Cuma, Mayıs 17, 2019

Günler, haftalar.

Birazdan akşam yemeği için buzdolabında duran kabak çorbasını ısıtacağım. Göbek biraz indi kilolar azalınca ama ine ine bir zamanların en yüksek kilosuna indim. Yani daha uzun bir süre diyete devam. Olsun, gidiyor ya. Çok da yavaş gitmiyor hem. Sonuçtan memnunum.

Bugünü ortalığı toplamaya ayırmıştım. Yine de işler istediğim gibi gitmedi. Bir saat çalıştım, sonra da ipin ucu kaçtı. Çikolata yaptım pekmezli (bu ne perhiz deme bugün sütlü tatlı hakkımı böyle kullandım, hem yediğim çikolata maksimum 20 gr.). Youtube'dan güzel TED talk'lar dinledim. Aslında şöyle, günün niyetini düşünmesem çok da fena bir gün değildi. TED talk'ları güya iş yaparken dinlemek için açmıştım. Ama o kadar ilgimi çekti ki, yarım yamalak dinlemek istemedim.

Biri odaklanmak üstüneydi, ikincisi büyük amaçlara ulaşmak.

Birincisi çok ilginç bir şey savunuyordu: odaklanamamızın sebebinin beynimizin akıllı telefonlar ve medya ile fazlaca uyarılmış olmasına ve buna aslında bayıldığımıza. Bunun aksi can sıkıntısı diyor ve daha iyi odaklanabilmenin, fikir üretebilmenin, geleceği planlamanın bir yolunun bir miktar can sıkıntısından geçtiğini savunuyor. Değişik ve üstüne düşünmeye değer geldi bana.

İkincisi ise büyük amaçlara ulaşmanın yolunun, önce onu küçük adımlara bölüp (buna şaşırmadım), sonra o küçük adımları hayatımıza uyarlamanın yollarını bulmak olduğunu anlatıyor. Örnek vermek gerekirse, kendisi 5-10 dakikadan fazla dikkatini toplayamayan bir öğrenci olduğu için başarısız olurken, ödevleri 5-10 dakikada yapılabilecek işlere bölüp, o süreyi dolu dolu kullanmayı öğrenerek notlarını bir anda yükseltmiş. Verdiği başka bir örnek, her gün işe giderken yolda boşa harcadığı bir buçuk saati, almanca öğrenmek için kullanmış ve üstüne 15 gün Almanya'da yoğun dil kursuna katıldıktan sonra akıcı olarak Almanca konuşabilmiş. Zayıflamak amacına ulaşmak için, asla gitmeyeceğini bildiği bir fitness kulübüne para vermek yerine, gezmeyi sevdiğini bildiği için kendisine rotalar belirleyip doğada parkurlar tamamlamak amacını önüne koymuş.

Ursula'yı okumaya devam. Galiba yıllar önce bir öyküsünün fransızcasını okudum ben. Belki bir bilimkurgu seçkisinin içindeydi. Keşke 8 ya da 11 yaşımdaki gibi okuyabilsem tekrar. O zaman sanki kurgularım da dişe gelir. Bütün fantastik ya da bilimkurgu edebiyatına hakim olsam... Üstüne çıkıp tepinsem, dağıtsam ortalığı. Biraz zaman alır ama dört beş seneye örneğin, fena sayılmayacak bir birikime sahip olabilirim, buna odaklanırsam. Deneyelim!

Hayal kurun diyordu bir beyin cerrahı başka bir TED talks'da. Yelkenliyle dünya turuna çıktığınızı hayal edin örneğin. Belki küçük bir balıkçı teknesi alır, Istanbul'u denizden yaşarsınız.

Kabak çorbasını içtim. Dün akşamkinden daha lezzetliydi. Tuz kattım ondandır. Dün tuz bitmişti. Perhizin de az dışına çıkıp, ekmekle beraber bir parça peynir yedim, şu an çok tokum. Azıcık mutfağa da el attım.

Yarın atölye var. Bu hafta yazı göndermedim. Romana yeni bir satır dahi eklemedim. Onun yerine defter malzemelerinin peşinden koştum, uzun zamandır görmediğim bir arkadaşımla buluştum, bir de yazı grubundan bir arkadaşımla, doktora ve diyetisyene gittim, yürüdüm, bisiklete bindim, balkonda güneşlendim, kitap peşinde koştum, okudum, makinede ekmek pişirmeyi başardım, yazlık ayakkabı aradım, defter yaptım, resmini çekip sosyal medyaya koydum, bol bol tartıldım, çikolata yaptım, çorba pişirdim, blogları takip ettim, kendim de yazdım, annemi ziyaret ettim, çamaşır yıkadım, salonu topladım.

Ne çok şey yapmışım. Tek bir şey yapmayınca memnuniyetsizlik oluşuyor oysa. Demek ki onu da yapsaymışım tam olacakmış. Çünkü yukarıda yaptığım etkinliklerin bazıları çok hoş ve genele bakınca renkli bir hafta olmuş. Bir zamanlar günün 22 saatini uyuyarak geçiren biri için hiç de fena bir hafta değil. Ama önümüzdeki hafta daha güzel olsun. Nasıl mı? İşte bunu düşünmeye gidiyorum.



Perşembe, Mayıs 16, 2019

Kahve ve yazı keyfi.

Balkonda öğlen yemeği sonrası kahvemi içiyorum. Az önce buzluğa muz attım. İkindide sütlü tatlı hakkımı, muzlu kakaolu dondurma ile değerlendirmek istiyorum.Tam balkonumun önünde yasemin çiçekleri var. Sağ taraftan, rüzgar estikçe burnuma yasemin kokuları geliyor. Tam şu an, yazmak gözüme bir başka keyifli geliyor. Az önce bir sözcüğü silip yerine daha güçlü bulduğum birini koydum. Ve bu bana müthiş bir haz verdi. Biraz geriye çekildim- genelde metnin içindeyim- ve işte dedim: yazıyorum şu an, gerçek bir yazar gibi. Yazdığım sadece bir blog postu olabilir, ama eylem aynı. Şu an yazıyorum. Romanın bitmesine, yayınlanmasına gerek yok kendimi bir yazar gibi hissetmek için. Kendimi tanıtırken, öyle demeyecek olmam önemli bir fark yaratmıyor gözümde.

Kahvaltıdan sonra iki tane defter yaptım. Fena olmadı. Yazlık, cıvıl cıvıl. Resim de çekmem gerek. Toplam üç tane etti. Belki iki tane daha yaparım. Belki de elimdekilerin resmini çekip sosyal medyaya yüklerim. Süre tutmayı unutuyorum her seferinde. Bir defteri yapmak ne kadar zamanımı alıyor bilmek istiyorum.

Bu arada annemin evindeki kurutucu bana geldi ve ikinci kurutucu olması işimi çok kolaylaştırdı. Fakat giyinme odasında yer kalmadığı için, atölyede duruyor ve defterlerden başımı kaldırdığımda gözüme çarptı ve biraz canımı sıktı. Üstündekiler kurudu ve toplanması gerek. Ve toplanması, katlanması, kaldırılması gereken tek şey de onlar değil. Neden yetişemiyorum diye kendimi yedim bir kere daha. Klasik. Sonra, çok kısa bir süre sonra aklıma bütçe çıkarma fikri geldi. Finansal değil de zamansal ve enerjisel. Hangi iş ne kadar sürüyor, ne kadar yoruyor ve hangi sıklıkta tekrarlanıyor. Yani işler mi zamana ve enerjime sığmıyor, ben mi gereğinden az iş yapıyorum. Şu an net değil mesela. Çıkacak sonuca göre zamanımı daha farklı geçireceğim. Tabii son aylarda olanlardan sonra evin tozutması ve benim hala dizginleri ele geçiremem de bir unsur.

Saat 14.00. Şimdi içerdeki rahat tekli koltuğu balkona taşıyacağım ve Ursula'nın yeni bir öyküsüne başlayacağım. Yandaki inşaatın gürültüsü idare edilebilir seviyede. Sonra saat 15.00 gibi defterlerin resimlerini çekerim. Sonra dondurma yapıp yerim. Sonra da bakarız. Artık yeni defter mi yaparım. Romana mı biraz el atarım. Dışarı çıkıp evin bir iki eksiğini mi tamamlarım. Yoksa az önce bahsettiğim zamansal ve enerjisel bütçeyi mi çıkarırım. Ya da bisiklete de binebilirim.

Hala yazasım var. Ama kalkmam gerek. Haydin sonra gene gelirim.








Salı, Mayıs 14, 2019

İlk gün.

Dün sabah 4:00'e geliyordu saat yatmaya karar verdiğimde. Neler yaptın onca saat dersen biraz Ursula'nın kitabını okudum. Bir de kendi blogumun Ağustos-Eylül yazılarından birçoğunu. Uzun zamandır o yazıları gözden geçirmediğim için unutmuşum. Başkası yazmış gibi okudum ve sonunda kendi yazımın tadının neye benzediğini anladım. Önceden boş boş şeyler yazdığımı düşünüp üzülüyordum. Belki hayatın anlamını çözmüyorum burada ama yazıların bir tadı varmış. Bu da bana daha bir süre devam etmek için yeter.

Bugüne neler sığdı?

Balkonda kahvaltı.

Defter yaptım bir tane, resimleri yarın çekmeyi düşünüyorum. Dün de yapmıştım ama dünkünde hatalar yaptım. Bugün satışa çıkabilecek bir tane yaptım. Kapağı gümüş rengi metalik oluklu kartondan, sayfaları fuşyaya yakın bir pembe. Defterin ismini "kokoş" koymaya karar verdim dün.

Sonra Ursula'nın kitabındaki ilk öyküyü bitirdim. Yirmi sayfalık bir bilimkurgu öyküsüydü. Daha önce Ursula'nın (Le Guin) sadece Mülksüzler kitabı vardı elimde ve okuyamamıştım. Bu sefer okuyabildim, bunun için çok mutluyum. Notlarımı da aldım okudukça. Konusu oldukça çarpıcı. Hayali bir gezegen ve dolayısıyla kültürde, kadınlıktan erkekliğe istedikleri gibi geçiş yapabilen canlıların dünyasında yaşayan bir ergenin ilk ve sonraki cinsel deneyimleri diye özetleyebilirim. Öykü Dünyanın Doğum Günü kitabının ilk öyküsü. İsmi Karhide'da ergen olmak. Sürükleyici bir üslubu var, fakat yer yer çok fazla yabancı özel isim kullanılmış ve öykünün akıcılığına sekte vuran bir şey bu. Son derece sınırsız bir özgürlük fikriyle yazıldığını tahmin edebiliyorum. Yazarın babası antropolog ve bence bunun etkisi öykülerde kendini belli ediyor. Hayali bir kültür oluşturulmuş, bazı ritüeller, oyunlar, törenler var. Başta uzunca bir tarih bölümü yazılmış. İnce ince hayal edilmiş ve okuması keyifli, birçok ayrıntı var ama hikayeye ne kadar hizmet ediyor diye sordum durdum kendime. Masalsı bir hava katıyor orası kesin.

Böyle de yazan var diye düşündüm. Neden olmasın. Bir yandan usta bir anlatıcı, Ursula. Baştaki o masalsı havayı yaratmak ustalık isteyen bir beceri. Betimlemeler çok zengin. Ama konusunu beğenmedim. Sonunu da öyle. Kurgu da bence bütüne bakınca zayıf. Yine de yazmakla ilgili ufkum genişledi. Bir günde fena bir ilerleme değil.

Bugün başka neler yaptım? Dr.'a gittim. Tiroidimde hiçbir sorun yokmuş. Teyit etti. Sadece şekere meyilim var. Diyabet ilacı vermedi, sadece 3 ay sonra zayıflayamamışsam tekrar randevu alacağım, o zaman ilaca başvuracağız.

Dönüşte yürüdüm ve bisiklete bindim. Yaklaşık bir buçuk saat. Sonra eve geldim. Köfte yaptım. Galeta unu yerine mısır ekmeğini kullandım. Bir de köfte baharı kattım ilk defa, çok güzel lezzet verdi.

Günler böyle harala gürele geçiyor. Ortada hiçbir şey yok.





Pazartesi, Mayıs 13, 2019

Azim ve karar: şimdi değilse ne zaman?

Cumartesi gene atölye vardı. Benim yazım ikinci defa okundu atölye başlangıcından bu yana. Distopik bir hikaye yazıyorum. Roman. Gelecekte geçiyor ama çok da uzak olmayan bir gelecekte. O gelecekte olacaklardan tam önce neler olmuş onları kendim için yazmıştım ve atölyedekilerle paylaşmak, fikirlerini almak istedim. Birkaç önemli problem çıktı ortaya. Kesinlikle değişmesi gereken. Fakat asıl önemlisi motivasyonumun bir kere daha tavan yapması. Çok profesyonel bir öykü yazmış birisinin yazdığını okuduk ve genelde yazılanları beğeniyorum. Hırsımı boş bulmaya başlamıştım birinci seferden sonra ama şu an misliyle geri gelmiş halde. Çok güzel yazmak istiyorum. Hırs dediğim bu. Yani dünya standartlarında yazmak istiyorum. Biliyorum yabancı biri için kulağa çok iddialı gelebilir ama sen yabancı değilsin. Bu yüzden nasıl diyetisyen perhiz verdiyse, biraz sıkıya girdimse, öyle de yazı perhizine girmek amacım. Aslında bu seferki hırsım farklı bir yerden besleniyor. Kendime verdiğim değer o yazacaklarımın başarısına endeksli değil örneğin. Ya da başkasının gözündeki değerim. Sadece potansiyelimi sonuna kadar kullanmak istiyorum. Seviyorum farklı fikirleri üretip bir potada buluşturmayı. Bu bir beceri. Martının nasıl uçma becerisi varsa, benim de fikir bazında uçma becerim var. Ve sırf zevk için daha güzel uçmak istiyorum. Bu yüzden okuma perhizine girdim bugün itibariyle. Birazdan Kadıköy'e inip bir arkadaşımla buluşacağım, oradan Ursula Le Guin'in Dünyanın Doğumgünü kitabını almayı tasarlıyorum. Girişini storytelde Ingilizce olarak dinledim. Yazı üstüne bir şeyler yazmış. Hem o giriş için hem de kitaptaki diğer bilimkurgu türünde kısa öyküleri için istiyorum o kitabı.

Psikolojide okurken son sınıfta, bir seminer dersimiz vardı, daha önce bahsettim. Her Pazartesi sabahının köründe, o buz gibi sınıfta, bitirme tezi konularımızı hocanın gözetiminde tartışmak için bir araya gelirdik. Ben de herkesi gözlemlerdim ve pek konuşmazdım çünkü pek bir şey bilmezdim. Benim gibi bilmeyen çok kişi vardı senenin başında. Sonra bir gün bir de bakardım ki, tıpkı benim gibi bir şey bilmeyen biri seviye atlamış. Bir kaç hafta sonra başka biri. Sonra başka biri. Üzüm üzüme baka baka kararır derler ya, ben ham kalıyordum onlarla kendimi kıyaslayınca. Bir gün anladım. Durduk yerde olgunlaşmayacaktım. Benim de artık, birinci sınıftan beri bize söyleyip durdukları, "kişisel çalışmalara" başlamaya karar vermem gerekiyordu. Önümde çok iş vardı ama bugün başlarsam, üç ay sonra çok farklı bir yerde olacaktım. Ve bugün başlamazsam, ne zaman başlayacaktım? O karar bir dönüm noktası oldu benim için. Ve haldır haldır okumalara başladım ve o karardan iki buçuk sene sonra, bitirme tezimde mansiyon dedikleri iyi bir not aldım.

Şimdi o kararın benzerini yazılarım için veriyorum. Bilimkurgu ve fantastik türünde okumalar yapmak istiyorum. Tıpkı psikolojide yaptığım gibi her kitap için bir fiş açıp, notlar alarak. Yazarak okuyacağım. Bir de şiir okumak istiyorum paralel olarak. Ve belki film ve dizi izlemek. Gene notlar alarak gerektiği yerde. Üç ay sonra eminim şu an durduğum yerden farklı bir yerde duruyor olacağım. Eylül'de gene atölyeye katılmak istiyorum.

Çok yakınımda huzurevi örneği var. Hayat sonsuz değil. Bir gün elden ayaktan düşmek var. Beyin damarlarım tıkanabilir. Alzheimer ya da parkinsona yakalanabilirim. Genetik olarak iki tarafta da var. O yüzden, bir şeyler yapmak istiyorsam bugün harekete geçmem gerekiyor.





Cuma, Mayıs 10, 2019

Kasvet ve soğuk.

Kaloriler mi yetersiz geliyor nedir hiçbir iş yapasım yok. Misal oturduğum yerden elektrik ve su aboneliklerini iptal ettirdim ve pilim bitti bile. Tamam bir de öğlen yemeğini hallettim. Tamam bir de oturduğum yerden de yapsam iki saatimi yedi o iptaller. Ben daha Kadıköy'e inip defterler için yeni malzeme alacaktım. Ama gözüm yemiyor. Hava soğuk ve bulutlu. Dün bütün gece üşüdüm. Şu an da burnumun ucu buz tutmuş halde. Miskinim miskin. "Miskin" arapça acıma ifadesiymiş.

Dün bir de bir olay oldu. Yürüyüşe çıkmıştım sahile. Sahil de oldukça kalabalıktı. Yerde hareketsiz yatan bir kadın gördüm. Kimse müdahale etmiyordu. Yanından geçip gidiyorlardı. Bir bildikleri varmış. Kısa anlatayım. Seslendim, cevap vermeyince, 112'yi aradım. Ama yanımdan geçenler uyardı. O hep böyle yatıyor yerlere sen kendini üzme gibi. 112 de tanıyormuş. Ailesine haber verdiler. Ben ve benden sonra yanımda hep duran 3 kişi başında bekledik ailesi gelecek diye. Saate filan baktım çünkü uzun bekledik. Yirminci dakikada kafasını kaldırıp çok vahşi bir şekilde bize bağırdı "gidin başımdan" diye. Sonra biz uzaklaştık. O bağırıp çağırmaya devam etti. Sonra, tahminim onu tanıyan bir iki kişi, yanına gitti. Ve sarılıp konuştular onunla. O da kalktı. Biz de konuşmaya çalışmıştık bize cevap vermemişti. O kalkınca biz kendi yolumuza gittik. Ama beni etkiledi bu olay. Kendimle hesaplaştım. Doğru mu yaptım yanlış mı. 112 dahil herkes daha önce defalarca aynı şeyi yaptığını söyledikten sonra bile bırakıp gidemedim. Bir süre sonra kötü bir durumda olmadığını anladım, ama gidemedim işte. Bugün görsem gene onu yerde bu sefer yürür giderim. Ama dün bırakıp gitseydim içime sinmeyecekti. Aklıma gelip duruyor o bağırışı. Ne zaman birisine yardım etmeye kalktıysam elimde patladı.

Bu postu muhtemelen buralarda çok tutmam. Bir haftaya filan silerim. Ama şu an içimi dökesim var.

Aslında dün, yürüyüşten önce, gene kendi rekorumu kırdım. Hem de büyük farkla, neredeyse 100 puan. 1700'ler diye heyecandan nefesim kesiliyorken 1800'lerin eşiğine geldim. Bir tane de 2000+ problemini zamandan yemeden çözdüm. Usta problemi o artık. Ama geçen gün yaptığım 1400'lük bilgisayar maçlarının ikisini de aptalca kaybettim.

Dün giysi odasının kolilerini de bir yere toplayıp odada yer açtım. Oda tekrar işlevselliğini kazandı.

Bu kasvetli hava, evin içindeki yalnızlığımın kasveti...Depresyona mı giriyorum yine ne?

Çarşamba, Mayıs 08, 2019

Esneklik

Bugün fena geçmedi.

Sabahtan diyetisyene gittim. Eksi 100 gr. vermişim sadece bu hafta. Ben üzgündüm başlarda fakat sonra diyetisyenin söylediklerini çok düşündüm. Daha 3. seansta benim disiplinli fakat biraz da mükemmeliyetçi birisi olup olmadığımı sordu. Gerek yok dedi. Bazı haftalar veremeyeceksin bazı haftalar üstüne alacaksın bile. Disiplinli olman, çaba harcaman, bu diyeti birinci önceliğin yapman benim açımdan çok güzel fakat bu bir stres kaynağı olmamalı. Biz senin yeme alışkanlıklarını değiştirmeye çalışıyoruz sadece dedi. Bazı gün trafikte kaldığın için yiyemeyeceksin, bazı gün yanında olduğu halde yiyemeyeceksin. Diyeti bozdum gitti bitti diye düşünme. Ertesi öğün/gün nasıl dengelerim onu düşün. Demedi ama biraz esnek ol demeye getirdi. Esneklik...

Dönüşte yürüdüm. Bu yakanın ve yeni oturduğum yerin en sevdiğim yönlerinden birinin çevremde yokuş olmaması. Neyse diyeceğim o değil. Akşam için balık alacaktım, mecburen büyük Migros'a uğradım, bir de elimde paketle yürümemek için bisikleti kiraladım. Astım gidona on dakikada evdeydim. Hem hareket hem ulaşım. Hah onu diyordum. Dönüş yolunda diyetisyenin söylediklerini düşünüyordum, ne kadar katı kurallara bağlıyım. Biraz esnesem ne olur. Zararsız kural ihlalleri yapsam. Mesela kaldırım bomboştu ve ben kırmızı bisiklet yolundan gidiyorken çıkıverdim dışarı. Çizgiden dışarı. Ne oldu? Başıma taş mı düştü? Bomboş yolda risk neydi? Hiç.

Sonra evin girişini yeniden düzenledim. Ayakkabı dolabının yerini değiştirdim. Paltoları giyinme odasının askısına astım. Bavullar duruyordu. Kaldırdım. (Bir tanesi ara yolda sadece hala. İçini boşaltmadım.)Yerleri süpürüp sildim. Elim değmişken mutfağı da süpürüp sildim. Oralar kururken bir posta daha satranç oynadım.

Veee yeni rekor geldi. 1700'e beş kaldı: 1695 puana çıktım bugün. Son on beş dakikada da 1650'nin üzerindeydim sürekli. Bir ara satrancın bütün numaralarını çözmüşüm hissi geldi. Fiyuuuuu. Çok tuhaf bir his o blog. Bomboş yolda arabanı uçak hızında kullanmak gibi bir şey. Seni hiçbir şey durduramazmış gibi. Hatta sana söyleyeceğim yabancı değilsin: 2050 puanlık sordu bir tane. İlk başta bilmiyordum o kadar yüksek puanlı sorduğunu zaten, rahat rahat herhalde şu değildir sorduğu hamle dedim. Diğerini oynadım. Elbette birinciymiş. Sonra ikinci denemede o ilk hamlenin devamını da bildim. Ve zorlamadı bile. Aslında fazla kolay geldiği için yapamadım. Benim 2000 puan üstünde nefesim donar be. Çözmek neymiş. Bu akşam maç yapacağım. Bakalım.

Sonra mutfağa girdim. Aynı fırında, mısır ekmeği (bitmişti), ve tatlı ve tuzlu yulaflı diyet kurabiye pişirdim. Onlar da bitmişti. Mutfak batık şu an. Maçtan sonra biraz iş görmeyi planlıyorum. Yarın da bakla pişirir, yoğurt mayalarım.

Akşam yemeği için balık da pişti. Şu an midemde.

Yarın da giyinme odasını biraz toplasam iyidir. Geriye bir şey kalmaz.

Salı, Mayıs 07, 2019

Değersizlik

İki hafta olmuştur, yirmi sene önceki eski sevgilinin mailini bir yerden bulup bir şeyler yazdım, telefonumu filan verdim, kahve içmeyi teklif ettim. Kötü ayrılmamıştık. Sadece ihmal vardı. Telefona çıkmalarda sıkıntı vardı. İstediğim zaman ulaşamıyordum, ve bunu kasıtlı yaptığını ağzından kaçırmıştı bir sefer. Benim de hoşuma gitmedi ve inceldiği yerden koptu. Olay buydu. Sonra, yıllar sonra, aşk şiirleriyle ünlü bir şairin mezarını ziyaret etmeye karar verip nihayet yola çıktığım gün, otobüste tesadüfen rastlamıştım ona. Güzel konuşmuştuk. Sanki zaman olsa iki saat daha konuşurduk. Benim telefonumu kaybetmiş. Kendisininkinin bende hala durduğunu duyunca duygulanmıştı. İnerken de arkamdan hüzünle bakmıştı. Gene de telefonumu istememişti yolda. Ne de buluşma filan teklif etmemişti. Ben de o günkü konuşmanın duygusundan cesaret alıp geçenlerde o maili attım ona (kaç yıl sonra). Uzun süre sesi çıkmadı. Maili almamış da olabilirdi. Kurumsal bir mail adresiydi. Açmıyor olabilirdi. Neyse, on gün sonra, tesadüfen açtığım istenmeyen postalarda cevabını buldum. Ararım diyordu. Bir de telefonu vardı, benimki de sende bulunsun diye. Silmiştim çünkü bir gün ayıklama yaparken. Ve ona kaybettiğimi yazmıştım. Neyse bugün bir hafta oldu. Hala arayacak.

Kırıldım blog. Benim verdiğim değeri o bana vermiyormuş. Bunu o zaman anlayamamışım. Bir hafta mı beklersin aramadan? Üç gün bekledin tamam da. Karmaşık mesajları onun lehine yorumlamışım. Karmaşık mesaj dediğim de örneğin, otobüste benimle iletişimi sürdürmek için adım atmazken, arkamdan yine de dayak yemiş köpek gibi bakması. Karmaşık mesajların hepten olumsuz yorumlanması gerektiğini çoktan biliyorum oysa. Birisi senden hoşlanıyorsa, sana tutarsız davranmaz. Tutarsızlık varsa o iş yaş. Bu kadar net. Ama bunu anlayana kadar ömür geçti, ve ne tutarsız adamlar...

Değersizleştirilmek. Kimin canını yakmaz ki. Keşke yazmasaydım ona. Ne gerek vardı. Zemin çamurluymuş ki bina çıkılamamış. Küçük sorunlar olarak nitelendirdiklerimin ardındaki değersizleştirmeyi görememişim. Bütün mesele bu. Değer vermek bir ilişkinin en temel unsuru. Hatta temelin kendisi. İzini sürdüğümde çok da uzağa götürmüyor beni. Acı tabii.

----------------

Ertesi gün oldu. Bu yazıyı taslakta bıraktım. Acıda kalmışım. Tatlı tarafı ilişkilerimdeki bu topallamanın kalıcı bir sakatlık olmaması. Öyle de olabilirdi. Kaynağını bulunca bir minnacık tıpayla işini görebilirsin. Ama daha bu konuyu içimde işlemem gerek. Bitmedi.

Bu sabah zihnim çok berrak. Satrançta kendi problem puanımın rekorunu kırdım. Hem de kendimi fazla zorlamadan. 1700'lere doğru yelken açtım. Hiç inanasım gelmiyor. Uzun zamandır çözümleri kıl payı kaçırıyordum. İlk düşündüğüm çözümlerden bir şekilde cayıyordum. Ve yanılıyordum, puanım düşüyordu pisi pisine. Sinirleniyordum, yoruluyordum. Bu sabah whatsapp bildirimleri cik cik öterken kırdım rekorumu. Dikkatimi bilerek dağıtabilecek bir unsur soktum araya. Sırf dikkatimi toplu tutmaya alışmak için. 1900 puanlık en az 3 tane problemi zamanında çözdüm. Artık bana 2000'lik sorar. Bir kere sordu. Çözemedim elbet. Bir de maçlara yansısa bu problem puanlarının rekoru. Hala 1400'lük bilgisayara yeniliyorum.

Şimdi hazırlanıp çıkmam gerek. Tiroid ultrasonuna gireceğim. Bence çok gereksiz ama çok uzun zaman oldu. Bir kere bakılsın.