Pazar, Ekim 21, 2018

Bugün de yazdım.

Nemli ve kapalı bir Pazar. Biraz önce yağdı. Otur evinde diyor. Ama dışarı çıksam havam değişir, eminim. Belki yemeğin üstüne kahvemi dışarıda içerim. İnsanların içinde. Bakarsın yabaniliğim eksilir.

Bugün de yazdım. Hem de sabah ilk iş. Yani erteleme ihtiyacı hissetmeden. Yaklaşık bir kitap sayfası. Her gün bir sayfa yazabiliyorum şimdilik. İlerde belki daha fazla yazarım. Dün yazdığımı ne kadar beğendiysem, bugün de o kadar beğenmedim. Hatta bütün kitabın bir fiyasko olduğunu ve imha etmeyi bile düşündüm. Belki bu iniş çıkışlar normaldir. En azından yazıyorum. En çok korktuğum temel mantık hataları. Çünkü onu değiştirmek bir binanın taşıyıcı kolonunu beş on metre sağa sola taşımakla eşdeğer. Yık baştan yap.

Bir de şöyle bir sıkıntı var: hikayeyi kafamda o kadar evirip çevirdim ki bana çok sıradan ve albenisiz görünmeye başladı. Eee ne olmuş? Bunu kim ne yapsın. Gibi. Başka bir sıkıntı da üslup. Çok kuru oluyor yazımım. Keyifsiz.

---------

Tekrar okudum dün ve bugün yazdıklarımı. O kadar kötü görmüyorum şu an ve nasıl işleyebileceğini görüyorum, bir romandan beklenenleri karşılayabilir. Rahatladım. Ama o imha etme düşünceleri yeniden gelmesin. Çok tehlikeli.

Bir de iki satır yazsam birilerine okutmak istiyorum. Okumak isteyebilecek kişiler olsa bile, henüz tamamlanmamış bir romanı birine okutmak akıllıca değil. Hem o insana eziyet, hem de sonra benim için iyi değil. İsimleri bile değiştirdim dünden bugüne. İkinci karakterin ismini birinciyle değiştirdim. Daha güzel geldi kulağıma. Ama alışmam lazım o dürtüye kulak asmamaya. Hep bu onaylanma, pohpohlanma ihtiyacı. Sürekli "çok güzel, şahane oluyor" demesi şart sanki birinin, sanki sekiz yaşındayım ve resim çiziyorum. Neyse en azından bugün de yazdım.



Cuma, Ekim 19, 2018

Ara Güler ve hayatıma etkisi.

Pilates sonrası bir iki mandalina, ayıklanmış bir çeyrek ekşi elma attım ağzıma eve gelince. Bugün zorunlu olarak yapmam gereken bir işim yok. Program da yapmadım. O yüzden şimdi biraz keyif çatmak istiyorum. Pilates zorladı ama çıkışta bana başka bir vücut vermişler gibiydi. O hisse tapıyorum.

Ara Güler vefat etmiş. Üzüldüm elbet ama yaşlıydı. Son senelerde rastlıyordum tesadüfen orada burada, hep tekerlekli iskemlede ve çok yaşlı görünüyordu. Hiç yanına gidip konuşmadım. Ben küçükken bizim adadaki evde, bir öğleden sonra misafir etmişliğimiz var. Hatırlıyorum birazını. Hatta bir resmimi çekmek istemişti. Ben de kapris yapıp istememiştim. Aslında kapris değildi. Sadece tanımadığım birinin resmimi çekmeye bu kadar hevesli olmasını anlayamıyordum. "Büyüyünce çok pişman olacaksın" demişti. İyice inada binmişti. Ama haklı çıktı. Köpek gibi pişmanım.

Onun hayatımda şöyle kişisel bir etkisi oldu. Bahsi açıldığında babam onu Suadiye'den tanıdıklarını söylerdi.
-Suadiye'de ne işiniz vardı?
-Yazlığa giderdik.
Peki.
"Anlatsana onu bize biraz" derdim. Bütün parasını fotoğrafa harcarmış, üstüne başına almaz her eline geçen kuruşu fotoğrafa harcarmış. Anadolu'yu gezip fotoğraf çekmeye. Babamdan tek alabildiğim buydu Ara Güler söz konusu olduğunda. Sonra bir gün üniversite'de bana gönderilen paraların bir kısmını biriktirip çok güzel bir Pentax refleks makine almıştım korka korka. Babamlar kötü bir tepki verebilirlerdi. Ne gerek vardı filan da falan da. Fakat düşündüğüm gibi olmadı. Çok sevindiler. Hatta heyecanlandılar. Ve o günden beri babam her zaman "filmleri tab ettireceğin zaman bana ver ben yaptırayım" dedi ve hep yaptırdı. Para mesele olmasın diye. Filmler bitince babama verirdim. Bir kaç gün sonra, gelirdi, "çok güzel pozlar var" der gerçek bir beğeni ile önceden baktığı fotoğraflara bir de beraber bakardık. Tabii bu babamı tanımayan insanlar için bir şey ifade etmiyor. Hayatımda uğraştığım hiçbir şeye bırak ilgi göstermeyi, fark bile etmemiş bir insan. Bir gün olsun, ne okuyorsun diye elimdeki kitabı sormamış, ne yazıyorsun, ne çiziyorsun diye ilgilenmemiş. Üstelik çevresinde üst düzey edebiyatçılar (Ermenice edebiyat yapan insanlar) da vardı. Ama o ondan etkilenmişti, nedenini bilmiyorum.

Bu öğleden sonra belki biraz romanın başına çökerim. Artık yazmaya başlamam gerek. Ama kararlıyım kendimi darlamamaya. Darlamakla sadece kendimi o işten soğutuyorum. Anlatmak istediğime odaklanacağım. Keyifle yapmak istiyorum. Böyle sahneleri gözümde bir sinema yönetmeni gibi canlandırmalı yazmak istiyorum. O zaman güzel ve keyifli olur.


Çarşamba, Ekim 17, 2018

Roman ve kardeş ve kızlar ve film.

Birkaç saate kardeşim gelecek. Onu beklerken yazıyorum.

Bu sabah çok erken uyandım. Uyanmışken bindim şu romanın tepesine. Sabahtan bu saate kadar uğraştım. İsimlerden nefret ediyordum. Berbattılar. Özenti ve acemi duruyorlardı. Onların yerine daha iyisini buldum. Mükemmel değil ama daha iyi. Ve bütün romanı bu kıstasa göre yazmaya kararlıyım: mükemmel değil ama iyi. Çünkü mükemmel yapacağım diye kanser olacağım ben, tanıyorum kendimi. Gerek yok. Alt tarafı bir roman bu. Çok berbat olmasın, bana yeter. Hem daha ilk. Hem de mükemmel bir roman yazmak benim harcım değil.

Dün akşamüstü de oturmuştum başına. Plana bakmıştım. O geçen günkü zihin açıklığı uçtu gitti ben romanın başına oturana kadar ama zaten çok değiştirmek istemiyordu canım. Anlatmak istediğim hikaye buydu. Bazı gereksiz uzatmaları kırptım. Bir de sondan tam önceyi değiştirdim. Sona da bazı olay eklemeleri yaptım. İsimler aşırı rahatsız ediyordu. Onları da dediğim gibi bu sabah hallettim. Hikayeye karşı ilgim tazelendi.

Artık başına oturup yazması kaldı. Meheheheh. Yani bisiklet istiyordun, hadi şimdi pedalları çevir*. Türkçede buna zurnanın zırt dediği yer de diyoruz.

İstesem tam bir Amerikan filmi kalıbına sokarım. Filmin üçte birinde kahraman yola çıkar, efendim üçte ikisinde ölümden döner, bitmeye çeyrek kala bir sürpriz gelişme filan falan. Ama istemiyorum. Çünkü öyle filmler ne kadar da sürükleyici ve izlenebilir olsalar, bir yanıyla kalıp işte. Beni filmin gerçeklik hissinden kopartıyor. Hatta kandırılmış hissettiriyor. Sanki bunun kurgu olduğunu daha önceden bilmiyormuşum da kurguyu görünce anlamışım gibi. Aslında kahraman yola hemen hemen o vakit çıkacak. Neyse işte. O kalıba direniyorum.

Şimdi biraz ara vereyim. Sabahın altısından beri dört saat ediyor. Kek filan mı pişireyim? Ya da kurabiye? Yoksa bir parti çamaşır mı yıkayayım. Öğleden sonra kızlar film izlemeye bana gelecekler - kardeşim bende az kalıp anneme geçecek. Cumartesi atölyede ödev olarak film verildi. Onu izleyeceğiz beraber. Ne güzel gün ama!

*italyan deyimiymiş.

Salı, Ekim 16, 2018

Yeni döngü ve zihin açıklığı.

Pilatesi iptal ettim. Edebildim. Yarım saat kala hem de. Oh. Sebebi tembellik değil. İki üç haftadır süregelen sıkıntının sonuna gelmiş olmak. Müjdeler var yurdumun toprağına taşına. Yeni bir döngü başlayabildi. Hayat devam etsin.

Fakat asıl olay o değil. Yani bugünkü olayım bu değil. Zihnim açıldı. Bu sabah televizyonu açtım ve izleyebildim. Tabii bunun neresi zihin açıklığı, tam tersi olmasın diyebilirsin. Ekonomi haberleriydi. Normalde ekonomi haberlerinin üç cümlesini bile takip edemem. Ebru Baki diye biri sunuyordu ve dediklerinin mantığını takip edebildim. Enflasyon ve dolar neye bağlı olarak düşmüş (nispeten), bir fikrim var en azından. Meyve sebze halinin kaldırılma projeleri ve en sonunda Meral Akşener'in demecini baştan sona izledim. Uzun adama muhalifmiş bu kadın. Sorsan bilemezdim (ve oy kullandım ben evet, devrilen gözler). Sonra yeni imar planı diye bir şey konuşuluyormuş. Aradan bu haberleri kendim için içlerinden çıkartabildim. Meyve hali önemli benim için. Sebzem meyvem oradan geliyor. Hal kapalıyken çürüklere çarıklara kalıyoruz örneğin. Bayramda ya da Pazar günleri. Yeni imar planı da önemli. Çünkü yeni taşındığım bu ev imar yasaları çerçevesinde yıkılamaz. Yasa değişirse bu da değişebilir örneğin.

Bir tek televizyon değil. Romanıma baktım dün. Ve içindeki değerli fikri cımbızla çekip, nasıl işlemem gerektiğini düşünebilecek gibiydim. Anlatması zormuş bu zihin açıklığını. Yani roman, gözüme eski ve ilkel versiyon olarak gözüktü, sanki ben bu arada ileri seviyeye geçmişim. Ya da sanki acemi birinin romanını değerlendiriyor gibi bir his. Yanlışları, zayıflıkları, acemilikleri fark edebilme. Sanki yeni beyin takılmış gibi. Ama en eski beynim. Neredeyse çocukluk, ergenlik. Zehir gibiydi bir zamanlar. Övünmek için demiyorum. Zaten hala o hale gelemedim. Ama sanki o yola girdim. Mümkün mü böyle bir şey? Nasıl oldu ki?

Geçen gün de aklıma cırlop gibi bir iş fikri geldi. Eskilerinden çok farklı. İki kişiye anlattım. Biri beğenmedi, diğeri çok beğendi ve eski fikirlerimden farklı olduğunu ben söylemeden söyledi. Dur bakalım.

Bugün galiba romana bakacağım, hazır kafa böyle çalışıyorken. Bakarsın yarın eski haline dönmesi tutar. Su akıyorken, kovaları dolduralım. Bir de iş için gerekli kitapların siparişini verebilirim. Epey iş görmüş olurum bunları yapsam. Haydin ben kaçtım.

Pazar, Ekim 14, 2018

Verimli Pazar.

Bugün uzun ve verimli sayılabilecek bir gündü. Sabah kayıp kışlıklarımı buldum. Kayıptı kışlık kıyafetlerim. Çaresizlikten kardeşimi aradım önce. "Temizlik yaptığımız gün, hiç bir hurcu komple çöpe attın mı" diye soracaktım. Hayır diyeceğinden ya da hatırlamıyorum diyeceğinden emindim. Fakat telefonu açmadı. Çaresizliğin en dibini sıyırıp telefonuma bakadururken birden beynimde bir kıvılcım. Yatak odasında duran bavulun resmi canlandı zihnimde. Lan, lan, lan! Olabilir biliyor musun dedim. Koşar adım koridoru geçtim. Yatak odasında en dipte duran bavulu elimle bir tarttım! Aynen tahmin ettiğim gibi asgari on kilo. O da benim kışlıklar kadar. Buldum işte. Taşınmada bavul boş gitmesin diye önden herşeyi katlayıp, bavula güzelce yerleştirip sonra da unutmuşum. İçinden şahane bir siyah pantolon da çıktı. Onu da unutmuşum. Bir de peluş ev pantolonum. Zaten onun aynısını Kadıköy'de görmüştüm. Onu hatırlayınca - o zamana kadar peluşu da unutmuştum evet- anladım kışlıkların topluca aynı yerde, ya çöpte ya da işte kim bilir nerede ama beraber olduklarını.

Sonra giysi kumbarası için ayırdığım kıyafetleri götürdüm giysi kumbarasına attım. Bir kalem iş daha halloldu, ev biraz daha hafifledi mi? Evvveeeeet! Dönüş yolunda google'da arattığım yakın mesafe bakkalıma uğradım, ne kadar yakında diye. Oldukça yakın sayılırmış. Migros'tan daha yakın. Üstelik eve servisleri de varmış. Tanışıp, magnetlerini aldım. Öğlen olmamıştı daha.

Sonrasında sahile indim. Biraz bankta oturdum. Tam kalkıp yürüyüşe başlamıştım ki küçük kardeş aradı. Ohooooo üsküdarda sabah oldu. Kışlıklar ve bavul ve kısa özet geçtim.

Sonra Caddebostan Beltur'a yürüdüm. Orada çay ve kek aldım büfeden. Bir masaya yerleştim. Işık çok değişikti. Resimler çektim. İnsanları seyrettim. Sonra bisikleti oradaki park noktasından kiraladım. Ve Bostancı'ya doğru sürdüm. Yarı yolda çark edip, benim evin oraya bıraktım. Hem yürüyüş hem bisiklet oldu, hoş oldu.

 bunu bugün çektim. ama denizin yüzeyinin bir yerine pırlantalar saçılmış gibi parladığı anları kaçırdım.


bunlar  da beltur un içinden ama başka gün çekmiştim.



Sonrasında salata ve çorbalı bir öğlen yemeği.
Biraz ortalığı toplamak.
Salonu da. Girişi de.
Sonra da evi komple makine geçmek.

O iş de bitince dün akşam bana önerilen Coco isimli filmi bulmak. 2017 yapımı. Başlangıçta dondurup, mutfakta mısır patlatmak, kahve hazırlamak. Sonra tertemiz ve göreceli olarak tertipli evde, koltuğa kurulup battaniyeyi de alıp film keyfi yapmak. Buraya taşındığımdan beri hiç film izleyemedim ben. Atölyede ödev olarak verilen Reha Erdem'in filmini bile sonuna kadar izleyememiştim. Artık kitaplardan sonra çok sevdiğim filmlere de odaklanamıyorum diye üzülüyordum. Ama Coco muhteşemdi. Hem görsel, hem senaryo tekniği, hem konu açısından. Galiba artık çok seçiciyim. Öyle zırva filmlere rağbet edemiyorum. Fazla sanatsal olanlarına da.



******

Google çok kullanışlı. Mesela elektrikçi suadiye yazıyorsun, sana haritada suadiye ya da neresi istersen yakınlarındaki bütün elektrikçileri gösteriyor. Bakkalı da öyle buldum. Giysi kumbarasını da. Hatta Pilates salonunu da.

******
Aslında şu an tam kitap okumalık. Hamburger sipariş verdim. Onu bekliyorum. Yapacak bir işim yok. Birazdan da yatarım herhalde. Gene sabahları erken uyanmaya başladım. Haydin. Postalıyorum yazımı. İyi geceler dünya.





Cuma, Ekim 12, 2018

Biraz daha hafif.

Bugün biraz daha hafif kalbim. Üstüm başım da daha ahenkli. Ve üşümüyorum.

Sabah pilatese gittim. Enerjimin düşük olduğu oradan belli oluyordu. Çok zorlandım her zaman yaptığım hareketlerde.

Sonra eve geldim. Koro hocasına bir mail attım. Benim seviyem çok geride, ve arayı kapatacak çabayı gösteremeyeceğim maalesef özel sebeplerden dolayı mealinde bir mail. Gerçek tam olarak buydu. Ben oraya keyif için, kafamı dağıtıp sosyalleşmek için gitmek istemiştim. Ama herkes bütün şarkıları çoktan öğrenmiş, ben de evde demolardan öğrenip, sonra da onların yanında çıkmayan sesimle katılmak istemedim. Bu kararı vermeden önce çekinceliydim ama düşününce kendim için en iyisini ben bilirim dedim. Zaten soprano bol bol var nasılsa. Hem de zehir gibiler. Benim eksilmem bir kayıp değil onlar için. Uygun dille anlatınca sorun olmaz diye düşündüm.

Kendim için en iyisini ben bilirim. Bunu hep aklında bulundurmalı insan. Hayatının kontrolünü başkasına verdiğinde kendine duyduğun saygı da azalıyor. Ve aslında dün beni üzen geçmişteki olaylarda da, sorun, bana ait kararlara başkalarının karışması ve onların o saçma sapan, ipe sapa gelmez fikirleriyle geleceğimi harcayıp, beni beş paralık etmeleriydi. Bozuk para gibi harcanmak. Aptalca. Ve bir hiç uğruna. Affetmeyeceğim. Ama artık biraz anlayabiliyorum. Kabullenme değil bu. Olgunluk. Bu olayları yaşadığım günlerde, kararın sonuçları kadar, o insanlardan beklemediğim bir davranış olduğu için de şaşkına dönmüştüm, üzüntünün yanı sıra. Nasıl bunu bana yapar? Bu kadar basit mi? Bugün diyorum ki: yapar. Bal gibi yapar. Çünkü onun hayat görüşü bu kadar dar. Sana verdiği değer bu kadar azalabiliyor. Çok acı, ve bu olayla ortaya çıkması da tam bir facia. Ama gerçek bu.

Aslında toplamda zaman içinde üç ayrı tekrarı var harcanma diye üzüldüğümün. Ve o üç olayın da ucundaki insanların ne kadar arızalı olduklarını anlıyorum bugün. Yani ikisi bariz. Üçüncü kişiyi de tahmin edebiliyorum sadece. Bana yaptıkları sadece o arızanın bir yansıması. Bana denk geldi. Belki Freudyen bir tekrar. Bilinçaltı oldurdu. Ya da yaşananlar bilinç tarafından işlenmemiş olduğu için, "bu olay, o olay" deyip kendini sakınamadı bu durumdan. Ameliyatlı yerime geldi yani. Ama o zaman o insanlar hakkında bugünkü kadar bilgim de yoktu.

Bugün güçlü günüm. Markette satın aldığım zeytinyağının etiketini yanlış okumuşum. Kasada fark edip iade istedim. Gittim daha uygun bir ürünle değiştirdim. Para üstünü verirken, kasiyer eksik para üstü verdi, bir de ona gereksiz işlem yaptırdığımı düşündüğü için sabırsızdı ve haklı olduğunu düşündüğü için de bir miktar atarlı. Sakin sakin, dedim ki: 38.90 , otuz dokuz sayılır. 12 çıkarırsanız 27 eder. Bana 26 küsur iade etmeniz gerek. Elimde yirmi lira vardı. Atarlı ve sabırsız tavrıyla bana tekrar yaptığı işlemi anlatırken, rakamı yanlış girdiğini gördü. Eline hesap makinesi alıp 38,90'dan 12,50'yi çıkardı. Ve mahcup olup 6 lira daha verdi. Altı lira ile zengin olmayacağım, ama kafa hesabıma güvenip, kadının tavırlarına karşı dik durup, hakkımı savunabilmiş olmak kendimi çok iyi hissettirdi.

Galiba bir travmamı aştım bugün. Olgunlaştım. Acı verdi. Sıkıntı verdi. Ama artık beni eskisi kadar üzemeyecek. Zaferdir bu blog. Dar yollardan geçip düze çıkmaktır. Hafiflik de ondandır.

Bazı olaylar aklına halledilmek için geliyor demişti bir terapistim. Bazıları da sadece eziyet etmek için. Bu ikisini ayırabilmek çok önemli bence. Bu sefer halledebildim. Şükür.





Perşembe, Ekim 11, 2018

Mutsuz.

Eski blogumda böyle postlar çok olurdu. Canım sıkkınken yazdığım. Sadece sıkıntımı ortalığa saçtığım. Kimsenin bir işine yaramayacak.

Alakasız renkler ve dokular giydim. Kahverengi, yeşil, yavruağzı, bej. Triko ve basma. Bir de el örgüsü. Yine de ısınamadım.

İçim hareketsiz ve loş. Depresyonun en sevdiği isteksizlik, felç etmiş ruhumun bütün birimlerini. Buradan çıkmanın, ya da etkisini hafifletmenin bir yolunu önerme lütfen. Hele kitap hiç önerme. Canım onları da istemiyor. "Ben küskünüm feleğe" bile dinlemek istemiyorum. Geçmiş, kuduz bir köpek gibi arkamdan koşuyor, ben biraz yavaşlasam dişlerini etime batırıyor, ezberlediğim yerlerim acıyor. Hep aynıları. Ömür boyu arkamdan sürüyerek taşıyacağım onları her yere.

Ev darmadağın. Yürüyüşe de çıkmadım. Çıksam biraz açılacağım. Geçici de olsa iyi gelecek. Ama ben içime kıvrılmak istiyorum. Salatanın içinde bulup dışarı saldığım o tırtıl gibi. Tam ertesi gün, ilaçlama yaptılar. Balkondaki biberiyeme hamle yaptım üstüne gelmesin ilaç diye. "Merak etmeyin kimyasal değil, sadece tırtıllar için" dediler. Ben o tırtılı tekrar hayata kavuşturmak istemiştim oysa. Bazı canlılar çok bahtsız.

Aklımda yayıncımın telefonda söyledikleri var: eski patronuna vermiş son çevirdiğim kitabı. O da bir üniversitede danışmanmış sanırım. Kim bu küçük Joe demiş. "Seni ünlü bir çevirmen sandı" demesi aklımda yayıncımın. "Anadili mi fransızca" demiş. İsim de değişik. Düşünüp düşünüp gururlanıyorum. Çok güzel yazılmış bir kitaptı. Çevirmesi çok zevkliydi. Fakat henüz ilk baskı bile bitmedi.

Mutfağı toplamak yarım saat bile sürmez. Ama yapasım yok. Telefon şarj sinyali verdi. Takasım yok. Ege ile buluşacaktık. Pilates dersi erkene alınmış. Ama zaten kimseyle görüşesim de yok. Yok oğlu yok. Sadece geçmişin heder olmuş saatleri. Sanata da inancım yok. Eğitime de. Bugün Aslı Erdoğan'ı arattım Google'dan. Hapisten ciddi sağlık sorunları ile çıkmış. Ameliyatlar filan. Buyur sana eğitim ve sanatın çıktığı yeri.

Belki hormonlarım düzene girince eski keyiflerime kavuşacağım. Ama şu an keyif sözcüğü dünyanın öbür ucu kadar uzak. Hatta birkaç ışık yılı.

Bugün ortalığı toplayacaktım, olduğu kadar. İyi gelir kesin. Ama iyi gelmesi için çaba harcamak istemiyorum. Küskünüm. Kaderim olduğuna inandığım geçmişime. Yani tıpkı şarkıdaki gibi feleğe. İçine doğduğum "aileye" küskünüm. Onca ihmal edilmişliğime. Onca emeğimin göz ardı edilmesine. Dikkate bile alınmamasına. Ruhumda kalan izlerden dolayı ev dışında da tekrarladığım ilişki biçimlerime. Anlıyor musun. Bunlar çok ağır. Kalkamıyorum yerimden.

Onca emeğimin gözardı edilmesine. Bu mesela. Çok temel bir üzüntüm. Depresyonlarımın omurgası sanabilirsin. Öyle olabilir. Hiç günyüzüne çıkmamış. Kalmış bir köşede, varolmuş.

Ben çıkayım yavaştan. Burada boşlukları cümlerle doldurmak beni daha fazla rahatlatmayacak. Süresi doldu artık. Haydin.