Pazartesi, Temmuz 24, 2017

Görünenin ardı.

Gözümü para hırsı bürüdü. Bir de böyle bir güven geliyor bazen. Okuduklarımın ardındaki fikirleri, ilkeleri sezdiğimi hissettiğimde örneğin. Aynı satranç problemlerinin ardındaki fikirleri anlarken olduğu gibi. Derinlemesine okuyorum. Örneğin diyor ki iş kurmak için insan aklının nasıl karar verdiğini bilmeniz iyi olur. Çünkü hem kendiniz insansınız, hem müşteriniz insan. İnsan aklının nasıl çalıştığını ben bilmez miyim? Psikoloji okumadım mı? Hop o bilgileri elimin altına alıyorum. Gerçi o kadar derin bilgiye gerek yok. Demek istediği insanlar bir ürün satın alırken aslında o ürünün ötesindeki şeyleri satın alırlar: lüks bir saatin getirdiği sosyal statü gibi. Lüks saati pazarlarken bunu aklında tut ve kullan diyor.

 Kahve geçende ideal işin tanımını yapmış. Benim de dizimi kırıp idealimdeki ticaretin çizgilerini belirlemem gerekiyor. Bugün aldığım karar bu. Daha önce de demiş olabilirim. Örneğin Arçelik bayii olmak çok kârlı bir iş bile olsa, benim kurmak isteyeceğim bir işletme türü değil. Bu kitapta dediği şey de başka yerde okuyup özümsediklerimle aynı: bir iş kurarken tek amacınız para kazanmak olmamalı. Yoksa o işi yaparken karşılaşacağınız güçlükleri yenmek için gerekecek motivasyonunuz olmaz. Mantıklı. Buradan başlamam gerek. Ama şu an çok zor geliyor.

Hmmf. "Şu an çok zor geliyor." Okuduğum onca kişisel gelişim blogu, bu zorluğu nasıl aşacağımı bana göstermiş olmalı. Evet. Bu da işin bir parçası. Başlangıcı. Aşmam gereken zorlukların birincisi. Bunu aştığımda hedefime biraz daha yakınlaşmış olacağım.

Alışkanlıklar için Excel çizelgesi işe yaradı. Evin işleri de tamam. Geçen gün iki günlük iş var sandığımı yarım saatte hallettim. Kıyafetleri toparladım. Gerçi elbise dolabı tekrar elden geçmek ister ama şu an kıyafet dağınıklığı yok. Yerleri de temizledim son olarak. Camları silmesi için de bir yardımcıyla anlaştım. Marie Kondo'nun kitabını satın aldım ve okumaya başladım. Evet şu an üç tane kitabı aynı anda okuyorum: personal mba, kendini tanrı sanan otobüs şoförü ve marie kondo. Kendimi salsam dördüncüye de el atacağım ama frenliyorum. Titans' tools diye bir kitap var sırada bekleyen. Ne diyordum? Marie Kondo. Evde atılmak için bekleyen eşyalar var. Fakat başka bir günde el atacağım o işe. Biraz şu halin tadını çıkarayım. Sevdim ama Marie Kondo'yu: diyor ki "eğer düzenli bir evde huzur bulamıyorsanız, sizi huzursuz eden ruhsal bir sıkıntınız olmalı". Derin bakış açılarını seviyorum. Göze hemen görünenin ardını görebilmeyi.

İdeal iş, ideal ticaret demişken bir de ideal yaz buzdolabı listesi çıkardım, ilgini çeker mi? Amaç bir kere pişirip birkaç öğün buzdolabında hazır yemeğin olması:

  • zeytinyağlı fasulye
  • karpuz/kavun (bunları pişirmiyorsun elbet ama dilimleyerek buzdolabına kaldırabilirsin, hazır bulması güzel oluyor)
  • mercimek köftesi
  • patates /pirinç salatası
  • komposto
bunları yanına bir de et çeşidinden bir şeyler olursa yemek hazırlamak daha kolay olur.

Haydin bu günlük bu kadar. Kal sağlıcakla.






Pazar, Temmuz 23, 2017

Küçükten başlamak

Personal MBA kitabında birtakım sorularla karşılaştım. Hoşuma gitti. Bazılarını defterime not aldım ve daha önce hazırladığım yaz programıyla beraber bugün itibariyle kıpraşmaya karar verdim. Kendime bir olumlu alışkanlıklar excel çizelgesi hazırladım mesela. İşin içine yazma, çizme, iz kalma girince hemen hizzaya giriyor davranışlarım. En son ne zaman yürüyüşe çıkmıştım ben sahi?
Sporu tekrar hayatıma sokmak niyetindeyim. Ve edebi kitap okumayı da. Şu ikisini hayatıma kattığımı hayal etmek bile bana iyi gelince işte, heyecanlandım gelecek konusunda. Geleceğe heyecanlanmak çok güzel bir his.

Gene de çok sıkıştırmadım kendimi. Dinlenme ihtiyacımı, boşa akan zaman hissinden ayırabildim bir de. Belki bugünün en önemli farkındalığı buydu. "Dinleniyorum" diyebilmek kendime, buna hakkım var, yoruldum. Kendimi bunaltmadan, yapılmamışlara değil, yapılmış işlere odaklandım. Evet bitmedi işler, ama olsun. En azından dünle aynı noktada durmuyorum. Elbise dolabını sıraya sokmam gerekiyordu ve çok büyük kalem bir işti. Kısmen hallettim. Yarın ve muhtemelen öbür gün de uğraştıracak beni belli.

Netflixe dadandım sonra. Hemen ilk izlediğim Tony Robbins'in belgeseli oldu dün. Tony Robbins'in kitabı benim başucu kitabımdır yıllardır. Tony Robbins de sanki çok eski bir dost. Belgeselde hoşuma gitmeyen şeyler de oldu elbet ama yine de izlemem gerekliymiş. Hizzaya girmemde etkisi olmuş olabilir.

Eskiden küçükten başlamak bana sıkıcı, eksik ve doyumsuz gelirdi alışkanlıklar söz konusu olduğunda. "Sanki ne fark etti şimdi" diye düşünür ve küçümserdim. Oysa şimdi çok farklı düşünüyorum. Küçükten başlamanın amacı, sadece ama sadece o eylemi günlük eylemlerin içine dahil etmek: o işe bir "yer oymak" hayatında. Yoksa ondan elde edeceğin bir sonuç için değil. Bunun için de bir dakikalık bir yer bile açsan kâr. Meselâ yürüyüş ya da spor. Önemli olan, evden spor için dışarı çıkabilmek. O yüzden kaç dakika yürüdüğün hiç önemli değil. O günkü yürüyüşünden kaybedeceğin kiloları düşünmeyeceksin. İlk adımda maksat kilo kaybetmek değil, alışkanlık kazanmak. Böyle düşününce her şey farklı oluyor. Her istediğin alışkanlığı edinebiliyorsun. Yıllardır kişisel gelişim kitapları okuyan biri olarak sonunda bu gerçeğe aydım. Eh, ne diyelim, buna da şükür. Her istediğin alışkanlığı edinebilmek çok güçlü bir araç yalnız. Bununla elde edemeyeceğin şey yok gibi bir şey. Hayatını baştan başa şekillendirebilirsin istediğin gibi.

Bazen diyorum ayrı bir blog mu açsam kişisel gelişim üstüne? Sonra makaleleri bir kitapta toplarım piyasadaki bir sürü kitaptan daha bile iyi bir sonuç çıkar ortaya. Sonra yediremiyorum onca yıllık klinik eğitimime. Aslında klinisyenliği bir artı olarak bile taşıyabilirim ama heyecanlandırmıyor beni bu alan. Tuhaf aslında. Bu kadar kişisel gelişim makalesi okuyup, kendin yazmak istememek. Belki doğru zaman şimdi değildir. Bilemiyorum.



Cumartesi, Temmuz 01, 2017

Çanakkale'ye iki kala.

Çanakkale'ye iki gün kaldı. Bütün hafta yoğun olarak hazırlık yaparak geçti. Olsun provalar, olsun üst baş alışverişi, olsun diğer yaşamsal işler, bankaydı şuydu buydu. Buraya gelip yazmayı çok istedim fakat zaman bulamadım. Blog yazmaya vakit bulamayacak kadar yoğun olmayı bazen seviyorum. Şu an yapmam gereken en önemli iş çamaşır yıkamak. Fakat sular kesildi. Neyse ki sular kesildi demem gerek. Çünkü şöyle. Sular daha kesilmeden, makineye attığım çamaşırlara makine, su kesik sinyali veriyordu. Diiip diiip diiip. Gidip musluğu açtığımda sular akıyordu. Biraz basınçsız akıyordu ama akıyordu. İçime bir pis kurt düştü. Yoksa makine mi bozuldu? Hiiii. Hem yolculuk öncesi işin yoksa tamirci ile uğraş hem de çamaşırsız kal. İski'nin sitesine girdim. Bizde kesinti gözükmüyor. Meh. Neyse gittim makineyi tekrar kurdum. Uzun lafın kısası, sular bir süre sonra kökten gitti. Ben de rahatladım, makineden değilmiş sorun diye. Şu an yerleri filan biraz süpürge geçmem gerekiyor yalnız hava nasıl leş bir sıcak anlatamam. Şu an oturulabilecek gibi ama bir kaç saat önce nefes bile aldırmıyordu. Her iki taraf açık ve içerisi fırın ağzı gibiydi.

Bir iş yapmaya kalksam tamamen pert olabilirim. Dedim kır dizini azıcık otur, ziyanı yok. Azıcık da tembellik et. Ayrıca buna tembellik denmez. Dense dense kaynakları verimli kullanmak denir. Evet. Tabii.

O yüzden satranç problemi çözdüm. Puanlarımda gözle görülür bir değişim yok. Fakat Susan Polgar'dan "pattern" denen anahtar kavramı kaptım bir süre önce. Kadın öyle öğrenmiş. Şimdi bunu burdan hiç satranç bilmeyen birine anlatmam zor, ama şöyle diyeyim problemi çözerken, problemin ardındaki "motif"i görüp anlamaya ve öğrenmeye çalışıyorum artık. Yani problemi çözüp geçerken eskiden, bir süredir problemin öğrettiği dersi de kavramaya odaklanıyorum. Ve az önce en kontrollü oyunumu oynadım. Çok tuhaf bir duyguydu. Neredeyse araba sürmek gibi bir şey. Açılıştan az sonra oyunun kontrolünü tamamen ele geçirdim ve tıkır tıkır, evden markete gider gibi, mata gittim. Tabii 90 saatten fazla ve 6600'e yakın problem çözdükten sonra oldu bu. Dün akşam yenilmiştim mesela. Çok da pis yenilmiştim. Ama bugün. Çok farklıydı. Sanki oyunun tamamı bir problemdi ve ben onu çözebilmiştim. Bu oyun için derinleştikçe güzelleşir derler. Şu an o yüzden puanımda kayda değer bir değişiklik gözlenmese bile başka bir seviyeye geçtiğimi hissedebiliyorum. Üstelik artık farklı problemler soruyor. Bazen puanımın çok üstünde problemler de sorabiliyor ve artık eskisi gibi affallamıyorum hatta bazılarını ya çözebiliyorum ya çözmeye çok yakın oluyorum. Heyecan verici.

Şimdilik bu kadar canımın içi. Sular geldi. Ve bir parti çamaşır yıkandı. Şimdi ikinci partiyi yıkayacağım.

Belki akşam gene yazarım. Çüs.

Pazartesi, Haziran 26, 2017

Yaz programı.

Mmmmh. Kendime bir yaz programı tasarlamışım ki, Çanakkale sonrası için, yeme de yanında yat. Galiba hayatımda hiç yaz aylarını programlamamışım. Hep çala kaşık, bahtıma ne çıkarsa, rüzgâr beni ne tarafa götürürse kafası. Aklım neredeymiş acaba?

Şimdi, bir kere, hayatımda gerçekleştirmek istediğim şeyler var. Çevirileri bir kenara atıp sonra da yayılmak beni çok kötü hissettiriyordu ne zamandır. O yüzden çeviri zamanı oturttuğum disiplini, gerçekleştirmek istediğim projelere uygulamak istiyorum bu yaz. Çevirim varmış gibi zaman ayıracağım bu projelere. İsmini genel olarak "çalışma saati" koydum günün o saatlerinin. Bu yüzden erken kalkmak yaz programının en güzide kararlarından biri. Bir sene yapmıştım. Çok güzel olmuştu. Saat yedide kalkıp boş sokaklarda yürümüştüm kahvaltıdan önce. Şimdi 07:00'de kalkıp, kahvaltımı yanıma alıp, parka kadar yürüyeceğim ve kahvaltılarımı parkta yapacağım sabahları. Parka kadar yürümek yaklaşık yirmi dakika, yarım saat. Sonra biraz orada oturup, belki günlüğüme bir şeyler yazıp, geri dönerim. Parktan sonrası, evde "çalışma saati" başlayacak. Şimdi gelelim bu çalışma saatlerimi nasıl değerlendirmek istediğime. Üç konu başlığım var.

Birincisi kurgu yazmak. Vazgeçilmezim. Yenilik değil. Bu konuyla ilgili bir çalışma grubu da oluşturduk, biliyorsundur. Çalışma grubumuzu bir blog altında topladık hatta: acemi öykücü. Sağ kenarda bağlantısı var.

İkincisi ise hayatımda gerçekleştirmek istediğim şeylerden en önemlilerinden ve aynı zamanda bugüne kadar adını koymaya bile korktuğum bir konu: sosyal girişimcilik. Bu yaz bu konuda kendimi geliştirmeye karar verdim. Coursera'nın bu konuyla ilgili paralı bir kursuna bile yazılabilirim. Ayrı bir dosya hazırlayacağım ve öğrendiğim her şeyi oraya not edeceğim. Podcast'ler buldum Harvard Business Review'nun yayınladığı, makaleler okuyacağım, kesin bu konuyla ilgili yazılmış kitaplar da vardır. Örnekleri araştıracağım, kim ne yapmış, bu konu ile ilgili çalışanlar neredeler, neler yapıyorlar. Kapsamlı olarak araştırmak istiyorum. Bunu yaparken dünya gündemi ile daha yakından ilgilenmek için bunun güçlü bir sebep olmasını da umuyorum.

Üçüncüsü normal girişimcilik. Bu da benim için yenilik sayılmaz ne var ki hep ertelediğim bir konu. Buna da mı ayrı dosya açsam?

Bunlar işin çalışma kısmı.

Dinlenme ve keyif kısmını da düşündüm, bunları yaparken haftanın iki günü, denize gitmeye karar verdim. Denize gitmeden yaza yaz denmez. Böyle karar vermezsem gitmiyorum. Yarın giderim diye diye, koca bir yaz geçiyor. Gittiğim zaman kendimi çok iyi hissetmiştim geçen yaz. Akşamları da film, belgesel ya da dizi izlerim diyorum. Kitap okurum. Satranç oynarım. Blog yazarım. Mandala boyarım.

Program bu. İki ay mı sürer üç ay mı sürer o önemli değil. Gerektiği kadar sürecek.

Geçen kendimi avutmak isterken, Pinterest'te bir yazıya denk geldim. Diyor ki, "kendini, sevilmek istediğin kadar sev". Kafamda evirip çeviriyorum. Meselâ bugün bu doğrultuda, kendimle ilgili olumsuz bir düşüncemi yıktım. Bu blogu okuyan insanlar bazen bana "ben senin kadar çalışkan ya da disiplinli değilim" der. Ben de kahkahalarla gülerim çünkü aksine çok tembel olduğumu düşünürüm. Bugün düşündüm, ben ne zaman tembel olduğuma karar verdim? Tıpta. Tıpta ben haftada kaç saat çalışıyordum diye bir hesaba girdim: 91 saat. İki sene boyunca hem de, Cumartesi ve Pazar günleri dahil, yaz ayları hariç. Bu mu tembellik? Bugünkü aklım olsa daha az fakat daha verimli çalışmaya çalışırdım filan falan. Fakat ben tembel bir insan değilim. Kendime haksızlık etmeyeceğim. Hem kendime haksızlık hem de bir işe başlamamak için çok güzel bahane. "Ben yapamam ki, tembelim çünkü". Oh. Yan gel yat o vakit. Ne âlâ.

Bugün böyle planlı programlı gayet de iyimser bir günümdü. Yapabilirim, hatta yapmalıyım, doğru zaman şimdi, her şey hazır dediğim bir gündü. Yapabileceğim son bir şey daha var. Bu yaz okumak istediğim kitapları rafa tekrar dizmek.




Cumartesi, Haziran 24, 2017

Çalışmak ve çalışmak.

Kaç gündür arı gibi çalışıyorum blog. Önce mutfağı toparladım. Sonra ben diyeyim iki, sen de üç aydır yapılacaklar listemde duran buzdolabını boşaltıp temizledim. Sonra da yerleri süpürüp sildim. Çarşamba gününden beri Rafinera'dan besleniyorum. O yüzden mutfağı bir kere toplamak yetti. Bir de toz almıştım. Askıdaki çamaşırları toplayıp, çarşafları makineye atıp serersem ve ertesinde nevresim de değiştirsem tam olacak.

Rafinera'dan memnunum. İlk zamanlar adet öncesi döneme denk geldiği için kilomda bir eksilme olmadı. Aksine artış oldu. Ama ben biliyordum. Sonrasında o kiloların blok halinde gideceğini biliyordum. Nitekim öyle oldu. Bir de daha bugün dördüncü gün. Bir haftası bile dolmadı menülerin. Üstelik azıcık dışına da çıktım yemeklerin. Çok değil ama iki avuç yaban mersini ve çiğ fındık, birer fincan da birer küp şekerli çay ve kahve. Spor da yapamadım ev işlerinden fırsat olmadı. Spor da yapsam, normal hormonal dönemde galiba haftada bir kilo gidecek gerçekten. İnandım yani.  

Uzun vadede beslenme alışkanlıklarımı değiştirmeyi düşünüyorum. Porsiyonlarım çok büyümüş, ben fark etmeden. Günde iki öğün beslendiğim için gereksiz yere çok yiyormuşum. Sanki o öğünden sonra günlerce ağzıma lokma girmeyecek gibi. Bir de besleyici olsun diye tek öğüne dünyaları sığdırmaya çalışıyormuşum. Pöf. Sonra da neden üstüme yapışıyor bu kilolar.

Bugün bir de şunu anladım, geç oldu ama: hangi işi yaparsam yapayım, dünyanın en keyifli işi bile olsa, her gün bayram olmayacak bana, her gün iş olacak. Emek harcayacağım, çaba sarf edeceğim: hangi iş olursa olsun. Sadece konu değişecek. Müzikle bile uğraşsam bu böyle. Hani derler ya, "sevdiğin işi yap, ömrün boyu hiç çalışmazsın". Bu işte. Canıma okuyan inanç bu. Yanlış yani. Külliyen yanlış. Öyle bir iş yok. Emek ve çabadan kısamıyorsun. Keyfinden feragat edip, işin başına oturmaktan kısamıyorsun. Birden malûm oldu. Sanırım hayatımın en büyük yanılgılarından biriydi bu. Buymuş hiçbir şekilde hiçbir işten tatmin olamamamın temel sebebi. Artık daha akılcı kriterlere göre karar verebilirim hayatımın geri kalanının seyrine. Karar vermek çok daha kolay olacak şimdi. Şükür.

Bundan yaklaşık altı sene kadar önce, 2011 senesinin Ağustos ayı'nın son günleriydi, sigarayı bırakmıştım. Ondan önce defalarca bırakmayı denemiştim fakat her seferinde tekrar başlamıştım. O gün, daha karar vereli yirmi dakika bile olmadan, bir daha başlamayacağımı biliyordum. Bir dönüm noktasında olduğumu biliyordum.

İrili ufaklı dönüm noktaları ile dolu son on, on iki yılım. Şimdi bu kiloları ve işi halledebileceğimi düşünüyorum: yeni bir dönüm noktası hayatımın. Kendime yeni bir hayat kurabileceğime inanıyorum. Belki hemen ilk altı ayda olmayacak, belki biraz daha uzayacak, ama önemli olan o yola girmek. Yazıyı bırakmayı düşünmüyorum şu anda, elbet ona da bir formül bulunacak. Ama şu an o sigarayı bıraktığımın ilk yirmi dakikası gibi, içinde yıllar var, içinde yollar var.





Pazartesi, Haziran 19, 2017

Kırık dökük.

Parçalarımı toplamaya geldim blog. Bugün nispeten daha iyi hissediyorum kendimi. Gerçeklerle yüzleştim. Yere iniş sert oldu ama gerekliymiş. İçimden buraya yazmak da geliyorsa şu an, tamamdır. Yapmam gereken zorunlu işler var. Ama bekleyecekler. Mandala boyayacağım onların yerine. Yoksa o zorunlu işler de yanlış yapılacak. Biliyorum kendimi. Sonra başıma daha büyük işler açacağım.

Gene kendi hayatıma döneceğim. Kendi hedeflerime. İyi ki öyle bir altyapım var. İyi ki altım boş değil. Yoksa uçuruma yuvarlan dur. Mesela Rafinera'dan altı paket satın aldım. Evine diyet yemek getiriyor beş öğün. Çarşamba günü başlayacak. Haftada bir kilo vermeyi vaat ediyor. Haftada bir kilo verebilsem ne muhteşem olurdu. Üstüne de spor yapabilsem. Eski formuma kavuşmayı her zamankinden daha çok istiyorum. Eski görüntüm artı sağlıklı, güçlü, zinde bir beden. O zaman on kiloyu on haftada versem... yaz sonuna kadar oldukça farklı görünürdüm. Pek ummuyorum ama, dur bakalım, sporla beraber götürsem bir ihtimal, on kilo olmasa da beş kilo gidebilir, dedikleri doğruysa. Beş kilo da kabulüm.

Sonra bu öykü projesine yüklenmek istiyorum. Bütün gücümle yazmak. Elimden gelenin en iyisini yapmak. Aklımda bir öykü çekirdeği var. Onu işlemem gerek. Ama son yazdığım öyküye o kadar uğraştım ki artık ne olsa yazarım sanki, üşenmem. Bu haftanın sonunda Notos'tan haber gelmezse, ilgilenmiyorlar demek olacak. Bence haber filan gelmeyecek. O yüzden ikinci tura başlayacağım. Başka bir öyküyü önce Kitap-lık'a, sonra Notos'a. Kimsenin ilgilenmediği bir öncekini başka bir dergiye.

Çanakkale festivali bitsin, yazın yoğun olarak bunlarla uğraşmayı düşünüyorum. Bir de şu iş kitaplarına bakacağım. Deyip deyip bırakıyorum kenara. İş kitapları ve edebiyat kitapları.

Bir de üst baş alışverişi yapmak istiyorum. Eskileri ayıklamam gerek.

Ne zamandır çaydan kötü bir tat alıyordum. Bugün üşenmedim su kaynatıp boş demlik süzgecini kaynar suda beklettim. Baktım sarımtrak bir renk almış su. Dedim tamamdır. Kaynar su işini gördü. Nitekim tadı da düzeldi sonra içtiğim çayın. Bugünün küçük sevinci. Aslında haftada bir tekrarlamalı bu işlemi.

Kaç gündür müzik açmıyorum evde. Kafam şişmiş. Dinlendiğimi hissediyorum. Galiba yazın koroya ara vereceğim. Galiba dediğim kesine yakın.

Şimdi artık kalkmalı bilgisayar başından. Ufak ufak başka işlerle uğraşmalı.




Cumartesi, Nisan 29, 2017

Peru ve diğer şeyler.

Dün bir belgesel izledim. Peru'nun dağlık bir bölgesinde dünyanın geri kalanından uzak ve iletişimsiz yaşayan bir topluluk. Elektrik ve su şebekeleri yok. Et yemek için, besledikleri kobayları kesip yiyorlar. Hiç dışarıdan ziyaretçi onlara uğramıyor. Yakından geçenler var ama yolları bu adamların topluluğuna düşmüyor, kenarından dolanıp gidiyorlar. Doğduklarından beri oradalar. Hayatlarında ilk gördükleri yabancı, belgeseli çekmeye gelen adam. Adam onların hayatlarını gösterdikten sonra oranın bir yerlisine diyor ki, "bana sormak istediğin bir soru var mı?", yerli de sanki bu sorulsun diye bekliyormuş gibi "var" diyor. "Çok merak ettiğim bir soru var." Nedir diyor Amerikalı. "Senin ülkende hayat benimkine benziyor mu? Mesela aynı şeyleri mi yiyorsunuz?" Ve sonra Amerikalı bu sorunun cevabının kapsamı karşısında sessiz kalıyor ve kamera New York'u gösteriyor.

Dünden beri bu var aklımda. "Senin ülkende hayat benimkine benziyor mu?" Çok acayip. Dünyanın geri kalanından bu derece kopuk olmak. Başdöndürücü. Ve dünyanın bir yerinde dünyadan bihaber insanlar yaşıyor.



Sonra bugün iki tane kitap elime aldım: Murat Özyaşar'ın Ayna Çarpması ve Mahir Ünsal Eriş'in Olduğu kadar güzeldik. Neyse ki elime alabildim (bu bendeki okuma özürüyle). Son sipariş verdiğim kitaplardandı. Her ikisinin de ilk öyküsünü okudum. Açıkçası vurulmadım. Vurulurum sanıyordum. Çok başka numaralar bekliyordum. Gelmedi. Belki diğer öykülere de bakmak gerek ama genelde ilk sıraya en başarılı öyküyü koyarlar. Murat Özyaşar bu öyküyle nasıl çift öykü ödülü aldı anlamadım. Sadece şöyle bir durum var, öyküler çok inandırıcı. Gerçekten başına gelmiş gibi anlatılmış. Ne var ki benim iyi öykü kriterim bu değil.

Fakat asıl hayal kırıklığı Ursula Le Guin'inki. Peh. Resmen kazıklanmış hissediyorum. Başlığında yaratıcılık sözcüğü geçen, içeriğinde ilkokul derecesinde dilbilgisi dışında çok az şey barındıran, yaratıcılıkla uzaktan yakından ilgisi olmayan bir içerik. Resmen pazarlama şeysi. Nasılsa yazarı çok ünlü, başlığa da yaratıcılık ekledik mi peynir ekmek gibi satar demişler. Yazıklar olsun. Başlığa dümeni yaratıcılığa kırmak de, sonra da içerikte yok noktalama işaretleri çok önemlidir, yok gereksiz zarflar, yok cümleler uzun mu kısa mı. Bu mu yaratıcılık? Bir başlık sözünde durmuyorsa insan kitabı iade edebilmeli, çalışmayan bir çamaşır makinesi gibi. Alıştırmalar birbirinden sıkıcı. Bir de örneklerle doldurmuş, ne var ki kitap İngilizce'den çevrilmiş. Bütün anlamını yitiriyor. Tek kelimeyle: çöp.

Bugün biraz çalışayım dedim. Listelerimi gözden geçirdim. İçlerinden sözcükler seçtim. Bazıları bana daha uzun cümleler çağrıştırdı. Hepsini alt alta yazdım. Fakat ufukta ne bir karakter, ne bir öykü fikri var şimdilik. Ama bu ilk zamanların aylak hallerini seviyorum. Hatta bugün değişik bir his geldi bak. Masanın başına oturmuştum. Önümde kağıt vardı, silgili kurşun kalem ve silgi. Hepsi bu. Ve cam masa. His şu: "bu basit malzemelerden öykü yapabilirim." Yapmak ama yazmak değil, dikkatini çekerim.  Bilezik, kolye ya da satranç takımı üretir gibi, öykü üretebilmek. O an kendimi farklı hissettim. Hani çocukken büyük bir insanın başında durursun ya, ne yaptığını çözmeye çalışırsın, bir de nasıl yaptığını. Yaptığı sana ulaşılmaz derecede beceri gerektirici gelir. İşte o an sanki bir çocuktum kendime bakan. Yaptığım ulaşılmaz derecede beceri gerektiriyordu ama ben o ulaşılmaz beceriye mucize eseri sahiptim. Çok tuhaf bir histi. Bisikletin ilk defa dengede durması kadar büyülü.

Ve fonda hala E.'yı kaybetmenin şaşkınlığı. Anneme baksın diye çalışıyordu yanımızda. Annemden yirmi küsur yaş gençti. Meğer bizim ona bakmamız gerekiyormuş. Son zamanlarıymış... Çok acayip.

Dün anneme gittim de. Minikler de oradaydı. Yeğenler. Küçük bıcır bıcır konuşuyor. Büyükle de hasret giderdik. Bana bilmeceler sordu. Annesi sarı bir üst giydirmiş. Çok yakışmış. Beğenimi yüksek sesle söyleyince, küçük hemen önüme atıldı, kendi üstünü gösteriyor. Ay unutmuşum kardeş olmak nasıldı diye. Sana da çok yakışmış dedim hemen. Neyse ki kavrayabildim durumu o an. O kadar dışında kalmışım ki.

Spor işini kafamda hala oturtamadım. Hayatıma sokarım da iş kafaya sokmakta. Kafada hallettin mi sigarayı bırakmak gibi bir şey. Nasıl olacak bilmiyorum.

Bu gecelik bu kadar olsun blog. Sanırım epey bir gevezelik ettim. Biraz da başka gün yazayım. İyi geceler dünya.