Pazartesi, Kasım 20, 2017

Asfalta çarpan yağmur damlalarını dinliyorum. Huzur veriyor. Bu iyiye işaret. Keşke sabaha kadar yağsa şıpır şıpır.

Bugün canım boza çekti. Sırf onun için dışarı çıktım. Çıkmışken, soda da aldım. Bir de ketçaplı çubuk kraker. Bir de cevizli dut pestili. Boza için yüz gram leblebi. Bir dolu abur cubur senin anlayacağın. Boza içince akşam saatinde tok tuttu. Yemek yemedim. O yüzden sağlıktan sorumlu vicdanım biraz rahatsız.

Dünden beri iki film izledim. İzleyebildim. Bu da iyiye işaret. Filmler iddiasızdı. Ama hafiftiler. İyi geldiler. Kafamı dağıttılar. Romantik türdeydiler. Biri yerli. Sıraya da bir iki film daha aldım. Artık ilgimi çeken film bulmak öyle zorlaştı ki. Biraz kitaplar gibi. Elimde çok güzel kitaplar var, ama onlara da ilgimi toplayamıyorum. Ne acı. En sevdiğim şeylerin başında gelirdi kitap okumak. Vızır vızır okurdum. Belki bir gün gene geri gelir o günler. Çok özlüyorum.

Şimdi baloya gidiyorum. Yatak balosu.


Cuma, Kasım 17, 2017

Fırından nefis kokular yayılırken eve, iki satır yazmak istedim. Birazdan yemeğe oturacağım. Bugün gece kaldım.

Değişik bir gündü. Rutinimin dışına çıktım ve çok iyi geldi. Sabah geç uyanmasaydım (gece o kadar geç yatmasaydım) daha da verimli bir gün olacaktı ama olsun. Öğlende başladım güne. Makinedeki ıslak çamaşırları serdim. Sonra nevresim değiştirdim. Kendime de biraz çeki düzen verdikten sonra, yeteri kadar iş gördüğüme kanaat getirip, gitmek için yanıp tutuştuğum yeni çalışma mekânıma yollandım. Aslında yürüyerek de gidebilirdim ama bir an önce varmak için çok sabırsızlanıyordum. Bir de ben tüm işleri halledip kendimi dışarı atana kadar saat beşe geliyordu. Bilgisayarımı, kağıdımı kalemimi her şeyimi yanıma almıştım.

Aslında en çok Writing down the bones ve The Art of Character'i okudum ama iki satır da ekleyebildim dün gelen ilhamıma ve fena da olmadı. Hayır amacım bir şaheser yaratmak değil. Sadece nereye varacak diye fikirlerin ardından gitmek merakla. Bir iki satır daha ekleyebilmek iyi geldi. Zaten toplamda iki saat bile kalmadım orada.

Eskilerin dediği doğruymuş, mekan değiştirmek ferahlatırmış. Günüm güzelleşti. Yarın da daha farklı bir yere mi gitsem. Alternatifleri bir bir denesem mesela.

Hafta sonu bu yerlerin çoğu kapalı. O gün evin birikmiş işlerini hallederim. Böylece kafam daha da rahat eder. Zaten fazla bir iş yok. Basit şeyler. Katlanıp kaldırılacak kıyafetler filan çoğunlukla.

Unutmamak için bu gece yaptığım fırında kanadın tarifini bırakıyorum buraya:

Önce bir sos hazırlayıp sonra bunu fırçayla kasaba çizdirdiğim kanatların üstüne sürüyorum. Alüminyum folyo serilmiş fırın tepsisine dizdiğim kanatları sosa buladıktan sonra 180 derece fırında 40 dakika pişiriyorum. Yanında pilav ve turşu çok yakışıyor. Üstünden de kuru kayısı hoşafını tavsiye edebilirim.

Sos: 3 yemek kaşığı yoğurt, bir yemek kaşığı biber salçası, bir yemek kaşığı hardal, bir kaç sıkım ketçap, bir diş ezilmiş sarımsak, biraz kırpılmış maydanoz, kekik, tuz, biberiye, bir tutam kimyon, biraz zeytinyağı, bir iki yemek kaşığı da sirke, yarım çay kaşığı pul biber. Hepsi karıştırılacak. Pişerken çıkan kokulardan mest oluyor insan.

Perşembe, Kasım 16, 2017

Yarın sabah olunca işler değişir mi onu şu an bilemiyorum. Fakat şimdi şahane bir denge yakalamışım. Şu andan itibaren yazmaya başlayabilirim. Şunu şunu okuduktan sonra, şunu şunu öğrendikten sonra, şu kursu bitirdikten sonra ya da atıyorum sanat tarihine hakim olduktan sonra değil. Şu an. Demin mesela ilham geldi. Oturup peşinden gidebilirdim. Yola çıkabilirdim. Bavulsuz. Çünkü yolculuğun ne kadar süreceğini kestirememek de başlı başına bir macera. Mutlak özgürlük? Belki. Son günlerde okuduklarımdan birinde karşıma çıkan en önemli benzetme şu oldu: yazı da aşk gibidir, başka birisi gibi davranarak kendini sevdiremezsin. Başka birisi gibi yazarak da. Böyle düşünmek işimi çok kolaylaştırdı.  Daha iyi yazmaya çalışmak başka, başka birisi gibi yazmaya çalışmak başka. Sınırlarla ilgili bir konu bu. Başkası gibi yazmanın sonu yok. Sonu olmayan her şeyde insanı hareketsizleştiren bir etki var. Oysa elimde olanla yazmaya hemen başlayabilirim. Kendim gibi yazarsam, yazmaya başlayabilirim. Belki mükemmel olmaz ama mükemmeli sonraya erteleyebiliriz değil mi? Zamana yayabiliriz en azından. Şimdi yazdıklarım daha farklı olacak. Belki daha güçlü. Kesinlikle daha kendimden emin öyküler yazacağımı düşünüyorum. Tam böyle düşünürken, posta kutumda yeni bir ileti olduğunu fark ettim. Cevap beklediğim son dergiden gelmiş. Ah...Olumsuz. Ne zamanlama ama. Galiba yenisini yazana kadar eskileri hiçbir yere göndermeyeceğim. Çalışma mekânımı da buldum. Hatta birkaç tane mekân buldum.

Yarın ısınma turlarına başlamak istiyorum. İşleri ilk günden çok sıkıya sokmadan. Elimdekileri değerlendirmeye çalışmak. Sanki keyifli olacak. Hadi bakalım.


Çarşamba, Kasım 15, 2017

Açılmak, hava gibi.

Bütün gün koltuğa yığılıp kitap okudum. Çoktandır böyle bir keyfim olmamıştı. Uyuyabilmek dünya kadar fark etti. Kitapları da amazondan dijital olarak sipariş verdim. Elime geçmesi bir dakika sürmedi: writing down the bones ve the art of character. Yazmak üstüne. Yarın üçüncü bir kitap daha alabilirim zaman bulabilirsem. Bulamayabilirim. Yarın günüm dışarıda geçecek. Eve dönünce hava kararmış olacak ve yol yorgunluğundan pestilim çıkmış olacak.

Kaç gündür brokoli pişiriyorum buharda. Şimdi İkea'da delikli bir tencere buldum, altta makarnalar, pilavlar, çorbalar pişerken üstte brokolini neyini buharda pişirebiliyorsun. Çeşit olur sofrada. Pratik. Hem haznesi daha geniş.

Dün yazdığım bu son paragraftan sonra çoklu pişirici diye bir aletin peşine düştüm. Ne kadar çoklu pişirdiğinden emin değilim. Bir de çok yer kaplayacak. Yoksa buharda pişirme, fırın, fritöz, düdüklü tencere ve normal tencere işlevlerinin hepsine tek bünyede sahip. Bir de termostatı saat ayarı filan var. Ekmek ve yoğurt da yapıyor. Bir de nevresim değiştirse ne hoş olurdu. Kafayı ona taktım bir de waffle ve tost makinesine. Ama artık fazla olacak. Neye göre fazla dersen, tezgah yüzeyine göre. Tostu sık sık yapıyorum da...Ocak üstü bir aparatım var. Genelde yakıyorum, unutup. Derdim o. Ay bu kadar mutfak muhabbeti yeter.

Bu sabah uyandığımda yapmam gereken işleri düşününce, "hepsini birden bitirmek zorunda değilsin" dedim kendime. Yapabildiğin kadar. Ve bu düşünce bana çok iyi geldi. Hepsini birden bitirme zorunluluğu beni zorluyormuş.

Şimdi oturup biraz kitap okurum. Sonra stratejik bir liste çıkarıp ev işlerinin bir kısmını hallederim. Mesela bir parti çamaşır attım makineye ben okurken yıkansın diye. Ondan sonra nevresim değiştirip yatak odasının dağınıklığına el atmam lazım. Oradan başlamak güzel olabilir.

Haydi şimdilik kaçtım, belki akşam yine gelirim.

Pazar, Kasım 12, 2017

Kasvet dolu bir Kasım.

Güleryüzüme alışkın insanlara karşı asık suratlıyım, ama sanırım anlayışla karşılıyorlar. Belki biraz yadırgıyor olabilirler. Gözlerimi de kaçırıyorum. Ama dün gece değişik bir şey oldu. Ağustos ayından beri olmayan bir şey: kesintisiz 7 saat uyku uyuyabildim. Gece göz açıp kapayınca geçti.

Bugün annemdeydim. Onun da morali bozuktu. Sonra beni gördü. Dediğine göre iyi gelmişim ona. İlaç gibi geldin dedi bana. Ki böyle şey demezdi. Bir de yeğeni saydığı birinden telefon gelince biraz açıldı. Bir şey yapmadık. Klasik müzik koydum. Mozart 40. senfoni. Sonra mandala çizen insanların videolarını da açtım. Bir de boya kutusunu önüme alıp mandala boyadım saatlerce. O da yanımda beni izledi. Az az sohbet edip. Öğle yemeğini ısıttık beraber yedik. Sonra biraz uyukladı koltukta. Ben de. Sonra gün akşam oldu. Mandalaları ve boyaları annemde bıraktım.

Akşam yemeği olarak tost yaptım kendime eve gelince. Ketçap ve dereotu da koydum. Yanında da poşet çay. Vardı evde yemek. Salata için malzeme vardı. Tavuk şnitzel vardı. Makarna yapabilirdim peynir ve mantarlı. Omlet yapabilirdim. Canım istemedi.

Kasım kasvetli geçiyor blog. Yaz bitimindeki o romantik sonbaharı hissedemiyorum. Yağmur ve bulutlu gökyüzü içimi karartıyor. Güneş açınca biraz ferahlıyorum. Bazı şeylere geç kaldım. Ama beni en çok üzen bunlar değil. Mesela o kadar sıkılıyorduk ya adada gençken. Günler boş geçiyor diye. Kimse de bize demedi ki, in Istanbul'a, bul bir staj, yarı zamanlı çalış gönüllü olarak, iş öğrenirsin, zamanını değerlendirirsin, hem de bir işe yararsın. Dil biliyorsun, elin yatkın, kafan çalışıyor, elbet bir işin ucundan tutarsın. Hem değişik bir ortam tanırsın. Değişik insanlar. Hayatına renk gelir. Kimse demedi ben de akıl edemedim. Yazık.

Şu an bir kitabın sözcüklerinin peşine takılıp, hayal alemine savrulmayı ne çok isterdim. Edx'te bir kurs daha buldum. Roman yazmak üstüne. Fakat paralı. Bedava da olsa değişen bir şey yok. Mesele parada değil. Ben ilk önce sürdürülebilir kalkınmayı okumak istiyordum. Kafamı ona bile veremiyorum. Buna da adayacak yerim ve enerjim yok. Şöyle döktüre döktüre yazasım var oysa. Karakterler, olaylar havada uçuşsun, derinlikli olsun, katmanlı olsun, akıcı olsun, heyecanlı ve duygusal olsun, fantastik olsun, içinde ejderha bile olsun. Ve içime sinsin. Göğsümü gere gere okutayım. Ben yazdım diye kibirleneyim. Keşke şöyle güzel bir alıştırma kitabı olsa hikayeyle ilgili. Belki biraz araştırabilirim bunu önümüzdeki günlerde. Koca bir roman yazmaktansa parçaları toparlamak.

Yolladığım kısa öyküylerden tık yok. En son tek bir dergi kaldı olumsuz yanıt yollamayan. O da Kasım ayında yanıtlayacaktı. Kasım'ı neredeyse yarıladık. Onlardan da ses seda çıkmıyor. O kadar mı kötüydü benim öyküler? Hiç sanmıyorum. Kendimi övmek için değil ama kötü değillerdi. Buna inanmam.

Şimdi bana roman parçaları koleksiyonu yaptıracak mucizevi bir kitabı aramaya çıkıyorum.


Cuma, Kasım 03, 2017

Ekim'in ardından.

İyi değildim blog. Sessizliğimden anlamışsındır. Ekim'in sonu üzerimden silindir gibi geçti. O kadar ki buraya yazasım bile yoktu. Hatta artık bir daha hiç yazasım olmayacak sandım. Anla. İki aylık uykusuzluğun üstüne bir de iştahsızlık bindi. Hızla kilo kaybettim. Ve bu hiç hoşuma gitmedi. Kendimi nutellayla kandırdım. Ama sonuçtan son ana kadar emin olamadım. Ona bile hayır diyebilirdi bedenim, ruhum. İşte o zaman ayvayı yerdim. Neyse ki nutella ile bir U dönüşü yaptım hayata. Abartmıyorum. Sebebi ağır konular. Boşver. Şimdi uykularım biraz rahatladı - tek nutellayla değil elbet. İştahım (ve kilolarım) geri döndü. Ve en önemlisi: yazma dürtüm. Yani hayati fonksiyonlarım :). Hayatta dövme yaptırmam derdim. Bir ara bileğimin içine "bu da gelir, bu da geçer" yazdırmak geldi.

Az iyiyken, az yoga yaptım, bir film izledim, ıspanak kavurdum, üstüne yumurta kırdım. Bir de iştahsız günlerimde menemen yaptım. Ulvi bir yemek gibi geldi o an. Hem hazmı kolay, hem yemesi kolay, hem besleyici. Midemin içine kıvrılıp yattı sanki. Beni içimden kucakladı. Sıcacık.

Ekşi mayalı ekmek aldım sonra. Dünyanın en gurme, en sofistike yiyeceklerinden biri benim için. O koca dilimleri elimde tuttuğumda Finlandiya gibi çok medeni bir yerde yaşıyormuş gibi hissediyorum. Okuldan bir arkadaşım kendi yoğuruyor sonra İnstagram'da resimlerini paylaşıyordu. Ecehan da kendi bloguna koymuş. Ecehan'ı yeni keşfettim. Ben yoğurmadım. Bizim köşedeki fırında satılıyor, gittim aldım.

Bir de karavanla gezen bir çift var, onların blogunu çok severek takip ediyorum, onları da yeni keşfettim. Aklıma modifiye konteyner (bkz. resim) fikrini soktular, çıkmıyor.




Bir de tabii karavan. Bir sene boyunca karavanla gezmek isteyebilirim. Ama tabii en sağlamı kiralık bir karavanla on beş gün ya da bir ay gezmek, deneme sürümü. Sonra da işte, duruma göre.

Bu sabah Hikmet bey'den mektup geldi. Onu okudum keyifle. Gönderdiği bağlantılardan birinde gene karşıma modifiye konteyner bir ev çıktı. Ağzımın suları aka aka izledim, ki konu o değildi. Bu arada Körburun romanı ile bu sene Attila İlhan roman ödülünü kazanmış Hikmet bey. Çok tuhaf bir his. Sevincin ötesinde.

Zor günlerde yapabildiğim bir diğer şey ise sesli meditasyon dinlemekti. Telefon için bir uygulama bulmuştum: headspace adı. İyi gelmişti. Ama bugünden itibaren paralı olacak galiba. On günden sonrası paralı. Satın almam herhalde.

Geçenlerde biri bana satrancın gerçek hayatta bir faydası var mı diye sormuştu. Ben de pek yok aslında demiştim. Ama geçen zor günlerimde satranç oynamış olmak bende şöyle bir refleks yarattı: şu an yapabileceğim en doğru hamle ne? Durum fena ama şu an yapabileceğim tek bir şey olsaydı, en doğrusu hangisi olurdu? Hamlenin kendisinden çok bu düşünce biçimi bana çok yardımcı oldu o an.

Son günlerde Enis bey sayesinde Luxus diye bir müzik grubu keşfetmiştim. Hüsnü Arkan'la beraber Cahit Sıtkı Tarancı'nın Abbas şiirini yorumlamışlar. Bin kere döndürüp döndürüp dinledim. Dinlemekle yetinmedim. Tarancı'nın bir şiir kitabını gidip satın aldım. Ve bayıldım. Lakin, kitaptan o kadar heyecanla bahsedince anneme kaptırdım. :) Gidip bir tane daha alacağım.

Bu sabah uyandığımda esin dolu hissettim kendimi. Sanki masanın başına bir otursam en güzel hikayeleri yazabilirmişim gibi. Ancak bu postu yazabildim bunca saattir. Onu da silsem mi acaba diye tereddütteyim. Boya kalemlerimi ve fırçalarımı anneme götürdüm. Pek yüz vermedi. Bir ara geri almam gerek. Keşke kitap okuyabilsem...






Cumartesi, Ekim 21, 2017

Ekim böyle geçiyor.

Aslında çıkıp bir iki parça üst baş alışverişi yapmam lâzım. Ve ihmal ettiğim ev işlerinin bir kısmını halletmem. Kursumda önerilen okuma parçasına bakmam. Yürüyüşümü tamamlamam. Satranç problemi çözmek o kadar önemli değil. Onu sonra da yapsam olur. Geçen gün aklıma hoş bir öykü fikri gelmişti. Not almadım. Kaçtı gitti. Ama ev kedisi gibi bu fikirler. Gitse de günün birinde geri gelebiliyor. Fakat hep bir endişe. Ya gelmezse? Yazı. Yazı masasının başına oturmuyorum ne zamandır. Bu biraz canımı sıkıyor.

Neyse işte tüm bu önemli işleri yapmak dururken ben oturup blog yazmak istiyorum. Aslında yazmak istediğim özel bir konum da yok. Güzel bir post öncesi hissettiğim o enerji de. Ama işte gelip şuraya kıvrılasım var. Virüs gibi bir şey yazmak. Bir kere bünyeye girdi mi, çıkaramıyorsun.

Şu kariyer işi kendine bir yol bulduğundan beri biraz rahatladım. O yıpratıcı her şeye ilgi duyma huyum törpülendi. Kurs çok ilginç. Psikolojiden sonra beni hiçbir konunun bu kadar saracağını tahmin etmezdim. Fakat bir yandan da, şu ana kadar birinci modülü bitirmek üzereyim, tam umduğum gibi de değil. Biraz hafif ve uygulama kısmı yetersiz geldi bana. Tabii ilk modül konuya giriş modülü. Ondan da olabilir, ve henüz sonuna gelmedim birinci modülün. Ama ben hem bilgi hem uygulama konusunda yığınla konu işlenmesini bekliyordum. Bir haftada dünya sanki sekiz takla atacaktı kafamda. Somut sorunlara somut çözümler, hadi o da olmadı, somut çözümleri kendim bulmam için kök stratejiler öğrenmeyi umuyordum. Yine de güzel yönleri var. Örnek vermek gerekirse, tartışma kısmında yazılan ufacık basit bir yoruma bilgi sahibi kişiler (hocalar?) hemen kapsamlı bir yönlendirme yapmışlar. Mesela: "bak amacın buysa ve böyle düşünüyorsan, şu alana yönelmen doğru olabilir ve şu kitap senin ilgini çekebilir." Baktım birçok tartışma forumunda açılan konularda böyle müdahaleler var. Bir tane nokta atışı değil. Kadının dediği de özetle "ben insanlarla tek tek konuşup kimin neye ihtiyacı var öğrenmek istiyorum" düzeyinde bir yorum. Çok hoşuma gitti.

Hoşuma giden diğer bir konu, bu blogun istatistiklerinde, bu konuyla ilgili verdiğim bağlantılara bol bol tıklanılmış olduğunu görmekti. Okurlar merak etmiş. Kursu da merak etmişler, Düşler Akademisi ile ilgili bilgiyi de, Birleşmiş Milletlerin on yedi hedef maddesini de. Çok güzel değil mi sence? Böyle bir hedefin bilinirliğini yaygınlaştırmaya aracı olmak bile bir işe yaramaktır, kendi açımdan. Hem o, hem de bu blogu okuyan insanların önemli bir kısmı benim kafa dengim demek bu. Ben arasam çevremde kaç kişiyle konuşabilirim bu konuyu? Kaç kişi ilgiyle dinler bu konuda anlattıklarımı?

Pazartesi bir aksilik çıkmazsa abimle buluşup kahve içeceğiz beraber dışarıda. Bu daha önce yaptığımız bir şey değil. Genelde evlerde buluşulur ailecek yemek yenir. Bu sefer daha az resmi olacak. Belki daha samimi.

Şimdi artık biraz iş görmem gerekiyor. Hiçbir şey yapasım yok. Nasıl olacak bilmiyorum.