyormuşum. Aldığım dersler, ileri derece satranç dersleri. Oysa ben kendimi başlangıcın az ilerisi olarak görüyordum. Yani orta derece oyuncu. Piyon ve şahlı oyun sonlarını sanırım iyice belledim artık.

* * * * 

Dün gece bunları yazdım sonra nasıl tatlı bir uyku bastırdı, nasıl...Gidip yattım. Bugün de düne benzer geçti. Yoga, ev işi, kitap, satranç.  Bugüne gevşeme yogası yaptım. Biraz kantarın topuzu kaçtı ama. O kadar gevşetti ki, sanırsın, vücudumdaki bütün kemikler pamuk olmuş. Ayakta duramıyorum. Abartmıyorum. Özellikle yoganın son beş dakikasına girmek üzereydim, sanki damarlarıma yatıştırıcı serum vermişler, sen bir gevşe, bir gevşe. Sonunu getiremiyordum yoganın. Neyse ki sonu da zaten ceset pozisyonuymuş. Öööyle yattım. Hala da gevşek gevşek uzanıyorum koltukta. Halbuki daha önce de yaptım bu yogayı. Bu kadar gevşediğimi hatırlamıyorum.

Önümüzdeki hafta Nikon'umu tamir ettirmeyi düşünüyorum. Kaç zamandır hata veriyor ekranında. Epey zamandır. Doğru düzgün fotoğraf çekmek istiyorum. Hiç olmazsa beş altı kare. 

* * * * 

Belki kendime bu gece için karışık bir salata yaparım marullu salatalıklı havuçlu. Belki bir maç yaparım. Belki biraz daha kitap okurum. Saat geç oldu gerçi. Bir de, bugün neye sevindim biliyor musun? Pinterest'e erişim engellenmiş ta Ağustos ortasından bu yana. Halbuki ben, bilgisayarımın ayarlarını kurcalıyorum ne zamandır açmıyor diye. Telefon açıyor, bilgisayar açmıyor. Böyle ufak aksaklıkların kendinden hallolması ne kadar rahatlatabiliyor insanı. 

* * * *

Mutfak tezgahlarının birini topladım. Bulaşık makinesi dolduğu için ikinciyi yarına bıraktım. Ben salataya girişeyim. Sonraki maçı da alayım. Değme sonra keyfime.



Perşembe, Eylül 08, 2016

Finito.

Bitti. Kaddafi'nin bendeki tüm düzeltmeleri bitti. Dün. Az önce de yayıncılık kursunun ödevini yazdım, gönderdim. O da bitti. Son görev, öbür kursiyerlerin ödevlerinin çıktılarını almak, kursa gitmeden. Sonra geriye "sadece" ev işleri kalıyor. Ama onlar biraz bekleyecek. Bi-raz-cı-cık bekleyecek onlar. De mi? Beklesin, evet.

Oyh çok güzel oldu ama en sona bıraktığım kitabın ilk elli sayfası. İyi ki en sona bırakmışım. Sonunu da iyi kotardım. Ortası göreceli olarak biraz zayıf oldu sanki, ama benden başkası onu fark etmeyebilir. Bir de orta kısımda aksiyon ağırlıkta. Şiirsellik geri planda. O yüzden idare eder. Şimdi en sabırsız zamanlar. Hemen son düzeltmeler bitsin, hemen son okuma yapılsın, hemen mizanpaja girsin, hemen matbaaya gitsin, hemen matbaadan çıksın, hemen dağıtıma girsin, hemen okunsun, hatta hemen yorum yapılsın istiyorum. Oooof. Hemen olmuyor işte o işler. Bekleyeceksin. Mecbur. Ama dün akşam yayıncım hemencecik ilk iki sayfayı okuyuvermiş. Şahane bir geribildirim göndermiş. Nasıl keyiflendim, nasıl. Bakalım editör ne diyecek.

Sırada bekleyen başka bir yayınevi vardı. Ama "henüz serbest değilim, düzeltme yapıyorum, on gün sürebilir" deyince, mailime tek satırlık bile bir karşılık vermeden, ortalıktan kayboldular. Hala bekliyorlar mı, yoksa başkasıyla mı anlaştılar bilmiyorum. Ama ben biraz ara vermek niyetindeyim. Temmuz'un başından bu yana nefes almadan çalıştım. Biraz sermek istiyorum. Minimum iki hafta. Maksimum bir ay. Biraz kafam dinlensin, şarj olsun, hatta deşarj olsun. Ev işleri dışında yetiştirecek bir işim olmasın. Biraz keyif süreyim. Elişi projesi yapayım. Kitap okuyayım. Gönlümce satranç oynayayım. Gelecek düşleri kurayım. Parka gideyim. Denize gireyim.

*  *  *  *

Oh. Az önce karnımı da doyurdum. Aç acına gitmeyeceğim kursa geçen seferki gibi. Daha da önümde rahat bir saatim var. Sonra çıkar çıktıları alırım, ve ufaktan kurs yollarına düşerim.

Aslında bu hafta hayattan öğrendiğim iki ders vardı onlardan bahsetmek istiyordum. Ama yorgunluk kahvesi kıvamında bir yazı yazmak istedi canım.

Şu yoğun çalışma sonrası ilk boşluk anları, sevdiceğin sana ilgi duyduğunu öğrendiğin ilk zamanlar, sıcaktan bunalmışken klimanın serinliğini ilk hissettiğin anlar ve kafanı şişiren matkap sesinin birden durduğu anın karışımı gibi bir şey, sonradan alışıyorsun ama keşke şişeleyip kış günlerine saklayabilsek.






Pazar, Eylül 04, 2016

Domatesli bulgur pilavı ve eski aşklar.

Nasıl verimli bir gün, nasıl memnunum şu an hayatımdan, sana şair olsam anlatamam. Ama deniycem yine de :D

Bir kere sabah erkenciklerden kalktım. Sekiz yirmi altı. Hiç vakit kaybetmeden, düzeltmelerin başına geçtim. Sadece geçerken bir de çay koydum. Son bölüm kalmıştı. 28 sayfacık. Bugün hepsini halledip gönderebilsem şahane ötesi süper über olacaktı. Oturdum başına bir saat çalıştım. Baktım hızlı hızlı gidebiliyor. Güzel, demek ki bugün bitme ihtimali var. Keyifle kahvaltımı yaptım. Sonra gene düzeltmelerin başına geçtim. Sıkılınca kalktım, kurutucuda bekleyen çamaşırları katladım, çarşafları havluları makineye attım. İyi ki atmışım. İki saat sonra, çarşaflar mis gibi yıkanıp serildikten sonra sular kesildi. Şu an hala kesik. Saat on buçuğa kadar bu tertip çalıştım. Bir baktım, belgeyi yarılamışım. Saat on buçuk ve bütün günün en önemli işi yarılanmış, artı kurutucudaki çamaşırlar katlanmış yerleştirilmiş, artı bir posta çamaşır yıkanmış. Vay...Sonra ara vereyim ama gene işe yarar bir ara olsun dedim. Çıktım evin eksiklerini tamamlamaya. Salçaydı, neskafeydi, çamaşır suyuydu, akşam köfte için kıymaydı, acı çıkan biberleri iadeydi. Hepsini ve daha fazlasını oraya buraya uğrayarak yaptım. Yüklendim eve geldim. Karnım acıkmıştı, ki bu bile başlıbaşına bir günü güzelleştiren bir şey: öğlen hep öğün atlarım ben. Ama çok da özenirim üç öğün yemek yiyen insanlara. Sadece çalıştığım zaman acıkır karnım. Bir işe girdiğimde. Neyse akşamdan domatesli bulgur pilavı artmıştı. Ama domatesli bulgur pilavı deyip geçme, orada bir dur. Hayatımda yaptığım ennnn lezzetli domatesli bulgur pilavı o. Çünkü ben bulgur pilavını domatesli severim. Ama bugüne kadar her denememde çamur gibi oldu domatesli denemesi. Normalini yapıyorum oluyor, domateslisi olmuyor. Bir türlü tutturamadım. Bu sefer, engin mutfak tecrübemin de ışığında, bir ölçü bulgura bir ölçü kaynar su kattım, tarife uymayıp. Veeeee nasıl bir pilavdır o, nasıl bir lezzet, nasıl bir mutluluk. Sanırım artık bulgur pilavını başka türlü yemem. Bu akşam gene yapmak istiyorum (çünkü bitti).

Öğleden sonra çalışarak geçti. Bir saat kadar önce belgenin son okumasını yapıp gönderdim. Saat beş olmadan günün parasal işleri tamamen bitti, ev işleri de bitti. Mutfak alışverişi bile tamamlandı...Şimdi bütün akşam bana kaldı. Tamamen serbest zaman, sıfır vicdan sızlaması. Değişik bir his.

Geri planda da ne var biliyor musun, çok eski bir eks'imin- çok eski derken, epey eski, yani o ilişki yaşanırken burayı okuyan kimi okurlar ya doğmamıştı ya ilkokula gidiyorlardı- şimdiki halini gördüm. Beni üzmüş, kandırmış biri. Çok da beğenmiştim zamanında. Çok da aşık olmuştum. Hatta evlenmek bile istemiştim. İyi ki olmamış. Neyse dün gördüm, o yakışıklı delikanlı gitmiş, yerine orta yaşlı tipsiz bir herif gelmiş. Biraz neti kurcaladım, ne iş yapıyor, neci olmuş diye. Tam anlamadım ama anladığım kadarıyla çok ruhsuz bir iş yapıyor. Ruhsuz bir iş derken, herkes hayatta kalmak için zaman zaman sevmediği işler yapmak zorunda kalabilir, olabilir, hayat bu, ama bu iş, o gencecik adamın hayallerinden biriydi, hatırladım sonra. Şimdi düşünüyorum da, zaten anlaşamazmışız. Yani nasıl diyeyim sana, genceciksin ve hayallerinden biri, diyeyim ki, bölgenin en büyük ikinci el araba satıcısı olmak. Öyle ruhsuz. İnsan o yaşta başka hayaller kurar. De mi? Bir de bana ne demişti o zaman biliyor musun? Evlendiğimiz zaman, demişti, ben önemli kararları veririm, sen de küçük kararlarla ilgilenirsin. Hadi ya. Bana! İçimden "canım benim, bunu nasıl da doğal bir şeymiş gibi anlatıyor, böylece kabul edeceğime inanıyor, saftirik" demiştim o zaman bile. İçimde hep bir kırıntı sevgi özlem kalmış ona karşı, şimdi anlıyorum bunu. İşte o kırıntıları süpürdüm dün. Değmezmişsin bebeğim dedim. Benim kalibremde değilmişsin zaten. Hiçbir şey kaybetmemişim, seni kaybettiğimde. Gene de bu düşünce yerleşik düzene geçene kadar birkaç sefer ütü ister. Hala eks'lerimin içinde yeri ayrı bu ayrıntılara girmezsem. Ama girmeden olmaz. Girmek lazım ayrıntılara.     Beni en iyi o anladı sanıyordum. Hiç beni anlayamazmış halbuki. Ben olabildiğine idealisttim o yaşlarda, o gerizekalı milliyetçi, bir maddiyatçı. Hatırasını şu an anmaya bile değmeyen biri. Boş bir herif.

Yarın son belgeyi düzelteceğim. Sonra benim bu kitapla işim bitiyor. Sonra kurs ödevini hazırlamam gerek.

Bir de dün oturup bu Eylül'e program yaptım ben.




Cuma, Eylül 02, 2016

Editörlük kursunun düşündürdükleri.

Bugün erkenden geldim bloga. Henüz çalışmaya başlamadım. Son bölümün düzeltmesi kaldı. Ve sonra ilk 50 sayfaya döneceğim. Ama önce yazmak istiyorum.

Dün akşam editörlük-yayıncılık atölyesine katıldım. Sanırım attığım en doğru adımlardan biri. Okuduğum bütün girişimcilik önerilerinde bir işe girişmeden önce o işi yapmış birinin tecrübelerine kulak vermen şiddetle tavsiye edilir. Ve editörlük-yayıncılık atölyesi de tam bunu sağlıyor. Somut bilgiler. Yaşanmışlık. Türkiye gerçekleri. Teorik-akademik bilgiler değil. Boş boş laflar hiç değil. Sırf bu tek dersten bile ne çok şey öğrendim. Bana ne çok zaman kazandırdı. Ve elbet para. Ama bu benim için böyle. Benim oraya katılma amaçlarımdan biri yayınevi kurmak. Ve grubun içinde yayınevi kurmak için oraya giden tek kişi bendim. Diğerleri ya editörlük için gelmiş, ya bir kurumun dergisini çıkarıyor. Benim amacım için biçilmiş kaftan. Sadece bunu söyleyebilirim. Diğerlerini bilmiyorum.

Şu andaki zihniyetime 25 sene önce sahip olmak isterdim. Hatta 30. Ama bardağın dolu tarafına bakalım ve çok şey öğrenmişiz demek ki, çok yol katetmişiz diyelim. On sene önce bile farklı düşünürdüm.

İş hayatında başarılı olmak için, dâhi olmak şart değil diye düşünüyorum şimdilerde. İlkelerinin doğru olması daha önemli. Ama bu ilkeleri saptayıp kabul edecek olan da son tahlilde gene senin zekân. Fakat bu doğrulara ulaşmak için üstün bir zekâ gerekmiyor. Ortalamanın az üstü bence yeterli. O yüzden kendime güvenebiliyorum. Zaman zaman başarısızlığa uğrama ihtimalim gene var, çünkü herkes için böyle bir ihtimal var. Ama hesaplı riskle hesapsız risk arasındaki fark gibi bir şey bu. "Kontrollü başarısızlık" başka bir şey. Mesela bir yemek yapıyorsun, elinde tarif yok, yemek yapmakla ilgili tecrüben de pek yok, hangi malzeme ne kadar pişirilir, un katarsan ne olur, yumurta katarsan ne olur bilmiyorsun, kafana göre içine malzeme atıyorsun, yemek yenecek gibi olmuyor. Bu başka bir şey. Bir de tarifin var, az tecrüben de var, sen de tarife uyuyorsun ama yemek başarısız. Bu bambaşka. Bu iki başarısızlığı birbirinden ayırmak lazım. Birincisinde sorun senin yemek (iş) yapmaya yaklaşımında, ikincisinde uygulamada. İkincide hatayı saptamak ve bir sonrakinde tekrar etmemek çok daha kolay.

Şöyle bir video izledim: 4 Tips for Success From a Multi-Millionaire Serial Entrepreneur. (İngilizce) Röportaj veren adam bu ilkelerin bazılarından bahsetmiş. Kendimi onun yerine koydum ve çok daha ilerisini düşünmeme sebep oldu bu. Nasıl bir yayınevinin en baştan kendine bir yayın politikası saptaması lazımsa, bir girişimcinin de kendine bir "iş politikası" saptaması gerekir. Para kazanmak: elbet şart. Ama tek başına yeterli değil. Yoksa geçen günkü balıkçı-turist hikayesine döner hayatımız. Dünyanın yarısını satın alabilmek değil amacım. Hoş olur ama beni tatmin etmez. Biliyorum. Bir sürü param var şimdi, eee? şimdi ne olacak? olurum. Hem de ömrüm tükenmiş olur neredeyse.

İngilizce'de "mission statement" denen şey bu sanırım. Bugüne kadar bana çok angarya gelirdi, çok boş laf gelirdi, zaman kaybı gelirdi bunu saptamak için uğraşmak. Halbuki omurgaymış. Şimdi ne olacak diye en sonunda sormamak için en baştan sorman gerek onu. Ne olmasını istersin? Daha temiz bir doğa mı? Refah düzeyi artmış bir ülke ya da dünya mı? Daha konforlu bir dünya mı? Ve sonra idealizmle gerçekçiliği dengelemek. Tek başıma doğa katliamına son verebilmem zor. Ama buna nasıl bir katkım olabilir? Ve bunu kârlı şekilde nasıl yaparım?

Bunlar koca koca sorular. Bir günde karar vermek şart değil. Ama doğru yolda olduğumu hissedebiliyorum. Bugüne kadar başarabildiğim her işte, başlamadan önce "ben bunu yaparım" inancı olurdu. Bugüne kadar iş hayatı için bunu diyemiyordum. Şimdi diyebiliyorum. İşte buna çok seviniyorum.