Cumartesi, Mayıs 19, 2018

Savaşlar ve zaferler.

Gene kanırta kanırta üzerimden geçmiş bir hafta. Pazartesi gününü hiç hatırlamıyorum. Beynimde öyle bir kayıt yok. Salı ve Çarşamba'yı tahmin edebiliyorum. Aslında biraz düşünsem Çarşamba netleşecek. Dün daha net (perşembe). Ve bugün (cuma). Sadece yavaş da olsa istikrarlı bir yükseliş var genelde. Hafta başına göre daha iyiyim. Kişisel gelişim/terapi olaylarına verdim yine kendimi. Esaslı bir instagram hesabı buldum. Aslında hesabın sahibi psikiyatrist ve terapist. Şema terapi diye daha önce adını duymadığım ama az inceleyince aklımın yattığı, dahası psikanalizle bilişsel terapi kadar psikolojinin zıt kardeşlerini birleştirdiğini düşündüğüm, fakat henüz çok ayrıntılı inceleme fırsatı bulamadığım için tam da böyle olduğundan emin olamadığım, bir yöntemle çalışıyor. Onun instagram hesabını yukarıdan aşağıya taradım.  Bazı sözleri gerçekten haftanın daha iyiye gitmesinin en önemli sebebi oldu. Mesela şu: bir sorunu çözemiyorsan, yanına işaret koy, diğer sorunlara geç, ömrün yeterse döner onu da çözersin. Bir diğeri de kendini paralamakla ilgiliydi: kendini paralamak, çaresizlikle çaresizce başa çıkmaya çalışmaktır. İşte bu iki söze dayanıp bu haftayı başına göre daha olumlu şekilde tamamladım. Hemen kitaplarını sipariş verdim. Ertesi günü kargo kapıma getirmişti. Şimdi İlişkiler'i sindire sindire okuyorum. Aslında, İlişkiler, kitaptan çok bir kitapçık ve gördüğümde hayal kırıklığına uğramıştım "eee bu kadarcık mı şimdi yani" diye. İlişkiler kadar kapsamlı bir konuyu nasıl bir ilaç prospektüsü ya da kullanma kılavuzu kadar bir alana sıkıştırır diye. On dakikada okur bitiririm sanıyordum. Peheeeeee. Hangi on dakika. On dakika ancak bir paragraftan sonra düşünmek ve kendine gelmek için gerekli süre. Yani benim. Lafı kesinlikle dolandırmıyor, her cümlesi dopdolu fakat yine de keşke daha uzun yazsa bu konuda dediğim bir kitap(çık).

Hah. Hatırlamaya başladım haftayı. Salı uyanış, Çarşamba silkiniş şeklinde geçmiş. Çarşamba günlerdir ertelediğim bir dolu önemli iş gördüğüm, çöl sıcağında buz gibi limonata etkisinde inanılmaz çok iş gördüğüm bir gündü. Hatta taa geçen yazdan beri sakatladığım omuzum için kime gitmem gerektiğini araştırdığım ve bulduğum ve ertesi güne randevu ayarlamayı bile sıkıştırdığım bir gün (ne diyordu? diğer problemleri hallet). Leş gibi evi nihayet süpürüp sildiğim gün. Leş gibi evi süpürmeye koyulmuşken, aynen tıkanmış evye gibi karşıma duvar gibi çıkan, çekmeyen süpürgenin!!!!!! (nayır nolamaz) (lanetli miyim neyim, anlamıyorum ki) dolu torbasının yenisini fellik fellik evin içinde arayıp, bulup, değiştirmeyi başarıp, kapağı kapatınca gene de çekmediğini görüp, hahaaaay! hayır hayır ağlamıycam, ve kendimi bunun için paralamıycam diye kendi kendime telkin edip, en kötü ihtimalle gider kendime hem de daha sessiz çalışan yeni süpürge alırım diye avuttuktan sonra (bakınız: ermek), google'dan "elektrikli süpürge niye çekmez"(neden ama nedennnn?) diye aratıp, on tane makalenin onunda da ilk sırada "süpürge sapını bir şeyin tıkayıp tıkamadığını kontrol edin" gibi aşırı basit olduğu için bana o sırada hiç inandırıcı gelmeyen bir çözümle karşılaşıp, o arada acıkıp, kendime menemen yapıp, doyduktan sonra sakin sakin süpürge sapını kontrol edip, asla açılmaz sandığım bir bağlantısını, nasıl olduğunu hala anlamadığım (ulvi?) bir dürtüyle açmayı deneyip, bal gibi de açılabildiğini görüp, bir de içinden saç-toz-kağıt mendil-kırık camdan oluşan yarım yumruk büyüklüğünde bir tıkacı tam oradan yarı sevinç yarı hayretle borudan çıkartıp (lan lan lan!), yeni bir evsel sorunla daha aslanlar gibi savaşıp, zaferle sonuçlandırdığım gün. Yani ev kadınlığı askerlik gibi bir şey olsa, bu hafta beni general olmasa da ne biliyim albay malbay gibi bir şeyler yapmışlardı herhalde. Onca maceradan sonra ev (ve elbet süpürge de, bildiğin vantuza bağladı) cırlop gibi oldu ve içimin nasıl soğuduğunu sana an-la-ta-mam. Temiz yerler başka bir şeymiş mirim, unutmuşum. Ve günlerdir ha bugün ha yarın diye ertelediğim vergi işleri, filan bir sürü önemli işi daha aynı gün hallettim.

Perşembe, omuzum için doktora gittim, beni muayeneden hemen sonra araçla emara gönderdi. Daha önce emara hiç girmemiştim, ve teknisyen çocuğun bana binbir ihtimamla derin nefes almamın bile görüntüyü bulanıklaştıracağı açıklamasından sonra, artık bunca haftanın birikimiyle sinirlerin laçkalaşmasından mı nedir, o tabut gibi şeyin içine girdikten sonra çıkan sesler beynime birden Ata Demirer'in emar tecrübesini anlattığı komikli skeci getirdi. Gar gar gar gar, diiiiiit. Hayır hayır gülmiycem, gülmemem lazım dedikçe bu sefer kendime gülmem geldi ama çok şükür o kısır döngüyü de kırıp o işi de sükunetle hallettim. Ayh. Çok şükür kendime, o görüntüleme merkezinde "geçen buraya bir hasta geldi, emarda gülme krizine girdi" dedirtmedim.

----------

Bu yazıya dün gece başlamıştım. Fakat uykum gelince yarım bırakıp uykuya direnmeden gittim yattım. Gene aynı Instagram hesabındaki bir iki cümleyle uyandım bu duruma. Uykuya ve açlığa gün içinde ne kadar direniyormuşum. Hep erteleyebildiğim kadar erteliyorum bunları, ama otomatik pilotta, bilinçsizce. Bunu bir konu başlığı altında toplasam ihtiyaçlarımla olan ilişkim derdim. Sosyal ilişkilerimde de aksayan şeylerden biri bu, kendi ihtiyaçlarımı geri plana atmam. Sebebini biliyorum ve çok acı. Buna fedakarlık şeması diyorlar şema terapisinde. Ve sağlıklı bir şey değil. Fark etmekse kosssskoca bir devrim. Milat.

Ay işte böyle işlerle iştigaldeyim. Kaç sene ileri gittim şu son zamanlarda ama hala daha doğumgünüme on gün var. Bir türlü gelmiyor 47. yaş. 47 de biraz ağır bir rakam ama. Pek oturaklı. Pek kelli felli. Pek ciddi. Bir de bana bak. Haydin kaçtım ben. Kal güzelliklerle.








Pazar, Mayıs 13, 2018

Acı, kararsızlık ve tıkanmış evye.

Berbat bir haftaydı. Berbat. Tam toparlandım derken, yeniden darmadağın oldum. Diğer yandan hayata bakışımı değiştiren aydınlanmalar da yaşadım. Anlatmaya geldim. Çayını kahveni kap, gel otur.

Hiç lafı dolandırmadan en önemlisinden başlıyorum: acı. Acıyı hayatımın yanlış bir yerine koymuşum. Yani geçmişe. Acı geçmişteydi ve orada kalmalıydı, çünkü tekrarlamaması için gerekenleri yapmıştım. Böyle düşünmüş beynimin otomatik pilottaki kısmı. Bunu hiç sorgulamamış bugüne kadar. Ve ne zaman acı tekrar yoluma çıksa, bende orantısız bir tepki yaratıyordu. Sanki bende bir yanlışlık varmış gibi. Beceremiyorum ben yaşamayı gibi. Başaramıyorum. Bu kadar büyük.     Bu kadar dramatik.

Dün şu videoya denk geldim: principles for success. Aslında videonun asıl konusu genel hayat başarısı. Çok da kapsamlı bir video, konu acıyla sınırlı sanma, risk almak filan falan da var. Ama onu izlerken birden dank etti. Acı karşıma hep çıkacak! Hep! Ve bundan daha normal bir şey olamaz. Acı yaptığım bir hatanın sonucu, evet doğru, ama her seferinde farklı bir hatanın. Başaramıyor değilim. Yaşıyorum sadece. Yaşadıkça öğreniyorum. Herkes gibi. Tanıdığım en başarılı insanlar için de bu böyle. "Hayat acısız olmalı". Buymuş beklentim. Karşılanmayınca kıyametleri kopardığım. Yuh. Yuh.

Bundan sonrası bu kadar büyük aydınlanmalar değil. Çok aktarılabilir de değil. Mesela bir TED talk'ta dinlemiştim: zor kararların zorluğu, alternatiflerin birbirine çok yakın olmasından kaynaklanır diyordu. Fakat yine de yazı tura atarak karar veremeyeceğin bir karardır bu. Alternatiflerden biri diğerinden net olarak avantajlıysa zaten karar vermek kolaydır. Karşıma böyle zor birkaç karar çıktı bu hafta. Eskiden olsa, sıkıntılı durumun üstüne tuz biber ekmek için bir de kendimi hırpalardım neden karar veremiyorum diye. Neden karar veremediğimi anlamak çok iyi geldi. Ortalık böyle sakinleşince, düşüncelerimi, argümanlarımı daha dikkatli dinledim. Bazı çekincelerim vardı bir konuda. Ortada dönen ufak çapta bir yalandan şüpheleniyordum ve bu güvensizlik yaratıyordu. Eskiden olsa, kendime "kuruntu yapıyorsun" der, bu düşünceyi bertaraf ederdim. Bu sefer böyle demedim. Fakat diğer yandan, o insana güvenmek için de çok ciddi bir sebebim vardı. Bıraktım bu iki karşıt duygu içimde savaştı. Bazen biri ağır basıyordu bazen öbürü: güvenmek-güvenmemek. Adam güvenilir biriydi, fakat bu işten uzun vadede bir hayır gelmeyecek gibiydi, bir terslik vardı. Boşuna gidiyordum. Tıkanacaktı. Gidip gitmemek konusunda karar vermek için zaman tanıdım kendime. Dedim yavaş yavaş tortu çökecek. Biraz bekle, bu gel-gitleri doğal karşıla. En son burun farkıyla görüşmeye gitmeye karar verdim. Ve ne oldu dersin? Aynen haklı çıktım. Her iki düşüncem de doğruymuş. Ufak çapta yalan olduğunu düşündüğüm, nitekim yalan çıktı, ve fakat karşımdaki insan da aynen düşündüğüm gibi dürüst ve güvenilir. Yalan, beyaz bir yalandı, sebebi de görüşmede kendinden ortaya çıktı ve masumdu, fakat uzun vadede işim, aynen düşündüğüm gibi, yürümedi. Bir terslik nitekim vardı, ve o beyaz yalan da tersliğin bir belirtisiydi. Fakat oturduğum yerden asla tahmin edemeyeceğim bir sebepten. Bu olay kendime güvenimi arttırdı. O işten hayır gelmediyse bile oraya giderek doğru olanı yapmıştım.

Aklıma başka bir şey geldi şimdi. Çok daha önemsiz ama aynı şekilde iki seçenek arasında kararsız kaldığım ve aslında her iki cevabın da doğru olduğu. Biri, çok sene önce sanal olarak tanıştığım biriydi. Epey yazıştıktan, birbirimizi tanıdıktan sonra, konu parfümlere gelmişti. Ve benden onun parfümünü tahmin etmemi istemişti. Aklıma iki parfüm geliyordu, ikisinin arasında seçim yapamıyordum. Sadece biri öbürüne göre biraz eskiydi. Fakat yine de kararsızdım. Bunu ona söylediğimde, biraz afallamıştı. Çünkü eski olanı eskiden uzun süre kullanmış fakat hala seviyordu, diğerini ise o sırada kullanıyordu. Bir diğeri de, daha yakın tarihte tanıştığım biri. Okuduğu dalı tahmin etmemi istemişti. İktisat ve işletme arasında kararsız kalmıştım. Aslında önce iktisat okumuş üstüne işletme mastırı yapmıştı.

Acı, kararsızlık bunlar önemli. Fakat itiraf etmem gerek, bu haftaya damgasını vuran tıkanmış mutfak evyesiydi. En nihayet gücümü toplayıp ne zamandır dağılmış mutfağa el atmaya kalktığımda son zamanlarda gittikçe daha zor boşaltan mutfak evyesi karşımda duvar gibi durdu. Hay ben böyle işin içine dedim. Canımı sıkmamaya çalıştım ama zordu. En sonunda uygun bir anıma denk getirip ilacı ve üstüne kaynar suyu döktüğümde ise önce tıkanıklık gidecek gibi oldu sonra aşağıdan yukarı çamur rengi yağlı sular yükseldi ve öylece kaldılar. Uzun süre bakıştık. İkinci ilacı dökmek için lavabonun kendinden az az boşalmasını umdum ve evden dışarı çıktım, fakat iki saat sonra eve geldiğimde su seviyesi milim kıpırdamamıştı. Ne yapsam ne yapsam. Kesin muslukçu çağırmak gerekecek. Ev batacak. Hiç uğraşacak halim yok. Hiç ümidim yok, ama şu sokaktaki bir milyoncudan bir pompa alayım bari dedim. Beş teleye plastik bir pompa aldım yaylı. Kasadaki çocuğa da sordum. O aldığın çok iyi dedi. İki elinle asılman gerekir öyle güçlü, her şeyi çeker. İyi hadi bakalım. Eve geldim. Bir denedim. Kaydı. Bir daha denedim. Pek olmadı. Bir kere de ortalayıp, tam bastırıp, çocuğun dediği gibi iki kolumla asılıp yukarı çektim. Anneey. Tuvaletteki sifonun oradan gurul gurul bir sesler geldi. Saniyenin onda birinde, mutfak gideriyle tuvalet giderinin bağlantılı oldukları bilgisi beynime işlendi ve "ahan da açtım galiba" diye ümitlendim. Nasıl bir sevinç, nasıl bir ümit, nasıl bir zafer! Ve bir buçuk saniye sonra gözlerimin önünde, uzun süre bakıştığımız ve daha nice bakışacağımızı sandığım çamur rengi yağlı sular ışık hızında dibe çöktü ve pırıl pırıl bir mutfak eyvesi güneş gibi evime doğdu. Aha. Nasıl yani. Biraz su akıttım. Ve hiç beklemediğim şekilde bu eve on sene önce ilk taşındığımda su nasıl gürül gürül gidiyorduysa şimdi de öyle yepyeni olmuştu. Nasıl rahatladım, nasıl iyi geldi an-la-ta-mam. Kaç kere ilaç dökmüştüm gene de böyle olmamıştı. İşte dedim. Gözünde büyüyen öbür sorunlar da böyle hallolacak. Bu daha başlangıç. :)

Böyle işte okurum. Aslında hep burun farkıyla oldu çoğu şey. Her şeyi anlatamadım. Biraz da gevezelik etmiş olabilirim. Bugünlük bu kadar. Kal sağlıcakla ve ümitle. Güzel sürprizler dolsun haftana.


Pazartesi, Mayıs 07, 2018

Tutti frutti.

Oy bu işin sonu nereye varacak çok merak ediyorum. Galiba hayatımın en uzun süren hafta sonuydu. Zaman duygumun şaftı kaydı. Perşembe akşamı yazı atölyesi bitti mesela. Kaç gün oldu ki daha. Ama o akşam benim için şu an uzak bir hatıra. Gene Ted talk izledim ve dinledim. Birden çok. Bir tane Tony Robbins dinledim mesela. İçinden tek bir cümleyi al desen şu olurdu: başarı bir bilim, tatmin olmak bir sanattır. Oyh. Otur düşün şimdi. Bu kadar doğru bir söz, bu kadar mı güzel ifade edilir?

Fakat şu an etkisinde kaldığım asıl Ted Talk o değil. Başka. Tahriq Amawi diye Ürdünlü gencinki. Ha seni de beni etkilediği gibi etkiler mi onu bilemiyorum. Etkilemeyebilir. Ama çocuğun enerjisi bir şekilde bana geçti. Hani ben en son özgürlük sorgulaması yapacaktım. O akşam güç bela aldım kalemi kağıdı elime nitekim. Yazdım. Güya. Bir nane olmadı. Hep bildiğim şeyler çıktı. Bir arpa boyu yol gidemedim. Hüsran.

Sonra bugün, Tahriq'in ve diğer videoların ve yazıların etkisinde şu soruyu sordum kendime (bir sitede okumuştum):

Evden çıkman için kafana silah dayasalar, her gününü nerede ne yaparak geçirmek isterdin? Aklına gelebilecek her cevap serbest, yeter ki seni tatmin etsin. Neyi seçerdin?

Tamam, yazmak çok severek yaptığım ve yapmak istediğimden emin olduğum bir iş. Fakat yetersiz. Bütün gün eve kapanıp, ya da hadi olsun kütüphanede, kafede neresiyse, yazı yazarak geçirilen bir hayat, benim için biraz ... eksik. Oh. Bu işte. Eksik!

Çok zorlandım. Sonra dedim kasma kendini rahat bırak. Sadece aklına gelen seçenekleri sıralamaya tabii tutmadan alt alta yaz:

-Bir kütüphanede ? ( ne demiştim, eksik, ama dursun şurada)
-Bir laboratuvarda? ( işte bunu istemediğimden eminim, her ne kadar çocukluk idollerim hep bilim adamları ve kadınları olsa da, ama bu da dursun burada ki beynimin gerisinde vızıldamasın)
-Denizde. ( hala Maral ve Uğur'un dünya turları aklımda) Orman, çöl, yayla, dağ, bayır, yani doğa da bu kategoride.
-Üniversitede, ders anlatmak? (olamaz mı? olabilir!)
-Otel odaları? Yollar?
-Sahne? Sahneye çıkıp konser vermek (varsayalım)
-Çocuklarla?
-Yaşlı insanlarla?
-Sadece insanlarla?
-Yalnız?
-Para kazanmak, kar etmek?
-Kar amacı gütmeyen bir kurumda çalışmak?
-Ofiste.
- El işi, zanaat?
-Bir şeyleri onarmak, daha iyi işlevsel hale getirmek için uğraşmak.
-Çiftlik? Bahçe, ekmek biçmek.

Tüm bunları defterime yazıp sıraladım.

Hayatımda çeşitli zorluklar yaşadım, maddi, ailevi, duygusal, ruhsal, zihinsel. Ve hepsini bir şekilde aşıp bugünlere geldim. Fakat sanki hepsinden en zoru bu soruya dürüst bir yanıt vermek oldu. Gerçekten ne istediğimi kendime itiraf etmeye. Çünkü hep şöyle bir düşünce var geride: tam olarak ne istediğimi ifade edersem, alacağım tepki şöyle bir şey olacak korkusu. "Sen de çok şey istiyorsun (hatta sen de çok oluyorsun). Bu kadarı şımarıklık. Lüks. Öyle bir iş yok. Öyle bir yaşam tarzı kimsede yok. Onu herkes ister, ama gerçekler daha farklı. Gerçekçi değil. Hayal dünyasında yaşıyorsun. İnsanlar geçim derdinde senin hayattan beklentine bak. Dünyada insanlar yiyecek yemek bulamıyor " vs.

Buraya yazarken, bir yandan düşünüyorum. Çok acı veriyor bu bana. Beynim bin tane yöne sapıyor. Eski yaralar deşiliyor. Kimi çok eski de değil. Daha dünkü olay. Dün oldu ama eskinin devamı. Çünkü zamanla bazı şeyler hiç değişmiyor. Ve daha sittin sene değişmez. Vampirler hayal ürünü değil. Bazı insanlar senin üzüntünden besleniyor, senin üzüntün onların sevinci oluyor. Hayat enerjini, yaşama sevincini senden çalıp kendi ömürlerine katıyor. Bence insanlar iki çeşit:

1. Ben yapamadım, sen de yapma, zihniyetliler.
2. Ben yapamadım, bari sen yap, zihniyetliler.

-----------------

Biraz yazmaya ara verdim. Yemek filan yedim. Yaralarımı sardım.

Aslında bir yere varmıştım bütün bu sorgulamalardan sonra. Çok zor oldu ama çok güzel oldu: ben çeşitlilik seviyormuşum meğer. Şımarıklıksa da artık şımarıklık. Yapacak bir şey yok. Bu da benim günahım olsun. En azından bu sefer, neden bugüne kadar bunu anlayamadım diye dövünmeyeceğim. Yirmi sene önce sonsuz para istiyordum mesela. Sonsuz para, yat, kat, han, hamamın tatmin edici bir yanı olmadığını anlamak epeyce sürdü. Epeyce yordu da bir yandan. Hayat başka bir şeymiş. Para elbet lazım. Ama hayatın amacı kesinlikle olamaz. En azından benimkinin. Öyle düşündüğüm zamanlar kayıp mı peki? Kesinlikle değil çünkü arayışa bir yerden başlaman gerekiyor. Paradan başladım. O değilmiş. Başlamasam hiç bilemeyecektim.

Bu listeyi dün yaptım mesela, sonra sıkıntıyla üstüne baktım: pffff, hiçbiri değil. Bütün günüm ve hayatım denizde bile geçse, olmaz. Ofiste de geçmesin. Kütüphanede de geçmesin. Bahçede de geçmesin. Kar etmekle de geçmesin ama kar amacı gütmeyen kuruluşta da geçmesin. Eeee? Bilmiyorum ama tek bir şey yapma fikri beni öldürüyor. Yani? Yani belki de cevap tutti frutti. Nasıl olur şimdilik hiç bilmiyorum, o sonraki aşama, ama en azından ne istediğimi biliyorum: hem ondan, hem bundan, hem şundan, hem de biraz şundan. Little little in the middle. Beni bunaltan tek mekan, tek iş, tek uğraş, tek tip etkinlik. Mesela o nefis geçen gün, hem parka gitmiştim, hem yürüyüş yapmıştım, hem denizde takaya binip daha önce hiç gitmediğim Kız Kulesi'ne çıkmıştım, hem de akşamına yazı atölyesinde nefis bir akşam geçirmiştim. Her günüm buna benzer çeşitli etkinliklerle geçse, işte o zaman öldüğümde gözüm arkada kalmaz. Tatmin edici bir hayat yaşadım derim. Ve böyle geçeceğini bildiğim bir gün için sabahları yataktan zıplayarak bile çıkarım. Birbirinin aynı günler istemiyorum. Birbirinin aynı işler de. Bir gün içinde değişik mekanlara girip çıkmak istiyorum. Hem insanlarla zaman geçirmek hem de kafa dinlemek istiyorum mesela. Hem entelektüel bir uğraş istiyorum, hem zanaat, hem doğa, hem işlevsel olmak, hem fiziksel olarak etkin olmak, hem sosyal olmak ama yeri geldiğinde kafa dinlemek de. Ve ne yapıp edip hayatımı böyle, ya da buna çok yakın yaşamanın bir yolunu bulacağım. Eğer şu dünyada parkour denen ve olimpiyatlara bile girmemiş olan bir spordan hayatını kazanan ve bununla wikipedia'ya girecek kadar isim yapmış ortaokuldan terk bir insan varsa, elbet benim ihtiyacım için de bir yol vardır.

Ve diyelim yanılıyorum. Diyelim, yok. Şu noktadan itibaren, ne yapsam, ne kadar azını da yapsam, bugüne kadar yaşadığım hayattan çok daha nitelikli olacağı kesin. İşte budur kısa günün kârı.




Cumartesi, Mayıs 05, 2018

Yeni hayat yolunda düşünceler.

Dün değişik bir şey yaptım. Sabah kahvaltımı hazırlarken daha TED talks'ı açtım. Birçok konuşmayı izlemeye ihtiyacın yok, yani ekranın karşısında durman gerekmiyor, sesi açman yeterli. Arka arkaya kaç tane dinledim bilmiyorum. Belki on beş tane. Belki daha az. Bilemiyorum. Tek bildiğim, inanılmaz bir özgürlük duygusu verdiği. Hem koltuğa çakılı kalmış değildim, fiziksel özgürlük, hem dünyanın en güzel konuşan insanlarından kısacık zamanda ne çok şey öğrendim, zihinsel özgürlük. Bir günde belki on beş sene ileri gittim.

Şimdi bunları hazmetmem gerek.

Mesela korku. Sorsan cesur bir insanım. Ama bazı korkularım varmış, ve bunlar dipten dipten kararlarımı etkiliyormuş. İlişkilerimi. Girişimlerimi. Bunu dinlediğim Tim Ferris Ted Talk'ından sonra anladım. Tavsiye ederim. İngilizcesi yetersiz olanlar için Türkçe altyazı da var.

Sonra doğrudan kimsenin anlatmadığı fakat onca bilgelikten sonra kafama dank eden başka bir gerçek: bazen tek ihtiyacın olan harekete geçmek. Kıçını kaldır ve yap. Sorgulama. İnceleme. Gözlem yapma. Düşünme. İrdeleme. Çözümleme. Planlama. Listeleme. Sadece o bilgisayarı/telefonu elinden bırak ve ayağa kalk. Bazı davranışlarının ardındaki sebepleri incelemek ve anlamak o davranışı anlamana ve değiştirmene yardımcı olabilir, ama bazen de harekete geçemiyorsan, bu sadece artık bunun bir alışkanlığa dönüşmüş olmasından kaynaklanıyor. Senden başka hiç kimse seni harekete geçiremez. Ve düşünmek, irdelemek, çözümlemek filan falan bazen sadece ertelemenin sinsi bir yolu.

Şimdi kaç posttur yapmam gerek dediğim ve hala yapmadığım, yapamadığım sorgulamalara girişmem gerek. Sanırım buraya bunun için geldim. Neden bunca zamandır yapamıyorum ve nasıl yaparım? Bu soruların cevaplarını kendi içimde bulmaya. Özgürlüğümü sorgulamak. Kendime yol çizmek. Gözümde o kadar büyüyor ki. Dağ gibi. Bulacağım cevaplardan korkuyor olabilirim. Ya da yüzüme çarpacak gerçeklerin acısından kaçıyor da olabilirim.

Her değişimde kendime verdiğim "ceza": neden bugüne kadar bunu düşünmedim? neden bu kadar aptalım diye sorup, dövünmekten de kaçınıyorum. Dövünmek ne kelime, kendi kendini yiyip bitirmek. Keşke sırf bu sorudan kurtulabilsem.  Ayağıma dolanıp, o kadar gereksiz acılar çektiriyor ki. Oysa biliyorum, ruhsal, zihinsel ve maddi imkanlar farklıydı, o yüzden. "Back to the future" fantezisi. Zaman makinesine binip geçmişteki bir kritik hatayı değiştirip, bugün farklı ve çok daha iyi bir yerde olma arzusu. Mümkün mü? Değil. Mantık biliyor, fakat gönül kabullenemiyor. Daha iyi bir yerde olabilirdim. Doğru. Bin kat daha iyi bir yerde olabilirdim. Yanlışlar yaptım. Ama doğru şeyler de yaptım. Hem de ne zor şartlarda. Ve o sayede olabileceğimden çok daha iyi bir yerdeyim bir yanımla da. Bin kat daha iyi. Yalan mı. Değil. Hatta ne biliyor musun. Belki de oturup doğrularımı saysam, yanlışlarımı havada katlar. Hmf. Bugün sırf bunu anlamış olmak bile büyük kazanç.

Biliyor musun, geçen akşam uykuya dalmadan önce, kendi kendime dedim ki, "yanlış yaptım, X ile evlenecektim." Sonra rüyamda, X'i gördüm. Beraberdik. Elini belime dolamıştı. Sokakta yürüyorduk. İyiydik. Hatta mutluyduk bile diyebilirim. Fakat eksik bir şey vardı. Beni tatmin etmeyen bir şeyler. Çok belliydi: bir süre sonra başka arayışlara girişecektim.

Özgürlük. Uçsuz bucaksız bir özgürlük düşlemek belki zor olan. Belki bugünkü şartlarla, imkanlarla (maddi, zihinsel, ruhsal) bu yaşımda, neler yapabilirim, yapmak isterim diye yola çıkmak hem daha gerçekçi, hem daha kolay. Sonra da bu şartların ne kadarı değişebilir ne kadarı değişemez diye düşünmek. Galiba bunu yapabilirim. O zaman, bana müsade.




Perşembe, Mayıs 03, 2018

Tırtıl.

Belki fark etmişsindir, bir süredir yoktum. Zor günlerden geçtim. Hatta bitti sandım. Ne fena değil mi. Ne var ki bu konuda tecrübeliyim. Bir de, bir yanım inanmıyordu bittiğine, her şeye rağmen. Baskın çoğunluğun ortasında cılız bir çocuk sesi gibi. Ama o haklıymış. Çünkü geçti bitti. Şimdi bu korkunç kasırgadan geriye birkaç ders kaldı. Ve yepyeni bir gökyüzü.

Gene sabah saatleri. Kahvaltım bitti. Son bir bardak çay doldurup yanımdaki sehpaya koydum. Dışarısı güneşli. Fakat evin içi serin. Üstüme hırkamı aldım. Ayaklarımı dizlerimin altına kıvırdım ısıtmak için. Burnumun ucu buz. Bu ayın sonunda yeni yaşıma gireceğim. Oysa artık yaş almanın takvimle olmadığını bilecek kadar yaşadım. Bugün kutlama yapsam daha bile anlamlı olur. Çünkü dediğim gibi: yepyeni bir gökyüzüm var artık. Bir de palazlanmış yaşama kaslarım.

Şu önümüzdeki birkaç gün derin düşünmeyle geçecek. Birkaç post önce yapmam gerek dediğim şeyi hala yapamadım çünkü. Özgürlüğümle yüzleşmek. Hesaplaşmak. Sonrası için taslak çıkarmak. Aslında heyecan verici. Fakat bir yanıyla da acı dolu. Neden bu saate kaldı bu iş? Bunca senedir aklım neredeydi? Değişimin en zor yanı bu olsa gerek. Vasat bir eskiden güzel bir yeniye geçmeyi kim istemez dersin. Ama bunun için önce eskinin vasatlığıyla yüzleşmen gerekir. Acı verici bir yüzleşmedir bu. Hep ama hep geç kalmıştır. Bazı insanlar sırf bu aşamayı atlatamadığı için hep aynı yerde kalıyorlar, hayatlarının sonuna kadar, mutsuz olduklarını bile bile. Ve işin doğrusu yaş aldıkça değişmek zorlaşıyor.

Aklıma tırtıllar geliyor. Bir tırtılın ağzından gerçek yaşam öyküsünü ve değişiminin hikayesini dinlemeyi isterdim doğrusu. Ve sırrını. Şöyle bir şey mi anlatırdı acaba: "bu dünyaya geldiğimde birçok elim ayağım vardı, bir de hantal gövdem. Günlerce o eller kollar o hantal gövdeyi taşıdı. Ortalıkta amaçsızca geziniyor, acıkınca yeşillikleri kemiriyordum. Sonra bir gün bu hayattan sıkıldığımı anladım. Daha güzel bir varoluş şekli olmalıydı. Uçmak istiyordum mesela kuşlar gibi. Bu kadar çok el ayak yerine bir çift kanadım olsaydı bana yeterdi. Kime anlattıysam güldü. Ben de içime kapandım. Etrafıma duvar ördüm. Kimseyle görüşmedim. İnzivaya çekildim. Hatta günlerce yemeden içmeden kesildim. Çok zor zamanlardı. Yapayalnızdım. Günler böyle hiçbir şey yapmadan tembel tembel ve asosyal bir şekilde geçti. Sonra, bir gün, mucize gibi bir şey oldu. Gövdemin üst kısmında bir kıpırtı hissettim. Değişmeye başlamıştı. Ama bunu sadece ben hissedebiliyordum. Dışarıdan kimse anlayamazdı. Bunu izleyen günlerde değişim devam etti. Canım acıyordu bir yandan ama bir yandan da güzel bir şeyler olduğunu hissedebiliyordum. Dayandım. On beş gün sonra, başka biri olmuştum. Kanatlarım vardı. Artık yalnız kalmak istemiyordum. Dünyayı dolaşmak istiyordum. Kendi ördüğüm duvarları delmek de kolay olmadı. Ama yılmadım. Son gücümle o duvarları deldim. Belki o kanatlarla sadece tek bir gün yaşadım, ama değdi."










Pazartesi, Nisan 23, 2018

Özgürlük, aşk, perende.

Haydi gene deneyeyim. Bu kim bilir kaçıncı. Anlatmak için kıvranıyorum, başına oturup saatlerce ve doyasıya anlatıyorum, sonra... yok bu olmadı deyip, hop, draft dosyasına.

Sanırım biraz da yazı atölyesinin etkisi bu. Çünkü Perşembe'den sonra genelde bir tutukluk oluyor bende. Atölyede metinleri incelerken, her şeyin birbirine bağlantısını ve bir fikir etrafında kuruluşunu inceliyoruz kabaca, ondan sonra benim burada yazdıklarım çok feci laf kalabalığı gibi görünüyor gözüme ve yazamıyorum. Pardon. Yayınlamıyorum.

Geçen Perşembe mesela yazıdan sonra yola çıktım. Nefis bir gün geçirdim. Ertesi gün geldim anlattım. Ama bazı konular çok fena uzadı. Nefret ettim kendimden. Hem çok aşırı ayrıntılıydı hem de gene de kendimi tam olarak ifade edememiştim.

En son özgürlük konusunu irdeleyecektim ve M. 'yi artık kalbimden ebediyen şutlayacaktım. Özgürlük konusunu tam irdeleyemedim fakat yine de o gün her zamankinden daha özgür hissettim kendimi. Gün tam programdaki gibi gitmedi, fakat enseyi karartmadım ve terslikleri kendi lehime çevirebildim. Ve sonuç olarak gün planladığımdan bin kat güzel geçti. Sanırım günü o kadar özel kılan şey oydu, tersliklere aksilenmemek ve onları daha iyisi için bir fırsat olarak görmek. Kız kulesine çıktım mesela. En son Nemrut'a çıktığımda benzer bir his duymuştum. Halbuki Kız Kulesi ne ki dersin de mi. Ama o gün, benim için çok süper zevkli bir deneyim oldu.

M.'yi kalbimden şutlamak kısmına gelince. Sanırım başardım. Ama çok sancılı oldu. Hala da artçı sarsıntılar devam ediyor. Yoğun bir duygusal dönüşümden geçiyorum. M. sandığımdan daha derin bir meseleymiş. Zaten başka türlü nasıl tutunabilecekti bunca sene içime? Onu çekip çıkarayım derken neler neler çıktı aynı familyadan. Meğer buzdağının görünen kısmıymış. Şu an bile başım ağrıyor sıkıntıdan. Bunu hallettim ya, bütün geçmiş acılar sıraya girdi, onlar da hallolmak istiyor, hepsi bir anda başıma üşüşüyorlar. Höff. Biliyorum geçecek. Sonrası düzlük. Sonrası ova. Dağlar. Okyanus. Koca bir dünya.

Üstelik dün akşam birkaç makale okudum sağlıklı bir aşk ilişkisi kurmaktan bahseden. Ufkum sekiz bin beş yüz genişledi. Şimdiye kadar nedense (neden acaba, kafa değiştiği için olabilir mi?) hiç karşıma çıkmamış, gerçekten dişe dokunur yazılar peş peşe geldi, yetişemedim. Oysa şimdiye kadar okuduklarım hep sulusepken işe yaramaz zırvalıklardı.

Makalelerden biri diyor ki, eğer düzgün bir ilişki kurmak istiyorsan, önce kendi başına bir "bütün" ol. Yani ilişkinin gelip senin eksiğini tamamlamasını bekleme. Çok basit bir örnek vereyim, diyelim dağınık bir insansın (bu çok çıkarcı oldu ama olsun), seni tamamlayan bir ilişki arayışındaysan, çok titiz bir insan bulursun, senin de dağınıklığını toplar. Bu örneği vermemin sebebi sonradan çıkabilecek arızaların şimdiden ne kadar belli olduğu. Özetle diyor ki sende olmayanı arama, arayacaksan da önce kendin o özellikleri edin. Ben mesela bu hatayı hep yapmışım, bende olmayanı aramak. Ve bıraksan sekiz ömür daha yapardım. Başka bir örnek vereyim, diyelim eğlenceli bir tip istiyorsun. Bunu, kendi başınayken sıkıldığın için istiyorsan, yandın. Önce kendi kendini eğlendirmeyi öğren. Bunu her şeye uygula: dış güzelliğe aşırı bir zaafın mı var, her şeyin önüne mi geçiyor, kendini nasıl buluyorsun? Bir meslek grubuna mı zaafın var, belki de asıl yapmak istediğin iş oydu. Kendi idealini ilişkide tamamlıyorsun. Yapma.

Düşününce benim annemin babamın ilişkisi de tamamlayıcı tip ilişkiydi. O yüzden bu şablonu nereden edindiğim çok belli. Kökleri derinlere iniyor.

Bütün olmak bağımsızlığı da yanında getiriyor. Belki de asıl mesele bu. Birisine herhangi bir sebepten bağımlı olduğunda ilişkinin şaftı er ya da geç kayıyor. Birisini istemek başka şey, ihtiyaç duymak başka. Dinamikler değişiyor. Bir de belki ona layık olduğunu kanıtlamak için bilinçdışı bir çabaya giriyorsun. O aradığın özellik sende olmayan üstün bir özellikse. Bütün dengeler sarsılıyor.

"Bütün" olursan aradığını da kendine doğal olarak çekersin diyor.

Başka bir makalede, bence bu da önemli, onu özellikle arama diyor. Şu anlamda: her tanıştığın, her rastladığın insan için acaba bu o aradığım özel insan mı diye yaklaşmak ve yargılamaya başlamak sadece ters teper diyor. Bence de bu yaklaşım çok sağlıksız. Bir kere normal seyredemez ki öyle başlayan bir ilişki. Ama işte insan bazen panikliyor. Neyse ki çok sık olmuyor.

Böyle.

Yani yeni bir dönüm noktasındayım. Çok sağlam bir güven var içimde. Konuyu bir gün önce dipten kavramışsındır ya, artık hoca sınavda en sinsi, en kazık soruyu da sorsa sen orada şov yaparsın, havada taklalar perendeler filan.








Perşembe, Nisan 19, 2018

Errare humanum est.

Hafif sakin bir müzik açtım. Kahvaltım bitti. Ama bir kupa daha çay alabilirim. Daha öğlen olmadı ve bugün yapacak önemli bir işim yok. Bir ara bankaya gitmem gerek gerçi.

Bu saatleri seviyorum. Önümde koca bir gün olmasını. Akşam da yazarlık atölyesi var. Hava burada güneşli.

Dün Göztepe'den Kadıköy'deki vapur iskelesine kadar yürüdüm. Ondan önce de toplamda 25 dakika yürümüştüm. Yani iki saat yürümüş oldum.

Bugün de yürüyeyim bari. Yanıma defterimi kalemimi alayım. Yorulunca bir yere oturur yazarım. Düşünmek istediğim konular var. Mesela M.. Mesela dünkü yazıda bahsettiğim dünya turuna çıkmış çift. Hala aklımda dönüp duruyorlar. Mesela gerçekte ne kadar özgürüm? Benim hareket alanımı sınırlayan gerçek sebepler ne? Yani ne kadarı gerçek sınır, ne kadarı bahane? Gerçek sınırlar olmasa, tam olarak şu an nerede olurdum? Ne yapardım? Ve o sınırlar aslında işime mi geliyor? İstesem ve uğraşsam ne kadarını ortadan kaldırabilirim? Vazgeçilmezlerim dediklerimin bana maliyetini biliyor muyum?

Ve M.: artık yuvasına yapışmış bir anahtar değil. Kilitte dönmeye başladı. Çıkarmama az kaldı. Fakat yerinden çıkarınca bir boşluk oluşacak. Sanırım önce o boşlukla yüzleşmem gerek. Biraz sancılı bir yüzleşme bu. Belki her yüzleşme gibi. Hayatta en çok önemsediğim şey aşktı. En büyük zenginliğim yaşadığım aşklardı. Çok büyük aşk yaşadığımı sanıyordum. Çok güzel ilişkilerim olduğunu. Kendimi kandırmışım. Aşk filan yaşamamışım. Ne de ilişki. Yoğun duygular beslemişim sadece insanlara. Ama o türk filmindeki replik gibi:

"-Nabzı hala atıyor doktor...
-O sizin nabzınız."

Gerek yokmuş. Bir kaşık suda fırtınalar koparmışım. Ne israf ama. Hem zaman hem enerji.

Bu fikre alışmam biraz zaman alacak. Fakat en azından başedilmez değil. İşte insan her yaşta büyüyor. Errare humanum est. Hata yapmak insanidir. Perseverare diabolicum. Israr etmek şeytani.

Evet. Güya dışarıda yürümekten yorulduğumda yazacaktım. Buraya da biraz dökülmeden duramadım. Saat da ilerlemiş.

Şimdi üstümü değişeceğim. Önce bankaya kısa bir ziyaret. Sonra nefis kinoalı salata yapan yerde yemek. Sonra parkta örtümü yere serip biraz klasik müzik dinlemek. Sonra belki yürüyerek Sultanahmet'e giderim. Aslında manzaralı bir yer bulsam kendime. Belki Beşiktaş'a yürür oradan Salacak'a geçerim. Kız kulesine karşı oturur hayatımı yeniden gözden geçirir, yeni ufuklara açılırım.

Haydin o zaman, ufaktan ufaktan kımıldanayım.