Pazartesi, Ağustos 22, 2016

İştahla okumak.

İşte önümde koca bir günüm var uzanan. Eğer hevesim dağılmazsa kitap okumayı düşünüyorum. Hikmet Hükümenoğlu yeni bir kitap çıkardı: Körburun. Raflarda bekleyen bir düzine kitabım var ve hepsinin önüne geçti. Kitaplarla aramdaki zincirin son halkası bu değerli yazar. Sanırım o yüzden ayrı bir yeri var.

Çünkü kitap okumak benim kimliğimin bir parçasıydı. Ben ve kitaplar bir bütündük bir zamanlar. Haftanın yedi günü, günde on üç saat ezber çalıştığım, kafamın ütülendiği zamanlarda bile roman okumaya zaman ayırıyordum, okuyarak nefes alıyordum ben. Okuyarak kendime geliyordum. Sonra, bir ara, aramızdaki bu organik bağ kopmuş. Araya internet girmiş olabilir. Kitaplarda bulamadığım pratik bilgiler okyanusu, internet. Gerçek hayata yakın, sanata uzak okumalar. Pişman ya da şikayetçi olmamalıyım. Çok şey öğrendim. Bana çok şey kattı şu internet. Ama kitaplara karşı duyduğum o iştahı kaybettim. İştahla elime alırdım çünkü merak ettiğim bir yazarın kitabını. Bir yolculuğa çıkacakmışım gibi bir sevinç ve heyecanla. Yeni bir şehir keşfetmek gibiydi yeni bir yazar keşfetmek. Etrafımdaki herkes ya boş boş, ya hiç konuşmazken, şu dünyada anlatacak güzel birşeyleri olan birileri vardı, üstelik ben ne zaman istersem o zaman anlatmaya razıydı. Her gün muhattap olduğum insanlardan daha zeki laflar ederdi bu yazarlar. Etrafımdaki insanlardan daha ince  gözlemleri vardı. Ayrıntıları önemserlerdi, ve o ayrıntılar çok güzel olurdu. Hayatı, etrafımdaki insanlara indirgememem gerektiğini anlatırlardı bana. Başkaları da var. Başka insanlar. Başka hayatlar. Ve ben bu derinlikte yalnız değilim, yanlış değilim.

Şu son on senede kendi kitap okuma sıklığıma göre çok az okudum. Kitap görünce artık eskisi gibi heyecanlar yaşamıyorum. Ama o heyecanlarımı çok özledim. Ve bu kopukluğun en büyük istisnalarından biri Hikmet Hükümenoğlu'nun 04:00 kitabı olmuştur. Öncesinde blogunu keşfetmiştim. Bitmesin diye okumaya kıyamadığınız ender yazılar olur. Blogu öyledir benim için. Aynı üslubu romanda da tutturabilecek mi diye biraz korkarak almıştım elime kitabını. Ve elimden bırakamamıştım. Sonrasında Kar Kuyusu isimli ilk romanını da okudum. O da aynı şekilde bitmesin diye okuduğum kitaplardan oldu. 04:00'ten önce yazıldığı belli, doğru, ve bu olumlu bir şey. Çünkü yazarın kendini geliştirdiğini ve olay örgüsünü derinleştirebildiğini gösteriyor. O yüzden son kitabını daha da merak ediyorum. Elime aldım mı bırakamayacağım, dünyayı unutacağım, kitabı okuyan diğer insanlarla aramda farklı bir bağ olacak ve ben o eski ben olacağım.







Cuma, Ağustos 19, 2016

Ders.

Çok büyük bir duygusal krizi atlattım. Yani sanırım atlattım. Yani şimdilik. En azından. İyiyim şu an. Galiba normale döndüm. Daha da iyi olabilirim. Ama şu an fena sayılmaz.

Ben burada içimi dışıma döküyorum ya. Gerçek hayatta hiç böyle değilim. Gayet ketumum. Esrarengiz ve yalnız şövalye (şövalye dediysek dişisi, anla sen de). Dün K. bana çeviri teklif etti. Kısa birşeydi, kabul ettim. Sonra bir ara telefon açması gerekti. Ben böyle iki zırlama arasındayım. Nasıl olduysa, "moralim bomb.k" deyiverdim. Ölecek gibi olurum da, kimseye birşey demem. Marifet çünkü. Evet. At içine. Çatlayıncaya kadar. "Keşke orada olsaydım, çıkardık bir yere dertleşirdik" gibi birşey dedi. Böyle demesi bile o kadar iyi geldi ki. Çevirilerimi yaptım, gönderdim.

Sonra akşam saatinde mutfak alışverişine çıktım. Benim kurtarıcı menüm, mercimek salatasıdır. Hem zor günlerde dolapta hazır yemektir. Hem istediğin kadar alırsın tabağına. Hem şişmanlatmaz. Hem besleyici. Hem de hafiftir. İştahın yokken bile yiyebilirsin. O yüzden pilav yaptığım zaman bazen iki misli yaparım, artanı mercimek salatasına eklerim. Gittim, eksik malzemelerini aldım. Akşam onu yaptım. Günlerdir abuk subuk yemekler yiyordum. Galiba o da iyi geldi.

Sonra, bloga gelen yorumları yanıtlarken Jardzy'nin dolunay ritüeli önerisini gördüm. Bakmıştım nedir diye. Zaten sırf birilerinin benim kendimi iyi hissetmemi istemesi bile K. 'nin sözü gibi iyi gelmişti bana. Ritüeli yapma konusunda biraz ikilemde kaldım. Sorunumun çözümü değil. Çünkü mevzu derin bir mevzu. Bir de böyle new age tarzı ritüeller bana biraz hokus pokus gibi geliyor (Jardzy, lütfen kızma bana). Olumlu bir sonucu insanın hayalinde canlandırmasının faydasını biliyorum ama bazı insanların bu ritüellere yaklaşımı onları akılcı çözümlerden uzaklaştırdığını düşünüyorum (sözüm meclisten dışarı). Ama herşeye rağmen, okuduğum o olumlama cümlesinde ilgimi celbeden birşey var. Birşey diyor orada.

"Bana acı veren eski sevgilimden ve ilişkimden kurtuluyor, onu ve kendimi serbest bırakıyorum. Onunla yaşayarak edinmem gereken tecrübeleri edindim ve dersimi aldım. Fakat bu ilişki artık benim kişisel gelişimime hizmet etmiyor. Ona karşı hissettiğim duygulardan kurtulmak benim elimde ve bu güce sahibim. Onu ve ilişkimi geçmişte bırakıyorum ve bu sayede özgürleşiyorum. Acı geçmişte kaldı, huzursuzluk geçmişte kaldı, hayal kırıklıkları vs.. geçmişte kaldı… Artık onu ve ilişkimi geçmişte bırakarak özgürleşiyorum. Artık bitti… Artık bitti… Artık bitti… Artık özgürüm… Artık özgür olduğuma göre kendimi daha yüce sevgilere ve yüksek enerjilere açıyorum. Benim ve bütünün hayrına olması dileğiyle, teşekkür ederim…”

Konu eski bir sevgili değil. Onu geç. Geçmişte bırakmak istediğim başka bir ilişki. Ama fark etmez. Sarı olan kısmı ben vurguladım. Edinmem gereken tecrübeleri edinmek ve ders çıkarmak...Durdum, düşündüm. Sahi ben bu acılardan ne ders çıkardım? Hemen bir cevap bulamadım. Ve zaten bu bile başlı başına garip bir durum çünkü ben ders çıkarmayı aksatmam. Ve birden tokmak gibi kafama indi. Yapbozun bütün parçaları biraraya toplanıp anlam kazandı. Andrea Scher'in blogunda anlattığı bir konu vardı hayattan çıkardığımız derslerle ilgili. En yakın iki arkadaşı günün birinde ona durup dururken sırt çevirip dışlamış, on yaşları civarı. "Bundan çıkaracağım dersler bütün hayatımın gidişatını etkileyebilirdi, mesela arkadaşlık kurmak güvenli değildir gibi bir sonuca varabilirdim" diyordu özetle. Ama o daha yapıcı bir ders çıkarmış. The crime of outshining başlıklı yazısında ayrıntılarını okuyabilirsin. (Fazla parlak olma suçu). Ama ben ne ders çıkarmıştım? Bilinç katmanında ders filan yoktu. Sadece acı vardı. Katıksız. Ve bu boşluğu bilinçaltı kestirmeye saparak hayatın bütünün çok acı, yaşamanın boş ve haksızlıklarla dolu olduğu gibi inançlarla dolduruyordu. Ders çıkarmadığım için. Anahtar bu. Acıya kaptırmak kendini. Çünkü ben kendimce doğru olanı gani gani yaptığımı ve bunun karşılığında çok büyük bir kazık yediğimi düşünüyordum. Daha ne yapabilirdim? Ama yanlışımı gördüm. En azından ucunu. Konu bitmedi. Ama acı durdu. Çünkü yanlışını düzeltebilirsin. Bundan sonra neyi farklı yapacağım biraz belli. Ve bazı şeyler farklı yaşanmaya başlayacak şimdi.

Sana bu sabahki kahvaltımı anlatayım gel. Bin kalorilik kahvaltı. Epey doyurucu olduğunu söylememe gerek var mı bilmem. Güç bende gayrıııı, niahahhaha.

Yedi kaşık yulaf
Bir muz
Bir incir
Bir avuç ufalanmış ceviz içi
İki çorba kaşığı keten tohumu
İki çorba kaşığı chia tohumu.
Bal

Ve çay.

Yulafın içine çay için kaynayan suyu ekleyip çukur kapta diğer malzemeleri doğrayıncaya kadar bekletiyorum. Ama günlük demir ihtiyacımın yarısını karşılıyor, ve sanırım omega 3 ler de tamamdır.  Bol manganez. Bol magnezyum. Lif zaten tamam. Aslında tarçın da ekleyebilirdim. Unuttum. Bu akşam hafif bir yemek yerim. Sebzeli omlet filan.


Salı, Ağustos 16, 2016

Ağustos'ta sonbahar.

Hiç iyi değildim aslında. Hem de hiç. Geçmişi gömdüğüm yerden kurcalayıp çıkarınca, eski öfkeler hortladı. Dün gece bir ara alt edebileceğime inandım. Belki de alt edeceğimin ilk sinyalleriydi o olumlu ruh halleri kırpıntıları. Evet. Öyle olmalı. Ruhumun silkinişleriydi. Bugün o kızgınlıkları düşünürken, bir taraftan da sabah yoga yapamadığım için, yoga da yapayım dedim. Ve Adriene'in öfke için yogasını buldum (Ingilizce). Önce bir işkillendim. Ya bunda hiçbir hareket yok. Ben daha da öfkelenmiyim sonra buna bu ne biçim yoga diye? Neyse dedim. Boşver. Ben bu kızı severim. Doğrudur, hareket sayısı hep diğer video yapanlarinkinden azdır. Ama hep yaparken yaptıklarından çok söyledikleri bana iyi gelir. Belllki...belki...bakarsın...minnacık kırıntı bir lafı bile iyi gelsin, razıyım. Başladım yapmaya. Ve ne oldu biliyor musun? Yoga tamamen bahane. Zaten hareketleri söyleyeyim ben sana: bir karın üstü, bir sırt üstü uzanıyorsun, hah yalan olmasın, çocuk pozu var, bir ara da ters köpek hareketini  iki saniyeliğine yapıyorsun, bunların hepsi yirmi dakika sürüyor. Yoga denirse, de. Hareketlerde değil olay. Kızın ses tonunda. Çünkü gerçekten öfkeli o an. Bir şeye kafası kızmış, ne olduğunu bilmiyoruz ve sakinleşmeye çalışıyor kendi çabasıyla. Onunla özdeşleşebildim sanırım. O duyduğum berbat çamurlu hisler, benim karanlık bir parçam olmaktan çıktı. İnsani ve meşru bir duyguya dönüştü. Herkesin zaman zaman hissedebileceği bir duygu. Oysa bu sabah benim içimde bir bataklık gibiydi. Beni kendi dibine çeken pis, kokuşmuş, dibinde hayatın bütün olumsuzluklarının yattığı bir bataklık. Ve benden ayrı bir "nesneye" dönüşünce üstümdeki tüm etkisini kaybetti. Baya, tıpası çekilmiş bir balon gibi söndü. Sonrasında pelte gibi oldum. Tabii bu kadar ucuz kurtulmayı ummuyorum. Başka bir yerden gene hortlayabilir. Ama şimdilik memnunum halimden.

Öfkeliyken belki sakinleşirim diye kazandibi yapmıştım, yogadan evvel. Tam beş kahvesi saatine yetişti. An itibariyle kahvemle hüpletiyorum efendim. Anıl'ın kulakları çınlasın. Yalnız kazandibi çok başarısız oldu. Hem muhallebisi çok koyu kıvamlıydı tavaya dökerken hem de karameli az geldi. Halbuki ilk defa yaptığımda, tecrübesiz olmama rağmen, değme muhallebicininkiyle kapışırdı. Bir dahakine diyelim.

Bu arada, düzeltmeler için beklemedeyim dünden beri. Yani bir nevi tatil. Çok ihtiyacım varmış. Çok iyi geldi.

Biraz da salonu topladım. Evin en görünen yeriydi. Şu an sanki çok iş yapmışım görünümünde ev. Aahahaha...

Bugün Istanbul sonbaharın ilk zamanları gibiydi. Eski sonbaharlı yazılarım geldi aklıma. Bu eve ilk taşındığım zamanlar. Doğru dürüst eşyam bile yokken, ne kadar keyif almıştım o zamanlardan. Çocukluk battaniyemi üstüme çekip, film izlemiştim yerde duran tüplü televizyonda, ders dönüşü. Bir karışanım yoktu. Mesela o battaniye o koltuğun üstünde kalabilirdi ilelebet. Ya da tütsü yakınca, "pis bir şey kokuyor" diyen yoktu. Yemek yapmaya başlamıştım. Sibel'in kahvesi vardı o zaman. Blog. Onun mantar çorbasını yapmıştım. Hayatımda içtiğim en güzel mantar çorbasıdır. Hala favori yemeğidir bu evin. Bu evdeki dokuzuncu sonbaharım olacak bu sonbahar. Bol bol kitap okusam keşke. Tütsümü yakıp. Çayımı fincanıma doldurup. Küçük ışıklarımı yaksam...




Pazartesi, Ağustos 15, 2016

İşler, güçler, projeler...

İşte serin balkonumdayım. Birazdan dişlerimi fırçalayıp yatacağım. Dünün sebze modunun intikamını alan bir gündü. Doluydu. Güzeldi. Tatmin ediciydi. Daha güzel olabilir miydi? Belki. Ama bu haliyle de fena değildi.

Sabah inanılmaz erken uyandım. Her zamankinden yaklaşık üç buçuk saat erken. Yoga yaptım. Ama yarım bıraktım. Aç karnına yapmıştım ve fena çarpıntı baş dönmesi filan başladı. Hemen bıraktım. Doğrudan kahvaltıya geçtim. Suda pişmiş yumurtalı ekmek. Ekmek üstüne bir dilim hindi füme, üstüne yeşil salata en tepeye de yumurta. Çay. Sonra günün işlerini sıraladım. Ev işlerinin tam listesini çıkardım. Sonra tahmini süreleri. Sonra grupladım. Sonra en ağır işlerin yanına yıldız koydum. Sonra başladım bir ucundan yapmaya. Dinlene dinlene yaptım. Arada biraz Eylül ayını düşündüm.

----

Dün bu yazıyı yarım bırakıp gidip yattım. Uykum gelmişti ve kaçırmak istemedim. Hemen uykuya dalamadım, oysa koltukta gözümü açamıyordum ama bu sabah da (nispeten) erken kalkabildim. O bakımdan memnunum.

Dünü anlatıyordum yarım kaldı. Dün epey ev işi yapabildim. Sonra dışarı attım kendimi. Amacım Dolmabahçe'de uzaktan denizi gören çay bahçesinde gelecek planları kurmaktı. Aklımdaki yayınevi projesi hakkında biraz günlüğüme yazdım, bu fikrin bana hissettirdiklerini, artılarını eksilerini. Sonra orası serinleşti. Baktım üşüyorum, kalktım, Zara'ya gittim, kaç gündür aklımda olan parfüm seçme işine giriştim. Tam seçemedim ama. Biraz körlemesine aldım. Çünkü sıkıyorsun sonra koku hemen oturmuyor, sonra onun oturmasını beklerken başka bir tane sıkayım bari diyorsun, sonra nerene hangisini sürdüğünü unutuyorsun ve bütün kokular birbirine karışıyor. Çık işin içinden sonra. Neyse bir tane aldım. Şu an üstümde. Galiba tam istediğim bu değildi. Ama idare eder.

Editörlük kursu Eylül'ün birinde başlayacak. O yüzden biraz hızlı karar vermem gerekiyor. Bir yayınevinin başında kendimi görebiliyorum. Hatta yakıştırabiliyorum da kendime. Karlı mıdır onu bilmiyorum ve o önemli. Ve riske atılan miktar nedir. Bunların ve bazı başka konuların netleşmesi gerek. Ama hoşuma giden bir tarafı var mı? Var. Bir heyecanı bir albenisi var. Ama tam oturmayan bir şeyler de var. Çünkü hiçbir zaman hayalim olmamıştı bir yayınevi açmak. Bir kurabiye mağazasını, dondurmacıyı bile hayal etmişliğim vardır da yayınevi yoktur. Ama ben de çok değiştim. Hayata bakışım o kadar değişti ki. O yüzden eski hayallerimin bugüne uymaması normal olabilir. Hatta bir uyum süreci sebepli bile olabilir bu oturmayan kısım. İdeallerimle, (eski ?) hırslarımla bir uyumsuzluğu var bu projenin. Biraz daha tartmam lazım.

Evet bu iş güç konuları kafamı epey meşgul ediyor haliyle. Ama güzel bir yere çıkacağı şimdiden belli. O yüzden heyecanlıyım, mutluyum, sabırsızım. Sonbaharı karşılamaya hiç bu kadar hazır olmamıştım.




Merak edip hala okuyamadığım kitaplar...

Cumartesi, Ağustos 13, 2016

Ömrümce hep, adım adım...

Bitirdim kitabı. Dün bitirdim. Önümüzdeki günlerde düzeltmelere girişeceğim. Ama şu an tatildeyim. Ev tatili. Tabii ki birikmiş ev işlerini halletmem lazım. Ama atla deve değil. Hallolur. Bugün kendime Zara'da gördüğüm kokulardan almak istiyorum bir ara dışarı çıkıp. Çok içimde kaldı. Çok kadınsı, çok karakterli zarif kokulardı. Dün de kitap bitirme ödülü aldım kendime. Dünyanın en gereksiz mutfak eşyası diyerekten, yerden yere vuraraktan, üstüne çarşaf çarşaf yazı yazdığım aleti gittim elimle satın aldım: türk kahvesi makinesi. O yazıyı yazdığım zamanlar Leylak Dalı bana hiç de bile gereksiz değil bir kerem, bende var, çok severek kullanıyorum, cezvenin dibinde,
ocağın başında beklemiyorsun kırk saat deyip bir anda fikrimi çelmişti. Hmmf. Cezvenin dibinde kırk saat beklemek? Nefret ederim. İşte sonunda ikna oldum. Aldım gitti. Bu kadar şımarıklığı hak etmedim mi? Ettim. Zor kitaptı. Süre dardı. Daha da güzel çevrilebilir mi diye ikinci kere üstünden geçeceğim. Yorgunluk kahvemi de makine pişirsin artık. De mi? Hah.

Yarın da tatil...Öyle karar verdim. Biraz Eylül ayını planlarım belki. Bu akşam ve yarın akşam film bulurum kendime. Birayla yemişim de var. Belki Ağustos'un ikinci haftasından itibaren daha erken kalkmanın çarelerini ararım. Normal uyku saatlerim olur. Bir ara becerebilmiştim bu işi. Sonra gene saatler kaydı.
-------

Öf gün bomboş geçti. Ne Zara'ya gidebildim, ne ev işi yapabildim. Bildiğin sebze modu. Neyse bu da gerekliydi herhalde. Ama türk kahvemi pişirdim bak. Hakkaten güzel pişiriyor bu alet. Bugüne dek içtiğim en güzel kahvelerden. Ay amma ballandırdım. Yeter.

Akşam yemeği yemedim. Var buzlukta bir pizza ama iştahım yok. Dışarı çıkıp peynirli mısır cipsi alıp, bugünkü berbat beslenmemin üstüne tüy mü diksem? Birayla? O günkü filmin ikinci kısmını açıp? Belki güne biraz hareketlilik verir? Renk verir?

Hmm bu yazıyı internette bulduğum bir vurucu cümleyle bitirmek istedim, doğruluğu tarafımdan onaylanmıştır son günlerde, ancak özel bir mesele olduğundan mütevellit burada ayrıntılarına giremiyorum: "bazen doğru yöne doğru attığınız küçücük bir adım, hayatınızın en büyük adımı olur." Otur düşün şimdi. İyi düşün. O küçücük adım ne olabilir? Ne taraf doğru taraf? Sonra da o küçücük adımını at.

Mesela içine pek sinmeyen bir karar mı verdin? Bana öyle olmuştu. Kritik bir konuda önemli bir karar vermem gerekiyordu, ve bulduğum çözüm pek içime sinmemişti. Dedim içine sinmediyse bunu yapmak zorunda değilsin, yetersiz geleceğini bildiğine razı olmak zorunda değilsin. İşte buydu o doğru tarafa attığım minnacık adım. Zor olanı seçtim ve çözüm aramaya devam ettim. Nasılsa bulamadığım takdirde bir önceki seçeneğe dönmek serbestti. İçime sinmesi için şart olan ne? Şu. Ama yoktur ki. Olsun, sen ara da bulama. Ve mucize gibi birşey oldu. Hatta gibisi fazla. Mucize. Maddi ve manevi açıdan dört dörtlük çözüm tam o bir öncekinin ardında duruyormuş. Bir adım ötesinde. Yoktur sandığımı bir adım ötede buldum. Bakmasam, öncekine razı olsam...Ve şu an hayatımın üstünde güneş gibi parlıyor. Günde bin kere şükrediyorum. Sabah uyandığımda rüya olmadığını anladığımda ve aklıma her geldiğinde içimde ferah ferah esiyor. Hayat standardımı yüzde iki milyon fark ettirecek. Hayatımda attığım en büyük adımlardan biri. Devrim.

Ne diyordu şarkı?

Ömrümce hep, adım adım,
Her yerde seni aradım....


Pazartesi, Ağustos 08, 2016

İş günü sonrası.

Şu an kadar güzeli var mı? Ayna ayna söyle bana. Hayır o başkaydı, dur, olmadı. Baştan alıyorum. Bu an kadar güzeli var mı? Yok işte yok, yok. Mumla da arasan: yok. Çünkü nedennnn? Çünkü çeviri kotamı tamamlamışım, son sayfalara girerken, ferahlamak için duşumu almışım, makinedeki temizleri asmışım, ayacıklarımı uzatmışım. Satrançta olayı artık biraz çözdüğüme inanmışım. Heyecan yapmadan, ter içinde kalmadan, kalp çarpıntısından ölmeden, tekrar 1440'ları görmüşüm. Akşama köftem hazır, pilavım salatam hazır.

Hava gene bulutlu ve feci sıcak. Gün çok fena başlamıştı. Sanırım sıcaktan, bir de çevirdiğim kitabın etkisiyle sabah kabuslar gördüm.

Savaş çıkmıştı, biz bir arabanın içinde kaçıyorduk, arabanın önüne dronlar geliyordu, kameralarını görüyordum. Çok korkuyordum. Kendimi çok güvensiz hissediyordum. Sonra bir sürü insanla bir sığınağa giriyorduk. Bomba sesleri filan duyuluyordu. Orada oturup o sesleri dinlemek çok sinir bozucuydu. Birden aklıma parlak bir fikir geliyordu. Herkesin kafasını dağıtmak için oradakileri gruplara bölüp bir bilgi yarışması düzenlemek. Herkes katılıyordu fikrime. Başlıyorduk kuralları filan belirlemeye. Ben, benim grupta bitkilerle ilgili sorulardan sorumluydum filan. Baya kaptırıyordum kendimi oyuna. Sığınakta olduğumuzu ve üstümüze bombalar yağdığını tamamen unutuyordum.

Sonra kapı çaldı ve uyandım. Ama moralim yerlerde. Bet. Nasıl bet. Dünyaya saydırıyorum, insanlara saydırıyorum. Beklediğim bir paket vardı, onun gücüyle kalkabildim yataktan. Nitekim postacıydı gelen. Adamla uyur gezer gibi konuşup paketi aldım. Paketim geldi!!! Geldi!!! Elimle yokladım. Amanın bir kabartılar geliyor elime sankim. Gittim yüzümü yıkadım. Geri geldim salona. Paketi dikkatle açtım. Amanın. Amanın. Türkiye'de basılan en cool dergilerden bir demet! Ben bunları bir şekilde sağda solda görürdüm ama nedense hiç almazdım, hatta içine bile bakmazdım. Ne salakmışım. Hemen bütün sayfalarını tek tek çevirdim. Oy. Çocukken çok sevdiğim fransızca bir dergi vardı Pif diye, içinden bir süpriz çıkardı her ay, elinle birleştirdiğin ilginç bir numarası olan bir sürpriz. Okumaya kıyamazdım. Bir de Milliyet Çocuk. O ikisine hastaydım. Onları aldığım günler bana bayramdı. Şimdi aynı heyecan, aynı sevinç. Çok uzun zamandır böyle hissetmemiştim basılı bir yayın için. Ve yanında çikolatalı bir not. Dünyanın betliği birden nasıl geri gitti. Diplere bucaklara sıkıştı. Suratımda kocaman bir gülümseme. Ruhum tiril tiril. Güzellikler de var dedim kendime. Güzellikler düşünen güzel, zevkli insanlar. Ve okunacak cool dergiler...

Ve saat beş buçuk olmadan mesaim de bitti. Çamaşırlar da asıldı. Evin işleri elbet bu kadarla sınırlı değil. Ama olsun. Bu akşam bir maç yapmak istiyorum. Biraz iş düşünürüm. Çalışmak güzel şey be blog. En güzeli de gün bitimi.






Pazar, Ağustos 07, 2016

Bleh (devam)

Bugün de hiç güzel değildi.

Hiç içimden gelmediği halde, "haydin" diye kendi popoma tekmeyi basıp alışverişe çıktım. Almam gereken çok şey vardı ve hepsine bugün yetişemeyeceğimi anladığımda harekete geçmem bir nebze kolaylaştı. Dedim tamam. Olduğu kadar al. Birazını da başka zaman alırsın. Yola çıktığımda saat ya dörttü ya beş. Zara'da saate baktığımda saat 20.30'du bebeğim. Evet 20.30. Ufak çapta bir şok geçirdim. Muhtemelen dört buçuk saat boyunca alışveriş dükkanları gezmişim. Arada bir çay-pasta molası vermiştim (diyet deme lütfen bana, akşam salata yedim, valla). O kadar. O da taş çatlasın yarım saat.

Kadınlar şu alışverişin nesini sever? Nasıl stres atarlar? Beni duble strese sokuyor. Sevmiyorum arkadaş. Yok. Sevmiyorum. Neyse bu sefer baştan kendime şart koştum. İçine pek sinmeyen bir kıyafeti sırf sırtıma giyecek birşey olsun diye almayacaksın. Yakışmıyorsa, güzel durmuyorsa, almazsan aklın kalmayacaksa, alma. Ve üşenme, kabine gir, dene. Böyle diye diye birkaç parçadan vazgeçebildim. Canım çıktı ama aldıklarım işe yarar şeyler en azından. Bir de çok güzel yazlık pijamalar buldum. Bir önceki yazıda, o lime lime tişörtün bana gereksiz bir stres yaşattığını anlayıp, beğendiklerimi hiç ikilemeden aldım. Deprem olursa artık dışarı fırlamaya hazırım.

Hafta içi çevirileri erken bitirip gene alışverişe çıkmam lazım.

Günün tek getirisi, kalktığımda yaptığım yogaydı bir de sonunda bir maçı kazanabildim. Ama bugün de problem puanım düşük çıktı. Ama yoga muhteşemdi. Duştan sonra, sanki dip bucaklardan yirmi yaşındaki vücudumu bulup çıkarmışlar bugünkü kafama monte etmişler gibi hissediyordum. Bir de kiloları versem nasıl olacak acaba. Ama beni şaşırtan ne biliyor musun. On gündür filan asansörümüz bozuk, ve ben merdivenleri çıkarken hiç ama hiç tıkanmıyorum. Nasıl oldu, ne zaman oldu hiç bilmiyorum. Üç kat çıkıyorum ve sanki tek kat çıkmış gibi rahatım. Yirmi yaşındayken bile böyle rahat çıkmazdım merdivenleri.

Neyse iş gördüm bugün sonuçta. Kısmen mısmen. İş işte. Herşeye yetişemedim. Ama sanırım bugün bundan fazlası zaten mümkün değildi. Yarın son çalışma haftasının ilk günü. Son otuz sayfa. Yirmi dört- on sekiz- on iki diye gidecek. Diye umuyorum.

İyi geceler dünya. Bugün bir tam tur daha attın o koca göbeğinle. O enerjiyi nereden buluyorsun sahi?