Salı, Kasım 20, 2018

Spor, roman, satranç.

Birazdan Pilates'e gideceğim. Bugün akşama aldım dersi. Gece geç yatınca sabah uyanamadım.

Bugün blog yazmak bile zor geliyor. Döngüyle başım dertte yine. Hormon takviyesine başladım. Sadece sabah, kulaklığımı takıp podcast eşliğinde bir saat mutfakta çalıştım. Yeni, yine, yeniden.

Dün biraz romana zaman ayırdım. Bilgisayarımda kindle var. Oradaki kitapları unutmuşum. Yazı ile ilgili kitaplar. Bir kağıda bölüm başlıklarını not almışım, elime geçince aradım taradım öyle buldum. İsmi Anatomy of Story. Hikayenin anatomisi. Orada yazılanları, Beliz'in dersini ve Kune'nin yorumlarının sentezini yapınca yeni fikirler ekledim romana. Çok değil iki tane. Bir de diyalog ekledim. Bir de o podcast'leri dinledikten sonra iyice ikna oldum: her yiğidin bir yoğurt yiyişi var. O yüzden çalışırken eskisine göre daha az kuralcıyım. Benim çalışma biçimim böyle diyebiliyorum kendime - çalıştığım zaman elbet. Kafam neye bozuk biliyor musun, yazma kısmı en zevkli gelen kısımdı, neden böyle zor geliyor şimdi onu anlamıyorum. Bayılırdım kağıdın karşısına kurulup en doğru, en güzel sözcükleri ve cümleleri bulmaya. Onlar da beni severdi sanki. Çok uğraştırmazlardı. Oysa şimdi hiç yapamayacakmışım gibi.

Belki de bu da böyle hormonal bir dönemdir. Bloga bile zor yazıyorsam.

Dün problem puanımın üst limitinin 25 puan üstüne çıktım. 1600'e az kaldı. Şu an hayatımda ilerleme kaydettiğim tek alan bu. Bir de pilates. Planck pozisyonunu 25 saniyeye çıkardım, 5 saniye duramıyordum.

---------

Pilates dönüşü:

Kesinlikle spor iyi geldi. Açıldım biraz. O mıyıl mıyıl ruh halini attım üstümden. Bir miktar enerji depolamış gibiyim. Oh.

Şu an ne iyi gider söyleyeyim mi? Boza! Evet! Bakkala sorsam mı? Biraz tarçın serpip.

...

Sordum: bitmiş.

Sıcak çikolata da olur. Kendi yaptığım fakat kıvamı yumuşak çikolatalarla yapabilirim. Başka türlü bitmeyecekler.

...

Yaptım çarçabuk. Süt azmış. Yarım kupa çıktı. Olsun.

Bugün de Kitap-lık'tan ses seda çıkmadı. Hiç ümit bağlamadım. Sadece ara sıra aklıma geliyor.

Chess.com'un taktik problemleri bölümünü çok seviyorum. Öyle güzel alıştırıyor ki seni. Aşamaları şöyle. Senin puanının 400 puan üstünü soruyor. Önce yuh! bana ne sordu diyorsun. Sonraki aşamada, çözüm o kadar zor değilmiş diyorsun. Sonra bir gün, beşinci denemende çözebildiğine şaşırıyorsun. Demek ki olacak diye bir ümide kapılıyorsun uzak bir gelecek için. Gün geliyor ikinci denemende buluyorsun. Az kaldı diyorsun, senden üç gömlek büyük problemleri çözmeye. Sonraları, ilk hamleyi doğru biliyorsun. Ve bir gün, beş misli zaman harcıyorsun ama o koca problemi doğru çözüyorsun.

1900 ciddi bir puan benim için. Ve bugün sık sık 1800'lü çözebildim. Kaç tane saymadım hatta. Koşmamak. Durmak. Düşünmek. Soruyu iyice kavramak. Oturup üşenmeden hesap yapmak. Kale şuraya gelirse şahın gideceği yer neresi. Oraya giderse tekrar şah diyebilir miyim. Nereden derim? Vezir başka nereye giderse bana bir faydası olur? Açmaz var mı? Onları nasıl değerlendirebilirim? Ya sıkışmış bir taş? Bazen neler olup bittiğini anlayamamak. Beklemek. Görene kadar. Sabır işte bu. Bu bekleme anlarında aslında, zaman kaybettin sanıyorsun - çünkü problemi ne kadar kısa sürede çözersen sana verdiği puan o kadar yüksek oluyor - oysa üst seviyelere tırmanıyorsun. Satranç algın gelişiyor. Şimdi artık dünya şampiyonalık maçlarında neden o kadar uzun düşünüyorlar anlıyorum. Aslında yakın bir gelecekte bir çevrimiçi turnuvaya katılabilirim kendimi denemek için. Yavaş yavaş zamanı geliyor.

Şimdi gidip brokoli ve havuç haşlayayım buharda. Tavuğu ısıtayım. Akşam yemek yemedim. Yarın kesin kere kesin yürüyüşe çıkıyorum. Yağmur, fırtına, kar, tufan fark etmez. Beynimin kimyası iyiye evriliyor sporla.











Pazar, Kasım 18, 2018

Şarj.

Scrivener açık. Sabah kulağıma kablosuz kulaklığı taktım, bir yandan kahvaltıyı hazırlarken bir yandan da mutfağı topladım. Güzel bir podcast dinlerken iş yapmak çok süper oluyormuş, iki sıkıntı birbirini götürüyor: oturarak dinlemek, iş yapmak. Artık işler için güzel podcast ya da Ted Talk biriktireceğim. Bu sabah Mirgün Cabas ve Can Kozanoğlu'nun İlk Sayfası'nda Hakan Günday söyleşisini dinledim. Muhteşemdi. Bağlantı veremiyorum çünkü Itunes'dan açıp dinledim ben. Çok şeyler söyledi Hakan Günday. Bir kısmı bildiğim şeylerdi. Ama güzel konuşuyor. En az yazdığı kadar güzel. Söyleşinin sonunda kahvaltımı hazırlamış, yemiş, bulaşık makinesini çalıştırmış ve kesinlikle romanı çöpe atmaktan vazgeçmiştim. Çünkü şunu dedi: "herkesin hayatta durduğu yerden sadece kendinin yazabileceği romanı bulması gerekir". Daha önce bildiğim bir gerçekti bu fakat bugün duyunca düşündüm ve elimde yazmaya çalıştığım şey öyle bir şey. O zaman renk!

O yüzden çalışma odasına geldim ve Scrivener'ı açtım. O hikayeyi adam etmem lazım.

Ama işte zor. Ve ben kürkçü dükkanına geri döndüm. Yani bloga. Biraz yakınmaya. Çok zor demeye. Hah. Günday şunu da dedi: "bazen yazıp bitirdikten sonra dönüp bakıyorum, şurada saçmalamışım diyorum ama onu oradan çıkaramıyorum yoksa kalan her şey yıkılır. Fakat önemsemiyorum, çünkü ben Punk dinleyen bir adamım, kusurlu yapılarla aram iyi". Kusurlarla aram iyi? Yuh. Bu başlıbaşına bir deha göstergesi benim için. Ben de mi Punk dinlesem? Yapabileceğimi sanmıyorum.

Sonra Ahmet Ümit'le yapılan söyleşiyi de dinledim. Hiç Ahmet Ümit okumadım. Ama bundan sonra okuyabilirim. Söyleşi içimi ilhamla doldurdu. İlk sayfasını sesli okudukları İstanbul Hatırası'nın ilk sayfasının anlatımını da çok güçlü buldum. İmrendim. Tarihten beslenmesinden etkilendim.

Hadi be Joe. Yaz artık şu ilk bölümü. Gözünü seveyim yaz. Ya da baştan kuracaksan, baştan kur. Ondan sonra yaz. Ama şunu yaz bitsin çünkü bir kere bunu yazdın mı açılacaksın, biliyorum.

Bitirme tezinde de böyle olmuştu. Bir ay kalmıştı tek kelimesini yazamıyordum. Oysa her şey hazırdı. Uluslararası aramada, 45 dakika annemlere ağlamıştım zırıl zırıl, yazamıyorum diye. Hep anlatırım. Onlar da anlamıyorlardı elbette, her şeyi hazırlamışsan niye yazmıyorsun. Konuştuğum herkes bir kriz yaşıyordu. Kimi beraber yaşadığı sevgilisine çatıyordu, kimi başka bir şey.

-----------

Aradan zaman geçti. Karnım acıktı. Yemek filan yedim. Dışarı çıkıp alışveriş yaptım, biraz da hava almak için. Ve dön dolaş yatak odasına yerleştim. Nedense bana çocukluğumun kitap okuma ortamını hatırlattı. Belki de odanın sıcaklığı ve ışığı. O oda küçük olduğu için sanırım, bütün evin her yerinden daha sıcak olurdu. Nasıl iştahla okurdum kitapları, haldır haldır. Şimdi aynı iştahla yazabilmek istiyorum.

Bazı kararlar aldım. Biraz ilk bölümün ortamını gevşeteceğim. Aşırı sıkı oldu.  Bir de Scrivener'da bir belge buldum, içinde mekan konusunda işime yarar hatırı sayılır teknik ayrıntılar var. Mekan planı yapmam gerek. Bir de tarihi baştan yazmak. Ama onu en son yapacağım. Önce hikayenin unsurlarını tekrar yazacağım. Belki ortaya bir flash back atarım. Duduların hikayesi başlıbaşına bir roman çünkü.

---------------

Gün kayıp gitti ellerimden. Hiçbir şey yazamadım. Sadece teknik sözcükleri listeledim ayrı bir kağıda. Duduları yazmak ve geliştirmek istiyordum. Adımı bile yazamam şu an o kağıda.

Günün tek dişe dokunur icraatı Kitap-lık dergisine bir öykümü gönderdim. O da en erken ve garantili onlar yanıtlıyor diye. Bakarsın basarlar. O zaman belki keyfim yerine gelir. Roman için ne gerekliyse onu bulurum. Ne gerektiğini bile bilmiyorum çünkü. Keşke kendimi şarja takabilsem.



Cuma, Kasım 16, 2018

İşler güçler.

Canım blog yazmak dışında bir şey yapmak istemiyor.

Günüm fena geçmedi. İrili ufaklı birçok iş hallettim.

  • Mesela akşamdan ekmek sepetini kapıya asmıştım, servise çıkan kapıcıdan simitçi simiti istedim, sabah evden çıkmadan taze simitle kahvaltı edebilmek şahaneydi. 
  • Sonra bankaya ulaşamıyordum iki gündür, sesli mesaj bıraktım. Kablotv faturam ödenmemiş, o yüzden hizmeti keseceklerdi. Bankacı kız döndü. Neden ödenmemiş onu anladım. Artık sesli mesaj bırakabiliyorum diye sevindim ayrıca. O da bir icraat.
  • Sonra pilatese gittim, aksatmadım. 
  • Dönüşte kargo şirketi Motivasyon kitabımı getirdi. Bütün gün evde beklemek zorunda olmamak şahaneydi. 
  • Sonra kablotv'yi aradım, borcu ödersem kapatmayacaklarını ve açma/kapama ücreti ödemeyeceğimden emin olmak istedim çünkü benim bir hatam yok. Sonra da borcu ödedim bitti. Sonra da yeni bir otomatik ödeme talimatı verdim bankaya. 
  • Onu da halledince kuaförden bir saat sonrasına randevu aldım. 
Duşa girdim, giyinip kuaföre yollandım. Kuaföre gitmek bana en zul gelen işlerden biridir. Ama evimin yakınında buldum bir tane. Tam sevdiğim gibi mahalle kuaförü ama düzeylisinden. Lafın arasında söyledi, kuaförün babası Muazzez İlmiye Çığ'ın öğrencisiymiş. Hatta mektuplaşmışlar. Mektuplarını saklıyormuş. Galiba kuaförümü buldum. İlk defa gerilmeden, sinirlenmeden ve sıkılmadan saçlarımı yaptırdım. Şu an saçlarım "hareketli" fönlü. Bakarsın arada sırada fön çektiren kadınlara dönüşürüm. Zaten MAC' ten randevu alıp günlük makyaj yaptırıcam, bakayım onlar nasıl yapıyor benim yüzüme makyajı. 

Dönünce bir telefon geldi. Bu sefer de türk telekom. Faturalı hattımı iptal edecektim. Faturasıza geçecektim. Geçenlerde arayıp haber vermiştim. Taahhüt bitince faturam ikiye katlanmıştı. Bana eskisinin iki misli internet teklif edip tarifeyi gene neredeyse yarıya indirdiler. Hemen kabul ettim. Kaç aydır duble para ödeyip duruyordum boş yere. Neyse bu da halloldu.

Bir yandan maçlara göz atıyorum ama çok bayık. Herkes kendini garantiye alıyor sürekli berabere kalma anlaşması ile sonuçlanıyor maçlar. Henüz bir yenen olmadı. Teknik aksaklıklar da fena. Dünkü maçın yorumlarını ve yayınını bir saat izletemediler. 

Kendi problem puanlarım da bugün düştü. Hiç sabırlı davranamadım. Ama iki tane 1900'lük problem çözdüm! Çözebildim. Vay anasını bana 1900'lük soruyor derken, bir de üstüne çözdüm onu ben. Yavaş yavaş ustalık puanlarına yaklaşıyor problem puanlarım. Ama işte problem puanı turnuva puanı değil. Daha hayatımda çevrimiçi turnuvaya bile katılmadım. Ama olsa ve ben o problemi çözdüğüm gibi turnuvada avantaj elde etsem ve yensem, 1900 değil ama puanım 2000'in üstüne çıksa, artık usta adayı olurmuşum ABD 'de. Hayaller, hayaller. 

Bir de arada çayın yanına eşlik etsin diye hızlıca bir kek yaptım pekmezli. 

Daha ne olsun. De mi. 

Yatmadan Louise Hay dinlemek istiyorum. Ya da Motivasyon kitabını karıştırırım. 

Bu hafta sonu için şu an belirlenmiş bir planım yok. Belki bir iki Podcast dinlerim Mirgün Cabas ve Can Kozanoğlu'nun İlk Sayfası isimli serisi güzel. Güncel yazarların nasıl çalıştıkları ile ilgili söyleşi yapmışlar. Benim en sevdiğim yazarlardan ve bir süre bu blogun da okuru olmuş Hikmet Hükümenoğlu'nun söyleşisini büyük bir iştahla dinledim. 

Şimdilik hepsi bu kadar. Yarın öbürgün gene buralardayım. Görüşürüz. Çüs.


Perşembe, Kasım 15, 2018

Satranç ve yemek ve para.

Bugün maç yok dünya şampiyonasında. Tatil ya da dinlenme günü. Bense problem çözmeye devam edip normalde yanından bile geçemediğim puanların problemleriyle karşı karşıya kaldım. Bana bugün 1900 puanlık problem sordu. Ve 1600 küsurlar normalim oldu. Çünkü...tatatam! Kendi rekorumu aştım. En son sanırım geçen sonbaharda yoksa ondan da mı öncekinde, gidip bakmaya üşendim, neyse işte en son alabildiğim en yüksek puan 1515 iken, dün ve bugün 1560'a çıkabildim. Bir eşik aştım ve bunu yaparken hissettim. Artık elimdeki puana değil bana sorduğu problemin puanını yükseltmeye çalışıyorum. Fakat artık bazı şartlarım var: kesinlikle karnım tok olacak bu birinci şartım. İkincisi ayağım üşümeyecek. Üçüncü şartım müzik kapalı olacak, etrafta ses olmayacak. Ve bütün dikkatimi vereceğim. Sorulan soruyu anlamadan cevap vermeyeceğim. Ortalıkta bedava bir vezir duruyorsa bile. Özellikle ortalıkta bedava bir vezir duruyorsa orada mat arıyorum zaten bu puanlarda bana vezir hediye edecek değil.

Sabah uyandığımda giysi odasını biraz düzene sokayım dedim. Tamamen halletmediysem de büyük oranda düzenlendi. İki parti çamaşır yıkadım, astım. Çalışma odasına ikinci masayı kurdum. Ama hiç orada çalışasım yok. Belki bir koltuk filan gelirse, duvarlara bir şeyler asılırsa. Şimdilik öğrencilikten kalma iki siyah masa, ve kurutma askısı var. Akşam da onedio'nun bir tepside 4 çeşit yemek videosunu yapabilmek için dışarı çıkıp alışveriş yaptım. Tahminimden daha lezzetli oldu. Daha önce hiç sebzeleri sosa bulayıp fırınlamamıştım. Tabii ki 4 çeşit yemek olmuyor. Aynı yemeğin biraz varyasyonlu hali oluyor ama güzel ve zevkli. Yine yaparım.



Artık birkaç gün yemek konusunda rahatım. Bunlar fırında pişerken bir salçalı bulgur da yaptım. Tamamdır. Belki bir cacık eklerim.

Finansal getirili bir uğraş konusunu düşünsem mi diye düşündüm. Anla sen halimi. Vardı ya bir fikrim. Hala var. Keşke fikirlerimle para kazanabilsem. Uygulamada çuvallıyorum. O fikri uygulamak istediğimden emin değilim. Uzun vadede yapmak isteyeceğim iş o kadar az ki. Bir de anca şimdi sporu ve yazıyı sıraya soktum. Neyse şu sonuca vardım: yazılı düşünmeliyim bu konuyu. Bir matematik matrixiyle. Sanırım ona matrix deniyor o karar verme şeysine. Kendim belirlediğim kriterlere göre puanlayarak yani. Aklıma gelen bütün ilgi alanlarımı ve onların iş biçimini listeleyerek. Mesela küçük bir fidanlık açsam dedim geçenlerde. Sadece çekirdek çimlendirsem fidan olsa. Sıkılır mıyım? Hayatım bununla mı geçsin? Tatmin etmez sanki. Ya da çikolata ve kurabiyeler yapıp satsam, fakat pekmezli, beyaz şeker katmadan. Hepsi de olabilir kağıt üstünde. Bütün mesele güçlü ve sürekli bir motivasyon. O psikonetin motivasyon kitabını mı alsam? Yoksa yeterince kişisel gelişim kitabı okudum mu? Daha önceki iş fikrim, hadi söylüyorum, hasta kurumları iyileştirmekti, psikanalizin teorileriyle. Üniversitede bunun kuramlarını gördük. Pratiğini bile yaptık. Ama artık psikanalizden soğudum. Mezun olduğum üniversiteme de kırgın ve kızgınım.

Aldım psikonetin kitabını. Gelsin bakalım.

Şimdi gidip bir maç yapayım. Dün yaptım ve yendim ama düşük puanlı bilgisayar seçtim. Fakat yine de analiz ettiğimde 1700'lük oyuncu gibi oynadığımı söyledi. Hadi bakalım.




Salı, Kasım 13, 2018

Satranç pisiler ve diğer gündelik sevinçler.

Bugünün en olağanüstü olayı şüphesiz satranç problemlerinde kazandığım puanlardı (Pazartesi). Bir oturuşta 1100'lerden 1500'e geldim. Neredeyse 400 puan. Bilmeyenler için söyleyeyim, 1100'ler son zamanların en düşüğü iken 1500 yapabildiğim tüm zamanların en yüksek puanım. Satranç şampiyonasını izlemek hep beni dürtüyor. Geçen sefer de böyle olmuştu. İlk başlarda yapamıyordum. İki ileri iki geri gidiyordum, hep de pisi pisine. Puanım hep 1100 küsurlardaydı ilerlemiyordu. Birinci denemede bulamadığımı ikincide illa ki doğru biliyordum. O zaman uyandım. Dedim ki kendime demek ki biraz sabırlı olsan, biraz daha üstüne düşünsen olacak. Ellerimi klavyeden çekip, başımın arkasında bitiştirdim. Norveç'te satranç öğrenen çocuklara ellerinin üstüne oturmaları öğütlenirmiş. Benimki de o hesap. Ve oldu. Öyle oldu. Kendini aşma duygusu veriyor. Başarıyorum duygusu. Satrancın bütün numarası bu bence. Bendeki bu en azından.

Akşam yemeği yemedim. Salata aldım marketten. Hatta alabaş da aldım (kohlrabi), Ceren'in kulakları çınlasın. Ama hazırlamadım. Çünkü öncesinde dondurma ve gofretle iştahımı tıkadım. Enerjim de düşük. Belki de şeker yüzünden. Biraz acıkayım hazırlayacağım. İçinde mandolin de olan doğrama şeysini bu yaz tutup çöpe atmıştım şimdi de mandolin bulamıyorum. Alabaş ve turp için mandolin şart. Mandolin rendesi satan bir mağaza bilen?

Öğlen kabak dolmasından artan içlerle omlet yapmıştım. Biraz peynir biraz soğan. Hafif ve besleyici.

Bisiklet molasında ise yine bir kedi hadisesi oldu. Hiç tanımadığım bir sokak kedisi, sallana sallana yanıma geldi banka çıktı, ve kucağıma yerleşti. Öylece, sanki dünyanın en doğal şeyiymiş gibi. Hatta öncesinde kucağıma o yoğurma hareketini bile yaptı. Sonra ben bırakmadım (biraz tırnaklarından korktum, önce hafif fakat artan dozda geçiriyordu). O da yayıla yayıla kuruldu. Bu kadar senelik Istanbul'luyum, hatta adalıyım, hiç böyle şey yaşamamıştım buraya taşınana kadar.



Bir fotoğraf bin sözcükten çok anlatırmış.
------------------
(Salı)
Ay yaşasın. Az önce neredeyse iki aydır sürünen ve beni sinir eden bir sorunu çözdüm, 3 dakika sürmedi. Bloguma ve diğer bloglara Safari'den kendi kimliğimle yorum bırakamıyordum. Bunun Safari'ye özgü olduğunu anlamak zaten bir aydan fazla sürdü. Google'da bu sorunun çaresini ararken, birisi Chrome'da açınca sorunun çözüldüğünü yazmış, onu buldum. O yüzden bir yorum yanıtlamam gerektiğinde hep aynı sayfayı Chrome'da açıyordum. Bugün birden konuyu Safari'nin tercihlerinden bir yerinden halledebileceğim aklıma geldi. Tercihlerde blogspot'la ilgili bir izin aradım bulamadım. Sonra beyin nöronlarımda bir kıvılcım çaktı, ve beni çerezlere yönlendirdi. Blogspot çerezini bulup sildim ve EVREKA. Tık diye girdim kendi kimliğimle. Beynim açıldı galiba. Biraz meditasyon yapıp cila mı çeksem? Çoktandır yapmıyorum. Yoksa direkt romana mı atlasam? Yoksa para konularını mı düşünsem? Ay ne yapsam?

Bir de cam bezlerini buldum geçende. Diğer kullanmadığım kıyafetlerin yanında yanlışlıkla tekstil kumbarasına gitti diye üzülüyordum. Ama ne üzülmek...Temizlik kovasının içine tıkmışım meğer.

Ayrıca konularla hiç alakası yok ama bu da bir sevinç işte alakası varsa bu, saçlarım değişti. Eskiden pırasa gibi dümdüz ve kafama yapışıktı şimdilerde dalgalı ve kabarık tam istediğim gibi. Ben onu o hale gelsin diye neredeyse perma yaptırıyordum. Ama perma fazla olacaktı. Filan da falan da uzun lafın kısası permadan nihayetinde vazgeçtim ve kısa zaman sonra tam istediğim gibi oldu. Nasıl oldu? Çünkü ben pedikürümü olurken geçen kestirdiğimde aynayı göremedim ve kuaför kendi kafasına göre kesti saçımı. Görünce adama bir fırça: "bu benim en nefret ettiğim model" dedim ve işin can alıcı kısmı bunu bağıra bağıra ya da sinirli sinirli söylemedim. Tam tersine en sakin tonumda söyledim. Vicdanı olan kuaföre bence böylesi daha beter. "Ama sen istediğin gibi kuruttuğunda bence tam olacak" dedi. Ay nasıl boş boş kıvırıyor diye düşündüm ve aynen bunu ifade eden bakışla kendimi ifade ettim aynadan sektirerek. Saçlar azıcık uzadı ve omuzuma değen yerler neredeyse bukleye dönüyor. Evet bukle. O derece. Ama taradığımda düzleşiyor sonra aradan zaman geçtiğinde gene biraz kabarabiliyor. Taramadığımda muhteşem. Keşke bunun da çaresi olsa. Hani yumurtanın akını çırptığında kabarır da karıştırınca söner ya onun gibi. Ve bu benim ezeli mücadelemdir kuaförlerle. Hepsi sözleşmiş gibi bu kat kat modeli kesmek ister ben de çevik bir kaleci gibi kesimin kat kata evrildiğini anlayınca zıplayarak müdahale ederim "kat kat kesmeyin!". "Ama hafif..."."Hayır!". Peheeee. Otuz beş senelik savaş. Meğer bir bildikleri varmış. Bir de güneşli havada yürüyüşlerden ve bisikletlerden yüzüm tatile gittiğimde olmadığı kadar yanık ya. Kiloma rağmen aynada kendimi görünce o kadar mutsuz olmuyorum.



Bu da geçen günkü İdea ziyaretimden bir kare.






Pazartesi, Kasım 12, 2018

Pazar günü.

Bugün sahilde yürüdüm yine. Niyetim dönüşte romanın başına çökmekti fakat duştan sonra mayıştım ve yatağa girdim ve nasıl olduysa gözümü açtığımda saat akşamın 9.00'ydu. Karnım açtı. Brokoli haşladım buharda. Sızma zeytinyağı. Buzdolabında taze soğan vardı. Azıcık doğradım üstüne. Biraz nane. Uyduruk bir yemek oldu. Kesmedi. Üstüne peynir ve kızarmış ekmek ve çay. Ve muz ve kakao ve ev yapımı fıstık ezmesi. Oh oh oh. Suyundan da.

Terapiste günlük yazıyorum. Bilmiyorum okuyacak mı, ya da ben ona verecek miyim. Vermezsem, elime alıp önemli noktaları sözle söyleyebilirim. Ama şimdilik iyi geliyor. Sanki her an onunla konuşabiliyormuş gibi. Bugün mesaj attım whatsapp'tan. Teknik bir konuyla ilgili. Hemen döndü. <3 <3 <3.

Bu romanın suyu çıkmaya başladı. Bazı temel konular sallanmaya başladı. Yapıyı taşıyamamasından korkuyorum. Belki de yazarım ve bir köşeye atarım. Dursun orada. Yenisini daha güzelini yazmaya kalkarım. Yayınlamak için uğraşmam. Bak bu fikir rahatlattı beni. Şimdi şöyle: bu kadar çalıştım üstüne ve ilk defa bir konuya bu kadar ayrıntı düşünebildim. Bitirebilirim. Ama istediğim niteliklere sahip değil. Kusurlu. Bir de kendi hayatımı anlatmak istemiyordum, dön dolaş çok temel bir yaramı anlatıyormuşum meğer.

Paul Auster'in bir röportajını dinledim. Çıraklık olarak tanımladığı erken yaşlarında birçok roman yazmış yarım kalan. Ama yayınlamamış hiçbirini. Bir de çok yavaş yazıyormuş, günde bir sayfa yazmak onun normaliymiş. İki sayfa için çok verimli bir gün diyor. Fakat sonra o erken dönem yazılarındaki fikirleri kullanmış ustalık döneminde. Boşa gitmemiş. Bu zanaatı böyle öğrenmiş.

Yeni bir romana başlamak istiyorum bile. Sihirli fantastik. Belki mitolojiden de beslenen. Hiç öyle roman okumadım. Ama önce şu elimdekinden kurtulmam lazım.

Bu sabah gözümü açtığımda yatakta biraz düşündüm. Önümde en fazla 30 sene var dedim. Kendimi sıkmadan yaşayacağım bu seneleri. Maksimum keyifle. Hırsın beni getirdiği yeri gördüm. Sultan Süleyman'a kalmadı bu dünya diyor ya şarkıda. Çok doğru. Sporumu yapacağım. Kendimi şimdiden fit hissediyorum. Kilom hala en yüksekte ama hissiyat güzel. Herhalde altta kaslar güçlendi ondan. Sağanak yağmurlar geliyormuş. O günlerde de evde yoga filan yaparım. Beslenmeme kaba ilkeler doğrultusunda abartmadan dikkat ederim. Romanlarımı yazarım. Becerebilirsem şiir. Satrancımı oynarım. Belki yıllar içinde birkaç uğraş daha eklenir bunlara ama çok da fazla eklenmesin. Baharda bisiklete biner, yürüyüş yaparım. Böyle işte.


Cumartesi, Kasım 10, 2018

Şu an neyi erteliyorum?

Bu sabah aksiyonlu başladı (Cuma). Ama benim tip aksiyon. Pilatesin başlamasına on beş dakika kala gözünü açmak aksiyondur benim kriterlerimce. Kan damarlarda hızlanır ya, işte ondan. Dersin sadece on dakikasını kaçırmak ama oraya varmış olmak da azmin zaferidir. Yoksa devrilip uyumaya devam etmek de seçeneklerimden biriydi.

Ertelemek üzerine ted talk'lar dinledim ben dün iş yaparken. Bugün Pilates'e koşarak hazırlanmak dahil her işimin başında bu soruyu sordum kendime: "şu an neyi erteliyorum?". Bak bu acayip etkili bir soru. Bir sürü ufak tefek ev işini hallettim böylelikle. Romanın başına oturabildim. Neden günlerdir sadece bir arpa boyu yol gidebildim çözdüm mesela. Hem de toparlanıp kadıköy idea'ya gittim çalışmak için. (Yeri biraz sapa. Ama manzarası on numara.) Biraz not aldım. Çok çalışmam lazım çok. Hiç kolay değilmiş bir roman yazmak. Nerden kalkıştım ki ben bu işe, lanet olsun.

Sonra zar zor eve varıp, kendime ödüller verdim bu şahane hafta için. Çin yemeği ısmarladım, pasta aldım, ve bir de Dünya Satranç Şampiyona'sının paralı izleme şeysini. Ben bu yazıyı yazarken hala birinci maç devam ediyor. Bir hamlesini doğru tahmin ettim, oley.

Bu hafta sonu, ve gelecek hafta da romana odaklanabilirim. Büyük ev işleri bitti.

Ah, ayağım için bir doktora gideyim diyorum. Ama dünya paralar vermek istemiyorum bir tane ayak ağrısına. Diğer yandan o noktaya bastırınca ciddi ağrıyor. Neler olup bittiğini merak ediyorum. Ben yaşlılık ve kilodan sanıyordum. Ama benden yaşça ve kiloca büyük birine sordum yok öyle bir şey dedi. Uzandığım koltuktan kalkınca hemen yürüyemiyorum mesela. Bükemiyorum bileğimi öne doğru. Sonra geçiyor. Bunun için ortopedi profesörü meşgul edilmez değil mi.

-----------------

Cumartesi oldu. Kahvaltıdan önce geçmiş geldi gene parça parça gözümün önüne. Kağıt gibiydi eskiden: tenimle bütün. Şimdilerde ılık suya bırakılmış zarfın üstündeki pul gibi ayrılabiliyor bedenimden. Yüzleşiyorum önce. Sızlıyor, sonra da uzaklaşıyor benden pul gibi sıyrılıp. Ama minnacık parçalar halinde. Tamamından sıyrılmam bir ömür sürmesin.

Dünkü maç toplamda 7 saatten fazla sürmüş. Ve berabere bitmiş. Ah be Magnus, alabilirdin onu. Rakibinin zamanı sıkışıktı. Senin ise bol zamanın vardı. Ona düşünmek için zaman tanımasaydın almıştın oyunu mis gibi. İyi ki oyun bitsin de öyle gideyim diye inat etmedim, 7 saat kim oturur başına. Sıktığında kalktım. Judit ablası kadar güzel yorumlayamıyor ama. Susan'ın yorumu muhteşemdi. Judit sanki mahalle maçıymış gibi yorumluyor, dünya şampiyonası maçı bu. Kazanan en büyük ünvanı alacak. Gelecek nesiller yıllarca üstüne çalışılacak bu hamlelerin. Ama o sıkışık zamanda o hamleyi nasıl bildim ya? Devlerin maçında tek bir hamleyi bırak bilmeyi ne olup bittiğini anlamazdım. Tabii ki Judit işin yarısını benim için yapmıştı. Yoksa...Böyle böyle gaza geliyorum. Sonra yine 1500'ü aşamıyorum.

Romanda mekan sorunlu. Mekanı gözümde canlandırmayı bırak, içinde fink atmam gerek yazmaya girişinceye kadar. Bugün ona çalışacağım. Sonra birinci bölümü bir bütün gibi düşünüp kendi içinde kurmam gerek. İkinci ve üçüncü bölüm yokmuş gibi. Bir de bulabilirsem kurguda giriş bölümleri yazılırken nelere dikkat edilmeli onu araştırayım. O da faydalı olabilir. Mesela ilk öykümü yazarken bir yapı modeli bulmuş ona göre yazmış ve çok rahat etmiştim. Sahneleyerek anlatım. En zor gelen kısım şu an bu. Kendimce belirlediğim on beş sayfa çok kısa geliyor bir de, oysa on beş sayfa boyunca ne anlatacağımı bilmiyorum. Keşke scrivener sayfaları da gösterse otomatik olarak. Diğer yandan Murat Gülsoy'un atölyesine yazılmakla yazılmamak arasında gidip gelsem de yazılmak az farkla ağır basıyor. Sanki sorunlarıma çare olacakmış gibi. Boş bir umut mu yoksa?