Perşembe, Ocak 17, 2019

Serbest program.

Dışarıda en ışıltılısından bir kış güneşi var bugün Istanbul'da. İçimde de öyle. Dün gecenin yarısında uyandım, sabahın üçünde. Eskiden olsa yıpranmış çıkardım geceden. Fakat heyhat! Bir senelik uykusuzluğun tecrübesiyle geceden kazançlı çıktım. Tekrar uykuya dalmak için çırpınmadım. Onun yerine düşüncelerin peşinden gittim. Beynim uyumaktan daha öncelikli bir konu olduğunu düşünüyor dedim. Buyursun. Yatırsın masaya. Dinliyorum.

Çamaşır makinesi usul usul çalkalar ya kirlileri, beynim de öyle çalkaladı bütün kirli meseleleri. Yavaş yavaş. Her şeyi halletmedim, ama kendimi daha güçlü hissediyorum bugün. Bence o çalkalanmalardan sonra, gözle takip edemesen de bazı şeyler halloluyor. Sabah altı gibi yorulup daldım tekrar.

Playstation'a netflix i ve spotify'ı kurdum. Netflixe tekrar üyelik başlattım. Playstation da tv'ye bağlı. Televizyondan spotify dinlemek ne rahatmış.

Noel ağacını da toplayıp kaldırdım. Mart ayına kadar sürünecek diye korkmuştum doğrusu. Zor da olmadı. Saate bakmadım ama onbeş, bilemedin yirmi dakikada bitmiştir. Oh. Sen sağ ben selamet.

Bugün özellikle planım programım yok. Hiçbir liste yapmadım. Dünden kalmış olsaydı da kovalamayacaktım. Bugün böyle. Hatta yarın ve öbür gün de. Rahat. Ama canım ister de oraya buraya gidecek gibi olursam da giderim. Mesela evde durmaktan sıkılırsam.

Kiltablet diye bir edebiyat dergisine üç tane öykümü gönderdim. Temaya uymadığı için değerlendirememişler. Ama konu o değil, bir tane en son yazdığım vardı, fantastik. Onu çok amatör bulduğum için göndermemiştim. Sonra bilgisayarımda, isminden o öykünün 3. versiyonu olduğunu anladığım bir dosya buldum. Aldım okudum. Evet tepe noktası filan zayıf kalıyor, ama belki bir kere daha elden geçirebilirsem hiç de fena olmaz, güzel bir şeye benzer. Unutmuşum yazdıklarımı, benim değilmiş gibi okudum ve hoşuma gitti. Yavaştan otursam gene çalışma masasının başına. Onu bir toparlasam. Yenilerini yazsam.

Yazıyla uğraşmak çok güzel bir şey. Bir kere bir maliyeti yok. Mesela seramik yapayım desen çamurun hazır olması gerek, fikrin yanısıra. Örgü örsen, yünleri gidip almak var, elinde model hazır bile olsa. Yazıda sadece masanın başına geçip oturuyorsun, fikirlerin renklerini adlandırıyorsun, şekilleri betimlemen yetiyor.

----------

Ertesi gün oldu. Dün gece deliksiz uyumuşum. İyi bir haber. Şu anda dışarısı hala güneşli. Rahat rahat kuruldum koltuğa. Satranç problemi çözdüm. Satrançta artık yazarak mı çalışsam diyorum. Böyle gitsem de gidiyorum ama yazılı çalışmaya geçsem sanki koşarak gideceğim.

Ah. Dün. Bana ilk defa olarak 1975'lik soru sordu ve ramak kalmıştı çözmeme. Problemin puanını görünce sonradan kalbim yerinden çıkacaktı. 1975 demek, neredeyse 2000 demek, 2000 demek ustalık demek. 1500'e gelmek için duyduğum heyecanları hatırlıyorum. Demek ki yavaş da olsa yol almışım.

Ruhumda da benzer bir gelişmenin eşiğindeymiş gibi hissediyorum. Çok eskiden edindiğim, sonradan yolda yitirdiğim bazı becerilerimi geri kazanmak üzereyim.

Dün yazdığım gibi bugün de yapılacak listesi yok. Serbest program. Hava güneşliyken muhteşem oluyor.





Cuma, Ocak 11, 2019

Hüzme.

İyi değilim son günlerde. Abuk subuk saatlerde, yorganın altına giriyorum, karanlık odada, karanlık duyguların pençesinde, herkesten habersiz, bir başıma, bir oraya bir buraya dönüyorum. Bazen gözümün önüne Amy'nin o yüz ifadesi geliyor. O an duygularımı en güzel, o ifade ediyor.

Amy'den bahsetmiştim bir sefer galiba. Gencecik yaşında, (yirmi? yirmi bir?) menenjit geçiriyor. Yüzünü görsen öyle güzel, öyle alımlı ki. En güzel modellerle yarışır. Yirmisinde sanki daha da güzelmiş. İnsan bari en mutsuz gününde, makyajsızken filan biraz çirkinleşsin. Yok. Ben Instagram'da takip ediyorum. Menenjit sırasında sanırım organları iflas ediyor. Ciğerleri sönüyor, böbreklerini kaybediyor, bir de dalağı ile bir sorun yaşıyor. Doktor umudu kesmiş arabayla eve dönerken, birden aklına bir fikir geliyor, ve hastaneye gerisin geri gidip onun hayatını kurtaracak bir dizi ameliyata giriyor ve Amy kurtuluyor. İki ayağını kesiyorlar, babasının böbreğini takıyorlar, ciğerleri ve dalağı nasıl hallediyorlar onu bilmiyorum ama hayata dönüyor. O bahsettiğim fotoğrafta, bütün güzelliğiyle babasına sarılmış, ayakta, belli ki kısa bir an objektife bakarken çekilmiş, ama yüzünde tüm başına gelenlerin hem hüznü, hem isyanı, hem acısı, hem şaşkınlığı. Ben hayata ne yaptım ki, der gibi. Şimdilerde her şeye inat, mutlu ve aktif bir hayat yaşıyor eşiyle, en son fotoğrafı Altın Küre'nin davetinden. Ama ben bugün o İnstagram'a koyduğu eski resmini düşündüm.

Belki birkaç şey üstüste geldi bilemiyorum. Ama saatlerce ışıksız odada kah uyuyup, kah debelendikten sonra, canımı yakan herkeslere sövüp, tam bir tanesine okkalı bir beddua patlatacakken durdum. Yok dedim. O kadar da değil. Onun başına kötü bir şey gelsin istemiyorum. Gerçekten istemiyorum, üzülürüm. Tam bir saniye sonra o saatler, günler süren karanlıktan sonra perdeleri çekili  ruhumdan içeri incecik bir hüzme girdi. Çok şaşırdım. Hayatımın güzel, keyifli taraflarını aydınlattı. Kalktım, kalkabildim, mutfağın ışığını yakıp, buzdolabından mandalina elma filan alıp yedim. Az da olsa iştahım açıldı. Sadece mide iştahı da değil, yaşama iştahı.

----------

Bu yazıyı yazıp taslağa atmıştım. Üstünden bir iki gün geçti. Şimdi o küçücük ışığın girdiği yerden ben dışarı, hayata çıktım. Çok da güzel oldu. Gündemim değişti. Ama o an olan değişimi düşünüyorum. İnsan ruhunun işleyişiyle ilgili önemli bir ipucu olduğunu. Keskin sirke küpüne zarar sözünü. Nefretin, acının doğasını. Kurallarını. İçimdeki bir damlacık sevginin, okyanus kadar nefrete kafa tutmasını, bileğini bükebilmesini. Acının içinde boğuluyordum galiba. Keşke bir formüle dökebilsem bu tecrübeyi, bütün acılara ilaç olsa. Ama kendiliğinden oldu. Ben bir şey yapmadım.

Aslında aklıma bir kavram geliyor şimdi düşününce. Psikanalizde "désintrication de la pulsion" diye bir şeyden bahsedilirdi. Dürtünün ayrışması, kutuplaşması anlamlarına gelir.  Örnek vermek gerekirse, güven duygusu "désintriquer" olursa, kutuplaşırsa, her şeyden, herkesten şüphelenirsin. Bunun tersi de, herkese güvenmek, hiçbir şeyden şüphelenmemek, aynı kutuplaşmanın ürünüdür ve aynı derecede sağlıksızdır. Sağlıklı olan şüphenin ve güvenin beraber çalışıp iş görmesidir. Bunu sevgi ve nefrette yaşadım sanırım. Tekrar "réintriquer" oldular ruhumda bir şekilde. Beraber çalışır hale geldiler. Saf sevgi ve saf nefretken. Ama formülünü bilmiyorum. Nasıl olduğunu sorma. Bilişsel terapi ve psikanaliz karışımı terapilerin bir meyvesi olabilir bak. Ama bugünlük benden bu kadar. Gideyim biraz meyve filan yiyeyim. Duşa gireyim. Pilatesten geliyorum.




Salı, Ocak 08, 2019

Sigarayı nasıl bıraktım? ( 7 Sene önce)

"Sigarayı bırakmak çok kolay, ben 50 kere bıraktım" diye komikli bir deyiş vardır. Bırakmak gerçekten kolay, zor olan yeniden içmeye başlamamak.

Aslında uzun uzun cümlelerle anlatmama gerek yok. Sigarayı bırakmak istediğinde nefsine bir savaş açıyorsun. İşin sırrı bütün gücünü tek bir hedefe yöneltmek: sigaraya karşı durmak değil, kandırıkçı düşünceler dediğim beyninin ürettiği ve seni yeniden sigara içmeye teşvik eden ayartıcı düşüncelerin en güçlüsü olan en sonuncusuna. Düşüncenle savaşacaksın, sigarayla değil, bütün sır bu. Bu düşünce kişiden kişiye değişir, benim en kandırıkçı, en ayartıcı, en karşı koyamadığım düşüncem "bir tane yakabilirim, bir şey olmaz" düşüncesiydi. Ne kadar masum ve zararsız gözüküyor oysa. Senin için bu "şimdi bir tane hak ettim ama, çok yoruldum çünkü" olabilir. Ya da "şu an gerçekten ihtiyacım var". "Benim iradem zayıf" da olabilir.

Sigarayı bırakmaya karar verdikten yaklaşık bir saat? beş saat? bir gün? sonra karşı konulmaz (sandığın) bir sigara içme isteği duyacaksın, hatta kafanın içinde elin pakete gidebilir, gözlerin çakmak arayabilir, ayaklanmış bile olabilirsin. O sırada kafandan geçen düşünceleri dinle, sana ne diyorlarsa, düşmanın muhtemelen odur. "yok ben yapamıyorum" olabilir. "Gerçekten bu iş bana göre değil" diye seni kandırmaya başlamış olabilir. Bu bir kandırıkçı düşünce. Gerçeğin kendisi değil. O düşünceleri, aslını bildiğin bir hikayeyi sana yalanlarla anlatan birini dinler gibi dinle, gözlem yap, malzeme topla, duy da inanma ve bir yandan da o düşüncelerin notunu ver. Seni nereden vurmaya çalışıyor. Hangi zayıflıklarını bellemiş, ve onları sana karşı nasıl kullanıyor. Çok çok çok zorlanacaksın, bu kötü haber, ama iyi haber bir daha bu kadar zorlanmayacaksın. Sonuna kadar dinlemeye devam et. O belini büken en ayartıcı, en ikna edici cümleyi bulduğunda, "sensin" dediğinde, hemen kıvıracak. Hemen başka cümlelerle seni ayartmaya çalışacak. O dansı da izle. Hafiften eğlenceli bir hale gelmeye başladıysa, tebrikler, bitirdin bağımlılığını. Çünkü az sonra seni tekrar yokladığında artık ona nasıl karşı koyacağını öğrenmiş bulunmaktasın. O tek bir cümle, ya da cümleler topluluğu (ama çok yaratıcı değil beyin bu konuda, sürekli karşına aynıları çıkacak) hiçbir zaman birinci gelişindeki kadar güçlü olamayacak. Gittikçe zayıflayacak. Ve seyrek karşına çıkar olacak. Yenildiğini bilen birisi gibi. Son bir umutla karşına tekrar tekrar çıkacak ama kendi de inanmayacak. Bitti bu iş. Bu kadar.

Senden bir ricam var. Eğer sigarayı bırakmaya karar verdiysen ve yukarıda yazılanları okuyup uyguladıysan, senden sonra okuyanlara motivasyon olması açısından yorumlara kendi en en en kandırıkçı düşünceni yazar mısın?

Pazartesi, Ocak 07, 2019

Eksik dosya.

Canım sıkkındı kaç gündür. Tuhaf tuhaf rüyalar görüyordum. Çenemde sivilceler pörtledi ikişer üçer. Bazı iç hesaplaşmalarım vardı. Bunların sonucunda beynim can sıkıcı insanların istilasına uğradı. Öfkem burnumda geziyordum ortalıkta.

Dün gece kızlarla sohbet ettik uzun uzun. Çok iyi geldi. Erkenden gittim yattım.

Sabah altıda uyandım. Gene tuhaf tuhaf rüyalar görmüştüm. Ama sabah, bir şey değişti. Kalın yorgan artı battaniyenin altında düşünürken, sızdırmaz bir çöp poşeti beynimde dalgalandı. Çok kalın bir çöp poşetiydi bu. Bir karış kalınlıkta mesela. Dalgalandı, dalgalandı ve hayatımda canımı sıkmış tüm insanlarla arama girdi önce. Sesleri uzaklaştı, hepsi bir araya toplandı. Sonra bir el o torbanın ağzını büzdü ve Noel baba gibi onları sırtlayıp uzaklaştırdı benden. Anladım ki beynimde bir (tahta deme bak) dosya eksikmiş. Can sıkıcı insanlar dosyası. Onlar toplanıp uzaklaşınca beynim bir ferahladı. Pırıl pırıl oldu ortalık. Sonra birer ikişer sevdiğim insanlar gözüktü. Ne kadar temel bir ayırım oysa. Sınır. "Hadi canım" diyebilmek," kalk, kalk, yürü". Bir sebepten beni üzmüş, üzmekte olan herkesi kalın sızdırmaz ses geçirmez bir duvarın ardına itmek ve o duvarla beraber, beynimin, en görünmeyen, en ücra köşesine postalamak. "Yürrüüüüüü..." Aaaaa, yetti be! Ne gereksiz tolerans göstermişim millete. Ne gereksiz anlayış. Saygı, iyi niyet. Oturup dinliyorum bir de. Kimseye açıklama vermek zorunda değilim ki niye canımı sıkıyorlar diye. Canımı sıkıyorsa yürüsün gitsin. Daha ne tartışıyorsun kendi içinde. Zeytinyağı gibi üste çıkmasını çok iyi beceren insanlar var ya da ben hep ezik gibi altta kalıyorum. Bazen konuşarak çözemiyorsun, bazı insanlar laftan anlamıyor. Onları alıp oturmanın hiç faydası yok. Alıp oturmuşum bazen gerçekte, bazen kafamın içinde, yazıklar olsun.

Velhasıl, o torba büzülüp, o insanların kafamdaki temsilleri uzak bir yere taşınınca ayaklandım. Kendime çay koydum. Ekmek kızarttım. Sevdikleriyle olmalı insan. En azından kendi içinde. Öbürlerini de uzak bir çekmeceye tıkmalı topluca. Gözden ırak, gönülden ırak.

Böyle işte. Istanbula yılın ilk karı yağdı. Gerçi karşı tarafa çok az yağmış geçen ay.

İki tane post sözüm var. Biri stock photo ile ilgili biri de sigarayı nasıl bıraktığımla. Onları bu hafta yazarım diye tahmin ediyorum.

Fırınla ocağı sattım bu arada. Gelip alacaklar bugün yarın.

Roman da tıkandı. Tıkandı ama romanın başına oturunca bile farklıydım. Gereksiz bir baskı yaratmışım kendime. Sanki tek bir doğru yazılışı var ve benim onu bulmak gibi imkansız bir görevim varmış gibi. Oysa ilgi çekici olsun yeter. Hele ilk roman. Doğru cevabı bulmak gibi düşünmüşüm. Öyle bir şey yok. Onun başına oturup çalışmam gerek. Açılır ama.

Şimdi biraz ortalığı toplamam gerekiyor. Misafirim var öğlende. Haydi kal sağlıcakla.

Cumartesi, Ocak 05, 2019

Ekmek bitmişti bu sabah ben de pasta yemedim, hayır. Ama daha sağlıklı daha doyurucu bir kahvaltı ettim. Yulafı lapa yapıp yumurtayla karıştırdım. Biraz bulamaç oldu ve tavaya yapıştı. Sonra tabakta krem peynirle karıştırdım ve zeytinle oldukça protein yüklü doyurucu bir kahvaltıya dönüştü. Bunu geliştirmeyi tasarlıyorum. Şişmeden doymak. Belki biraz salça eklerim. Biraz kekik ya da nane. Krem peynir yerine eriyen çesil peyniri, ya da dil peyniri.

Kaç zamandır aklımda eski patronum var. Onun neden bu kadar sık aklıma geldiğini düşündüm durdum. Çıkamadım işin içinden. Sonra, en nihayet anladım. Üstümde çok yapıcı bir etkisi olmuştu. Çalıştığım işten nefret etmiştim ama onun benim üstümde çok olumlu, iyileştirici bir etkisi olmuştu ve son zamanlarda bahsedip durduğum İyi Hissetmek kitabının da üzerimdeki etkisi o patron kadar olumlu. Hayatımda bir milat olmuştu. Ertelememeyi öğrenmek ve diğer bölümler de ona eş. Hem de onun davranışlarında bu ilkeler vardı o zaman. Yani bu kitapta öğretilenleri bir şekilde öğrenip benimsemiş bir insandı. Bana onu hatırlatıyordu. Sanki bir başarı sırrı olan insanlar vardır hani. Bilir misin. Sanki sihirli bir bilgiye beceriye sahiptirler. Asla ulaşılamaz sandığın bir beceridir bu. Zeka veya şansla açıklanabilir bir beceri değil ama. Şarkıda söylediği gibi "bir gizli bildiği vardır" sanırsın. Ben bunu aileden gelen ve sonradan edinilemez sanmıştım. Belki de ondan bu kadar altüst oldum. Yıllar sonra ben de edindim o beceriyi. Buyur.

Başarı ile ilişkim değişti. Geçen gün terapiste de söyledim. Belki de yayınevi işini beceremeyeceğim. Olabilir. Ama artık kendi özdeğerim başarıya endeksli değil. Zaten dedim, hiçbir insan tamamen başarısız olamaz ki, her insanın başarılı olduğu bir şey illa ki vardır. Hiçbir şey yapamazsan menemen yaparsın, dedim. Başarmak, sadece bazı şeyleri doğru yaptığını gösterir. Bunu kişiselleştiriyorsan, belki biraz daha yakından bakman gerekiyordur. Ya da uzaktan. Biraz mesafe koyup, kişiselleştirmeyi askıya alıp, hata ve doğruları ayıklamak.

Böyle yazınca sanki çok işler görüyorum sanılabilir. Oysa son birkaç gündür enerjim düşüktü. İşlerimi askıya aldım. Kendimi zorlamadım. Akşam erkenden yattım. Sabah geç uyandım. Yine de bazı işleri halledebildim. Banyonun ışığı yanmıyordu ve sifon su kaçırıyordu ne zamandır. Onlar için usta bulup çağırdım. Halletti sağolsun. Sonra da stock photo için fotoğraflarım askıdaydı kaç gündür. Desteğe yazdım gece yatmadan. Kalktığımda hem cevap yazmışlar hem de 7 fotoğrafın 4'ünü satış için kabul etmişlerdi. Bugün biraz çamaşır yıkarım, biraz Atwood'un kursuna bakarım, mutfağı kısmen toplarım. Romanın başına oturup 300 sözcük yazarım. Dolmayı sarar mıyım onu bilmiyorum. Fazla gelebilir. Akşam çocukluk arkadaşlarımla grup video sohbeti yapacağız.




Çarşamba, Ocak 02, 2019

Masallar ve gerçekler ya da sümüklüböceğin izi.

Bu başlık aslında mükemmeliyetçilikten kurtulmaya çabaladığım bu ilk günlerde aklıma geldi. Ertelemeden bir iş planı üzerinde çalışmaya başlamıştım, yılın ilk günü. Ne güzel. Sonra araya başka gereklilikler girdi. İş planı yapmadan önce bazı görüşmeler yapmam gerekiyordu. Başkalarının cevaplaması gereken sorular vardı. Ve ben her şeyi bıraktım. Konudan soğudum. Televizyon seyrettim. Kafamı oyunla dağıtmaya çalıştım. Fakat yarım kalan iş, günün sonunda ağzımda acı bir tat bıraktı.

Nedenini anlamaya çalıştım. Nedeni masallardı. Ben masal diyorum, sen hikaye, roman veya film de diyebilirsin: kurgu anlatım. Kurguda a noktasından b noktasına giderken en fazla iki kere tökezlersin. Ama genelde her şey düz bir çizgide ilerler. Oysa doğada düz çizgi yok derler. Ben gördüm gerçi, bulutların arasından batan güneş bazen cetvelle çizilmiş gibi ışınlar saçıyor. Ama bir ağacın dalı, bir sümüklüböceğin izi...Demek istediğim, hayatta düz çizgi beklentisinden hızlıca kurtulmam gerek.

Zor olacak.

Araya başka şeyler girecek.

Belki de hiç olmayacak.

Bunlar daha gerçekçi beklentiler. Bunlara hazırlıklı olmak istiyorum. Hayat bir peri masalı değil. Masaldan saptığı anda hayal kırıklığı yaşayıp vazgeçiyorum çünkü ben. Masal gibi olsun istiyorum her şey. İlla. İş planı için oturduysam masanın başına, o iş planı yazılmalı. Mükemmeliyetçilikten türemiş bence bu. Cetvelle çizilmiş gibi olmayacak süreç. Kendine has bir çizgisi olacak. Biricik. Parmak izi gibi. Bu başarısızlık değil. Bu gerçek hayat.

İlk gün için güzel bir ders ama. Beğendim. 

Salı, Ocak 01, 2019

Yeni yıl, yeni bakış açısı, yeni ben.

Yeni yıla çok bir anlam yüklemedim bu sene. Hatta erkenden gittim yattım uykum gelince, gece yarısını beklemedim. Çok fazla hesap muhasebe de yapmadım. Zaten her gün yaptığım şey. O yüzden huzurlu geçti yılbaşım. Son günlerde okuduğum ve çokça bahsettiğim kitabı galiba bitirdim. Galiba diyorum çünkü parça parça okudum. Okumadığım bölümleri de var sanırım. Ama bana çok şey kattı. Ertelememe teknikleri öğrendiğimden bu yana yeni bir ben oldum. Bugün de sabah erkenden mükemmeliyetçiliği yenme tekniklerini okudum. Şimdi onu düşünüyorum. Mükemmel olması gerekmeyen şeyler var:


  • Mesela yeni yıl. Mükemmel olması gerekmiyor ve zaten olmayacak. 
  • Genel anlamda hayatım. Mükemmel değil. Ama zevkli tarafları var.
  • Günlük programımın akışı. Tatmin edici olması için mükemmel olması şartı yok.
  • Romanım.
  • Geçmişim.
  • Geleceğim.
  • Mutfağım :) ama bunu biliyorsun zaten. Yine de bu yeni evde onu görmezden gelmem daha kolay.
  • Dünya. Mükemmel olsa ne güzel olurdu. Ama değil. Yine de güzel.
  • Kararlarım. "Mükemmel kararlar almalıyım. Hep! Her kararım mükemmel olmalı.Yoksa hayatım mahvolur." Yok böyle bir şey. 
  • Saçım, kilom, dış görünüşüm.
  • Bu liste.
  • Bu post.
Mükemmeliyetçilik ne kadar zorlama, ne kadar dayatma yüklü. Bana nereden geldiğini, düşününce çıkartabiliyorum. Kusurlarıyla baş edemeyen birinden yadigâr. Muhtemelen kendini içten içe değersiz hissedip, faturayı kusurlarına kestiği için. Bunu içselleştirmiş olmak da suç değil. Ama artık hayatımda istemiyorum. Hayatımdan attığım diğer şeyler gibi bunu da fark ettikçe kendimden uzaklaştırmak istiyorum. Ama kızmadan. Mükemmeliyetçilik eskide kalsın, hatalardan öğrenmek de yeniye ait olsun.

Şimdi projelerimi ilerletmeye çalışacağım: romanı yazmayı sürdürmek istiyorum, yeni yayınevini kurmak. Bir yandan stock photo'ları planlayıp, çekip, yüklemek. 

Atwood'un kursuna yazıldım. Beklentimi karşılamadı ama çok da kötü sayılmaz. Yazılmasaydım aklım kalacaktı. Bitirmedim henüz. Devam ediyor. 

Projelerim gözüme güzel görünüyor. Gidip biraz düzenleme yapayım. Bu ay kaç bölümün taslağını yazarım; yeni yayınevini kurmak için hangi adımları atmalıyım, haftanın hangi günü çekim, hangi günü planlama, haftada kaç fotoğraf. Hadi bakalım.